Önceki gün MHP lideri Devlet Bahçeli’yi, ardından da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarını izlerken kendi kendime sordum:
“Türkiye çağın neresinde?”
Ardından başka sorular geldi...
Tuzla’daki tersanelerde ardı arkası kesilmeyen ölümlerin sorumlusu kimlerdi? Hazine ve orman alanlarını talan edenler hangi siyasi partinin yandaşlarıydı? AKP’yi her koşulda destekleyen, savaş tamtamları çalan kalem erbabı nerelerden besleniyorlardı?
Çağa yenik düşen bir toplum yaratılmıştı...
Akaryakıt fiyatlarının ivme kazanması Fransa’dan Hindistan’a dek uzanan coğrafyada tepkiye neden olurken, Türkiye’de kimsenin sesi ve soluğu neden çıkmıyordu?
Tepkisiz bir toplum yaratılmıştı...
Medya baskı altındaydı...
Yargıtay’ın telefon dinlemelerinde Türkiye genelini kapsayacak biçimde yetki verilmeyeceği kararını haberleştiren Milliyet muhabiri Gökçer Tahincioğlu’yla Vatan gazetesi muhabiri Kemal Göktaş’a “gizliliği çiğnedikleri” gerekçesiyle soruşturma açılması hangi demokratik ülkede görülürdü?
Suç gerekçeleri uzayıp gidiyordu iki genç meslektaşımız için:
“Terörle mücadele yasasına muhalefet... Hedef gösterme...”
Haber ve düşünce suç sayılıyordu benim ülkemde...
Ama savcılık soruşturmasını, poliste alınan ifadeleri, dinleme tutanaklarını yayımlayan gazeteciler ise AKP hükümetince korunup kollanıyor; yazdıkları haberler, yazılar televizyon ekranlarına yansıyordu...
***
CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın yazılı yanıtlaması için verdiği soru önergesinde, “Ergenekon soruşturması” hakkında yayın yasağı, gizlilik kararı olmasına karşın, sistemli yayınlar yapıldığını öne sürüyordu...
Kemal Anadol 25 Mart 2008’de sormuştu:
“Yayın yasağına rağmen ‘Ergenekon Soruşturması’ hakkında basına bilgi sızdıranlar kimlerdir?”
Aradan iki buçuk ay geçmiş ama İçişleri Bakanı Atalay, CHP’li Anadol’un sorusuna yazılı yanıt vermemiş...
Böyle bir ülkede yaşıyoruz...
Telefonlar dinleniyor, toplum sessiz; dağlarımız, ovalarımız, göllerimiz, koylarımız, büklerimiz yabancılara peşkeş çekiliyor, toplum tepkisiz...
Şimdilerde Karadeniz’in doğa cenneti Bartın’ın varsıl bitki örtüsüyle ünlü ilçesi Amasra’da termik santral kuruluyor...
Üstelik Küre Dağları Ulusal Parkı’na 40 kilometre uzaklıkta olan yerleşim birimine... Kaz Dağları’nı, Toroslar’ı bitirdiler, şimdi sıra Küre Dağları’nda...
Sorular bitmiyor...
“Sıkmabaş”ı demokrasi ve özgürlüklerin genişletilmesi olarak topluma yutturmaya çalışanlara bir sorum olacak:
“Dinci demokrasi olur mu?”
Hiç olmaz mı, bal gibi olur. Anayasa Mahkemesi önüne bir dinci örgüt toplanır, yargı üyelerine pankartlarla gözdağı verir:
“Yargı İslamı yargılayamaz... Cüppeli darbeye direneceğiz.”
İran’da İslam Cumhuriyeti’ni demokrasi sananlar “evet” diyebilir... Suriye’yi, Mısır’ı, Libya’yı “laik” diye tanımlayanlar ise bu soruya “hayır” yanıtı verebilir.
Bireyleşmenin, çağdaşlaşmanın, demokrasinin yol haritası laiklikten geçmez mi?
Laiklik bir yaşam biçimi olmadan ne bireyleşme olur, ne çağdalaşma ne de demokratikleşme...
***
Barroso’nun TBMM’de yaptığı konuşma geldi aklıma...
Ne diyordu muhterem:
“Müslüman dünyasının köktendinci rejimleri karşısındaki tek alternatif Türkiye...”
“Sıkmabaş”ı bir siyasal simge olarak görmüyor Barroso, Tayyip Bey “Velev ki siyasi simge” demesine karşın!..
Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de, kısaca hangi demokratik Avrupa ülkesindeki okullarda, kamu kuruluşlarında “sıkmabaş” insanların gözüne sokulacak kadar batıyor, din eksenli bir siyasetin aracı oluyor...
Bir örnek verin Bay Barroso!..
Hangi ülkede?
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 12 Haziran 2008
Jose Manuel Barroso etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jose Manuel Barroso etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Haziran 2008
30 Mayıs 2008
Barroso: Laiklik zorla dayatılmaz
TÜRK siyasetçilerin, gazete yazıcılarının, üniversite elemanlarının yanlışlarını düzeltmek zorunda kalmamız yetmezmiş gibi şimdilerde bir de Avrupa Birliği şövalyeleri ile uğraşmak zorunda kalıyoruz.
Sabah Gazetesi iftiharla sunuyor: "Barroso: Laiklik zorla dayatılmaz" demiş.
Barroso hazretlerine laikliğin zorla dayatılması gerektiğini kanıtlamadan önce, hazretin bu inciyi yumurtladığı bağlamı sunalım:
KİBARLIK GEREKSİZ!
"AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Türkiye’nin bir gün AB’nin tam üyesi olması için, Türkiye’de tam demokrasi ve ’demokratik laikliğin’ olması gerektiğini belirterek, ’Laiklik zorla dayatılmaz. Avrupa’daki demokrasilerde normal olduğu şekilde tüm garantileriyle uygulanan demokratik bir süreç olmalıdır’ dedi." (Sabah, 09.05.08) Bu, yanlışlığın değil deli saçmasının neresini düzeltelim?
Türkiye’de okuldan çok cami var. Okullardaki sınıflarda öğrenciler yer bulamazken birden fazla camisi olan küçücük köyler var. Halk iki dini bayramında yılda toplam en azından 10 gün tatil yapıyor. Kurban kesiyor. Sosyetesi bile hacca ve umreye gidiyor. Milli voleybolcusu genç kız tesettüre giriyor. Ülkede 300’den fazla imam hatip okulu, neredeyse her üniversitede bir ilahiyat fakültesi, bütçesi üç bakanlığa bedel Diyanet İşleri Başkanlığı, binlerce Kuran kursu, tarikatlar tarafından yönetilen gene binlerce öğrenci yurdu, yüzlerce İslamcı gazete, dergi, yayınevi, radyo, onlarca televizyon kanalı var. Bankalar ve holdingler var. Kimsenin namazına, niyazına karışılmıyor. Yani herkes özel yaşamında inançlarını özgürce kullanıp uyguluyor. Daha uzatmaya gerek yok. Bu ülkede mi laiklik zorla dayatılıyor!? Kibarlığın hiç gereği yok: Çüş artık!
’ZORLAMA’NIN FERİŞTAHI
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesinde, devletin "demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti" olduğu yazmaktadır. Ve bu madde Anayasa’nın 4. maddesine göre, değiştirilmesi bir yana değiştirilmesi teklif bile edilemez.
İşte size zorlama’nın feriştahı!
Anayasa’nın 2. ve 4. maddeleri, Asli Kurucu (Demokratik) İktidar’ın tercihini yansıtmakta ve dayatmaktadır. Bu iki maddeyi Tali Kurucu İktidar (Türevsel İktidar) da değiştiremez. (Yani AKP’nin egemen olduğu TBMM bile.)
Bu iki madde ancak İslamcı bir ihtilal ile, monokratik ve teokratik bir iktidar biçimi ile değişebilir.
Demek ki Türkiye Cumhuriyeti’nde laiklik bir devlet düzeni ve ilkesi olarak kendini zorlayabilir. Bu bir!
İkincisi: Bu iki maddeden hoşnut olmamak, laikliği yeniden tanımlama hevesleri, fırsat kollayan, geleceğe dönük şiddeti içermektedir. Bu nedenle AKP’nin kapatılma davası Venedik Kriterleri ile kesinlikle çelişmez.
Bir şair ancak bu kadar hukuk ve Anayasa hukuku dersi verebilir! Jose Manuel Barroso ve dostlarına ve AKP milletvekillerine, dostum Erdoğan Teziç’in "Anayasa Hukuku" kitabını okumalarını tavsiye ederim. Okusunlar ki yakında bazı önerilerim olacak!
Özdemir İnce - Hürriyet, 28 Mayıs 2008
Sabah Gazetesi iftiharla sunuyor: "Barroso: Laiklik zorla dayatılmaz" demiş.
Barroso hazretlerine laikliğin zorla dayatılması gerektiğini kanıtlamadan önce, hazretin bu inciyi yumurtladığı bağlamı sunalım:
KİBARLIK GEREKSİZ!
"AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, Türkiye’nin bir gün AB’nin tam üyesi olması için, Türkiye’de tam demokrasi ve ’demokratik laikliğin’ olması gerektiğini belirterek, ’Laiklik zorla dayatılmaz. Avrupa’daki demokrasilerde normal olduğu şekilde tüm garantileriyle uygulanan demokratik bir süreç olmalıdır’ dedi." (Sabah, 09.05.08) Bu, yanlışlığın değil deli saçmasının neresini düzeltelim?
Türkiye’de okuldan çok cami var. Okullardaki sınıflarda öğrenciler yer bulamazken birden fazla camisi olan küçücük köyler var. Halk iki dini bayramında yılda toplam en azından 10 gün tatil yapıyor. Kurban kesiyor. Sosyetesi bile hacca ve umreye gidiyor. Milli voleybolcusu genç kız tesettüre giriyor. Ülkede 300’den fazla imam hatip okulu, neredeyse her üniversitede bir ilahiyat fakültesi, bütçesi üç bakanlığa bedel Diyanet İşleri Başkanlığı, binlerce Kuran kursu, tarikatlar tarafından yönetilen gene binlerce öğrenci yurdu, yüzlerce İslamcı gazete, dergi, yayınevi, radyo, onlarca televizyon kanalı var. Bankalar ve holdingler var. Kimsenin namazına, niyazına karışılmıyor. Yani herkes özel yaşamında inançlarını özgürce kullanıp uyguluyor. Daha uzatmaya gerek yok. Bu ülkede mi laiklik zorla dayatılıyor!? Kibarlığın hiç gereği yok: Çüş artık!
’ZORLAMA’NIN FERİŞTAHI
Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 2. maddesinde, devletin "demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti" olduğu yazmaktadır. Ve bu madde Anayasa’nın 4. maddesine göre, değiştirilmesi bir yana değiştirilmesi teklif bile edilemez.
İşte size zorlama’nın feriştahı!
Anayasa’nın 2. ve 4. maddeleri, Asli Kurucu (Demokratik) İktidar’ın tercihini yansıtmakta ve dayatmaktadır. Bu iki maddeyi Tali Kurucu İktidar (Türevsel İktidar) da değiştiremez. (Yani AKP’nin egemen olduğu TBMM bile.)
Bu iki madde ancak İslamcı bir ihtilal ile, monokratik ve teokratik bir iktidar biçimi ile değişebilir.
Demek ki Türkiye Cumhuriyeti’nde laiklik bir devlet düzeni ve ilkesi olarak kendini zorlayabilir. Bu bir!
İkincisi: Bu iki maddeden hoşnut olmamak, laikliği yeniden tanımlama hevesleri, fırsat kollayan, geleceğe dönük şiddeti içermektedir. Bu nedenle AKP’nin kapatılma davası Venedik Kriterleri ile kesinlikle çelişmez.
Bir şair ancak bu kadar hukuk ve Anayasa hukuku dersi verebilir! Jose Manuel Barroso ve dostlarına ve AKP milletvekillerine, dostum Erdoğan Teziç’in "Anayasa Hukuku" kitabını okumalarını tavsiye ederim. Okusunlar ki yakında bazı önerilerim olacak!
Özdemir İnce - Hürriyet, 28 Mayıs 2008
11 Mayıs 2008
AKP’nin A ve B Planı: AB
Avrupa Birliği’nden gelen haberlerle AKP’nin verdiği mesajlar arasında çok ciddi bir paralellik dikkati çekiyor. Bunda elbette şaşılacak bir durum yok, ama bu gelişmeler önümüzdeki günlerde atılabilecek kimi adımların da habercisi...
Başbakan Erdoğan, partisini tek parça halinde tutabilmek için her yöntemi deniyor, denemeye devam edecek. Kamuoyuna çok seçenek varmış gibi görüntü verse de özünde AKP’nin A ve B planlarını toplayıp yan yana getirdiğimizde şu çıkıyor:
AB!
Avrupa’dan Mart sonundan beri gelen yorumların dozu giderek ağırlaşıyor. Bu gidişle doz aşımına az kaldı!
Geçen hafta müthiş bir koro vardı. AB-Türkiye Karma Parlamento Eşbaşkanı Joost Lagendijk İzmir’den seslendi:
“AKP kapatılacak, yerine kurulacak parti daha güçlü gelecek... AKP’yi türbanda daha sessiz ve sakin hareket etmesi için uyardık, dinlemediler...”
Aynı gün AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn Oxford’dan yetişti:
“Türkiye’deki kırılma, aşırı laiklerle Müslüman demokratlar arasında...”
***
Bu iki orta düzey AB temsilcisinin tamamlayıcısı, “üstleri” oldu. AB’nin bir anlamda başbakanı olarak tanımlanan Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso hafta başından bu yana ilginç açıklamalar yapıyor. Arkadaş dedi ki:
“Bakalım, Müslüman bir ülkede laiklikle demokrasi ne kadar bağdaşacak? Türkiye’de zamanla göreceğiz.”
Bu demecin Türkçesi şudur:
“Türkiye’yi bir laboratuvar olarak kullanacağız. Asıl olan bizim kullanma kapasitemiz... Bakalım, laikliği dinci siyaset kıskacına aldığımızda ne kadar yaşayacak...”
Barroso durmuyor... Önceki gün de Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da, 11. AB Forumu’nda Türkiye yorumunda bulundu:
“Laiklik zorla dayatılamaz. Avrupa’daki demokrasilerde normal olduğu şekilde tüm garantileriyle uygulanan demokratik bir süreç olmalı. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin gerçek bir demokrasiye dönüşüp dönüşemeyeceği çok önemli bir konu. Henüz dünyada böyle bir örnek yok. Türkiye bunu gerçekleştirebilirse, tüm dünyada demokrasi isteyenler için büyük bir teşvik olacak.”
Barroso hem laikliğe dayatma gözüyle bakıyor hem de Türkiye’deki tartışmanın seyrine bakıyor!
Mademki dayatmalar yapılamaz, AB niye Türkiye’ye kendi kurallarını dayatıyor?
Barroso’nun ya Türkiye’nin gelişimi hakkında hiç bilgisi yok ya da başka niyetleri var!
***
AKP’nin kapatma davasına verdiği “cevapname”yi dün işlemiştik. AKP’nin cevapname dışındaki başlıca çalışması, başlıkta vurguladığımız planı yaşama geçirmeye dönük. Dün Yargıtay’dan AKP’ye şöyle bir sitem geldi:
“Yargıda yapılması gereken değişiklikler bizden önce AB’ye bildiriliyor...”
Yerinde bir sitem... Erdoğan, AB’ye hangi konularda değişiklik yapacaklarını “dosya halinde” bildirdi. AB temsilcileri bunlardan hangisi ne işe yarar, çalışmaya başladı bile!
Ama bizim haberimiz yok!
AKP, AB planına “C” ekleyebilir miyim diye soruyor. Yani Türkiye’de tam yandaş bir “cephe” kurabilir miyim?
Zor görünüyor...
O zaman “D” ekleyebilir miyim, diyor:
ABD...
O da zor görünüyor...
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 10 Mayıs 2008
Başbakan Erdoğan, partisini tek parça halinde tutabilmek için her yöntemi deniyor, denemeye devam edecek. Kamuoyuna çok seçenek varmış gibi görüntü verse de özünde AKP’nin A ve B planlarını toplayıp yan yana getirdiğimizde şu çıkıyor:
AB!
Avrupa’dan Mart sonundan beri gelen yorumların dozu giderek ağırlaşıyor. Bu gidişle doz aşımına az kaldı!
Geçen hafta müthiş bir koro vardı. AB-Türkiye Karma Parlamento Eşbaşkanı Joost Lagendijk İzmir’den seslendi:
“AKP kapatılacak, yerine kurulacak parti daha güçlü gelecek... AKP’yi türbanda daha sessiz ve sakin hareket etmesi için uyardık, dinlemediler...”
Aynı gün AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn Oxford’dan yetişti:
“Türkiye’deki kırılma, aşırı laiklerle Müslüman demokratlar arasında...”
***
Bu iki orta düzey AB temsilcisinin tamamlayıcısı, “üstleri” oldu. AB’nin bir anlamda başbakanı olarak tanımlanan Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso hafta başından bu yana ilginç açıklamalar yapıyor. Arkadaş dedi ki:
“Bakalım, Müslüman bir ülkede laiklikle demokrasi ne kadar bağdaşacak? Türkiye’de zamanla göreceğiz.”
Bu demecin Türkçesi şudur:
“Türkiye’yi bir laboratuvar olarak kullanacağız. Asıl olan bizim kullanma kapasitemiz... Bakalım, laikliği dinci siyaset kıskacına aldığımızda ne kadar yaşayacak...”
Barroso durmuyor... Önceki gün de Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da, 11. AB Forumu’nda Türkiye yorumunda bulundu:
“Laiklik zorla dayatılamaz. Avrupa’daki demokrasilerde normal olduğu şekilde tüm garantileriyle uygulanan demokratik bir süreç olmalı. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin gerçek bir demokrasiye dönüşüp dönüşemeyeceği çok önemli bir konu. Henüz dünyada böyle bir örnek yok. Türkiye bunu gerçekleştirebilirse, tüm dünyada demokrasi isteyenler için büyük bir teşvik olacak.”
Barroso hem laikliğe dayatma gözüyle bakıyor hem de Türkiye’deki tartışmanın seyrine bakıyor!
Mademki dayatmalar yapılamaz, AB niye Türkiye’ye kendi kurallarını dayatıyor?
Barroso’nun ya Türkiye’nin gelişimi hakkında hiç bilgisi yok ya da başka niyetleri var!
***
AKP’nin kapatma davasına verdiği “cevapname”yi dün işlemiştik. AKP’nin cevapname dışındaki başlıca çalışması, başlıkta vurguladığımız planı yaşama geçirmeye dönük. Dün Yargıtay’dan AKP’ye şöyle bir sitem geldi:
“Yargıda yapılması gereken değişiklikler bizden önce AB’ye bildiriliyor...”
Yerinde bir sitem... Erdoğan, AB’ye hangi konularda değişiklik yapacaklarını “dosya halinde” bildirdi. AB temsilcileri bunlardan hangisi ne işe yarar, çalışmaya başladı bile!
Ama bizim haberimiz yok!
AKP, AB planına “C” ekleyebilir miyim diye soruyor. Yani Türkiye’de tam yandaş bir “cephe” kurabilir miyim?
Zor görünüyor...
O zaman “D” ekleyebilir miyim, diyor:
ABD...
O da zor görünüyor...
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 10 Mayıs 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)