Ergenekon tertibinde ikinci iddianamenin açıklanması seçimden üç gün önceye rastlatıldı...
Peki, bu planlamayı yapan kim?..
Yanıt yok...
*
İddianame mahkemeye verilmeden önce Mustafa Balbay’ın tutuklanması sağlandı...
Çünkü iddianame kabul edildikten sonra tutuklama yetkisi 13’üncü Ağır Ceza’ya geçiyordu...
Sekiz ay önce Balbay’ın tutuklanmasına gerek görmeyen mahkemeye..
Peki, bu planlamayı yapan kim?..
Yanıt yok…
*
İddianamede Uğur Dündar’ın da adı geçiyor...
İddianamenin dedikodusuna göre Dündar’ın eşi sık sık Brezilya’ya gidiyormuş...
Uğur Dündar diyor ki:
“- Eşim ömründe bir kez bile Brezilya’ya gitmedi, iddiayı kanıtlasınlar intihar ederim...”
Bu pis dedikodusal yalancılığı iddianameye kim aşıladı?..
Yanıt yok...
*
Yanıt yok; ama, Ergenekon tertibinin ne olduğu konusunda artık açık seçik bir yanıt var...
Uğur Dündar olayı bir ölçüttür...
Ergenekon tertibi iki yıl önce terzgâhlandı, birinci iddianame 2455 sayfa 450 klasör, ikinci iddianame 1913 sayfa, 250 klasör...
Üçüncü iddianameyi hapishanede tutuklu bekleyenler kimler?..
Üçüncü iddianame diyelim ki 1300 sayfa olsun...
Etti mi toptan 5000 küsur sayfa ve 1000 klasör...
Ve arkası yarın tefrikası...
*
Artık şu lafı söyleyenlerin de külahlarını önlerine koyup düşünmeleri gerek...
Diyorlar ki:
- Dava mahkemeye intikal etmiştir, sanıklar suçsuz sayılmalıdır; ‘sonucu, kararı, neticeyi’ beklemeliyiz...
Ergenekon’un sonucu, neticesi, kararı hiç olmayacaktır...
Çünkü bu koşullarda “olabilemez”...
*
Peki, Ergenekon’un gerekçesi ne?..
Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde iki kırmızı çizgi çiğneniyor:
1) Laiklik..
2) Bölünmezlik..
Ergenekon tertibi bu siyasetin yürütülmesi ve yaptırımı için kullanılıyor...
Son günlerde gelinen aşamaya bakınız:
Kuyular kazılıyor, kemikler, kafatasları çıkarılıyor, subaylar tutuklanıyor...
Asker ‘Terörle savaşıyorum’ derken meğer neler yapmış?..
PKK’ye bağışlama, Apo’ya af gerek...
Asker kötü...
PKK cici...
Bu süreçte askerin sindirilmesi gerek...
*
Ergenekon’un hukukla, demokrasiyle bir ilişkisi yok...
Yargılamanın yasal kuralları çiğneniyor...
Ergenekon’da iddianameler, delilsiz suçlama politikasının binlerce sayfalık kitapları...
Ergenekon dinciliğe sürüklenen bir korku devletinde aydınlık yurttaşları sindirmek için kullanılan bir araç...
İlhan Selçuk - 27 Mart 2009, Cumhuriyet
İlhan Selçuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İlhan Selçuk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Mart 2009
13 Ocak 2009
Neo-Ergenekon örgütünün medya şemasını açıklıyorum
Kimi gazeteler dün belli bir merkezden servis edilmiş gibi duran, bazı 'ortak düşünce'lerin aktarılmasına ayırmıştı sayfalarını. Gelin dünkü basında ön plana çıkan ve Ergenekon'un 11. Dalgası hakkında fikir yürütenleri teker teker inceleyelim.
1. Ali Bayramoğlu
Magazin dünyası onu Sezen Aksu'yla yaşadığı aşktan tanıyor, entelektüel kesimde de yıllardır tutarlı bir şekilde sürdürdüğü ordu düşmanlığıyla adından söz ettiriyor. 28 Şubat mağdurluğunu ranta çevirip İslami kesime yanaşan, Fehmi Koru'yla dostluğu sayesinde o çevrelerde iktidar sahibi olan biri. AKP iktidarından beri gün onun günü. Merkez medyadan uzaklaştırılmıştı, bu hükümet döneminde yıldızı yeniden parladı.
Fransa'da eğitim görmüş. Sosyal bilimci olmasına rağmen beyni müthiş bir statükoya teslim. Geçen hafta katıldığı bir programda kendi görüşlerine uymayan makaleleri okunmasını eleştirmişti, programın sunucusu Ruşen Çakır da kibarca 'Biz de seni yayına aldığımız için kimileri bizi eleştirebilir' diye düz mantıkla bir yanıt vermişti. Beyni bu basit olayda bile iki tarafı göremeyecek kadar dar görüşlü.
Aynı programda 'Ordu'yu savunan insanları' da eleştiriyordu, Nuray Mert de ona 'Ordu'yu da savunabilen insanların olabileceğini' hatırlattı. İşine gelmeyen şeyleri duyunca yüzü bozuluyor, susuyor, işi gargaraya getirip konuyu değiştirmeye uğraşıyor.
Çünkü 'dediğim dedik, astığım astık' tavırlara fazla alışmış. Belli ki bu iktidar döneminde böyle bir özgüven edinmiş: Her şeyi o biliyor, kendinden çok emin, düşünce sistematiğinde 'Acaba, yoksa' gibi kuşkulara yer yok.
Peki bunları nereden biliyor? 11. Dalga'da kimlerin alınacağını nasıl bu kadar kolay söyleyebiliyor?
En yakın arkadaşı, The Marmara Cafe'de kahve saatlerini paylaştığı Fehmi Koru bu fişleme işlerine bakardı, yoksa kendi üzerinden dikkatleri dağıtmak için artık ona mı servis ediyor gizli bilgileri? Eskiden Koru'nun işaret ettiği isimler gözaltına alınıyordu, şimdi gözaltıları önceden tahmin etme görevi Ali Bayramoğlu'nda mı?
2. Mahmut Övür
Geniş kesimlerce tanınmıyor. Kendi yazdığı Sabah gazetesinde bile bir köşeye atılmış, bir kenarda tutuluyor. Haber merkezi yöneticiliğinden dergi genel müdürlüğüne kadar çeşitli görevlerde bulundu, hiçbirini beceremedi. O gün bugündür bir köşede belediye haberleriyle emeklilik için gün dolduruyordu.
1994 yılında kurşunlandı. Bu kurşunlanma hiçbir zaman aydınlanmadı. Ona sorarsanız 'Çatlı'nın görüntülerini yayınladığı' için ama o dönemde hangi kirli ilişkilere girdiği, kimlerlerle ne gibi bir bağ kurduğu, nasıl bir 'network'ün parçası olduğu üzerinde hiç durulmadı. Bu konu kapatıldı. Hala merak ediliyor: O gün neden kurşunlandı?
Kendi gazetesinin bile itibar etmediği bu adama Taraf gazetesi koca bir sayfa ayırmış, o da gazetecilik açısından tüyler ürperten bir itirafta bulunuyor.
Neşe Düzel soruyor: 'Siz Ergenekon'un son operasyonundan kısa bir süre önce 'Dalan nerede' diye bir yazı yazdınız. Operasyonun olacağını biliyor muydunuz?'
Bakın Övür ne diyor: 'Evet. Tahmin ediyordum yani... Çünkü hem polis çevresinde hem de İstanbul'un kulislerinde 'Dalan yok, Dalan nerede, Dalan kaçtı mı? Operasyon yapılacak' denmeye başlanmıştı. Hatta Dalan Amerika'ya gitmeden önce yakın çevresine sıkışmaya başladığını söylemiş. Elimde belge olmadığı için ben bunu siyasi bir kulis gibi yazdım. 'Yerel seçimler yaklaştı, Dalan niye ortada yok' dedim. Dalan o yazıdan sonra beni telefonla aradı. 'Aday olmam için çok baskı var. O yüzden sıkıldım, yurtdışına çıktım' dedi. Oysa iddianamenin satır aralarından okuduğum kadarıyla Dalan, Ergenekon'un siyasi kolunun önemli bir ismi.'
Bu tetikçiye sorulacak iki soru var: Bir kere operasyonu nereden biliyordun, nasıl tahmin ediyordun? İkincisi, elindeki haberi başka bir şekilde çarpıtarak yayınlamak, hedef göstermek hangi meslek etik'ine uygun? Gazetecilikle bağdaşıyor mu bu? Bu çarpıtma yazıyla hedef gösterilmiş olmuyor mu?
Bu cevabı, gazeteciliği şaibeli işlere ve ilişkilere alet ettiğinin kanıtı. Görev yapma izni elinden alınmalı ve gazetecilik dışı ilişkileri sorgulanmalı.
Fehmi Koru'nun İlhan Selçuk'u yazdığın gün Selçuk'un gözaltına alınmasına benzer bir oyunun parçası belli ki.
3. Tamer Korkmaz
Yeni Şafak'ta yazıyor. Tıpkı Tuncay Güney gibi Ertuğrul Özkök'ü hedef gösteriyor. Amacı Doğan Grubu'nu bir şekilde Ergenekon'a iliştirmek. Eskiden ima ediyorlardı, son operasyondan sonra belli ki güç aldılar artık isimleri açık açık telaffuz ediyorlar. Tamer Korkmaz, Zaman'dan koptuktan sonra Fehmi Koru'nun himayesi altına girdi ve kimi yayın organlarına tavsiye edildi.
4. Ekrem Dumanlı
Dershane hocasıydı, şimdi gazete yönetiyor. Fethullah Gülen Cemaati'nin gazetecisi. Zaman'daki yazısında 'Medyada Ergenekon'u gizlemek isteyenlerin olduğunu' yazıyor.
5. Mümtaz'er Türköne
Eşi AKP milletvekili. Susurluk'u savunan Çiller hükümetinin danışmanıydı. Tıpkı zamanında İbrahim Şahin'i aklayan Nazlı Ilıcak gibi o da eskiden yaptıklarını unuttu, üzerini örttü, şimdi en büyük Ergenekon düşmanı. O da Hürriyet'i işaret ediyor, kimi yazarların operasyonu 'önemsizleştirmeye' çalıştığını söylüyor...
6. Ahmet Altan
Bir süredir Ahmet Altan'ın Taraf gazetesindeki kimi tetikçilerde de Ergenekon'u Doğan Grubu'na bağlama telaşı göze çarpıyordu. Asla açık değil, imayla tabii ki! Ne ilginç ki Ahmet Altan'ın kızına, damadına ve babasına Aydın Doğan bakıyor, onun verdiği parayla geçiniyorlar.
Yönettiği gazete ilk günden beri yalan ve servis edilen haberlerle yanlı yayınlar yapıyor ve psikolojik harbin en önemli silahlarından biri.
Neşe Düzel röportajlarındaki ortak desen
Neşe Düzel'in Taraf gazetesindeki röportaj arşivine girdiğinizde ortaya çok ilginç bir şablon çıkıyor. Sırf röportajların başlıklarından bile Neşe Düzel'in konuştuğu insanları neden seçtiğini, ağızlarından hangi cümleyi cımbızladığı ve bu röportajların neye hizmet ettiği ortada. Önceden planlanmış bir model ekseninde yapıldığı izlenimi oluşturuyor bu röportajlar. Başlıklar kendini ele veriyor.
İşte bazı örnekler:
* 'Bizi askeri harcama fakirleştiriyor.'
* 'Asker kendi Kürt politikasını AKP'ye uygulatıyor.'
* 'PKK'sız bir barış artık olamaz.'
* 'Sorumlular divan-ı harbe verilmeli.'
* 'Askeri devlet kurmak istiyorlar.'
* 'AKP uzlaşırsa siyasette biter.'
* 'Solun önceliği darbeyle mücadeledir.'
* 'Kürtler Ergenekon'a tarafsız kalamaz.'
* 'Darbe toplantılarına gazeteciler katıldı.'
Peki bütün bunlar tesadüf mü?
Dünün gazetelerinde servis edilmiş gibi duran bu 'ortak düşünceler' medyadaki kimi isimleri Ergenekon'a bağlama amacı taşıyor. Kendilerince şemalar çıkartıyorlar, örgüt planları yapıyorlar.
Bunun adı medyada cadı avı. Kimi insanlar hedef gösteriliyor, birileri fişleniyor, birilerinin kapısına çarpı atılıyor. İlgisiz insanlarla bağlantı kuruluyor.
Oysa bunu yazanlar kendi kendi kendilerini başka bir şekilde ele veriyor: Adeta bir alternatif örgütün mensubu olduklarına dair el kaldırıp 'Burada!' diyorlar.
Bu alternatif örgütün adı 'Neo-Ergenekon' ve amacı Birinci Cumhuriyeti yıkmak.
Bu isimler Neo-Ergenekon örgütünün medyadaki ayağını mı oluşturuyorlar? Başkalarını 'Ergenekoncu' diye kolayca etiketleyen, hedef gösteren isimler yoksa 'Neo-Ergenekon' diye bir başka isim altında örgütlenmiş olmasınlar?
Onlar nasıl şemalar çıkartıyorlarsa, kendileri de kolaylıkla belli tablolarda yer alabilecek durumdalar.
Bu isimlerin neye hizmet ettiği, nereden emir aldıkları, nasıl oluyor da 'tesadüfen' aynı düşünceleri ayın anda söyledikleri üzerinde durulmalı.
Oray Eğin - Akşam, 13 Ocak 2009
1. Ali Bayramoğlu
Magazin dünyası onu Sezen Aksu'yla yaşadığı aşktan tanıyor, entelektüel kesimde de yıllardır tutarlı bir şekilde sürdürdüğü ordu düşmanlığıyla adından söz ettiriyor. 28 Şubat mağdurluğunu ranta çevirip İslami kesime yanaşan, Fehmi Koru'yla dostluğu sayesinde o çevrelerde iktidar sahibi olan biri. AKP iktidarından beri gün onun günü. Merkez medyadan uzaklaştırılmıştı, bu hükümet döneminde yıldızı yeniden parladı.
Fransa'da eğitim görmüş. Sosyal bilimci olmasına rağmen beyni müthiş bir statükoya teslim. Geçen hafta katıldığı bir programda kendi görüşlerine uymayan makaleleri okunmasını eleştirmişti, programın sunucusu Ruşen Çakır da kibarca 'Biz de seni yayına aldığımız için kimileri bizi eleştirebilir' diye düz mantıkla bir yanıt vermişti. Beyni bu basit olayda bile iki tarafı göremeyecek kadar dar görüşlü.
Aynı programda 'Ordu'yu savunan insanları' da eleştiriyordu, Nuray Mert de ona 'Ordu'yu da savunabilen insanların olabileceğini' hatırlattı. İşine gelmeyen şeyleri duyunca yüzü bozuluyor, susuyor, işi gargaraya getirip konuyu değiştirmeye uğraşıyor.
Çünkü 'dediğim dedik, astığım astık' tavırlara fazla alışmış. Belli ki bu iktidar döneminde böyle bir özgüven edinmiş: Her şeyi o biliyor, kendinden çok emin, düşünce sistematiğinde 'Acaba, yoksa' gibi kuşkulara yer yok.
Peki bunları nereden biliyor? 11. Dalga'da kimlerin alınacağını nasıl bu kadar kolay söyleyebiliyor?
En yakın arkadaşı, The Marmara Cafe'de kahve saatlerini paylaştığı Fehmi Koru bu fişleme işlerine bakardı, yoksa kendi üzerinden dikkatleri dağıtmak için artık ona mı servis ediyor gizli bilgileri? Eskiden Koru'nun işaret ettiği isimler gözaltına alınıyordu, şimdi gözaltıları önceden tahmin etme görevi Ali Bayramoğlu'nda mı?
2. Mahmut Övür
Geniş kesimlerce tanınmıyor. Kendi yazdığı Sabah gazetesinde bile bir köşeye atılmış, bir kenarda tutuluyor. Haber merkezi yöneticiliğinden dergi genel müdürlüğüne kadar çeşitli görevlerde bulundu, hiçbirini beceremedi. O gün bugündür bir köşede belediye haberleriyle emeklilik için gün dolduruyordu.
1994 yılında kurşunlandı. Bu kurşunlanma hiçbir zaman aydınlanmadı. Ona sorarsanız 'Çatlı'nın görüntülerini yayınladığı' için ama o dönemde hangi kirli ilişkilere girdiği, kimlerlerle ne gibi bir bağ kurduğu, nasıl bir 'network'ün parçası olduğu üzerinde hiç durulmadı. Bu konu kapatıldı. Hala merak ediliyor: O gün neden kurşunlandı?
Kendi gazetesinin bile itibar etmediği bu adama Taraf gazetesi koca bir sayfa ayırmış, o da gazetecilik açısından tüyler ürperten bir itirafta bulunuyor.
Neşe Düzel soruyor: 'Siz Ergenekon'un son operasyonundan kısa bir süre önce 'Dalan nerede' diye bir yazı yazdınız. Operasyonun olacağını biliyor muydunuz?'
Bakın Övür ne diyor: 'Evet. Tahmin ediyordum yani... Çünkü hem polis çevresinde hem de İstanbul'un kulislerinde 'Dalan yok, Dalan nerede, Dalan kaçtı mı? Operasyon yapılacak' denmeye başlanmıştı. Hatta Dalan Amerika'ya gitmeden önce yakın çevresine sıkışmaya başladığını söylemiş. Elimde belge olmadığı için ben bunu siyasi bir kulis gibi yazdım. 'Yerel seçimler yaklaştı, Dalan niye ortada yok' dedim. Dalan o yazıdan sonra beni telefonla aradı. 'Aday olmam için çok baskı var. O yüzden sıkıldım, yurtdışına çıktım' dedi. Oysa iddianamenin satır aralarından okuduğum kadarıyla Dalan, Ergenekon'un siyasi kolunun önemli bir ismi.'
Bu tetikçiye sorulacak iki soru var: Bir kere operasyonu nereden biliyordun, nasıl tahmin ediyordun? İkincisi, elindeki haberi başka bir şekilde çarpıtarak yayınlamak, hedef göstermek hangi meslek etik'ine uygun? Gazetecilikle bağdaşıyor mu bu? Bu çarpıtma yazıyla hedef gösterilmiş olmuyor mu?
Bu cevabı, gazeteciliği şaibeli işlere ve ilişkilere alet ettiğinin kanıtı. Görev yapma izni elinden alınmalı ve gazetecilik dışı ilişkileri sorgulanmalı.
Fehmi Koru'nun İlhan Selçuk'u yazdığın gün Selçuk'un gözaltına alınmasına benzer bir oyunun parçası belli ki.
3. Tamer Korkmaz
Yeni Şafak'ta yazıyor. Tıpkı Tuncay Güney gibi Ertuğrul Özkök'ü hedef gösteriyor. Amacı Doğan Grubu'nu bir şekilde Ergenekon'a iliştirmek. Eskiden ima ediyorlardı, son operasyondan sonra belli ki güç aldılar artık isimleri açık açık telaffuz ediyorlar. Tamer Korkmaz, Zaman'dan koptuktan sonra Fehmi Koru'nun himayesi altına girdi ve kimi yayın organlarına tavsiye edildi.
4. Ekrem Dumanlı
Dershane hocasıydı, şimdi gazete yönetiyor. Fethullah Gülen Cemaati'nin gazetecisi. Zaman'daki yazısında 'Medyada Ergenekon'u gizlemek isteyenlerin olduğunu' yazıyor.
5. Mümtaz'er Türköne
Eşi AKP milletvekili. Susurluk'u savunan Çiller hükümetinin danışmanıydı. Tıpkı zamanında İbrahim Şahin'i aklayan Nazlı Ilıcak gibi o da eskiden yaptıklarını unuttu, üzerini örttü, şimdi en büyük Ergenekon düşmanı. O da Hürriyet'i işaret ediyor, kimi yazarların operasyonu 'önemsizleştirmeye' çalıştığını söylüyor...
6. Ahmet Altan
Bir süredir Ahmet Altan'ın Taraf gazetesindeki kimi tetikçilerde de Ergenekon'u Doğan Grubu'na bağlama telaşı göze çarpıyordu. Asla açık değil, imayla tabii ki! Ne ilginç ki Ahmet Altan'ın kızına, damadına ve babasına Aydın Doğan bakıyor, onun verdiği parayla geçiniyorlar.
Yönettiği gazete ilk günden beri yalan ve servis edilen haberlerle yanlı yayınlar yapıyor ve psikolojik harbin en önemli silahlarından biri.
Neşe Düzel röportajlarındaki ortak desen
Neşe Düzel'in Taraf gazetesindeki röportaj arşivine girdiğinizde ortaya çok ilginç bir şablon çıkıyor. Sırf röportajların başlıklarından bile Neşe Düzel'in konuştuğu insanları neden seçtiğini, ağızlarından hangi cümleyi cımbızladığı ve bu röportajların neye hizmet ettiği ortada. Önceden planlanmış bir model ekseninde yapıldığı izlenimi oluşturuyor bu röportajlar. Başlıklar kendini ele veriyor.
İşte bazı örnekler:
* 'Bizi askeri harcama fakirleştiriyor.'
* 'Asker kendi Kürt politikasını AKP'ye uygulatıyor.'
* 'PKK'sız bir barış artık olamaz.'
* 'Sorumlular divan-ı harbe verilmeli.'
* 'Askeri devlet kurmak istiyorlar.'
* 'AKP uzlaşırsa siyasette biter.'
* 'Solun önceliği darbeyle mücadeledir.'
* 'Kürtler Ergenekon'a tarafsız kalamaz.'
* 'Darbe toplantılarına gazeteciler katıldı.'
Peki bütün bunlar tesadüf mü?
Dünün gazetelerinde servis edilmiş gibi duran bu 'ortak düşünceler' medyadaki kimi isimleri Ergenekon'a bağlama amacı taşıyor. Kendilerince şemalar çıkartıyorlar, örgüt planları yapıyorlar.
Bunun adı medyada cadı avı. Kimi insanlar hedef gösteriliyor, birileri fişleniyor, birilerinin kapısına çarpı atılıyor. İlgisiz insanlarla bağlantı kuruluyor.
Oysa bunu yazanlar kendi kendi kendilerini başka bir şekilde ele veriyor: Adeta bir alternatif örgütün mensubu olduklarına dair el kaldırıp 'Burada!' diyorlar.
Bu alternatif örgütün adı 'Neo-Ergenekon' ve amacı Birinci Cumhuriyeti yıkmak.
Bu isimler Neo-Ergenekon örgütünün medyadaki ayağını mı oluşturuyorlar? Başkalarını 'Ergenekoncu' diye kolayca etiketleyen, hedef gösteren isimler yoksa 'Neo-Ergenekon' diye bir başka isim altında örgütlenmiş olmasınlar?
Onlar nasıl şemalar çıkartıyorlarsa, kendileri de kolaylıkla belli tablolarda yer alabilecek durumdalar.
Bu isimlerin neye hizmet ettiği, nereden emir aldıkları, nasıl oluyor da 'tesadüfen' aynı düşünceleri ayın anda söyledikleri üzerinde durulmalı.
Oray Eğin - Akşam, 13 Ocak 2009
Etiketler:
Ahmet Altan,
AKP,
Akşam Gazetesi,
Fehmi Koru,
Fethullah Gülen,
İlhan Selçuk,
Nazlı Ilıcak,
Oray Eğin,
Sabah Gazetesi,
Taraf Gazetesi,
Yeni Şafak Gazetesi,
Zaman Gazetesi
12 Eylül 2008
RTE’nin Davalarla Derdi Ne?..
Günümüz Türkiye’sinde iki dava ortalığı birbirine katıyor...
Başbakan Recep Tayyip Bey iki davanın da içinde...
*
Başbakan Erdoğan kendisini açıkça Ergenekon davasının savcısı ilan etti...
“- Ben Ergenekon davasının savcısıyım...”
Oysa herkes Ergenekon davasının savcısı olarak Zekeriya Öz’ü biliyordu...
Meğer bu davanın asıl savcısı AKP’nin, iktidarın, hükümetin başıymış...
*
Dava sürüyor...
Ama, yine herkes biliyor ki bu davanın ne sorgulaması sorgulamaydı, ne iddianamesi iddianame...
Çünkü Başbakan’ın savcısı olduğu dava hukuki değil, siyasidir...
Zaten Ergenekon davasının ne sorgulaması hukuka ve yasalara uygundur, ne de iddianamesi hukuka ve yasalara uygun...
Başbakan RTE’nin böyle bir davanın savcısı olması ne anlam taşıyor?..
*
Gelelim ikinci davaya..
Deniz Feneri davası..
Başbakan bu davanın da içine cumburlop girdi...
Bu kez RTE davanın savcısı değil, adı dava iddianamesinde geçiyor...
Peki, Deniz Feneri davasının içeriği ne?..
Hortumculuk...
Üstelik Deniz Feneri davası Ergenekon gibi Türkiye’de görülmüyor...
Almanya’da sürüyor...
Almanlar bakmışlar ki İslamcılık tezgâhı kuran birtakım Türkler, saf Türkleri kim vurduya getirmişler...
Olaya el koymuşlar...
*
Ama Başbakan bu işe bozulmuş, Türkiye’de davanın haberlerini yansıtan grubun patronu Aydın Doğan’ı düşman ilan etti...
Erdoğan, Doğan’a diyor ki:
- Gazetelerinde Deniz Feneri davasının haberlerini yayımlamayacaksın!
Açıkçası Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Feneri davasında da hızlı taraf olup çıktı...
Allah aşkına Tayyip Bey neden bu davalara bulaşıyor?..
Niçin Ergenekon’da savcılık, Deniz Feneri davasında avukatlık yapıyor?..
*
Bu sorunun yanıtı pek yakında ortaya çıkabilir...
Herkes de şaşırabilir...
Ergenekon ile Deniz Feneri, Başbakan’ın kişiliğinde bütünleşen tek davaya dönüşüyor...
Bu da hayra alamet değil...
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008
Başbakan Recep Tayyip Bey iki davanın da içinde...
*
Başbakan Erdoğan kendisini açıkça Ergenekon davasının savcısı ilan etti...
“- Ben Ergenekon davasının savcısıyım...”
Oysa herkes Ergenekon davasının savcısı olarak Zekeriya Öz’ü biliyordu...
Meğer bu davanın asıl savcısı AKP’nin, iktidarın, hükümetin başıymış...
*
Dava sürüyor...
Ama, yine herkes biliyor ki bu davanın ne sorgulaması sorgulamaydı, ne iddianamesi iddianame...
Çünkü Başbakan’ın savcısı olduğu dava hukuki değil, siyasidir...
Zaten Ergenekon davasının ne sorgulaması hukuka ve yasalara uygundur, ne de iddianamesi hukuka ve yasalara uygun...
Başbakan RTE’nin böyle bir davanın savcısı olması ne anlam taşıyor?..
*
Gelelim ikinci davaya..
Deniz Feneri davası..
Başbakan bu davanın da içine cumburlop girdi...
Bu kez RTE davanın savcısı değil, adı dava iddianamesinde geçiyor...
Peki, Deniz Feneri davasının içeriği ne?..
Hortumculuk...
Üstelik Deniz Feneri davası Ergenekon gibi Türkiye’de görülmüyor...
Almanya’da sürüyor...
Almanlar bakmışlar ki İslamcılık tezgâhı kuran birtakım Türkler, saf Türkleri kim vurduya getirmişler...
Olaya el koymuşlar...
*
Ama Başbakan bu işe bozulmuş, Türkiye’de davanın haberlerini yansıtan grubun patronu Aydın Doğan’ı düşman ilan etti...
Erdoğan, Doğan’a diyor ki:
- Gazetelerinde Deniz Feneri davasının haberlerini yayımlamayacaksın!
Açıkçası Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Feneri davasında da hızlı taraf olup çıktı...
Allah aşkına Tayyip Bey neden bu davalara bulaşıyor?..
Niçin Ergenekon’da savcılık, Deniz Feneri davasında avukatlık yapıyor?..
*
Bu sorunun yanıtı pek yakında ortaya çıkabilir...
Herkes de şaşırabilir...
Ergenekon ile Deniz Feneri, Başbakan’ın kişiliğinde bütünleşen tek davaya dönüşüyor...
Bu da hayra alamet değil...
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008
31 Ağustos 2008
86 Yıllık Turhan Selçuk Şimdi Oldu Turhan Çömez!
AKP medyası, Ergenekon belgelerinin verdiği ilhamla, 86 yıllık Turhan Selçuk’u Turhan Çömez yaptı!
Bu kadarı da olmaz demeyin, oldu…
Ergenekon, sadece bütün karanlık olayları çözmekle kalmıyor, yeni olaylar-ilişkiler üretiyor, insanların kimliklerini tümüyle değiştirebiliyor. Henüz küresel bilim, bu aşamaya gelemedi ama, Ergenekon medyası geldi. Dün Star gazetesinin birinci sayfasının yarısından fazlası İlhan Abi’ye ayrılmıştı. İki sütun da bizim payımıza düşmüş! Habere göre, İlhan Abi, Mustafa Balbay’la konuşurken şöyle bir tümce kullanıyor:
“Az önce Turhan telefon etti, bu partiyi kapatmazlarsa felaket olur dedi…”
İlhan Selçuk, Cumhuriyet’in başyazarı, Yayın Kurulu Başkanı. Mustafa Balbay da Ankara Temsilcisi… Günlük konuları konuşmalarından, değerlendirmelerinden daha doğal bir şey olamaz. Böyle bir konuşma iddianameye konuyor, geçelim…
İlhan Abi’nin Turhan dediği kişi, kardeşi Turhan Selçuk…
Telefon görüşmelerimizde zaman zaman Turhan Selçuk’un da adı geçer, onun günlük karikatürlerinden söz açılır.
Turhan-İlhan Selçuk kardeşlerin arasındaki imrenilecek ilişkiyi, karşılıklı bağlılığı sadece Cumhuriyet’in içindekiler değil, biraz mürekkep yalamış herkes bilir.
***
Haberi okuduktan sonra İlhan Abi’yi aradım:
- Abi Star’ı okudunuz mu?
“Hayır okumadım… Yine ne var?”
- Abi Turhan Selçuk’u Turhan Çömez yapmışlar…
“Yaparlar abi…”
- Abi aramızdaki telefon konuşmasını yayımlamışlar. Siz az önce Turhan telefon etti, diyorsunuz… Onun Turhan Çömez olduğunu yazmışlar…
“Yazarlar abi…”
- İlhan Abi, bu da oldu…
“Olur abi…”
Telefon görüşmemiz bu akışla devam etti… İlhan Abi artık hiçbir şeye şaşırmıyor!
Olup bitene gülüyor ama, bütün bunların çok basit bir kurgu olmadığını düşünüyor.
İlhan Abi’nin telefonda sözünü ettiği kişi Turhan Selçuk’tu ama, ola ki diye sordum:
- Abi siz hiç Turhan Çömez’le konuştunuz mu?
Çömez, yıllarca Başbakan’ın özel kalem müdürlüğünü yapmış, Balıkesir’den milletvekili seçilmiş, sonra da AKP muhalifi olmuş bir kişi. Konuşabilirdi de, ama hiç konuşmamış…
***
Yalanın bu kadarına ne denebilir?
Yalanın daniskası desek, az gelir! Ergenekon olayının bütünü içinde bulunduğu iddia edilen kimi kirli işlerin ortaya çıkmasını biz de istiyoruz. Ama, olay artık temiz devlet yaratma kaygısından çıktı. Temiz kalmış herkesi kirletme girişimine dönüştü.
Bu medya faşizmine, hukukun da işlemediğini görüyoruz.
Olay “çamur at izi kalsın”ı da geçti:
Çamura at, orada kalsın…
Bu medya kampanyasına AKP kuyrukçularıyla kimi idraksiz solcular dışında kimse de inanmıyor ama, ısrarla sürdürüyorlar.
12 Eylül döneminde 3 kişi bir araya gelirse, gizli örgüt kurmaktan yargılanıyordu.
Bugün, iki kişi bir araya gelip üçüncü bir kişiye selam yollarsa, hemen medya mahkemesinde yargılanıyor ve terörist ilan ediliyor!
Tam Aziz Nesin’lik bir olaylar zinciri ile karşı karşıyayız…
Bizim de aklımıza bir dizi kara mizah anlatımı geliyor ama, zamana yayalım…
Son sözümüz Turhan Selçuk için…
Mesleğinin ilk yılları dahil hiç çömez olmamıştı…
Yaptılar…
Çok kötü bir karikatür!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 31 Ağustos 2008
Bu kadarı da olmaz demeyin, oldu…
Ergenekon, sadece bütün karanlık olayları çözmekle kalmıyor, yeni olaylar-ilişkiler üretiyor, insanların kimliklerini tümüyle değiştirebiliyor. Henüz küresel bilim, bu aşamaya gelemedi ama, Ergenekon medyası geldi. Dün Star gazetesinin birinci sayfasının yarısından fazlası İlhan Abi’ye ayrılmıştı. İki sütun da bizim payımıza düşmüş! Habere göre, İlhan Abi, Mustafa Balbay’la konuşurken şöyle bir tümce kullanıyor:
“Az önce Turhan telefon etti, bu partiyi kapatmazlarsa felaket olur dedi…”
İlhan Selçuk, Cumhuriyet’in başyazarı, Yayın Kurulu Başkanı. Mustafa Balbay da Ankara Temsilcisi… Günlük konuları konuşmalarından, değerlendirmelerinden daha doğal bir şey olamaz. Böyle bir konuşma iddianameye konuyor, geçelim…
İlhan Abi’nin Turhan dediği kişi, kardeşi Turhan Selçuk…
Telefon görüşmelerimizde zaman zaman Turhan Selçuk’un da adı geçer, onun günlük karikatürlerinden söz açılır.
Turhan-İlhan Selçuk kardeşlerin arasındaki imrenilecek ilişkiyi, karşılıklı bağlılığı sadece Cumhuriyet’in içindekiler değil, biraz mürekkep yalamış herkes bilir.
***
Haberi okuduktan sonra İlhan Abi’yi aradım:
- Abi Star’ı okudunuz mu?
“Hayır okumadım… Yine ne var?”
- Abi Turhan Selçuk’u Turhan Çömez yapmışlar…
“Yaparlar abi…”
- Abi aramızdaki telefon konuşmasını yayımlamışlar. Siz az önce Turhan telefon etti, diyorsunuz… Onun Turhan Çömez olduğunu yazmışlar…
“Yazarlar abi…”
- İlhan Abi, bu da oldu…
“Olur abi…”
Telefon görüşmemiz bu akışla devam etti… İlhan Abi artık hiçbir şeye şaşırmıyor!
Olup bitene gülüyor ama, bütün bunların çok basit bir kurgu olmadığını düşünüyor.
İlhan Abi’nin telefonda sözünü ettiği kişi Turhan Selçuk’tu ama, ola ki diye sordum:
- Abi siz hiç Turhan Çömez’le konuştunuz mu?
Çömez, yıllarca Başbakan’ın özel kalem müdürlüğünü yapmış, Balıkesir’den milletvekili seçilmiş, sonra da AKP muhalifi olmuş bir kişi. Konuşabilirdi de, ama hiç konuşmamış…
***
Yalanın bu kadarına ne denebilir?
Yalanın daniskası desek, az gelir! Ergenekon olayının bütünü içinde bulunduğu iddia edilen kimi kirli işlerin ortaya çıkmasını biz de istiyoruz. Ama, olay artık temiz devlet yaratma kaygısından çıktı. Temiz kalmış herkesi kirletme girişimine dönüştü.
Bu medya faşizmine, hukukun da işlemediğini görüyoruz.
Olay “çamur at izi kalsın”ı da geçti:
Çamura at, orada kalsın…
Bu medya kampanyasına AKP kuyrukçularıyla kimi idraksiz solcular dışında kimse de inanmıyor ama, ısrarla sürdürüyorlar.
12 Eylül döneminde 3 kişi bir araya gelirse, gizli örgüt kurmaktan yargılanıyordu.
Bugün, iki kişi bir araya gelip üçüncü bir kişiye selam yollarsa, hemen medya mahkemesinde yargılanıyor ve terörist ilan ediliyor!
Tam Aziz Nesin’lik bir olaylar zinciri ile karşı karşıyayız…
Bizim de aklımıza bir dizi kara mizah anlatımı geliyor ama, zamana yayalım…
Son sözümüz Turhan Selçuk için…
Mesleğinin ilk yılları dahil hiç çömez olmamıştı…
Yaptılar…
Çok kötü bir karikatür!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 31 Ağustos 2008
11 Ağustos 2008
Eşref Saati?..
Gazetelere dün göz atarken Vatan’ın sürmanşetini gördüm, seçim yoklaması yapılmış...
Sonuç:
AKP yüzde 41..
CHP 13..
MHP 8.. imiş...
Gerçek mi?..
*
Derken Hürriyet’in 1’inci sayfasından bir haber:
“İmam savaşını cemaat kazandı..”
Ne olmuş?..
İstanbul Müftülüğü Efdelzade Camii’ne bir imam atamış...
Cemaat demiş ki:
- Alın bu imamı, istemiyoruz...
“Selefi cemaati” dediğini de yaptırmış..
Peki, bu ne anlam taşır?..
*
Artık Türkiye’de tarikatlar ve cemaatler toplumunun dünya görüşü ağır basıyor...
Kuran ve hafız kursları..
Fethullahçı okullar..
Nakşi örgütlenme devleti ele geçirdi, geçirecek...
*
Ortadoğu’da petrol coğrafyası üzerine emperyalizmin hırslarıyla İslamcı, Humeynici, Vahabi, Suudi, Arap, El Kaideci, Şii ve aklınıza ne gelirse dinciliğe dayanan binbir tevatür üzerine, birbirine zıt görünen, ama, bir noktada ve amaçta birleşen güçlerin ortak bir noktası var...
Nedir o?..
*
Bunların tümü, İslam dünyasında Aydınlanma’ya -demek ki Atatürk devrimine- karşıtlıkta buluşuyorlar. Türkiye’de İslamcı devlet için eşref saatinin geldiğine inananların bini bir para...
Avrupa mı?..
Zaten ekonomik açıdan elinin altındaki Türkiye’yi dışlamaktan özel zevk çıkarıyor...
Amerika mı?..
Haydi canım sen de...
*
İslamcılar diyorlar ki:
“- Eşref saati geldi...”
- Peki, ne olacak?..
“- Karşıdevrimi sandıktan çıkarıyoruz...”
- Nasıl?..
“- Karşıdevrimin içeriği antidemokratik, yöntemi demokratik olacak...”
- Ne demek o?..
“- Atatürk devriminin yöntemi antidemokratik, içeriği demokratikti... Biz ılımlı İslamcılar şimdi tersini hayata geçiriyoruz; yöntem demokratik; ama, içerik antidemokratik...”
*
Amerika, Avrupa, İslamcı coğrafya zevkten dört köşe olmuş, tırnaklarını birbirine sürtüyor...
Gerçekten Atatürk’ün Aydınlanma devriminin sonu geldi mi?..
Diyorlar ki:
- Eşref saati geldi...
İslam coğrafyasında nazar boncuğu gibi duran laik Türkiye Cumhuriyeti’nin icabına bakmak için sanki herkes seferber olmuş...
Peki, ne diyelim?..
Diyebiliriz ki:
- Eşref saati ilginç bir saattir, akrebiyle yelkovanıyla kimin için çalıştığı son dakikaya dek pek belli olmaz...
1919’daki olay sakın 21’inci yüzyılda da yinelenmesin?.. 20, 21, 22 derken 23 tazelenip gündeme girmesin?..
*
Biliyorum şimdi Ergenekon savcıları nefeslerini tutmuş, bu satırları okuyorlar...
Boşuna okumasınlar...
Biz “karşıdevrim darbesine karşı” laik Türkiye Cumhuriyeti’nin eşref saatinden söz açıyoruz...
Eşref saati onların değil bizim bileğimizdedir..
Bu bilek bükülemez...
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 10 Ağustos 2008
Sonuç:
AKP yüzde 41..
CHP 13..
MHP 8.. imiş...
Gerçek mi?..
*
Derken Hürriyet’in 1’inci sayfasından bir haber:
“İmam savaşını cemaat kazandı..”
Ne olmuş?..
İstanbul Müftülüğü Efdelzade Camii’ne bir imam atamış...
Cemaat demiş ki:
- Alın bu imamı, istemiyoruz...
“Selefi cemaati” dediğini de yaptırmış..
Peki, bu ne anlam taşır?..
*
Artık Türkiye’de tarikatlar ve cemaatler toplumunun dünya görüşü ağır basıyor...
Kuran ve hafız kursları..
Fethullahçı okullar..
Nakşi örgütlenme devleti ele geçirdi, geçirecek...
*
Ortadoğu’da petrol coğrafyası üzerine emperyalizmin hırslarıyla İslamcı, Humeynici, Vahabi, Suudi, Arap, El Kaideci, Şii ve aklınıza ne gelirse dinciliğe dayanan binbir tevatür üzerine, birbirine zıt görünen, ama, bir noktada ve amaçta birleşen güçlerin ortak bir noktası var...
Nedir o?..
*
Bunların tümü, İslam dünyasında Aydınlanma’ya -demek ki Atatürk devrimine- karşıtlıkta buluşuyorlar. Türkiye’de İslamcı devlet için eşref saatinin geldiğine inananların bini bir para...
Avrupa mı?..
Zaten ekonomik açıdan elinin altındaki Türkiye’yi dışlamaktan özel zevk çıkarıyor...
Amerika mı?..
Haydi canım sen de...
*
İslamcılar diyorlar ki:
“- Eşref saati geldi...”
- Peki, ne olacak?..
“- Karşıdevrimi sandıktan çıkarıyoruz...”
- Nasıl?..
“- Karşıdevrimin içeriği antidemokratik, yöntemi demokratik olacak...”
- Ne demek o?..
“- Atatürk devriminin yöntemi antidemokratik, içeriği demokratikti... Biz ılımlı İslamcılar şimdi tersini hayata geçiriyoruz; yöntem demokratik; ama, içerik antidemokratik...”
*
Amerika, Avrupa, İslamcı coğrafya zevkten dört köşe olmuş, tırnaklarını birbirine sürtüyor...
Gerçekten Atatürk’ün Aydınlanma devriminin sonu geldi mi?..
Diyorlar ki:
- Eşref saati geldi...
İslam coğrafyasında nazar boncuğu gibi duran laik Türkiye Cumhuriyeti’nin icabına bakmak için sanki herkes seferber olmuş...
Peki, ne diyelim?..
Diyebiliriz ki:
- Eşref saati ilginç bir saattir, akrebiyle yelkovanıyla kimin için çalıştığı son dakikaya dek pek belli olmaz...
1919’daki olay sakın 21’inci yüzyılda da yinelenmesin?.. 20, 21, 22 derken 23 tazelenip gündeme girmesin?..
*
Biliyorum şimdi Ergenekon savcıları nefeslerini tutmuş, bu satırları okuyorlar...
Boşuna okumasınlar...
Biz “karşıdevrim darbesine karşı” laik Türkiye Cumhuriyeti’nin eşref saatinden söz açıyoruz...
Eşref saati onların değil bizim bileğimizdedir..
Bu bilek bükülemez...
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 10 Ağustos 2008
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Ergenekon,
İlhan Selçuk
09 Ağustos 2008
Kemal Sunal Filmlerinden Postmodernizme
Kemal Sunal filmlerinin omurgası, rahmetli ve sevgili aktörün hemen her filminde yarattığı karakterin kendisiydi.
Bu karakter, izleyici karşısına hangi kişilikle çıkarsa çıksın değişmez özellikleri vardı:
Yukardan atmak.
Böbürlenmek.
Efelenmek.
Saçmalamak.
Göz korkutmaya çalışmak.
Azametli görünme taklidi yapmak.
Olur olmaz lafları bir araya getirmek
Ve böylece de soyutla somutun, gerçekle gerçek dışının, ciddiyle gırgırın, olabilecekle olamayacağın, saçmayla hakikinin karman çorman olduğu bir noktada mizahı yakalamak...
Onun mizahının özgünlüğü, bütün bu karşıtlıkların bıçak sırtı dengesindedir.
Üstüne üstlük, saflık ve kurnazlık karışımı, salak taklidi gülüşüyle üst damağını gözler önüne serdiğinde, kahkahayı koyuverirsiniz.
Bildiğimiz, ölçülü, cinasa ve söz ustalığına dayalı, hem yapmak hem anlamak için zekâ gerektiren klasik mizahtan farklı, azıcık zorlayarak adlandıracak olursak, postmodern bir mizahtır bu...
Kendisi, filmlerinde canlandırdığı tipler gibi güldüğünü hiç görmediğim, canı hep sıkılıyormuş gibi duran bir adamdı...
Kemal Sunal’ı sevgiyle, rahmetle anıyorum.
***
Aklına nereden geldi diye soracak olursanız, hemen yanıtlayayım.
Tümünü okumaya zamanım da niyetim de olmayan bir hukuk belgesinin, gazetelerde gördüğüm bazı bölümlerinden...
Herhangi bir kişi ya da kurumu aşağılamak, küçük düşürmek gibi bir kastım bulunmadığını hemen belirteyim.
Amacım, hukuksal olma iddiası da taşısa, eninde sonunda yazılı ve bu anlamda da yazınsal bir metnin, bir yazın (edebiyat) insanı olarak bende uyandırdığı izlenimi dile getirmeye çalışmak... Bunu yaparken irdelemek istediğim şey bu metnin içeriği de değil. Gerçi sonuçta içerikten pek de ayrı düşünülemeyecek olan bir biçim, tarz, üslup ve kurgu olgusu...
Aşağıdaki alıntıyı, zihninizde bir Kemal Sunal filmi canlandırarak okumanızı öneriyorum.
Suçlanan kişinin suçluluğunu kanıtlamak için daha önceki bir gözaltı dönemine ilişkin bir olaydan söz edilerek şöyle denilmekte:
“...gözaltına alındığında yazılı olarak hazırladığı savunmasının içine akrostişler yerleştirmiş olup her tümcenin sondan ikinci sözcüğünün baş harfleri yan yana getirildiğinde ‘işkence altındayım’ ibaresi ortaya çıkmıştır. Bundan şüphelinin ne kadar uyanık ve zeki olduğu anlaşılmıştır...”
Daha sonra, aynı sanığın bu gözaltıyla ilgili olarak yazdığı kitaptan bazı alıntılar yapılıyor: “Sözgelimi kendime soruyorum: ...Korktun mu? Yanıtlıyorum: Korkmaz olur musun!.. Korku insana özgü bir şeydir. Sen de kuşkusuz korktun, ürktün, kimi zaman ürküye (panik) bile kapıldın. Önemli olan korkuyu yenebilmektir...(...) karşımdakilerden değil en çok kendimden korktum. Ya çözülürsem? Ya kişiliğime yakışmayan bir davranışa kayarsam? Ya paçavralaşırsam? Ya gerçekten teslim olursam? Soruların çengeli aklıma takıldıkça yüreğim sıkıştı...”
Alıntıların ardından yorum geliyor:
“...şeklindeki beyanları ile gizli örgütlenmenin en önemli öğesi olan ‘sır vermemek’ yani kendi söylemi ile çözülmemek için elinden gelen her şeyi yaptığını beyan etmiş olup, şüphelinin kişiliğini tanımamız açısından önemli görülmüştür...”
***
Kimilerinin sanığı olduğum 12 Eylül sonrası iddianamelerinde bile bu türden tuhaflıklar; söz konusu iddianamenin görebildiğim bölümlerinde göze çarpan (postmodern edebiyata özgü) kes yapıştır, tıkıştır, keyfince yakıştır yöntemi yoktu...
Bu dikta dönemi iddianamelerinde bile, anımsadığımca, içerikteki safsatayı örtme amacıyla ve salt biçim açısından da olsa, hukuk “teamül”üne, alışılmış üslup, biçim, kurgu özelliklerine aykırı düşmeme çabası vardı...
Yukarıdaki tiratlar ise bir Kemal Sunal filminde ünlü aktörümüzün vurgularıyla dile getirilmiş olsa kahkahalarla gülebilirdik...
Bu bölümlerin de yer aldığı yamalı bohça görünümündeki belge, hukuksal değil de tam anlamıyla yazınsal bir metin, örneğin bir postmodern polisiye olsa, kurgusal tutarlılık bile aramaz, belki yer yer heyecan da duyarak okuyabilirdik...
Ama ne yazık ki ne biri, ne de öteki...
Söz konusu olan bir Sunal komedisi ya da postmodern edebiyat değil, hukuk, gerçek hayat, hayatlarımız...
Böylece ne gülüyor, ne heyecan duyabiliyoruz...
Ataol Behramoğlu - Cumhuriyet, 9 Ağustos 2008
Sadece büyük, çok büyük bir can sıkıntısı...
Bu karakter, izleyici karşısına hangi kişilikle çıkarsa çıksın değişmez özellikleri vardı:
Yukardan atmak.
Böbürlenmek.
Efelenmek.
Saçmalamak.
Göz korkutmaya çalışmak.
Azametli görünme taklidi yapmak.
Olur olmaz lafları bir araya getirmek
Ve böylece de soyutla somutun, gerçekle gerçek dışının, ciddiyle gırgırın, olabilecekle olamayacağın, saçmayla hakikinin karman çorman olduğu bir noktada mizahı yakalamak...
Onun mizahının özgünlüğü, bütün bu karşıtlıkların bıçak sırtı dengesindedir.
Üstüne üstlük, saflık ve kurnazlık karışımı, salak taklidi gülüşüyle üst damağını gözler önüne serdiğinde, kahkahayı koyuverirsiniz.
Bildiğimiz, ölçülü, cinasa ve söz ustalığına dayalı, hem yapmak hem anlamak için zekâ gerektiren klasik mizahtan farklı, azıcık zorlayarak adlandıracak olursak, postmodern bir mizahtır bu...
Kendisi, filmlerinde canlandırdığı tipler gibi güldüğünü hiç görmediğim, canı hep sıkılıyormuş gibi duran bir adamdı...
Kemal Sunal’ı sevgiyle, rahmetle anıyorum.
***
Aklına nereden geldi diye soracak olursanız, hemen yanıtlayayım.
Tümünü okumaya zamanım da niyetim de olmayan bir hukuk belgesinin, gazetelerde gördüğüm bazı bölümlerinden...
Herhangi bir kişi ya da kurumu aşağılamak, küçük düşürmek gibi bir kastım bulunmadığını hemen belirteyim.
Amacım, hukuksal olma iddiası da taşısa, eninde sonunda yazılı ve bu anlamda da yazınsal bir metnin, bir yazın (edebiyat) insanı olarak bende uyandırdığı izlenimi dile getirmeye çalışmak... Bunu yaparken irdelemek istediğim şey bu metnin içeriği de değil. Gerçi sonuçta içerikten pek de ayrı düşünülemeyecek olan bir biçim, tarz, üslup ve kurgu olgusu...
Aşağıdaki alıntıyı, zihninizde bir Kemal Sunal filmi canlandırarak okumanızı öneriyorum.
Suçlanan kişinin suçluluğunu kanıtlamak için daha önceki bir gözaltı dönemine ilişkin bir olaydan söz edilerek şöyle denilmekte:
“...gözaltına alındığında yazılı olarak hazırladığı savunmasının içine akrostişler yerleştirmiş olup her tümcenin sondan ikinci sözcüğünün baş harfleri yan yana getirildiğinde ‘işkence altındayım’ ibaresi ortaya çıkmıştır. Bundan şüphelinin ne kadar uyanık ve zeki olduğu anlaşılmıştır...”
Daha sonra, aynı sanığın bu gözaltıyla ilgili olarak yazdığı kitaptan bazı alıntılar yapılıyor: “Sözgelimi kendime soruyorum: ...Korktun mu? Yanıtlıyorum: Korkmaz olur musun!.. Korku insana özgü bir şeydir. Sen de kuşkusuz korktun, ürktün, kimi zaman ürküye (panik) bile kapıldın. Önemli olan korkuyu yenebilmektir...(...) karşımdakilerden değil en çok kendimden korktum. Ya çözülürsem? Ya kişiliğime yakışmayan bir davranışa kayarsam? Ya paçavralaşırsam? Ya gerçekten teslim olursam? Soruların çengeli aklıma takıldıkça yüreğim sıkıştı...”
Alıntıların ardından yorum geliyor:
“...şeklindeki beyanları ile gizli örgütlenmenin en önemli öğesi olan ‘sır vermemek’ yani kendi söylemi ile çözülmemek için elinden gelen her şeyi yaptığını beyan etmiş olup, şüphelinin kişiliğini tanımamız açısından önemli görülmüştür...”
***
Kimilerinin sanığı olduğum 12 Eylül sonrası iddianamelerinde bile bu türden tuhaflıklar; söz konusu iddianamenin görebildiğim bölümlerinde göze çarpan (postmodern edebiyata özgü) kes yapıştır, tıkıştır, keyfince yakıştır yöntemi yoktu...
Bu dikta dönemi iddianamelerinde bile, anımsadığımca, içerikteki safsatayı örtme amacıyla ve salt biçim açısından da olsa, hukuk “teamül”üne, alışılmış üslup, biçim, kurgu özelliklerine aykırı düşmeme çabası vardı...
Yukarıdaki tiratlar ise bir Kemal Sunal filminde ünlü aktörümüzün vurgularıyla dile getirilmiş olsa kahkahalarla gülebilirdik...
Bu bölümlerin de yer aldığı yamalı bohça görünümündeki belge, hukuksal değil de tam anlamıyla yazınsal bir metin, örneğin bir postmodern polisiye olsa, kurgusal tutarlılık bile aramaz, belki yer yer heyecan da duyarak okuyabilirdik...
Ama ne yazık ki ne biri, ne de öteki...
Söz konusu olan bir Sunal komedisi ya da postmodern edebiyat değil, hukuk, gerçek hayat, hayatlarımız...
Böylece ne gülüyor, ne heyecan duyabiliyoruz...
Ataol Behramoğlu - Cumhuriyet, 9 Ağustos 2008
Sadece büyük, çok büyük bir can sıkıntısı...
30 Temmuz 2008
Türkiye Kuşatıldı
Güngören katliamını bizim gazete şöyle vurguladı:
“Çifte bombalı saldırıda biri henüz doğmamış bebek olarak 18 kişi yaşamını yitirdi. 7 yaralının durumu ağır. 115 yaralının çoğu taburcu edildi. 50’ye yakın kişinin tedavileri sürüyor.”
Çoluk çocuk, kadın, erkek, genç yaşlı...
Hepsi de canavarlığın kurbanı oldular...
*
Peki, bu akıl almaz cinayetin, havsalaya sığmaz katliamın sorumlusu kim?..
Kimisi El Kaide diyor..
Kimisi PKK..
Soru kesinlikle aydınlatılmalıdır...
Gerçi bu kadar iğrenç, bu kadar alçakça bir eylemi hiçbir örgüt üstlenemez...
Hangi örgüt -terörist de olsa- kalkıp “ben bebek katiliyim” diyebilir?..
Böyle bir şeyi söyleyebilen örgüt, kendi kendisini insanlığın ve dünya kamuoyunun gözünde mahkûm etmiş demektir...
*
Türkiye’de öteden beri particilik, siyaset, kulisçilik, üçkâğıtçılık iktidarın Emniyet güçlerine yaklaşımını belirlemiştir...
Yeni bir parti iktidara geldi mi, gözü polistedir...
Hemen eski kadrolar temizlenir...
Kilit noktalarına iktidarın adamları yerleştirilir...
Siyasetle uğraşmaktan güvenliğe zaman ayırmaya vakit kalmaz...
AKP iktidarı bu yolda şampiyon...
Fethullah Gülen de cabası...
Oysa polis, hele bu süreçte, devlet güvenliğinin can damarı...
*
Güngören katliamına bir göz atmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi tehdit ve tehlikelerle kuşatıldığını anlamak için yeterli...
Ama, Türkiye’de rejim çağdaş demokrasiden ve ülkenin varoluş kaygılarından çok uzaklara düştü...
Acaba Güngören katliamı gözümüzü açar mı?..
Sanmıyorum...
Devletin varoluşunu değil, kendi iktidarının önyargılarını önde tutan kafalar bugün Türkiye’nin başında...
Sorunlar da bu noktada çözümsüzlüğe kilitleniyor...
*
En yakın olasılık ne?..
Uzmanlar diyorlar ki:
Katliamın arkasında ya El Kaide var...
Ya da PKK...
Biri dinci...
Öteki bölücü...
Türkiye kuşatılmıştır...
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
“Çifte bombalı saldırıda biri henüz doğmamış bebek olarak 18 kişi yaşamını yitirdi. 7 yaralının durumu ağır. 115 yaralının çoğu taburcu edildi. 50’ye yakın kişinin tedavileri sürüyor.”
Çoluk çocuk, kadın, erkek, genç yaşlı...
Hepsi de canavarlığın kurbanı oldular...
*
Peki, bu akıl almaz cinayetin, havsalaya sığmaz katliamın sorumlusu kim?..
Kimisi El Kaide diyor..
Kimisi PKK..
Soru kesinlikle aydınlatılmalıdır...
Gerçi bu kadar iğrenç, bu kadar alçakça bir eylemi hiçbir örgüt üstlenemez...
Hangi örgüt -terörist de olsa- kalkıp “ben bebek katiliyim” diyebilir?..
Böyle bir şeyi söyleyebilen örgüt, kendi kendisini insanlığın ve dünya kamuoyunun gözünde mahkûm etmiş demektir...
*
Türkiye’de öteden beri particilik, siyaset, kulisçilik, üçkâğıtçılık iktidarın Emniyet güçlerine yaklaşımını belirlemiştir...
Yeni bir parti iktidara geldi mi, gözü polistedir...
Hemen eski kadrolar temizlenir...
Kilit noktalarına iktidarın adamları yerleştirilir...
Siyasetle uğraşmaktan güvenliğe zaman ayırmaya vakit kalmaz...
AKP iktidarı bu yolda şampiyon...
Fethullah Gülen de cabası...
Oysa polis, hele bu süreçte, devlet güvenliğinin can damarı...
*
Güngören katliamına bir göz atmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi tehdit ve tehlikelerle kuşatıldığını anlamak için yeterli...
Ama, Türkiye’de rejim çağdaş demokrasiden ve ülkenin varoluş kaygılarından çok uzaklara düştü...
Acaba Güngören katliamı gözümüzü açar mı?..
Sanmıyorum...
Devletin varoluşunu değil, kendi iktidarının önyargılarını önde tutan kafalar bugün Türkiye’nin başında...
Sorunlar da bu noktada çözümsüzlüğe kilitleniyor...
*
En yakın olasılık ne?..
Uzmanlar diyorlar ki:
Katliamın arkasında ya El Kaide var...
Ya da PKK...
Biri dinci...
Öteki bölücü...
Türkiye kuşatılmıştır...
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
02 Temmuz 2008
İki Davanın Farkı
Koskoca E. Orgeneral..
Ordu Komutanlığı yapmış..
Kuvvet Komutanıymış..
Saygın mı saygın..
Yeri yurdu belli..
Devlet kavramını ömrü boyunca duyumsamış...
*
Ne oluyor?..
Çağırsan, davete hemen icabet edecek, savcılığa gelip ne sorsan yanıt verecek, düzgün, disiplinli bir yurttaşı gözaltına almak neden?..
Amaç ne?..
Ya Mustafa Balbay...
Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi...
Her gün işinin başında..
Evinde ve görevinde..
Çağırsan şıppadak gelecek, her tür soruya yanıt verecek, savcının işini kolaylaştıracak Balbay’ı sabahın köründe polisle gözaltına almak neden?..
*
Adalet perisi:
- Vallahi, diyor, ben de bu işi anlayamadım, bu işin içinde bir iş var, ama, olayı çözemedim...
*
Ergenekon dosyası işin başından beri ne olduğu belirsizlikle dallı budaklı, esrarlı...
İddianame bir yıldır ortada yok...
Ama, içerde tutuklular var...
Laf çok...
Dedikodu gırla..
Söylenenlere bakılırsa, bir yanda AKP’yi kapatma davası varmış..
Bir yanda da Ergenekon davası...
Ama, kapatma davasının eni, boyu, dosyası, içeriği, usulü, erkânı, hukuku, yasası, iddianamesi var...
Ergenekon davası ise bir meçhul...
Tutukluları var..
İddianame yok..
Ergenekon neyin nesi, kimin fesi kimse bilmiyor; aradan bir yıl geçmesine karşın tutuklulara yeni gözaltılar ekleniyor...
*
Ülkeye kocaman bir soru işareti egemen...
Herkeste kaygı, korku..
Endişe..
Kuşku..
Soruyorlar:
- Ne olacak?..
- Türkiye nereye gidiyor?..
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 2 Temmuz 2008
Ordu Komutanlığı yapmış..
Kuvvet Komutanıymış..
Saygın mı saygın..
Yeri yurdu belli..
Devlet kavramını ömrü boyunca duyumsamış...
*
Ne oluyor?..
Çağırsan, davete hemen icabet edecek, savcılığa gelip ne sorsan yanıt verecek, düzgün, disiplinli bir yurttaşı gözaltına almak neden?..
Amaç ne?..
Ya Mustafa Balbay...
Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi...
Her gün işinin başında..
Evinde ve görevinde..
Çağırsan şıppadak gelecek, her tür soruya yanıt verecek, savcının işini kolaylaştıracak Balbay’ı sabahın köründe polisle gözaltına almak neden?..
*
Adalet perisi:
- Vallahi, diyor, ben de bu işi anlayamadım, bu işin içinde bir iş var, ama, olayı çözemedim...
*
Ergenekon dosyası işin başından beri ne olduğu belirsizlikle dallı budaklı, esrarlı...
İddianame bir yıldır ortada yok...
Ama, içerde tutuklular var...
Laf çok...
Dedikodu gırla..
Söylenenlere bakılırsa, bir yanda AKP’yi kapatma davası varmış..
Bir yanda da Ergenekon davası...
Ama, kapatma davasının eni, boyu, dosyası, içeriği, usulü, erkânı, hukuku, yasası, iddianamesi var...
Ergenekon davası ise bir meçhul...
Tutukluları var..
İddianame yok..
Ergenekon neyin nesi, kimin fesi kimse bilmiyor; aradan bir yıl geçmesine karşın tutuklulara yeni gözaltılar ekleniyor...
*
Ülkeye kocaman bir soru işareti egemen...
Herkeste kaygı, korku..
Endişe..
Kuşku..
Soruyorlar:
- Ne olacak?..
- Türkiye nereye gidiyor?..
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 2 Temmuz 2008
01 Temmuz 2008
Parrra
Latife Tekin çok değerli bir yazarımız, Karabük Kültür ve Sanat Festivali’ne davet edilmiş, konuşma sırası kendisine gelince kürsüye çıkmış, iktidarın enerji politikasını eleştirmeye yeltenmiş...
Karabük’ün AKP’li Belediye Başkanı Hüseyin Erer hemen duruma el koymuş, mikrofon kapatılmış, Latife Tekin kürsüden indirilmiş...
*
Latife Tekin diyor ki:
“- Madımak olayı geldi aklıma; başka yazarlar da vardı; gerginlik olabilirdi; sessizce yerimden kalktım ve Karabük’ü terk ettim...”
Madımak olayını kimse unutamıyor...
Acı olayın üstünden 15 yıl geçti...
Sıvas deyince eskiden akla ne gelirdi?..
Sıvas Kongresi...
Karabük deyince çağrışım neydi?..
Demir - Çelik Fabrikası...
Artık ikisi de değişti; Sıvas deyince Madımak katliamı anılıyor...
Karabük deyince Latife Tekin’in başına gelenleri düşüneceğiz...
*
Ne var ki olayda en çarpıcı boyut, Karabük Belediye Başkanı AKP’li Hüseyin Erer’in tutumudur...
Adam Latife Tekin’e diyor ki:
“- Benim paramla şenlik için buraya geldin, beni eleştiremezsin...”
Yineleyelim:
“Benim paramla...”
Parrra.. parrra.. parrra...
Mantık bu...
Latife Tekin gerçeği mi dile getiriyor, doğruyu mu söylüyor?..
Önemi yok...
AKP’liye göre önemli olan parrra...
Yazar aldığı paraya göre konuşacak, yazacak...
*
Olay yalnız Karabük Kültür ve Sanat Festivali’ne özgü değildir; bir belediye başkanının münasebetsizliği de değildir...
(Üstelik Latife Tekin Karabük’e kendi parasıyla gittiğini açıkladı...)
Ama olay AKP iktidarının kafa yapısını gösteriyor, zihniyetini vurguluyor, parrrayı bastırdın mı yazarı satın alırsın...
Medya bunun örnekleriyle dolup taşmıyor mu?..
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 1 Temmuz 2008
Karabük’ün AKP’li Belediye Başkanı Hüseyin Erer hemen duruma el koymuş, mikrofon kapatılmış, Latife Tekin kürsüden indirilmiş...
*
Latife Tekin diyor ki:
“- Madımak olayı geldi aklıma; başka yazarlar da vardı; gerginlik olabilirdi; sessizce yerimden kalktım ve Karabük’ü terk ettim...”
Madımak olayını kimse unutamıyor...
Acı olayın üstünden 15 yıl geçti...
Sıvas deyince eskiden akla ne gelirdi?..
Sıvas Kongresi...
Karabük deyince çağrışım neydi?..
Demir - Çelik Fabrikası...
Artık ikisi de değişti; Sıvas deyince Madımak katliamı anılıyor...
Karabük deyince Latife Tekin’in başına gelenleri düşüneceğiz...
*
Ne var ki olayda en çarpıcı boyut, Karabük Belediye Başkanı AKP’li Hüseyin Erer’in tutumudur...
Adam Latife Tekin’e diyor ki:
“- Benim paramla şenlik için buraya geldin, beni eleştiremezsin...”
Yineleyelim:
“Benim paramla...”
Parrra.. parrra.. parrra...
Mantık bu...
Latife Tekin gerçeği mi dile getiriyor, doğruyu mu söylüyor?..
Önemi yok...
AKP’liye göre önemli olan parrra...
Yazar aldığı paraya göre konuşacak, yazacak...
*
Olay yalnız Karabük Kültür ve Sanat Festivali’ne özgü değildir; bir belediye başkanının münasebetsizliği de değildir...
(Üstelik Latife Tekin Karabük’e kendi parasıyla gittiğini açıkladı...)
Ama olay AKP iktidarının kafa yapısını gösteriyor, zihniyetini vurguluyor, parrrayı bastırdın mı yazarı satın alırsın...
Medya bunun örnekleriyle dolup taşmıyor mu?..
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 1 Temmuz 2008
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
İlhan Selçuk
16 Nisan 2008
Tarih Önünde Hesap Vereceksiniz
Derin ve sessiz bir ilkyaz güneşi altındayım...
Çoğu kez umutluyduk, aydınlığa açılan pencerelerden yaşamımızı çoğaltırdık. Minik sevinçlerle sarılırdık evrenin gökkuşağı rengine.
Ne kıskançlık gölgesi, ne ikiyüzlülük ne de kötücül düşünceler olurdu çevremizde...
Metin Altıok'un dizelerinde duvarları yıkan yıkıcıları tanır; Arthur Rimbaud'un sevdalar çağında yaşayan kadınlarla avunurduk...
Necati Cumalı'nın Urla iskelesinden esen rüzgâr imbat Kordonboyu'nda yalar geçerdi yüzümüzü ve İlhan Ağabey'le birlikte rakılarımızı içerken...
Bir İstanbul sabahında yazıyorum bugün okuyacağınız yazıyı...
İlhan Selçuk saat sekizde ameliyata alındı...
Böyle bir günde ne yazabilirim ki?
Cumhuriyet'in manşetini (12 Nisan 2008) anımsıyorum birden...
"Dikkat çeken Zaman..."
28 Mart günü gözaltı sürecinden sonra "Bizim Savcıya 'Abi' Nasihati" başlıklı yazısıyla ilgili, Adalet Bakanlığı, İlhan Selçuk'la ilgili soruşturma için harekete geçmişti...
Adalet Bakanlığı, Şişli Cumhuriyet Savcılığı'na gönderilen talimata "Zaman gazetesi" nin fotokopisini eklemişti...
Ey sevgili okur, şaşırdın değil mi Cumhuriyet'in manşetini görünce...
İlhan Selçuk'un yazısını bir gün sonra Fethullah Gülen'e yakınlığıyla bilinen Zaman gazetesi yayımlıyor, Adalet Bakanlığı da "adli görevini yapanı etkileme" suçu işlendiğini öne sürüp soruşturma buyruğu veriyor...
İlhan Selçuk, Zaman'da değil Cumhuriyet'te yazıyor...
İşin içinde iş var...
Cumhuriyet'e ve İlhan Selçuk'a öfkeli "Zaman" cılar "Bizim Savcı'ya 'Abi' Nasihati" başlıklı yazısını çarpıtarak veriyor 29 Mart'ta:
"İlhan Selçuk, kendisini gözaltına aldığı Savcı Zekeriya Öz'ü tehdit etti..."
***
Çayımı yudumlarken Devrim Sevimay'ın Zaman yazarı Hüseyin Gülerce'yle bir süre önce yaptığı söyleşiyi anımsıyorum...
Devrim'in, "Fethullah Gülen ABD'den Türkiye'ye ne zaman gelir" sorusuna Gülerce yanılmıyorsam şöyle yanıt vermişti:
"Biz, İlhan Selçuk'un Fethullah Gülen'le ilgili yazılarına, Cumhuriyet'in yayınlarına bakıp öyle karar veririz..."
Yazı özetle böyleydi!...
Söyleşi yayımlandığı gün İlhan Selçuk beni odasına çağırıp "Devrim'in söyleşisini okudun mu" diye sorup eklemişti:
"Yahu bu Fethullahçılar, beni ve Cumhuriyet'i, devleti yönetiyor sanıyorlar; başıma bir şey gelirse sorumlusu Zamancılar ve Fethullahçılardır, haberin olsun..."
Dün sabah Ortaköy'den Amerikan Hastanesi'ne gelirken bunları düşündüm...
Acaba İlhan Selçuk'un Ergenekon'dan ötürü gözaltına alınışı, Cumhuriyet gazetesine yönelik bir operasyon muydu?
İstihbarat birimleri, yargı, siyasal erk İlhan Selçuk'un iki kez kalp krizi geçirdiğini, 2007'de zatürree olduğunu biliyor muydu?
Kafamda şöyle bir soru oluştu:
"İlhan Selçuk'u gözaltına alır, işi bitiririz..."
İlhan Selçuk 83 yaşında... 48 saat sorguda kaldı Akın Atalay'la birlikte...
Ve İlhan Selçuk, 13 Nisan Pazar akşamı Genel Yayın Yönetmenimiz İbrahim Yıldız'ı telefonla arayıp şöyle dedi:
"İbrahim, ateşim yükseldi, iyi değilim..."
İlhan Selçuk bir saat sonra Amerikan Hastanesi'ndeydi...
O arada üçüncü kalp krizini geçirmişti İlhan Selçuk...
****
Ben bu yazıyı yazarken de çok kritik bir ameliyat geçiriyor İlhan Ağabey...
İlhan Selçuk'u hâlâ en acımasız biçimde suçlayanlara soruyorum:
"Siz gerçekten insan yüreği taşıyor musunuz?"
Adalet Bakanlığı yetkilileri, size soruyorum:
"İlhan Ağabey'in 'Bizim Savcıya 'Abi' Nasihati' yazısını bir kez daha okuyun, oradaki ironiyi anlamaya çalışın..."
İlhan Selçuk'u gözaltına aldıranlara, siyasi erke, bir çift sözüm var:
"Eğer İlhan Selçuk'un başına bir şey gelirse iki elim yakanızdadır, tarih önünde hesap vermekten asla kaçamayacaksınız..."
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 15 Nisan 2008
Çoğu kez umutluyduk, aydınlığa açılan pencerelerden yaşamımızı çoğaltırdık. Minik sevinçlerle sarılırdık evrenin gökkuşağı rengine.
Ne kıskançlık gölgesi, ne ikiyüzlülük ne de kötücül düşünceler olurdu çevremizde...
Metin Altıok'un dizelerinde duvarları yıkan yıkıcıları tanır; Arthur Rimbaud'un sevdalar çağında yaşayan kadınlarla avunurduk...
Necati Cumalı'nın Urla iskelesinden esen rüzgâr imbat Kordonboyu'nda yalar geçerdi yüzümüzü ve İlhan Ağabey'le birlikte rakılarımızı içerken...
Bir İstanbul sabahında yazıyorum bugün okuyacağınız yazıyı...
İlhan Selçuk saat sekizde ameliyata alındı...
Böyle bir günde ne yazabilirim ki?
Cumhuriyet'in manşetini (12 Nisan 2008) anımsıyorum birden...
"Dikkat çeken Zaman..."
28 Mart günü gözaltı sürecinden sonra "Bizim Savcıya 'Abi' Nasihati" başlıklı yazısıyla ilgili, Adalet Bakanlığı, İlhan Selçuk'la ilgili soruşturma için harekete geçmişti...
Adalet Bakanlığı, Şişli Cumhuriyet Savcılığı'na gönderilen talimata "Zaman gazetesi" nin fotokopisini eklemişti...
Ey sevgili okur, şaşırdın değil mi Cumhuriyet'in manşetini görünce...
İlhan Selçuk'un yazısını bir gün sonra Fethullah Gülen'e yakınlığıyla bilinen Zaman gazetesi yayımlıyor, Adalet Bakanlığı da "adli görevini yapanı etkileme" suçu işlendiğini öne sürüp soruşturma buyruğu veriyor...
İlhan Selçuk, Zaman'da değil Cumhuriyet'te yazıyor...
İşin içinde iş var...
Cumhuriyet'e ve İlhan Selçuk'a öfkeli "Zaman" cılar "Bizim Savcı'ya 'Abi' Nasihati" başlıklı yazısını çarpıtarak veriyor 29 Mart'ta:
"İlhan Selçuk, kendisini gözaltına aldığı Savcı Zekeriya Öz'ü tehdit etti..."
***
Çayımı yudumlarken Devrim Sevimay'ın Zaman yazarı Hüseyin Gülerce'yle bir süre önce yaptığı söyleşiyi anımsıyorum...
Devrim'in, "Fethullah Gülen ABD'den Türkiye'ye ne zaman gelir" sorusuna Gülerce yanılmıyorsam şöyle yanıt vermişti:
"Biz, İlhan Selçuk'un Fethullah Gülen'le ilgili yazılarına, Cumhuriyet'in yayınlarına bakıp öyle karar veririz..."
Yazı özetle böyleydi!...
Söyleşi yayımlandığı gün İlhan Selçuk beni odasına çağırıp "Devrim'in söyleşisini okudun mu" diye sorup eklemişti:
"Yahu bu Fethullahçılar, beni ve Cumhuriyet'i, devleti yönetiyor sanıyorlar; başıma bir şey gelirse sorumlusu Zamancılar ve Fethullahçılardır, haberin olsun..."
Dün sabah Ortaköy'den Amerikan Hastanesi'ne gelirken bunları düşündüm...
Acaba İlhan Selçuk'un Ergenekon'dan ötürü gözaltına alınışı, Cumhuriyet gazetesine yönelik bir operasyon muydu?
İstihbarat birimleri, yargı, siyasal erk İlhan Selçuk'un iki kez kalp krizi geçirdiğini, 2007'de zatürree olduğunu biliyor muydu?
Kafamda şöyle bir soru oluştu:
"İlhan Selçuk'u gözaltına alır, işi bitiririz..."
İlhan Selçuk 83 yaşında... 48 saat sorguda kaldı Akın Atalay'la birlikte...
Ve İlhan Selçuk, 13 Nisan Pazar akşamı Genel Yayın Yönetmenimiz İbrahim Yıldız'ı telefonla arayıp şöyle dedi:
"İbrahim, ateşim yükseldi, iyi değilim..."
İlhan Selçuk bir saat sonra Amerikan Hastanesi'ndeydi...
O arada üçüncü kalp krizini geçirmişti İlhan Selçuk...
****
Ben bu yazıyı yazarken de çok kritik bir ameliyat geçiriyor İlhan Ağabey...
İlhan Selçuk'u hâlâ en acımasız biçimde suçlayanlara soruyorum:
"Siz gerçekten insan yüreği taşıyor musunuz?"
Adalet Bakanlığı yetkilileri, size soruyorum:
"İlhan Ağabey'in 'Bizim Savcıya 'Abi' Nasihati' yazısını bir kez daha okuyun, oradaki ironiyi anlamaya çalışın..."
İlhan Selçuk'u gözaltına aldıranlara, siyasi erke, bir çift sözüm var:
"Eğer İlhan Selçuk'un başına bir şey gelirse iki elim yakanızdadır, tarih önünde hesap vermekten asla kaçamayacaksınız..."
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 15 Nisan 2008
31 Mart 2008
Böyleleri de var!..
Cumhuriyet Gazetesi başyazarı İlhan Selçuk, geçirdiği kalp spazmı nedeniyle Amerikan hastanesine kaldırıldı. Gazetelere düşen bu habere yapılan okuyucu yorumlarından ilginç satılar:
- Ölüm son değil aksine bir başlangıçtır. Onun için önemli olan İlhan Selçuk'un ölmesi değil yaptıklarının hesabını Mahkeme-i Kübra'da nasıl vereceğidir. İşi zor, Allah yardımcısı olsun. . .
- Geçmiş olsun 9 Mart 1971 de yapacak olduğun BAAS devrimi için Türkiyeyi 12 Marta getirdiğin için Türkiye seni her zaman çok sevecek. . .
- Ölüm her zaman kayıp değildir, bazılarının ölümü sadece kendisi için değil milleti için de kurtuluş olur!
- adam darbeyi savundugu için heryerde şeriatçı aradığı için müslüman düşmanı oldugu için övülüyor. . . alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste
- tabiki ilhan bey hastanelik olur cunku pantolonlari tutustu suclu diye
- Sevgili İlhan Abi gözün arkada kalmasın. senin yaktığın darbecilik ateşi hiçbir zaman sönmeyecektir. Senin yetişitirdiğin genç cuntacılar darbeciler bu davayı yere düşürmeyeceklerdir.
- senden kurtulmak istiyoruz
- Evet ilhan selcukta bir gün ölecek"kendi tabiriyle nalları dikecek"ama tek üzüldüğüm millete çatışma ve gerilimden başka bir aşılamayan ilhan selcuk'a yinede üzülüyorum bu yaşına gelmiş anlı secde görmemiş inşaallah Allah nasip eder, kalplerin anahtarı Allah cc elindedir. Belki bu rahatsızlık ona bunu hatırladır. iyi dileklerimle
- üzülmedim ama yaradandan ötürü üzüldüm. . . . . . benide savcı yasaklasın . . .
- İYİKİ GÖZALTINDAYKEN BİRŞEY OLMADI. MAZALLAH , BU LAİK GEÇİNEN KESİM MİLLETE ANASINDAN EMDİĞİ SÜTÜ BURNUNDAN GETİRİRDİ.
- ATATÜRK beni türk hekimlerine emanet edin demiş, ne işin var amerikan hastanesinde. . .
- AMERİKAYA KARŞI OLAN İNSANIN ORADA İŞİ NE.NE KADAR VATAN
SEVER OLDUĞU BELLİ.
...
Cumhuriyetimizin ulu çınarına acil şifalar dileriz.
Not: Yazım yanlışlıklarına ve imla hatalarına, yorumcuların kalitesinin(!) gözükmesi amacıyla, dokunulmamıştır.
- Ölüm son değil aksine bir başlangıçtır. Onun için önemli olan İlhan Selçuk'un ölmesi değil yaptıklarının hesabını Mahkeme-i Kübra'da nasıl vereceğidir. İşi zor, Allah yardımcısı olsun. . .
- Geçmiş olsun 9 Mart 1971 de yapacak olduğun BAAS devrimi için Türkiyeyi 12 Marta getirdiğin için Türkiye seni her zaman çok sevecek. . .
- Ölüm her zaman kayıp değildir, bazılarının ölümü sadece kendisi için değil milleti için de kurtuluş olur!
- adam darbeyi savundugu için heryerde şeriatçı aradığı için müslüman düşmanı oldugu için övülüyor. . . alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste
- tabiki ilhan bey hastanelik olur cunku pantolonlari tutustu suclu diye
- Sevgili İlhan Abi gözün arkada kalmasın. senin yaktığın darbecilik ateşi hiçbir zaman sönmeyecektir. Senin yetişitirdiğin genç cuntacılar darbeciler bu davayı yere düşürmeyeceklerdir.
- senden kurtulmak istiyoruz
- Evet ilhan selcukta bir gün ölecek"kendi tabiriyle nalları dikecek"ama tek üzüldüğüm millete çatışma ve gerilimden başka bir aşılamayan ilhan selcuk'a yinede üzülüyorum bu yaşına gelmiş anlı secde görmemiş inşaallah Allah nasip eder, kalplerin anahtarı Allah cc elindedir. Belki bu rahatsızlık ona bunu hatırladır. iyi dileklerimle
- üzülmedim ama yaradandan ötürü üzüldüm. . . . . . benide savcı yasaklasın . . .
- İYİKİ GÖZALTINDAYKEN BİRŞEY OLMADI. MAZALLAH , BU LAİK GEÇİNEN KESİM MİLLETE ANASINDAN EMDİĞİ SÜTÜ BURNUNDAN GETİRİRDİ.
- ATATÜRK beni türk hekimlerine emanet edin demiş, ne işin var amerikan hastanesinde. . .
- AMERİKAYA KARŞI OLAN İNSANIN ORADA İŞİ NE.NE KADAR VATAN
SEVER OLDUĞU BELLİ.
...
Cumhuriyetimizin ulu çınarına acil şifalar dileriz.
Not: Yazım yanlışlıklarına ve imla hatalarına, yorumcuların kalitesinin(!) gözükmesi amacıyla, dokunulmamıştır.
25 Mart 2008
Parti bülteni mi gazete mi?
Gazetecilerin kendi görev tanımlarının dışına çıkıp yargıç gibi davranmaları yeni değil ama Ergenekon soruşturması kapsamında doruğa çıkmış bir alışkanlık. Nitekim, dün üç gazete yayın yasağına uymadığı gerekçesiyle uyarıldı. Star, Taraf ve Yeni Şafak gazeteleri bu süreçte verdikleri haberlerden dolayı soruşturmaya tabi.
Star ve Yeni Şafak militan gazeteler. Parti bülteni gibi çıkıyorlar, önemli olan iktidarda olanı her koşul ve şartta aklamak onlar için. “Büyük basın” terbiyesinden de gelmedikleri için bunun dengeli ayarını da bilmiyorlar, kendi söylemek istediklerini okurun gözünün içine sokuyorlar. Yayın yasağına da uymayarak bizzat ortamın bulanmasına katkıda bulunuyorlar, dezenformasyon saçıyorlar.
Nitekim fişlenmelerin, parmakla gösterilen isimlerin merkezi de Yeni Şafak. Aynı gazete İlhan Selçuk ve Doğu Perinçek’i de birinci sayfasından çetenin elebaşları olarak yargılamakta hiç mi hiç sakınca görmedi. Sekiz aydır ortada iddianame olmaması, bütün bu soruşturmanın bir farsa dönüşmesi de önemli değildi bu gazeteler için.
Roller birbirine girdi, gazeteciler görevlerini şaşırdılar galiba. Ne dersiniz?
En dikkat çekici değişim Taraf’taydı. AKP’nin kapatılmasını hazırlayan savcıyı hedef gösterdi Taraf öncelikle, hakkında suç duyurusunda bulundu. Ergenekon kapsamında da bu minvaldeki yayınlarına devam etti. Gözaltına alınan isimleri “Çetenin sol kanadı” diye damgalamaktan çekinmedi, “Tehlikenin farkında mısınız” diye manşet attı.
İşin ilginci, tıpkı Fehmi Koru’nun insanları fişleyen yazıları gibi bir süre önce Taraf’ın yayın yönetmeni Ahmet Altan da köşe yazısında felaket haberciliği yapmıştı. “Çok büyük şeyler olacak” diye ipucu veren Altan, yaklaşan dalganın ne olacağını açıklamadı ancak hemen gözaltlarıyla bağlantı kuruldu. Altan sonra da sustu. Bir yazarın böylesi bir süreçte susması mı yoksa bildiğini açıklaması mı doğru olur? Altan, bildiğini yazmalı mıydı yoksa “Bazı şeyler biliyorum” dediğiyle kalıp bulanık havaya katkıda mı bulunmalıydı?
Karar okurun. Ama ben Taraf’ın yaratmaya çalıştığı saygınlığa da epey gölge düştüğünü düşünüyorum. Bir okurları olarak onlara kuşkuyla bakıyordum, maalesef kuşkularımı doğruladılar. Üstelik Altan ailesiyle iktidarın arası kısa süre önce bozulmuştu, AKP’nin en büyük destekçisi olan ağabey-kardeş en sert muhalefete başlamıştı. Galiba bizlerin bilmediği bir tür “uzlaşma” sağlandı bu süreçte. Liberallerin gönlünü bir şekilde almış olmalı AKP; Taraf’ın manşetlerinin başka türlü bir okuması yok.
Neden böylesi taraftar oldular acaba?
İster istemez Taraf gazetesinin sermayesini düşünüyorum. Sadece kitap basan bir yayınevi koskoca bir gazetenin maliyetini, yüksek masraflarını tek başına karşılayabilir mi yoksa arkalarında başka bir finansal güç mü var?
Taraf, ilk gününden beri pek çok konuda okurunu aydınlattı ama en önemli meselenin üzeri hep kapalı kaldı. Üzerini böyle kapattıkları için de böylesi dönemlerde manşetlerini muğlak sermaye yapısı ekseninde okumanın yolunu bizzat kendileri açtı.
Oray Eğin, Akşam - 25 Mart 2008
Star ve Yeni Şafak militan gazeteler. Parti bülteni gibi çıkıyorlar, önemli olan iktidarda olanı her koşul ve şartta aklamak onlar için. “Büyük basın” terbiyesinden de gelmedikleri için bunun dengeli ayarını da bilmiyorlar, kendi söylemek istediklerini okurun gözünün içine sokuyorlar. Yayın yasağına da uymayarak bizzat ortamın bulanmasına katkıda bulunuyorlar, dezenformasyon saçıyorlar.
Nitekim fişlenmelerin, parmakla gösterilen isimlerin merkezi de Yeni Şafak. Aynı gazete İlhan Selçuk ve Doğu Perinçek’i de birinci sayfasından çetenin elebaşları olarak yargılamakta hiç mi hiç sakınca görmedi. Sekiz aydır ortada iddianame olmaması, bütün bu soruşturmanın bir farsa dönüşmesi de önemli değildi bu gazeteler için.
Roller birbirine girdi, gazeteciler görevlerini şaşırdılar galiba. Ne dersiniz?
En dikkat çekici değişim Taraf’taydı. AKP’nin kapatılmasını hazırlayan savcıyı hedef gösterdi Taraf öncelikle, hakkında suç duyurusunda bulundu. Ergenekon kapsamında da bu minvaldeki yayınlarına devam etti. Gözaltına alınan isimleri “Çetenin sol kanadı” diye damgalamaktan çekinmedi, “Tehlikenin farkında mısınız” diye manşet attı.
İşin ilginci, tıpkı Fehmi Koru’nun insanları fişleyen yazıları gibi bir süre önce Taraf’ın yayın yönetmeni Ahmet Altan da köşe yazısında felaket haberciliği yapmıştı. “Çok büyük şeyler olacak” diye ipucu veren Altan, yaklaşan dalganın ne olacağını açıklamadı ancak hemen gözaltlarıyla bağlantı kuruldu. Altan sonra da sustu. Bir yazarın böylesi bir süreçte susması mı yoksa bildiğini açıklaması mı doğru olur? Altan, bildiğini yazmalı mıydı yoksa “Bazı şeyler biliyorum” dediğiyle kalıp bulanık havaya katkıda mı bulunmalıydı?
Karar okurun. Ama ben Taraf’ın yaratmaya çalıştığı saygınlığa da epey gölge düştüğünü düşünüyorum. Bir okurları olarak onlara kuşkuyla bakıyordum, maalesef kuşkularımı doğruladılar. Üstelik Altan ailesiyle iktidarın arası kısa süre önce bozulmuştu, AKP’nin en büyük destekçisi olan ağabey-kardeş en sert muhalefete başlamıştı. Galiba bizlerin bilmediği bir tür “uzlaşma” sağlandı bu süreçte. Liberallerin gönlünü bir şekilde almış olmalı AKP; Taraf’ın manşetlerinin başka türlü bir okuması yok.
Neden böylesi taraftar oldular acaba?
İster istemez Taraf gazetesinin sermayesini düşünüyorum. Sadece kitap basan bir yayınevi koskoca bir gazetenin maliyetini, yüksek masraflarını tek başına karşılayabilir mi yoksa arkalarında başka bir finansal güç mü var?
Taraf, ilk gününden beri pek çok konuda okurunu aydınlattı ama en önemli meselenin üzeri hep kapalı kaldı. Üzerini böyle kapattıkları için de böylesi dönemlerde manşetlerini muğlak sermaye yapısı ekseninde okumanın yolunu bizzat kendileri açtı.
Oray Eğin, Akşam - 25 Mart 2008
Etiketler:
Akşam Gazetesi,
Fehmi Koru,
İlhan Selçuk,
Oray Eğin
Terbiyesizi iyi tanıyalım
Kendisinin iki büyük terbiyesizliği oldu şu son günlerde. Bir kere TRT ekranına çıkıp Cumhuriyet Mitingleri’ne katılan halkı Ergenekon’la ilintilendirmesi bugüne kadarki günahlarının belki de en büyüğüydü. Hayatta bugüne kadar hiçbir şey olamamasının, hep bir yere itilip kakılmasının ve adam yerine konulmamasının intikamını günümüzün iktidarına karşı kahverengi ruj sürerek göstermesinin daha itidalli bir uzantısı olabilirdi halbuki. Eskiden de ciddiye alınmazdı, bir parodiydi ama şimdikinden daha düzgün bir parodiydi.
Keşke bu dönemi ranta çeviren ağabeylerinden üslup ve şıklık öğrenseydi. Kraldan çok kralcılık ve kaba bir ideoloji tetikçiliği yerine.
TRT spikeri nazikçe onu uyarıp iki olay arasında bir bağlantının kanıtlanmadığını söylerken de “Ben biliyorum, ben söylediysem doğrudur” diye o koltuğuna yapışmış kantin sosyologu havasını sürdürmesi daha da ayıptı.
Bir başkasının utancını onun adına yaşarsınız ya, hiç kimsenin kendini bu kadar alçaltamayacağını düşünüp onun adına yüzünüz kızarır ya... Öyle bir andı izlemek. Maalesef, bu kadar dipte, bu kadar aşağıda yaşıyor bu canlı türü.
Benim için daha da büyük ayıbı şu oldu: Yazısının sonuna “İnşallah 83 yaşındaki İlhan Selçuk’a gözaltında iyi bakılır. Aksi halde hükümetin üstüne kalır” diye not koymuş.
Nedir bu, iyi niyetli bir temenni mi, hükümete karşı bir uyarı mı? “Bir seri katilin güncesinden” notlar mı? İlhan Selçuk ve “üzerine kalır” kelimeleri nasıl aynı cümle içinde kullanılır? Tam olarak anlatamamış olabilirim ama içten, samimi hiç değil. Sadece çirkin bir ifade.
Ben mesela “Bedava yedikleri restoranlar Emre Aköz ve karısına iyi baksın, şişip patlarlarsa üzerine kalır” yazarsam yakışık alır mı?
Oray Eğin, Akşam - 25 Mart 2008
Keşke bu dönemi ranta çeviren ağabeylerinden üslup ve şıklık öğrenseydi. Kraldan çok kralcılık ve kaba bir ideoloji tetikçiliği yerine.
TRT spikeri nazikçe onu uyarıp iki olay arasında bir bağlantının kanıtlanmadığını söylerken de “Ben biliyorum, ben söylediysem doğrudur” diye o koltuğuna yapışmış kantin sosyologu havasını sürdürmesi daha da ayıptı.
Bir başkasının utancını onun adına yaşarsınız ya, hiç kimsenin kendini bu kadar alçaltamayacağını düşünüp onun adına yüzünüz kızarır ya... Öyle bir andı izlemek. Maalesef, bu kadar dipte, bu kadar aşağıda yaşıyor bu canlı türü.
Benim için daha da büyük ayıbı şu oldu: Yazısının sonuna “İnşallah 83 yaşındaki İlhan Selçuk’a gözaltında iyi bakılır. Aksi halde hükümetin üstüne kalır” diye not koymuş.
Nedir bu, iyi niyetli bir temenni mi, hükümete karşı bir uyarı mı? “Bir seri katilin güncesinden” notlar mı? İlhan Selçuk ve “üzerine kalır” kelimeleri nasıl aynı cümle içinde kullanılır? Tam olarak anlatamamış olabilirim ama içten, samimi hiç değil. Sadece çirkin bir ifade.
Ben mesela “Bedava yedikleri restoranlar Emre Aköz ve karısına iyi baksın, şişip patlarlarsa üzerine kalır” yazarsam yakışık alır mı?
Oray Eğin, Akşam - 25 Mart 2008
Etiketler:
Akşam Gazetesi,
İlhan Selçuk,
Oray Eğin
08 Şubat 2008
Fes ve Türban
Mine G. Kırıkkanat gazetedeki köşesine Aziz Paulus'un İncil'de yer alan öğütlerinden aktarmalar yapmış; "aziz"in bir tümcesi şöyle:
"-Ey kadınlar, kocalarınıza Tanrı'ya itaat eder gibi itaat edin..." (Vatan, 6 Şubat 2008)
Fazla lafa gerek var mı?..
Erkek egemenliği binlerce yıldan beri süregelen bir olgu...
Üç dinde geçerli tesettür ise yalnız kadınlara özgü bir şey değil...
*
Eskiden evde bile fes giyilirdi...
Başı açık erkek görmek olanağı yoktu...
Giyim-kuşam düzeninin, erkek egemenliğiyle birlikte, dinsel kökenlerini de tarihsel açıdan doğal saymak gerekir...
Çünkü eskiden devlet düzeni dinle özdeşti; bir arada yaşamanın koşulları, İslamın (ya da Hıristiyanlığın veya Museviliğin) dışında düşünülemezdi...
Bugünkü Türkiye'de "türbancı", kadın değildir...
Erkektir...
Erkek egemen toplumuz...
Bu nedenle yaşadığımız türban kavgası, seçim sandığında, AKP'ye yarayacaktır...
*
Bugün Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan RTE fesle dolaşmıyorlar..
Fes için ne düşünüyorlar?..
İbret dersi olsun diye vaktiyle (23 Nisan 1965) bu köşede "Fes Tartışmaları" başlığıyla yayımlanmış yazımdan kimi bölümleri aktarayım...
*
"Meclis, 23 Nisan 1920'de ilk oturumunu yapmış, altı gün sonra 29 Nisan'da Bursa mebusu Operatör Emin Bey ile Sinop mebusu Şevket Bey bir önerge veriyorlar..."
Diyorlar ki:
"-Uzun harp senelerinin tevlit eylediği birçok buhran arasında bir de fes buhranı çıktı...
...yalnız Avusturya'dan ithal ettiğimiz feslerin senede altın tutarı 5 milyon lirayı bulmaktaydı... Diğer yabancı memleketlerden ithal olunan feslerin bedelini de eklersek her yıl 7-8 milyon liralık bir servetin dışarı gittiği görülür ki bunun kâğıt para olarak karşılığı 40 milyon lira demektir..."
Peki, ne yapmalı?..
"-...Sultan İkinci Mahmut zamanında adalı Rumları takliden serpuş olmak üzere kabul edilmiş fesin bir milli serpuş mahiyetinde bulunmadığı nazarı itibara alınarak, ekseri Şark ve Müslüman milletlerin öteden beri bir serpuş olarak taşıdıkları ve şu son günlerde herkesin seve seve giymeye başladığı kalpağın bir milli serpuş olarak kabul ve ilanını teklif ederiz..."
"Takrir (önerge) Meclis'te okunduğunda alkış sesleri duyulmuş, fakat büyük bir çoğunluk "Hayır, hayır, olamaz!" diye bağırmıştır.
Tunalı Hilmi Bey (Bolu): Fes, Türk'ün ruhunda yerleşmiştir...
Haşim Bey (Çorum): Esbabını arz edeyim efendim! Fas, Tunus İslam ahalisi bütün fes giyiyorlar. Hakikat böyledir efendim. Tunus, Cezayir ahalisi Araptır. Bunlar hep Müslümandır... (Gürültüler) Olmaz efendim, katiyen istemem...
Mustafa Taki Efendi (Sıvas): Efendiler fes gerçi yeni bir şeydir, fakat bugün İslam âlemi için fes bir alameti farikadır... İslam milletlerine mahsus olan kıyafet, bilhassa Osmanlılar için hususi olan kıyafet bu festir. (Alkışlar, evet sesleri)
Sonuç:
Başkan - Takrir nazarı itibara alınmıyor...
("Yaşasın fes" sesleri)"
*
Bilmem ki yukardaki Meclis tutanaklarına yorum gerekiyor mu?..
Ülke düşman işgali altındayken bile Meclis "fes mi kalpak mı" tartışması yapabiliyormuş...
Bugünkü durum ise türban üzerine...
1920'den bu yana, aradan geçen sürede, erkeklerimiz fesi başlarından attılar; elbet bir gün kadınlarımız da çarşafı, başörtüsünü, türbanı tarihe gömecekler...
İlhan Selçuk, Cumhuriyet - 7 Şubat 2008
"-Ey kadınlar, kocalarınıza Tanrı'ya itaat eder gibi itaat edin..." (Vatan, 6 Şubat 2008)
Fazla lafa gerek var mı?..
Erkek egemenliği binlerce yıldan beri süregelen bir olgu...
Üç dinde geçerli tesettür ise yalnız kadınlara özgü bir şey değil...
*
Eskiden evde bile fes giyilirdi...
Başı açık erkek görmek olanağı yoktu...
Giyim-kuşam düzeninin, erkek egemenliğiyle birlikte, dinsel kökenlerini de tarihsel açıdan doğal saymak gerekir...
Çünkü eskiden devlet düzeni dinle özdeşti; bir arada yaşamanın koşulları, İslamın (ya da Hıristiyanlığın veya Museviliğin) dışında düşünülemezdi...
Bugünkü Türkiye'de "türbancı", kadın değildir...
Erkektir...
Erkek egemen toplumuz...
Bu nedenle yaşadığımız türban kavgası, seçim sandığında, AKP'ye yarayacaktır...
*
Bugün Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan RTE fesle dolaşmıyorlar..
Fes için ne düşünüyorlar?..
İbret dersi olsun diye vaktiyle (23 Nisan 1965) bu köşede "Fes Tartışmaları" başlığıyla yayımlanmış yazımdan kimi bölümleri aktarayım...
*
"Meclis, 23 Nisan 1920'de ilk oturumunu yapmış, altı gün sonra 29 Nisan'da Bursa mebusu Operatör Emin Bey ile Sinop mebusu Şevket Bey bir önerge veriyorlar..."
Diyorlar ki:
"-Uzun harp senelerinin tevlit eylediği birçok buhran arasında bir de fes buhranı çıktı...
...yalnız Avusturya'dan ithal ettiğimiz feslerin senede altın tutarı 5 milyon lirayı bulmaktaydı... Diğer yabancı memleketlerden ithal olunan feslerin bedelini de eklersek her yıl 7-8 milyon liralık bir servetin dışarı gittiği görülür ki bunun kâğıt para olarak karşılığı 40 milyon lira demektir..."
Peki, ne yapmalı?..
"-...Sultan İkinci Mahmut zamanında adalı Rumları takliden serpuş olmak üzere kabul edilmiş fesin bir milli serpuş mahiyetinde bulunmadığı nazarı itibara alınarak, ekseri Şark ve Müslüman milletlerin öteden beri bir serpuş olarak taşıdıkları ve şu son günlerde herkesin seve seve giymeye başladığı kalpağın bir milli serpuş olarak kabul ve ilanını teklif ederiz..."
"Takrir (önerge) Meclis'te okunduğunda alkış sesleri duyulmuş, fakat büyük bir çoğunluk "Hayır, hayır, olamaz!" diye bağırmıştır.
Tunalı Hilmi Bey (Bolu): Fes, Türk'ün ruhunda yerleşmiştir...
Haşim Bey (Çorum): Esbabını arz edeyim efendim! Fas, Tunus İslam ahalisi bütün fes giyiyorlar. Hakikat böyledir efendim. Tunus, Cezayir ahalisi Araptır. Bunlar hep Müslümandır... (Gürültüler) Olmaz efendim, katiyen istemem...
Mustafa Taki Efendi (Sıvas): Efendiler fes gerçi yeni bir şeydir, fakat bugün İslam âlemi için fes bir alameti farikadır... İslam milletlerine mahsus olan kıyafet, bilhassa Osmanlılar için hususi olan kıyafet bu festir. (Alkışlar, evet sesleri)
Sonuç:
Başkan - Takrir nazarı itibara alınmıyor...
("Yaşasın fes" sesleri)"
*
Bilmem ki yukardaki Meclis tutanaklarına yorum gerekiyor mu?..
Ülke düşman işgali altındayken bile Meclis "fes mi kalpak mı" tartışması yapabiliyormuş...
Bugünkü durum ise türban üzerine...
1920'den bu yana, aradan geçen sürede, erkeklerimiz fesi başlarından attılar; elbet bir gün kadınlarımız da çarşafı, başörtüsünü, türbanı tarihe gömecekler...
İlhan Selçuk, Cumhuriyet - 7 Şubat 2008
Etiketler:
Cumhuriyet Gazetesi,
İlhan Selçuk,
Türban
27 Kasım 2007
Cami Kapısından Kaldırılan Ayet...
İstanbul'un göbeği Eminönü...
Eminönü'nde Zeynep Sultan Camii...
Caminin kapısına Kuranıkerim'den bir ayet asılmış...
Maide suresinden 51'inci ayet...
Diyor ki:
"Ey Müslümanlar!..
Yahudi ve Hıristiyanları dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudur.
Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandır."
*
Hürriyet gazetesi, Eminönü müftüsü Muharrem Bilgiç 'i aramış...
Müftü Efendi demiş ki:
"Cami imamını hemen arayacağım. Bir ihtar yazısı yazıp (ayeti) hemen kaldırttıracağım." (Hürriyet 24 Kasım 2007).
Yazıya devam etmeden, Maide suresinden 64'üncü ayetin ilk tümcesini de sunayım:
"Yahudiler 'Allah'ın eli sıkıdır' dediler..
Dediklerinden ötürü elleri bağlansın, lanet olsun..."
*
Olayı bildiren Hürriyet'in başvurduğu Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı İzzet Er'in açıklamasını da kısaca aktarıyorum:
"...Biz İstanbul Müftülüğü'ne talimat verdik. Müftü Bey'in o imam hakkında gereken ikazı yapacağına inanıyorum ben...
Kesinlikle Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlarımıza karşı öyle bir tavrımız yok.
Zeynep Sultan Camii'ndeki yazıyı doğru bulmadık."
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Sayın Er, Kuranıkerim'in ayetini "doğru bulmuyor"...
Ve karşı çıkıyor...
*
Türbancı Başbakan RecepTayyip ...
Türbancı Cumhurbaşkanı Gül ...
Her ikisi de Cumhurbaşkanı Şimon Peres'ten başlayarak Yahudi kavminin ileri gelenleriyle dostluk tezahürleri içinde...
Hem türbancılık yaparak İslamcılığı politikada, devlet yönetiminde, laik cumhuriyette öne çıkarıyorlar; hem cami kapısından Kuran ayetini kaldırıyorlar...
*
Bugün Türkiye dünyada faiz şampiyonu...
Faiz için Bakara suresinin 275'inci ayeti ne buyuruyor:
"Faiz yiyenler mahşerde, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar..."
"Allah, faizi haram kıldı..."
Türbancı AKP yönetimi, faizcilik denen günahı 'tefecilik' düzeyine tırmandırdı...
Amerika'nın idare ettiği Ilımlı İslam Devleti modelinde tesettür yalnız kadına uygulanmıyor...
Asıl tesettür yurttaşın gözlerindeki bağdır...
*
Kuranıkerim'i içselleştirmek için okumak gerek...
Bu köşede bir süreden beri başlatılan fikir eyleminin özü budur!.. Kuran'ı okuyan aklı başında yurttaş, Atatürk devriminin kaçınılmaz gereğini duyumsayacak ve anlayacaktır...
İslamcılar yurttaşlarımızı hurafelerle ve aslı astarı bulunmayan, sonradan uydurulmuş sözde hadislerle aldatmaya çalışıyorlar..
Yurttaş, Kuranıkerim'i okumalı!..
İslamda aracı papazlara yer yok!..
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 27 Kasım 2007
Eminönü'nde Zeynep Sultan Camii...
Caminin kapısına Kuranıkerim'den bir ayet asılmış...
Maide suresinden 51'inci ayet...
Diyor ki:
"Ey Müslümanlar!..
Yahudi ve Hıristiyanları dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudur.
Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandır."
*
Hürriyet gazetesi, Eminönü müftüsü Muharrem Bilgiç 'i aramış...
Müftü Efendi demiş ki:
"Cami imamını hemen arayacağım. Bir ihtar yazısı yazıp (ayeti) hemen kaldırttıracağım." (Hürriyet 24 Kasım 2007).
Yazıya devam etmeden, Maide suresinden 64'üncü ayetin ilk tümcesini de sunayım:
"Yahudiler 'Allah'ın eli sıkıdır' dediler..
Dediklerinden ötürü elleri bağlansın, lanet olsun..."
*
Olayı bildiren Hürriyet'in başvurduğu Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı İzzet Er'in açıklamasını da kısaca aktarıyorum:
"...Biz İstanbul Müftülüğü'ne talimat verdik. Müftü Bey'in o imam hakkında gereken ikazı yapacağına inanıyorum ben...
Kesinlikle Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlarımıza karşı öyle bir tavrımız yok.
Zeynep Sultan Camii'ndeki yazıyı doğru bulmadık."
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Sayın Er, Kuranıkerim'in ayetini "doğru bulmuyor"...
Ve karşı çıkıyor...
*
Türbancı Başbakan RecepTayyip ...
Türbancı Cumhurbaşkanı Gül ...
Her ikisi de Cumhurbaşkanı Şimon Peres'ten başlayarak Yahudi kavminin ileri gelenleriyle dostluk tezahürleri içinde...
Hem türbancılık yaparak İslamcılığı politikada, devlet yönetiminde, laik cumhuriyette öne çıkarıyorlar; hem cami kapısından Kuran ayetini kaldırıyorlar...
*
Bugün Türkiye dünyada faiz şampiyonu...
Faiz için Bakara suresinin 275'inci ayeti ne buyuruyor:
"Faiz yiyenler mahşerde, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar..."
"Allah, faizi haram kıldı..."
Türbancı AKP yönetimi, faizcilik denen günahı 'tefecilik' düzeyine tırmandırdı...
Amerika'nın idare ettiği Ilımlı İslam Devleti modelinde tesettür yalnız kadına uygulanmıyor...
Asıl tesettür yurttaşın gözlerindeki bağdır...
*
Kuranıkerim'i içselleştirmek için okumak gerek...
Bu köşede bir süreden beri başlatılan fikir eyleminin özü budur!.. Kuran'ı okuyan aklı başında yurttaş, Atatürk devriminin kaçınılmaz gereğini duyumsayacak ve anlayacaktır...
İslamcılar yurttaşlarımızı hurafelerle ve aslı astarı bulunmayan, sonradan uydurulmuş sözde hadislerle aldatmaya çalışıyorlar..
Yurttaş, Kuranıkerim'i okumalı!..
İslamda aracı papazlara yer yok!..
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 27 Kasım 2007
26 Kasım 2007
Kuran Ayetleri...
'Tecahül-ü arifane' deyişi eski dilde 'bilerek bilmezlikten gelmek' anlamına kullanılırdı...
Türkiye'de bilerek bilmezlikten gelinen en önemli ve çarpıcı konu ne?..
Askıya alınan Kuranıkerim ayetleri bizim toplumda bilerek geçiştirilir...
Aile, miras, ceza ve ekonomi alanlarında Kuranıkerim'in nice kuralı, buyruğu, hükmü, Türkiye'de yasaklanmıştır...
Dinciler bu alanda sanki dillerini yutmuşlardır...
*
Batı'da -herkesin bildiği ya da bilmesi gerektiği gibi- demokrasi ilk aşamada dinde 'Reform' la tohumlanmıştır...
Sonra Rönesans (Yeniden Uyanış) ve Aydınlanma devrimi gündeme girmiştir...
Atatürk devrimi, 'Reform-Rönesans-Aydınlanma' üçlemesini 'Milli Kurtuluş Savaşı' ile birlikte bir kuşağın tarihsel bilincine aşılayan olağanüstü bir uygarlık atılımıdır...
Dünyada ve İslam coğrafyasında tektir...
*
Hıristiyanlıkta Reform, Kilise egemenliğine karşı dinde evrimle gerçekleşti...
Luther , okullarda belletilir...
Peki, İslamda reform yaşandı mı?..
Milattan sonra 600'lerde başlayan İslamın 1000'li yıllarında ortaya çıkan Gazali 'yle bu defter dürülmüştür; bugün bile -Türkiye dışında- İslam coğrafyasında dinci kireçleşme beyinlerde çözülemedi...
Peki, Atatürk devrimi İslamda, dinsel açıdan, ne anlam taşıyor?..
*
Atatürk devrimi aynı zamanda ve kapsamda dinde reformla Aydınlanmayı içeriyordu.
Bu tarihsel dönüşümde türbancılık yüzeysel ve biçimsel bir siyasal kurnazlığın ötesinde içeriğe sahip değildir...
Evet, 21'inci yüzyılın başında, Türkiye'de, AKP iktidarında Kuranıkerim'in birçok ayeti askıya alınmış bulunuyor...
Ceza hukukunda..
Aile hukukunda..
Miras hukukunda..
Kamu hukukunda..
Kuranıkerim'e aykırı kuralları say say bitiremezsin...
Bütün bunlar dururken kadını ikinci sınıf insan saymak üzerine erkeğin kıskançlık güdüsüne dayanan türban kavgasını yürütmek, Müslümanlık şuuruna yakışmayan bir politika üçkâğıtçılığıdır...
*
Millet, toplum, halk ve Müslümanlar, emperyalizmle işbirliği yapan AKP'nin üçkâğıdına getirilmek isteniyor..
Türkiye'de bugün bir referandum yapılsa ve sorulsa...
Ey Müslümanlar!..
Atatürk 'ün devrimine karşı mısınız?..
Mirasta kız çocuğu erkeğe göre yarı yarıya az mı alsın?..
Aile hukukunda erkek 'boş ol' dediği zaman kadını kapının önüne mi koysun?..
Kadına nafaka kalksın mı?..
Erkek, istediği zaman kadını dövsün mü?..
Dayak yasal bir hak mı sayılsın?..
Kadın ile erkek eşit olmasın mı?..
Erkek, yurttaşlık hukukunda kadına egemen mi sayılsın?..
Referandumun sonucu ne olur?..
*
Atatürk devrimi Kuranıkerim'in birçok ayeti yerine laik ve çağdaş uygarlığın kurallarını getirerek dinde reformu gerçekleştirmiştir...
Ancak bu gerçek dile getirilmez...
Dinciler de, bu gerçeği dile getireceklerine, türbancılık oynamayı yeğliyorlar...
Yapılacak iş, bu gerçekleri olduğu gibi Müslümanlara anlatmaktır...
Yalnız namaz kılmakla ve oruç tutmakla veya türbancılıkla Müslümanlık biçimseldir...
Kuranıkerim'in buyruklarını tümüyle yerine getirecek miyiz?..
Yoksa dinde reformu benimseyecek miyiz?..
İlhan Selçuk, Cumhuriyet - 20 Kasım 2007
Türkiye'de bilerek bilmezlikten gelinen en önemli ve çarpıcı konu ne?..
Askıya alınan Kuranıkerim ayetleri bizim toplumda bilerek geçiştirilir...
Aile, miras, ceza ve ekonomi alanlarında Kuranıkerim'in nice kuralı, buyruğu, hükmü, Türkiye'de yasaklanmıştır...
Dinciler bu alanda sanki dillerini yutmuşlardır...
*
Batı'da -herkesin bildiği ya da bilmesi gerektiği gibi- demokrasi ilk aşamada dinde 'Reform' la tohumlanmıştır...
Sonra Rönesans (Yeniden Uyanış) ve Aydınlanma devrimi gündeme girmiştir...
Atatürk devrimi, 'Reform-Rönesans-Aydınlanma' üçlemesini 'Milli Kurtuluş Savaşı' ile birlikte bir kuşağın tarihsel bilincine aşılayan olağanüstü bir uygarlık atılımıdır...
Dünyada ve İslam coğrafyasında tektir...
*
Hıristiyanlıkta Reform, Kilise egemenliğine karşı dinde evrimle gerçekleşti...
Luther , okullarda belletilir...
Peki, İslamda reform yaşandı mı?..
Milattan sonra 600'lerde başlayan İslamın 1000'li yıllarında ortaya çıkan Gazali 'yle bu defter dürülmüştür; bugün bile -Türkiye dışında- İslam coğrafyasında dinci kireçleşme beyinlerde çözülemedi...
Peki, Atatürk devrimi İslamda, dinsel açıdan, ne anlam taşıyor?..
*
Atatürk devrimi aynı zamanda ve kapsamda dinde reformla Aydınlanmayı içeriyordu.
Bu tarihsel dönüşümde türbancılık yüzeysel ve biçimsel bir siyasal kurnazlığın ötesinde içeriğe sahip değildir...
Evet, 21'inci yüzyılın başında, Türkiye'de, AKP iktidarında Kuranıkerim'in birçok ayeti askıya alınmış bulunuyor...
Ceza hukukunda..
Aile hukukunda..
Miras hukukunda..
Kamu hukukunda..
Kuranıkerim'e aykırı kuralları say say bitiremezsin...
Bütün bunlar dururken kadını ikinci sınıf insan saymak üzerine erkeğin kıskançlık güdüsüne dayanan türban kavgasını yürütmek, Müslümanlık şuuruna yakışmayan bir politika üçkâğıtçılığıdır...
*
Millet, toplum, halk ve Müslümanlar, emperyalizmle işbirliği yapan AKP'nin üçkâğıdına getirilmek isteniyor..
Türkiye'de bugün bir referandum yapılsa ve sorulsa...
Ey Müslümanlar!..
Atatürk 'ün devrimine karşı mısınız?..
Mirasta kız çocuğu erkeğe göre yarı yarıya az mı alsın?..
Aile hukukunda erkek 'boş ol' dediği zaman kadını kapının önüne mi koysun?..
Kadına nafaka kalksın mı?..
Erkek, istediği zaman kadını dövsün mü?..
Dayak yasal bir hak mı sayılsın?..
Kadın ile erkek eşit olmasın mı?..
Erkek, yurttaşlık hukukunda kadına egemen mi sayılsın?..
Referandumun sonucu ne olur?..
*
Atatürk devrimi Kuranıkerim'in birçok ayeti yerine laik ve çağdaş uygarlığın kurallarını getirerek dinde reformu gerçekleştirmiştir...
Ancak bu gerçek dile getirilmez...
Dinciler de, bu gerçeği dile getireceklerine, türbancılık oynamayı yeğliyorlar...
Yapılacak iş, bu gerçekleri olduğu gibi Müslümanlara anlatmaktır...
Yalnız namaz kılmakla ve oruç tutmakla veya türbancılıkla Müslümanlık biçimseldir...
Kuranıkerim'in buyruklarını tümüyle yerine getirecek miyiz?..
Yoksa dinde reformu benimseyecek miyiz?..
İlhan Selçuk, Cumhuriyet - 20 Kasım 2007
Etiketler:
Cumhuriyet Gazetesi,
İlhan Selçuk,
İslam
18 Temmuz 2007
Tüyler Ürpertici Bir Belge...
21 Ağustos 2001 günü gazetelerin birinci sayfalarında Erdoğan 'ın bir konuşması yayımlandı...
Recep Tayyip'in söyledikleri ilginç!..
Madde madde diyor ki:
1) "Laiklik tabii elden gidecek.."
"Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, diye!.. Yahu bu millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek!.. Sonra nedir bu laiklik Allah aşkına?.. Bu ne menem şey?.. Çıkıyor İçişleri Bakanı, 'Devlet dine karışır' diyor. Eeee.. gerisini niye söylemiyorsun?.. Din devlete karışır demiyorsun!.."
2) "Laik ve Müslüman olunmaz.."
"Hem laik hem Müslüman olunmaz..
Ya Müslüman olacaksın ya laik.."
3) "Egemenlik Allah'ındır.."
"Ben Müslümanım, diyenin tekrar yanıma gelip bir de aynı zamanda laikim, demesi mümkün değil. Niye? Çünkü Müslümanın yaratıcısı Allah kesin hâkimiyet sahibidir. 'Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir' lafı koskoca bir yalan!.. Egemenlik kayıtsız şartsız Allah'ındır."
4) "AB'ye girmeyeceğiz.."
"Avrupa Birliği'ne girmek için koşturuyorlar. Onlar da bizi almamayı düşünüyorlar. Eeee.. biz de girmemeyi düşünüyoruz. AB'nin asıl adı Katolik Hıristiyan Devletler Birliği'dir."
5) "Anayasayı sarhoşlar hazırladı.."
"Kaptıkaçtı maptıkaçtı, (Prof. Orhan Aldıkaçtı) anayasayı hazırlıyorlar, adamlar ayık kafayla hazırlamıyorlar bunu; sonra iki senede deliniyor."
6) "Ümmetçilik tutar.."
"Yahu bu milletin bütünlüğü 'Ne mutlu Türküm diyene' ifadesiyle sağlanır mı? Osmanlı 30'u aşkın etnik grubu ümmet düşüncesiyle bir arada tuttu.
Biz de inanç birliği ile tutacağız."
7) "Terör Meclis'te.."
"Terörü Cudi dağlarında arıyorlar; terör Meclis'in içinde!.. Orada halledilmeli!.."
8) "Doğumları kadın yaptıracak.."
"Doğumevlerinde yalnız kadın doktorlar çalışacak!.. Öğretmenlikte yetişmiş başörtülü kızlarımız var; şimdi işe alınmayan bu başörtülü kızlarımız anaokullarında yavrularımızı yetiştirecek..."
9) "Hazmettirerek geliyoruz.."
"Türkiye Cezayir olur mu, diye soruyorlar. Biz hazmettire hazmettire geliyoruz. Allah'ın izniyle!.. Şimdi artık millet yalnız aktörleri değil, senaryoyu da değiştirmeye talip!.. Bu çalışmalarımız senaryoyu değiştirme çalışmalarıdır. Biz onun için geliyoruz. Bu düzenin koruyucusu olamayız; bu mümkün değil. Bu hukuku hazırlayanlar, bu düzenin kaldırılmasının maşası olacaklar."
10) "Kıyam başlayacak.."
"Bir buçuk milyar nüfuslu İslam âlemi Müslüman-Türk milletinin ayağa kalkmasını bekliyor...
Ayağa kalkacağız..
Işıkları göründü, Allah'ın izniyle kıyam başlayacak!.."
**
Bugünkü Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 1996'da yaptığı bu konuşma, 2001'de tüm gazetelerde yayımlandı; harfi harfine kanıtlanmış bir gerçek belgedir.
Peki, Erdoğan değişti mi?..
Yoksa takıyye mi yapıyor?..
Başbakan'ın tutumuna bakarsanız bir değişiklik olduğu söylenebilir; AB'ye girmek yolunda dönüşüm var; ama, bir taktik mi, zaman kazanmak mı, 'Nasıl olsa bizi almazlar' mantığı mı geçerli?..
Başbakan Recep Tayyip adına kimseye güvence verebilecek konumda değilim; bunu yalakaları yapıyorlar...
Ancak şu söylenebilir:
Erdoğan hiçbir zaman bir özeleştiri yaparak değiştiğini açıklamadı.
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 17 Temmuz 2004
Recep Tayyip'in söyledikleri ilginç!..
Madde madde diyor ki:
1) "Laiklik tabii elden gidecek.."
"Tutturmuşlar laiklik elden gidiyor, diye!.. Yahu bu millet istedikten sonra laiklik tabii elden gidecek!.. Sonra nedir bu laiklik Allah aşkına?.. Bu ne menem şey?.. Çıkıyor İçişleri Bakanı, 'Devlet dine karışır' diyor. Eeee.. gerisini niye söylemiyorsun?.. Din devlete karışır demiyorsun!.."
2) "Laik ve Müslüman olunmaz.."
"Hem laik hem Müslüman olunmaz..
Ya Müslüman olacaksın ya laik.."
3) "Egemenlik Allah'ındır.."
"Ben Müslümanım, diyenin tekrar yanıma gelip bir de aynı zamanda laikim, demesi mümkün değil. Niye? Çünkü Müslümanın yaratıcısı Allah kesin hâkimiyet sahibidir. 'Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir' lafı koskoca bir yalan!.. Egemenlik kayıtsız şartsız Allah'ındır."
4) "AB'ye girmeyeceğiz.."
"Avrupa Birliği'ne girmek için koşturuyorlar. Onlar da bizi almamayı düşünüyorlar. Eeee.. biz de girmemeyi düşünüyoruz. AB'nin asıl adı Katolik Hıristiyan Devletler Birliği'dir."
5) "Anayasayı sarhoşlar hazırladı.."
"Kaptıkaçtı maptıkaçtı, (Prof. Orhan Aldıkaçtı) anayasayı hazırlıyorlar, adamlar ayık kafayla hazırlamıyorlar bunu; sonra iki senede deliniyor."
6) "Ümmetçilik tutar.."
"Yahu bu milletin bütünlüğü 'Ne mutlu Türküm diyene' ifadesiyle sağlanır mı? Osmanlı 30'u aşkın etnik grubu ümmet düşüncesiyle bir arada tuttu.
Biz de inanç birliği ile tutacağız."
7) "Terör Meclis'te.."
"Terörü Cudi dağlarında arıyorlar; terör Meclis'in içinde!.. Orada halledilmeli!.."
8) "Doğumları kadın yaptıracak.."
"Doğumevlerinde yalnız kadın doktorlar çalışacak!.. Öğretmenlikte yetişmiş başörtülü kızlarımız var; şimdi işe alınmayan bu başörtülü kızlarımız anaokullarında yavrularımızı yetiştirecek..."
9) "Hazmettirerek geliyoruz.."
"Türkiye Cezayir olur mu, diye soruyorlar. Biz hazmettire hazmettire geliyoruz. Allah'ın izniyle!.. Şimdi artık millet yalnız aktörleri değil, senaryoyu da değiştirmeye talip!.. Bu çalışmalarımız senaryoyu değiştirme çalışmalarıdır. Biz onun için geliyoruz. Bu düzenin koruyucusu olamayız; bu mümkün değil. Bu hukuku hazırlayanlar, bu düzenin kaldırılmasının maşası olacaklar."
10) "Kıyam başlayacak.."
"Bir buçuk milyar nüfuslu İslam âlemi Müslüman-Türk milletinin ayağa kalkmasını bekliyor...
Ayağa kalkacağız..
Işıkları göründü, Allah'ın izniyle kıyam başlayacak!.."
**
Bugünkü Başbakan Tayyip Erdoğan'ın 1996'da yaptığı bu konuşma, 2001'de tüm gazetelerde yayımlandı; harfi harfine kanıtlanmış bir gerçek belgedir.
Peki, Erdoğan değişti mi?..
Yoksa takıyye mi yapıyor?..
Başbakan'ın tutumuna bakarsanız bir değişiklik olduğu söylenebilir; AB'ye girmek yolunda dönüşüm var; ama, bir taktik mi, zaman kazanmak mı, 'Nasıl olsa bizi almazlar' mantığı mı geçerli?..
Başbakan Recep Tayyip adına kimseye güvence verebilecek konumda değilim; bunu yalakaları yapıyorlar...
Ancak şu söylenebilir:
Erdoğan hiçbir zaman bir özeleştiri yaparak değiştiğini açıklamadı.
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 17 Temmuz 2004
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)