Vurgun ve soygun sizler için organize işler...
Zimmete mangır geçirme, evrakta sahtecilik.
Uğur Dündar’a, Mehmet Ali Birand’a gözdağı vermek.
Allah rızası için saf Müslümanları soyup soğana çevirmek.
Çocuklara şirket kurmak, gemicik almak, mısır patlatmak.
Yandaşları koruyup kollamak.
2B Yasası’yla Hazine ve orman alanlarını yağmalamak.
Organize işler!
Dokunulmazlık zırhıyla caka satmak, yargıdan kaçmak...
Naylon fatura düzenleyenleri baş tacı yapmak.
Almanya’da paraları tırtıklarken yakalanıp, 42 milyon Avro’yu yutmak.
İslam ideolojisini, demokrasi ve özgürlük olarak maskeleyip, Güneydoğu’da Hizbullah’a ve Fethullahçılara sığınmak, DTP’yi kündeye getirmek.
Özgür bireye karşı durmak, yurtseverleri “darbe yandaşı” diye suçlamak...
Organize işler!
Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını, Frankfurt Havaalanı’nda THY uçağından inerken Alman polislerin köpeklerle kontrol etmelerine ses çıkarmamak.
Yurttaşların itilip kakılmasına, Türkiye’yi üçüncü dünya ülkesi olarak görenlere efelenmemek.
İmamları bürokrasinin önemli noktalarına getirmek.
Yalaka gazetecileri baştacı etmek.
Aydınlık Türkiye için gecesini gündüzüne katan bilim insanlarının yerine, cami avlusundan topladıkları müezzinleri “bilim kurulları”na getirmek.
Organize işler!
***
Yandaş medya yaratmak, özel hastane kurmak, tarikat şeyhlerine boyun eğmek.
Rüşvete, yolsuzluğa göz yummak.
Naylon fatura kesmek, milletvekili seçilip yargıdan kaçmak.
Bekir Coşkun’a kızıp, “Bunlar köpekleriyle yatıp kalkarlar” demek...
Ardından İzmir’de köpek maması dağıtarak pişkinlik yapmak.
Organize işler!
Güdümlü medyayı koruyup kollamak.
Kendisini eleştiren gazetecilerin üzerine kırmızı kalemle “çizik atıp” feleğini şaşırtmak.
Ahmet Taner Kışlalı’yı, Gümüşhane Barosu Başkanı Ali Günday’ı, Danıştay üyelerini tetikçilere hedef gösteren gazetenin yazarlarını Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “ANA” uçağında ağırlamak...
Organize işler!
Muhalefet yapan medyayı sindirip susturmak için maliye müfettişlerini üzerlerine salmak.
Alanlarda, “Bu gazeteleri okumayın, okutmayın” demek.
Cumhuriyet’i susturmak!
Özgür bireyin yerine kendisine “biat” eden kul yaratmak.
Yargıyı sindirmek!
Almanya Deniz Feneri e.V’nin Türkiye ayağı soruşturmasında yayın yasağı koymak!..
Hepsi organize işler!
Seçim öncesi “Hükümet biziz, AKP’li adayı seçin, yoksa hizmet gelmez” diyen.
Demokrasiden ve özgürlüklerden söz eden..
Irak’ın işgaline göz yuman... Gazze’de katliama şaşı bakan...
Evet siz, sizler!
Onlara yandaşlık eden, televizyonlardan parsayı toplayan yandaşlar...
Yarın torunlarınıza ne diyeceksiniz?..
Demokrasi ve özgürlükler elinizde birer oyuncak gibi.
Hepiniz birer fırdöndü!
Hacıyatmaz...
Sizde utanmak yok, sıkılmak yok!
Ara sıra aynaya bir baksanız.
***
Demokrasi ve özgürlükler bizim için bir yaşam biçimidir, bunu aklınızın bir köşesine yazın.
Sakın unutmayın!
Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kanlarıyla, canlarıyla kuruldu.
Türkiye mollaların, tarikat şeyhlerinin değildir... Burası, binlerce yıllık tarihin ve kültürün boy verdiği topraklardır.
İslam ideolojisine laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nde yer yoktur!
Sesimize kulak verin!
Koylarımızı, büklerimizi Arap şeyhlerine sattınız... Dağlarımızı, ovalarımızı “çokuluslu altın avcıları”na teslim ettiniz.
Türkiye bir soygun, vurgun cenneti değildir!
Hem rüşvete, talana, hem asker-sivil darbelere, hem hukukun üstünlüğü ilkesini çiğneyenlere karşı demokratik mücadelemiz sürecek!
Demokratik tepkimiz durmayacak, artacak!
Sinmeyiz, sindiremezsiniz.
Bıkmadan, usanmadan yaptıklarınızı yazacağız, söyleyeceğiz.
Bizi yıldıramazsınız...
Hikmet Çetinkaya - 27 Mart 2009, Cumhuriyet
Hikmet Çetinkaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikmet Çetinkaya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
28 Mart 2009
12 Eylül 2008
Manzara…
Üç gün önce bir televizyon kanalında izledim onu...
Sibel, sekiz yaşında bir kız çocuğuydu.
Siyah saçlı, kara gözlü.
Elinde çizgili bir defter... Eğri büğrü yazılmış harfler...
Pencereleri açık bir oda. İçeride yirmi-yirmi beş kız ve erkek çocuğu.
Okulları var ama öğretmenleri yok!..
O, geçen yıl yatılı bölge okuluna gitmiş, bir yıl okumuştu; annesini ve babasını özlediği için eğitimini bırakıp köyüne dönmüştü.
Diyarbakır’ın bir köyü...
Bir okul binası kerpiçten yapılmış.
Öğretmeni de yok, öğrencisi de... Çocuklar “okulculuk” oynuyorlar. Sekiz yaşındaki kara gözlü kız çocuğu öğretmen olmuş.
İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi.
Yıl 2008’di.
Gökyüzü sıkılmış bir yumruk gibiydi. Gecenin dokusunda akan ırmağa benzeyen esinti yüzümü yalayıp geçti.
Aklıma Adapazarı Garı’nda parasız kalan Mardinli fındık işçileri geldi. Fındık bahçelerinde çalışıp parasını alamayan Kürt işçiler.
Mardin’e dönecek beş kuruşları yoktu...
Çıplak bakışlı bir korku, düşsüz uykular...
Çocuklar, gençler, yaşlılar... Tüm yüzlerde kurşun karası bir yorgunluk...
Karl Krolow’ın dizelerine yansıyan, ağızlarda sizi sürükleyen zehir tadı. Yaşamın burukluğu. Çaresizliğin bir alev gibi bedeninizi sarması.
İki haber derinden vurdu beni, hüzünlendirdi...
Bu çağda okula gitmeyen çocuklar, hastane kapısında bekleyen yaşlılar, yolsuzluk, talan, vurgun ve yoksulluk...
***
Güneş bir görünüyor, bir kayboluyor...
Sonbaharın arkası kış!..
Bilmem kaç milyon ton parasız kömür dağıtacak hükümet. Ramazan da geldi. İftar çadırları kuruldu. Ardından bayram. Erzak paketleri şimdiden hazırlandı. Garip gurebaya dağıtılacak.
Deniz Feneri e. V. davasında ilginç ilişkileri 18 aydır biliyordum. Paraların nasıl toplandığını, hangi yollarla Türkiye’ye gönderildiğini, kimlere ne kadar verildiğini...
Henüz seçimler yapılmamıştı. Kanal 7 Int’i 100 Alman polisi basmıştı. Sonra işten çıkarmalar başladı. Gözaltı ve tutuklamalar.
Olayın üzerine giden gazeteci sayısı dört...
Tayyip Bey, o dönem el bebek gül bebek!
Almanya’daki “din kardeşlerimizden” neredeyse 50 milyon Avro toplanıyor, paralar ceplenip birileri tarafından paylaşılıyor.
Alan razı, veren razı!..
18 aydır susan kimi köşe yazarları yine döktürmeye başladılar. Aman Tanrım, neler yazıyorlar neler.
Dinci ve tarikatçı medya tam siper. Bizim İzmirli Fehmi ve yakışıklı Ali bu işin içinde Ergenekon’un Almanya ayağı olup olmadığını saptamak için harıl harıl çalışırken Brükselli Hadi “Beni Hürriyet’ten atarlar mı” diye sağa sola haber salıyormuş.
Her neyse!
Vurgun küçük çapta...
Bilinen para 40.6 milyon Avro, bilinmeyen ise 100 milyon Avro...
Dinci takımı için para değil bu!
Bir milyar Avro’yu aşmadıkça hiçbir değeri yok. Jet Fadıl bile gülüyor olup bitenlere.
***
Güneydoğu’da “okulculuk” oynayan çocuklar... Adapazarı Garı’nda peş parasız kalan fındık işçilerinin acısı...
Ah benim güzel yurdum, kardeşlerim, çocuklarım!
Elleri öpülesi kadınlarımız! Köy kahvelerinde pişpirik oynayan erkeklerimiz! Ceplerinde üniversite diplomasıyla dolaşan işsiz gençlerimiz!
Ey benim Türk’üm, Kürt’üm, Lazım, Çerkezim...
Memurum, esnafım, emekçim, dar gelirlim!
Solcularım, sosyalistlerim, Kemalistlerim!
Ey benim, “özgürlükçü solcuyum” diyen liboş tayfam!
Bakın Fenerbahçe’nin İspanyol futbolcusu Güiza ne diyor:
“...Türkiye, İspanyol kültüründen çok uzak. İyi ya da kötü diyemem ama farklı. Kadınlar sokakta baştan aşağı örtünerek dolaşıyor. Yani çarşafın altında ne olduğunu anlamanız için hayal etmeniz gerekiyor.
Ben Türkiye’ye futbol oynamaya ve çok para kazanmaya geldim. Lüks içinde yaşıyorum. Türk yemeklerini çok seviyorum...”
İspanyol gözüyle Türkiye’nin fotoğrafı böyle...
Sizce abartılı mı?..
***
İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi. Hüzün geceye salarken köklerini, içim titriyordu.
Sibel’i ve oyun arkadaşlarını düşündüm. Açlığı, yoksulluğu, yolsuzluğu ve din sömürücülerini...
Ülkem adına utanç duydum!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008
Sibel, sekiz yaşında bir kız çocuğuydu.
Siyah saçlı, kara gözlü.
Elinde çizgili bir defter... Eğri büğrü yazılmış harfler...
Pencereleri açık bir oda. İçeride yirmi-yirmi beş kız ve erkek çocuğu.
Okulları var ama öğretmenleri yok!..
O, geçen yıl yatılı bölge okuluna gitmiş, bir yıl okumuştu; annesini ve babasını özlediği için eğitimini bırakıp köyüne dönmüştü.
Diyarbakır’ın bir köyü...
Bir okul binası kerpiçten yapılmış.
Öğretmeni de yok, öğrencisi de... Çocuklar “okulculuk” oynuyorlar. Sekiz yaşındaki kara gözlü kız çocuğu öğretmen olmuş.
İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi.
Yıl 2008’di.
Gökyüzü sıkılmış bir yumruk gibiydi. Gecenin dokusunda akan ırmağa benzeyen esinti yüzümü yalayıp geçti.
Aklıma Adapazarı Garı’nda parasız kalan Mardinli fındık işçileri geldi. Fındık bahçelerinde çalışıp parasını alamayan Kürt işçiler.
Mardin’e dönecek beş kuruşları yoktu...
Çıplak bakışlı bir korku, düşsüz uykular...
Çocuklar, gençler, yaşlılar... Tüm yüzlerde kurşun karası bir yorgunluk...
Karl Krolow’ın dizelerine yansıyan, ağızlarda sizi sürükleyen zehir tadı. Yaşamın burukluğu. Çaresizliğin bir alev gibi bedeninizi sarması.
İki haber derinden vurdu beni, hüzünlendirdi...
Bu çağda okula gitmeyen çocuklar, hastane kapısında bekleyen yaşlılar, yolsuzluk, talan, vurgun ve yoksulluk...
***
Güneş bir görünüyor, bir kayboluyor...
Sonbaharın arkası kış!..
Bilmem kaç milyon ton parasız kömür dağıtacak hükümet. Ramazan da geldi. İftar çadırları kuruldu. Ardından bayram. Erzak paketleri şimdiden hazırlandı. Garip gurebaya dağıtılacak.
Deniz Feneri e. V. davasında ilginç ilişkileri 18 aydır biliyordum. Paraların nasıl toplandığını, hangi yollarla Türkiye’ye gönderildiğini, kimlere ne kadar verildiğini...
Henüz seçimler yapılmamıştı. Kanal 7 Int’i 100 Alman polisi basmıştı. Sonra işten çıkarmalar başladı. Gözaltı ve tutuklamalar.
Olayın üzerine giden gazeteci sayısı dört...
Tayyip Bey, o dönem el bebek gül bebek!
Almanya’daki “din kardeşlerimizden” neredeyse 50 milyon Avro toplanıyor, paralar ceplenip birileri tarafından paylaşılıyor.
Alan razı, veren razı!..
18 aydır susan kimi köşe yazarları yine döktürmeye başladılar. Aman Tanrım, neler yazıyorlar neler.
Dinci ve tarikatçı medya tam siper. Bizim İzmirli Fehmi ve yakışıklı Ali bu işin içinde Ergenekon’un Almanya ayağı olup olmadığını saptamak için harıl harıl çalışırken Brükselli Hadi “Beni Hürriyet’ten atarlar mı” diye sağa sola haber salıyormuş.
Her neyse!
Vurgun küçük çapta...
Bilinen para 40.6 milyon Avro, bilinmeyen ise 100 milyon Avro...
Dinci takımı için para değil bu!
Bir milyar Avro’yu aşmadıkça hiçbir değeri yok. Jet Fadıl bile gülüyor olup bitenlere.
***
Güneydoğu’da “okulculuk” oynayan çocuklar... Adapazarı Garı’nda peş parasız kalan fındık işçilerinin acısı...
Ah benim güzel yurdum, kardeşlerim, çocuklarım!
Elleri öpülesi kadınlarımız! Köy kahvelerinde pişpirik oynayan erkeklerimiz! Ceplerinde üniversite diplomasıyla dolaşan işsiz gençlerimiz!
Ey benim Türk’üm, Kürt’üm, Lazım, Çerkezim...
Memurum, esnafım, emekçim, dar gelirlim!
Solcularım, sosyalistlerim, Kemalistlerim!
Ey benim, “özgürlükçü solcuyum” diyen liboş tayfam!
Bakın Fenerbahçe’nin İspanyol futbolcusu Güiza ne diyor:
“...Türkiye, İspanyol kültüründen çok uzak. İyi ya da kötü diyemem ama farklı. Kadınlar sokakta baştan aşağı örtünerek dolaşıyor. Yani çarşafın altında ne olduğunu anlamanız için hayal etmeniz gerekiyor.
Ben Türkiye’ye futbol oynamaya ve çok para kazanmaya geldim. Lüks içinde yaşıyorum. Türk yemeklerini çok seviyorum...”
İspanyol gözüyle Türkiye’nin fotoğrafı böyle...
Sizce abartılı mı?..
***
İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi. Hüzün geceye salarken köklerini, içim titriyordu.
Sibel’i ve oyun arkadaşlarını düşündüm. Açlığı, yoksulluğu, yolsuzluğu ve din sömürücülerini...
Ülkem adına utanç duydum!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008
30 Temmuz 2008
Aman Dikkatli Olun!
Ergenekon iddianamesindeki garipliklerden kimilerini CHP milletvekili Atilla Kart, Milliyet’ten Melih Aşık’a anlatmış...
İddianamenin en temel ayrıntılarından birisi Danıştay saldırısı... Ergenekon örgütü Cumhuriyet’e ve Danıştay’a yapılan saldırıyı düzenlemiş... Daha açıkçası azmettirmiş...
Atilla Kart diyor ki:
“Eğer gerçekten böyleyse Alparslan Arslan neden Ergenekon davasının dışında? Arslan’ın Ergenekon davası sanığı olması gerekmez mi?”
Hukukçu değilim!..
Ben de aynı soruyu sordum daha önce...
Melih Aşık soruyor milletvekili Kart’a:
“Bunun nedeni Alparslan Arslan’ın bu suçtan ötürü zaten mahkûm olması mıdır?”
CHP’li Kart:
“Hayır olmaz. Çünkü o dava şu anda Yargıtay aşamasında olduğu için henüz hukuken sonuçlanmamıştır. Ergenekon örgütü hiyerarşisi içinde yer almaktan dolayı hakkında dava açılmalıydı!..”
İddianamedeki tuhaflıklara gelince...
CHP’li Atilla Kart, iddianamenin Tuncay Güney’in 2001 yılında dolandırıcılık suçundan göz altına alındıktan sonra polise verdiği ifadelere ve evinde ele geçirilen belgelere dayandırıldığını öne sürüyor...
Evet aynen öyle...
Tuncay Güney’in ifadeleri ve ele geçirilen belgelerin kanıt olarak iddianamede yer alması şu soruyu bir kez daha sormamızı gerektiriyor:
“Tuncay Güney’in anlattıkları doğruysa, niye davanın sanıkları arasında değil? Çünkü Güney’in bırakın sanık olmayı, neden tanık olarak da adı geçmiyor?”
***
Tuncay Güney’in, CHP’li Kart’ın söylediği gibi suça bulaştığı kabul ediliyor; sonuçta ise ne sanık ne de tanık olarak gösteriliyor...
Melih Aşık soruyor:
“Bu iddianameden ciddi bir sonuç çıkar mı?”
CHP’li Kart:
“Hayır. Sadece pek çok insan mağdur olduğuyla kalır; bir iki gerçek suçlu da bu karambolden istifadeyle paçayı sıyırır. Ama bu soruşturmanın amacı suçluları ortaya çıkarmak değil ki. Bu vesileyle toplumu baskı altına alıp sindirmektir. O amaç da büyük ölçüde gerçekleşmiştir.”
Gerçekten de aylardır bir “korku tüneli”nden geçiyor toplum...
Bırakın sıradan insanları, Atatürkçü, yurtsever, solcu, demokrat yurttaşlar, yazarlar, gazeteciler, bilim insanları, aydınlar birbirleriyle telefonda konuşurlarken çekiniyorlar...
Bu ülkede Atatürkçü, yurtsever olmak suç sanki!..
Dinci, tarikatçı, İkinci Cumhuriyetçi olmak ise “demokrat”lık!..
Türkiye böyle bir noktaya geldi...
Kamusal alanda “İslama yer açmayı” görev edinen, kadınlara karşı uyguladığı sinsi ayrımcılığı demokrasi ve özgürlük gibi kavramlarla örtmeye çalışan bir düşünceyi eleştirmek sizi bir anda “terör” ya da “çete” örgütü üyesi yapabilir...
Onun için suya tirit yazılar yazın ya da “tarikat şeyhleri”yle, din bezirgânlarıyla ve baronlarıyla iyi geçinin...
Türkiye’nin giderek dincileştirildiğini, laik eğitim sisteminin bir kıyıya itildiğini görmeyin!..
Örtülü alkol yasaklarına ses çıkartmayın!..
Çokuluslu “altın avcıları”nın Kaz Dağları’ndan Kaçkarlar’a değin “arama ruhsatı” almalarına göz yumun!..
Zorunlu din derslerinin “seçmeli ders” olmasını savunmayın!..
Alevilerin dışlanmalarını “yaşasın özgürlükler” diye savunun!..
“Sıkmabaş”ı sorun yapmayın!..
Harem-selamlık uygulamalara “İşte demokrasi budur” diye yazılar yazın!..
İşte o zaman özgürsünüz; gazetelerde köşe kapıp, televizyonlarda yorumcu başı olur, demokrasinin tadını çıkarırsınız!..
***
Geçmişi “karanlık” ve geçmişi “aydınlık” insanlar “Ergenekon Albümü”nün içindeler...
Olacak iş mi bu!
O zaman şöyle derim ben:
“Gericiliğe de, darbeye de, çetelere de ve AKP’ye de karşı durmak suç mudur: AKP iktidarına karşı, antiemperyalist, özgürlükçü, eşitlikçi, emekçiden yana bir muhalefetin örgütlenmesi için yola çıkmak gerekmez mi?”
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
İddianamenin en temel ayrıntılarından birisi Danıştay saldırısı... Ergenekon örgütü Cumhuriyet’e ve Danıştay’a yapılan saldırıyı düzenlemiş... Daha açıkçası azmettirmiş...
Atilla Kart diyor ki:
“Eğer gerçekten böyleyse Alparslan Arslan neden Ergenekon davasının dışında? Arslan’ın Ergenekon davası sanığı olması gerekmez mi?”
Hukukçu değilim!..
Ben de aynı soruyu sordum daha önce...
Melih Aşık soruyor milletvekili Kart’a:
“Bunun nedeni Alparslan Arslan’ın bu suçtan ötürü zaten mahkûm olması mıdır?”
CHP’li Kart:
“Hayır olmaz. Çünkü o dava şu anda Yargıtay aşamasında olduğu için henüz hukuken sonuçlanmamıştır. Ergenekon örgütü hiyerarşisi içinde yer almaktan dolayı hakkında dava açılmalıydı!..”
İddianamedeki tuhaflıklara gelince...
CHP’li Atilla Kart, iddianamenin Tuncay Güney’in 2001 yılında dolandırıcılık suçundan göz altına alındıktan sonra polise verdiği ifadelere ve evinde ele geçirilen belgelere dayandırıldığını öne sürüyor...
Evet aynen öyle...
Tuncay Güney’in ifadeleri ve ele geçirilen belgelerin kanıt olarak iddianamede yer alması şu soruyu bir kez daha sormamızı gerektiriyor:
“Tuncay Güney’in anlattıkları doğruysa, niye davanın sanıkları arasında değil? Çünkü Güney’in bırakın sanık olmayı, neden tanık olarak da adı geçmiyor?”
***
Tuncay Güney’in, CHP’li Kart’ın söylediği gibi suça bulaştığı kabul ediliyor; sonuçta ise ne sanık ne de tanık olarak gösteriliyor...
Melih Aşık soruyor:
“Bu iddianameden ciddi bir sonuç çıkar mı?”
CHP’li Kart:
“Hayır. Sadece pek çok insan mağdur olduğuyla kalır; bir iki gerçek suçlu da bu karambolden istifadeyle paçayı sıyırır. Ama bu soruşturmanın amacı suçluları ortaya çıkarmak değil ki. Bu vesileyle toplumu baskı altına alıp sindirmektir. O amaç da büyük ölçüde gerçekleşmiştir.”
Gerçekten de aylardır bir “korku tüneli”nden geçiyor toplum...
Bırakın sıradan insanları, Atatürkçü, yurtsever, solcu, demokrat yurttaşlar, yazarlar, gazeteciler, bilim insanları, aydınlar birbirleriyle telefonda konuşurlarken çekiniyorlar...
Bu ülkede Atatürkçü, yurtsever olmak suç sanki!..
Dinci, tarikatçı, İkinci Cumhuriyetçi olmak ise “demokrat”lık!..
Türkiye böyle bir noktaya geldi...
Kamusal alanda “İslama yer açmayı” görev edinen, kadınlara karşı uyguladığı sinsi ayrımcılığı demokrasi ve özgürlük gibi kavramlarla örtmeye çalışan bir düşünceyi eleştirmek sizi bir anda “terör” ya da “çete” örgütü üyesi yapabilir...
Onun için suya tirit yazılar yazın ya da “tarikat şeyhleri”yle, din bezirgânlarıyla ve baronlarıyla iyi geçinin...
Türkiye’nin giderek dincileştirildiğini, laik eğitim sisteminin bir kıyıya itildiğini görmeyin!..
Örtülü alkol yasaklarına ses çıkartmayın!..
Çokuluslu “altın avcıları”nın Kaz Dağları’ndan Kaçkarlar’a değin “arama ruhsatı” almalarına göz yumun!..
Zorunlu din derslerinin “seçmeli ders” olmasını savunmayın!..
Alevilerin dışlanmalarını “yaşasın özgürlükler” diye savunun!..
“Sıkmabaş”ı sorun yapmayın!..
Harem-selamlık uygulamalara “İşte demokrasi budur” diye yazılar yazın!..
İşte o zaman özgürsünüz; gazetelerde köşe kapıp, televizyonlarda yorumcu başı olur, demokrasinin tadını çıkarırsınız!..
***
Geçmişi “karanlık” ve geçmişi “aydınlık” insanlar “Ergenekon Albümü”nün içindeler...
Olacak iş mi bu!
O zaman şöyle derim ben:
“Gericiliğe de, darbeye de, çetelere de ve AKP’ye de karşı durmak suç mudur: AKP iktidarına karşı, antiemperyalist, özgürlükçü, eşitlikçi, emekçiden yana bir muhalefetin örgütlenmesi için yola çıkmak gerekmez mi?”
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
Etiketler:
AKP,
CHP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Ergenekon,
Hikmet Çetinkaya
06 Temmuz 2008
Çeteci Medya
Bilgi kirliliği "çeteci medya"nın sayfalarında. İş dönüp dolaşıp 2004 yılına geldi...
ADD Genel Başkanı emekli orgeneral Şener Eruygur'un Fenerbahçe Orduevi'ndeki odasında "fişleme" dosyası çıktığı; Ergenekon'da emekli orgeneral Hurşit Tolon'un "büyük balık" olmadığı yazılıp çizilmeye başlandı...
Böyle durumlarda yazı yazmak gerçekten zor...
"Çeteci medya"ya birileri haber hazırlayıp servis yapıyor, manşetler bile aynı atılıyor...
Bu arada Ümraniye’de ele geçen el bombalarının iddianame hazırlanmadan yargı kararıyla "imha edildiği" ortaya çıkıyor...
Dün sabah NTV'de CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ı dinliyorum...
Baykal şöyle diyor:
"Ergenekon davası adli değil, siyasi davadır..."
Baykal'ın savı doğru değil mi?
Son gözaltıların yargı kararı 29 Haziran günü alınıyor ama 1 Temmuz Salı günü yapılıyor...
Aynı gün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın AKP'nin kapatılma davasında sözlü açıklaması var...
İlginç bir rastlantı...
Şu anda 50 kişi tutuklu...
İşadamı Kuddusi Okkır 13 ay önce tutuklandı. Okkır, cezaevinde akciğer kanseri hastalığına yakalandı. Tedavi edilmedi. Eşi Sabriye Okkır, eşini bir hastanede buldu.
Sabriye Hanım bakın ne diyor:
"Eşimi bir sedyeyle hastaneye getirip bırakmışlar. Çok zayıflamıştı ve bilinci kapalıydı.
Avukatlar aracılığıyla eşimin tutuksuz yargılanmasını istedik. Ancak 'delilleri karartır' gerekçesiyle bize 'hayır' yanıtı verdiler. Ölümle savaşan bir insan delil karartabilir mi?"
***
"Çeteci Medya" Ergenekon'la uğraşırken Hrant Dink, rahip Santoro cinayetini, Malatya katliamını unuttu...
Cumhuriyet'i bombalayan, kanlı Danıştay baskınını düzenleyen Alparslan Arslan'ı "Ergenekon"la ilişkilendirenler, yargı kararıyla bunun "fos" çıktığını gördüler. Üstelik Alparslan Arslan, Fethullah Gülen'den özür diledi.
Unutkan bir toplumuz...
Malatya katliamını yapanlar, Hrant Dink'i öldürenler hangi tarikat şeyhlerinin yurtlarında, evlerinde kalmışlardı?
Nedense bu cinayetlerin "tarikat ayağı" bir türlü ortaya çıkmadı...
Bugün çok zor bir dönemden geçiyoruz...
Kılıçlar çekilmiş!..
Bakın Ahmet Taner Kışlalı'yı, Danıştay üyelerini hedef gösteren malum köktendinci gazetenin yazdıklarına:
"Kaos için kurşun 7 Temmuz’da sıkılacaktı..."
Bu arada "dincilik"ten ötürü TSK’den atılan emekli binbaşıyı konuşturmuşlar:
"Üzerine vazife olmayan konularda durumdan vazife çıkarıp Kuran kursları, ilahi okuyan çocuklar, cami cemaatiyle uğraşarak ordunun imkânını israf edenler; Ergenekon konusunda neden görevlerini yapmıyorlar? Bunun hesabının sorulması lazım."
Hesap kime sorulacak?
Türk Silahlı Kuvvetleri'ne!..
Evet!..
Hedefinde Türk Silahlı Kuvvetleri bulunuyor köktendinci gazetenin...
***
"Çete Medyası"nın dünkü bombası harikaydı:
"Ergenekon’un Susurluk Çetesi bağlantısı..."
Tamam oldu!..
Çıkarılsın o bağlantı.
Cumhuriyet gazetesi Susurluk'un üzerine gitti; Aydın Engin'le Güneydoğu'daki Hizbullah'ı ortaya çıkardı...
Siz Mustafa Balbay'la katil sanık Osman Gürbüz'ü aynı kefeye koyup tartmaya kalkarsanız "Ergenekon"un "Susurluk" bağlantısını nasıl çözeceksiniz?
Susurluk dışarıda Balbay içeride...
Size kargalar bile güler!..
Gelelim şu, darbeci generaller olayına: Şener Eruygur ve Hurşit Tolon mu yapacaklardı o darbeyi:
Nerede kanıtlar?
Günlükleri Oramiral Özden Örnek mi yazmıştı haberlere göre, yalanlandı? "Sarıkız" ve "Ayışığı" kodlu darbe planı mı?
Bir gazete, iki derginin haberi mi kanıtlar...
Çıkarın elinizdeki kanıtları o zaman ortaya...
Elbet "Darbelere hayır" diyeceğiz...
Bir kez daha yineliyorum:
"Ne şeriat ne darbe; tam bağımsız, laik, demokratik Türkiye!"
Az kalsın unutuyordum. Tarikat şeyhi Fethullah'ın gazetesi dün ne yazdı biliyor musunuz?
3 Temmuz 1993'teki Sıvas katliamını "Ergenekon" gerçekleştirmiş; bu arada iki MİT elemanı da Madımak’ta yakılmış.
Vay anasını sayın seyirciler!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 5 Temmuz 2008
ADD Genel Başkanı emekli orgeneral Şener Eruygur'un Fenerbahçe Orduevi'ndeki odasında "fişleme" dosyası çıktığı; Ergenekon'da emekli orgeneral Hurşit Tolon'un "büyük balık" olmadığı yazılıp çizilmeye başlandı...
Böyle durumlarda yazı yazmak gerçekten zor...
"Çeteci medya"ya birileri haber hazırlayıp servis yapıyor, manşetler bile aynı atılıyor...
Bu arada Ümraniye’de ele geçen el bombalarının iddianame hazırlanmadan yargı kararıyla "imha edildiği" ortaya çıkıyor...
Dün sabah NTV'de CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ı dinliyorum...
Baykal şöyle diyor:
"Ergenekon davası adli değil, siyasi davadır..."
Baykal'ın savı doğru değil mi?
Son gözaltıların yargı kararı 29 Haziran günü alınıyor ama 1 Temmuz Salı günü yapılıyor...
Aynı gün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın AKP'nin kapatılma davasında sözlü açıklaması var...
İlginç bir rastlantı...
Şu anda 50 kişi tutuklu...
İşadamı Kuddusi Okkır 13 ay önce tutuklandı. Okkır, cezaevinde akciğer kanseri hastalığına yakalandı. Tedavi edilmedi. Eşi Sabriye Okkır, eşini bir hastanede buldu.
Sabriye Hanım bakın ne diyor:
"Eşimi bir sedyeyle hastaneye getirip bırakmışlar. Çok zayıflamıştı ve bilinci kapalıydı.
Avukatlar aracılığıyla eşimin tutuksuz yargılanmasını istedik. Ancak 'delilleri karartır' gerekçesiyle bize 'hayır' yanıtı verdiler. Ölümle savaşan bir insan delil karartabilir mi?"
***
"Çeteci Medya" Ergenekon'la uğraşırken Hrant Dink, rahip Santoro cinayetini, Malatya katliamını unuttu...
Cumhuriyet'i bombalayan, kanlı Danıştay baskınını düzenleyen Alparslan Arslan'ı "Ergenekon"la ilişkilendirenler, yargı kararıyla bunun "fos" çıktığını gördüler. Üstelik Alparslan Arslan, Fethullah Gülen'den özür diledi.
Unutkan bir toplumuz...
Malatya katliamını yapanlar, Hrant Dink'i öldürenler hangi tarikat şeyhlerinin yurtlarında, evlerinde kalmışlardı?
Nedense bu cinayetlerin "tarikat ayağı" bir türlü ortaya çıkmadı...
Bugün çok zor bir dönemden geçiyoruz...
Kılıçlar çekilmiş!..
Bakın Ahmet Taner Kışlalı'yı, Danıştay üyelerini hedef gösteren malum köktendinci gazetenin yazdıklarına:
"Kaos için kurşun 7 Temmuz’da sıkılacaktı..."
Bu arada "dincilik"ten ötürü TSK’den atılan emekli binbaşıyı konuşturmuşlar:
"Üzerine vazife olmayan konularda durumdan vazife çıkarıp Kuran kursları, ilahi okuyan çocuklar, cami cemaatiyle uğraşarak ordunun imkânını israf edenler; Ergenekon konusunda neden görevlerini yapmıyorlar? Bunun hesabının sorulması lazım."
Hesap kime sorulacak?
Türk Silahlı Kuvvetleri'ne!..
Evet!..
Hedefinde Türk Silahlı Kuvvetleri bulunuyor köktendinci gazetenin...
***
"Çete Medyası"nın dünkü bombası harikaydı:
"Ergenekon’un Susurluk Çetesi bağlantısı..."
Tamam oldu!..
Çıkarılsın o bağlantı.
Cumhuriyet gazetesi Susurluk'un üzerine gitti; Aydın Engin'le Güneydoğu'daki Hizbullah'ı ortaya çıkardı...
Siz Mustafa Balbay'la katil sanık Osman Gürbüz'ü aynı kefeye koyup tartmaya kalkarsanız "Ergenekon"un "Susurluk" bağlantısını nasıl çözeceksiniz?
Susurluk dışarıda Balbay içeride...
Size kargalar bile güler!..
Gelelim şu, darbeci generaller olayına: Şener Eruygur ve Hurşit Tolon mu yapacaklardı o darbeyi:
Nerede kanıtlar?
Günlükleri Oramiral Özden Örnek mi yazmıştı haberlere göre, yalanlandı? "Sarıkız" ve "Ayışığı" kodlu darbe planı mı?
Bir gazete, iki derginin haberi mi kanıtlar...
Çıkarın elinizdeki kanıtları o zaman ortaya...
Elbet "Darbelere hayır" diyeceğiz...
Bir kez daha yineliyorum:
"Ne şeriat ne darbe; tam bağımsız, laik, demokratik Türkiye!"
Az kalsın unutuyordum. Tarikat şeyhi Fethullah'ın gazetesi dün ne yazdı biliyor musunuz?
3 Temmuz 1993'teki Sıvas katliamını "Ergenekon" gerçekleştirmiş; bu arada iki MİT elemanı da Madımak’ta yakılmış.
Vay anasını sayın seyirciler!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 5 Temmuz 2008
04 Temmuz 2008
Bizim Silahımız Demokrasi ve Hukuk
Dinci basını, AKP medyasını, tarikat şeyhlerinin müritlerini, Soros’un Çocuklarını bilmem izliyor musunuz?
Hepsi bir ağızdan sesleniyorlar:
“Darbeciler hesap verecek!”
Türkiye kutuplaşma döneminden geçiyor, pek çok kişi aklını kaçırmış...
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tümünü “darbeci olarak” suçluyor din bezirgânları ve Soros’un Çocukları...
Ortada bir iddianame yok ama bilgi kirliliği gazetelerde çarşaf çarşaf...
Burada tek amaç var:
“Yargıyı etkilemek!”
“Ergenekon” adı ortaya atılıp gözaltılar başladığından beri şunu söylüyorum:
“Yargının vereceği karara saygı göstermek zorundayız. Yargının görevini yapması için, medya etkileyici yayın yapmamalıdır.”
Yine, bu köşede hep yazdım ve yazmayı sürdüreceğim:
“Ne şeriat ne de darbe!”
Çünkü demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak görüyorum...
Bugün dinci basın, AKP medyası ve Soros’un Çocuklarının, tüm silahlı kuvvetlerini “darbeci” olarak nitelemesi; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’u karalamaya yönelik yayın yapması, beni gerçekten düşündürüyor...
Bu tür yayınların amacı nedir, kimlerin işine yarar?
2004 yılından bu yana basına yansıyan darbe savları, günlükler, belgeler ortaya çıktı...
Peki, o dönemde bu ülkenin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan değil miydi?
Niçin adı geçen komutanlar emekli edilip, yargı önüne çıkarılmadı?
Askeri, siyasal yaşamın içine çekmek için yayın yapan medyaya, politikacılara ne demeli?
AKP’ye muhalif olanları “darbeci”, “faşist”, “çeteci” diye suçlayanlar, kirli bilgi dağıtanlar için ne yapılacak?
Bir “öç alma” duygusuyla kalem oynatanlar cezasız mı kalacak bu ülkede?
***
“Ergenekon” davasına ilişkin henüz ortada iddianame yok. İş uzadıkça uzadı ve bir yılı aştı. Bir yıldır cezaevinde olanlar var. Bunlardan birisi yazar Ergün Poyraz.
İnsanlarda bir tedirginlik gözlüyorum. Gazetecilerin telefonlarının dinlendiği söyleniyor. İşadamları “sıra bana mı gelecek?” diye düşünüyor.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun açıklamasını okudunuz.
Ne diyordu Hisarcıklıoğlu:
“Akşam yatağa yatarken, sabah nasıl bir Türkiye’yle uyanacağımız kuşkusunu yaşıyoruz...”
AKP hükümeti TÜSİAD’a bile aba altında sopa gösterdi, Kemal Derviş’in çağrılmasına karşı. AKP’ye karşı yeni bir parti arayışı nedeniyle işadamlarında “Ergenekon kapsamına girer miyim?” kuşkusu yaygın.
Demokrasi maskesiyle öç alma peşinde olanlara sormak gerekiyor:
“2004 yılında darbe duyumu alan AKP hükümeti neden o tarihte komutanları emekli etmedi?”
Yaşananlardan gerçekten üzüntü duyuyorum...
Mustafa Balbay’ın evi dört saat aranıyor. Polisler koluna girip götürüyor.
Tercüman’ın genel yayın yönetmeni Ufuk Büyükçelebi’nin bilekleri arkadan kelepçeleniyor...
Laik medyamız suspus!..
Dinci medya ve AKP yandaşı kalemler ise saldırıda...
Şimdi hedefte rektörler var!..
Bakın “malum dincilere” nasıl hedef gösteriyor rektörleri...
Peki cumhuriyet savcıları bu tür yayınlar ve bilgi kirliliği karşısında ne yapıyorlar?
***
Dincilerin, AKP yandaşlarının, tarikat şeyhlerinin, müritlerinin dokunulmazlığı var demokrasi adına...
Kendileri gibi düşünmeyenleri “darbeci”, “çeteci”, “faşist” diye suçlayan din bezirgânları, tarikat şeyhlerinin müritleri, Soros’un Çocukları meydanı boş bulduklarını sanıyorlar!..
Dün gazetelerine baktınız mı?
Sıvas Katliamını’nın on beşinci yılına ilişkin anma törenlerinden tek satır yoktu...
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, yurtsever solculara durmadan vuran “müritler” Tayyip Bey’e ise alkış tutarlar...
Bunların demokrasiyle, özgürlüklerle, insan haklarıyla uzaktan yakından ilişkisi yoktur...
Fethullahçı-Nakşi-Süleymancı şemsiyenin “Milli Görüş” zemininde yeşerdiler ve bugünlere geldiler...
Bizim en güçlü silahımız demokrasi ve hukuktur!..
Ya onların?..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 4 Temmuz 2008
Hepsi bir ağızdan sesleniyorlar:
“Darbeciler hesap verecek!”
Türkiye kutuplaşma döneminden geçiyor, pek çok kişi aklını kaçırmış...
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tümünü “darbeci olarak” suçluyor din bezirgânları ve Soros’un Çocukları...
Ortada bir iddianame yok ama bilgi kirliliği gazetelerde çarşaf çarşaf...
Burada tek amaç var:
“Yargıyı etkilemek!”
“Ergenekon” adı ortaya atılıp gözaltılar başladığından beri şunu söylüyorum:
“Yargının vereceği karara saygı göstermek zorundayız. Yargının görevini yapması için, medya etkileyici yayın yapmamalıdır.”
Yine, bu köşede hep yazdım ve yazmayı sürdüreceğim:
“Ne şeriat ne de darbe!”
Çünkü demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak görüyorum...
Bugün dinci basın, AKP medyası ve Soros’un Çocuklarının, tüm silahlı kuvvetlerini “darbeci” olarak nitelemesi; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’u karalamaya yönelik yayın yapması, beni gerçekten düşündürüyor...
Bu tür yayınların amacı nedir, kimlerin işine yarar?
2004 yılından bu yana basına yansıyan darbe savları, günlükler, belgeler ortaya çıktı...
Peki, o dönemde bu ülkenin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan değil miydi?
Niçin adı geçen komutanlar emekli edilip, yargı önüne çıkarılmadı?
Askeri, siyasal yaşamın içine çekmek için yayın yapan medyaya, politikacılara ne demeli?
AKP’ye muhalif olanları “darbeci”, “faşist”, “çeteci” diye suçlayanlar, kirli bilgi dağıtanlar için ne yapılacak?
Bir “öç alma” duygusuyla kalem oynatanlar cezasız mı kalacak bu ülkede?
***
“Ergenekon” davasına ilişkin henüz ortada iddianame yok. İş uzadıkça uzadı ve bir yılı aştı. Bir yıldır cezaevinde olanlar var. Bunlardan birisi yazar Ergün Poyraz.
İnsanlarda bir tedirginlik gözlüyorum. Gazetecilerin telefonlarının dinlendiği söyleniyor. İşadamları “sıra bana mı gelecek?” diye düşünüyor.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun açıklamasını okudunuz.
Ne diyordu Hisarcıklıoğlu:
“Akşam yatağa yatarken, sabah nasıl bir Türkiye’yle uyanacağımız kuşkusunu yaşıyoruz...”
AKP hükümeti TÜSİAD’a bile aba altında sopa gösterdi, Kemal Derviş’in çağrılmasına karşı. AKP’ye karşı yeni bir parti arayışı nedeniyle işadamlarında “Ergenekon kapsamına girer miyim?” kuşkusu yaygın.
Demokrasi maskesiyle öç alma peşinde olanlara sormak gerekiyor:
“2004 yılında darbe duyumu alan AKP hükümeti neden o tarihte komutanları emekli etmedi?”
Yaşananlardan gerçekten üzüntü duyuyorum...
Mustafa Balbay’ın evi dört saat aranıyor. Polisler koluna girip götürüyor.
Tercüman’ın genel yayın yönetmeni Ufuk Büyükçelebi’nin bilekleri arkadan kelepçeleniyor...
Laik medyamız suspus!..
Dinci medya ve AKP yandaşı kalemler ise saldırıda...
Şimdi hedefte rektörler var!..
Bakın “malum dincilere” nasıl hedef gösteriyor rektörleri...
Peki cumhuriyet savcıları bu tür yayınlar ve bilgi kirliliği karşısında ne yapıyorlar?
***
Dincilerin, AKP yandaşlarının, tarikat şeyhlerinin, müritlerinin dokunulmazlığı var demokrasi adına...
Kendileri gibi düşünmeyenleri “darbeci”, “çeteci”, “faşist” diye suçlayan din bezirgânları, tarikat şeyhlerinin müritleri, Soros’un Çocukları meydanı boş bulduklarını sanıyorlar!..
Dün gazetelerine baktınız mı?
Sıvas Katliamını’nın on beşinci yılına ilişkin anma törenlerinden tek satır yoktu...
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, yurtsever solculara durmadan vuran “müritler” Tayyip Bey’e ise alkış tutarlar...
Bunların demokrasiyle, özgürlüklerle, insan haklarıyla uzaktan yakından ilişkisi yoktur...
Fethullahçı-Nakşi-Süleymancı şemsiyenin “Milli Görüş” zemininde yeşerdiler ve bugünlere geldiler...
Bizim en güçlü silahımız demokrasi ve hukuktur!..
Ya onların?..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 4 Temmuz 2008
02 Temmuz 2008
Büyük Gözaltı
Sabaha karşı İlhan Selçuk’u alıp götürmüşlerdi, dün de Mustafa Balbay’ı...
Polisin “Ergenekon” diye adlandırdığı gözaltılar bir yıl önce başlamıştı...
İlhan Ağabey, 21 Mart 2008 tarihinde gözaltına alındı, Mustafa Balbay ise 1 Temmuz 2008’de...
Haberi sabah saat 08.30’da öğrendim...
Bu arada televizyonlar canlı yayına başlamışlardı...
Mustafa Balbay, Tercüman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ufuk Büyükçelebi, emekli Orgeneral Hurşit Tolon, ADD Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün de “Ergenekon” kapsamında gözaltına alınanlar arasındaydı...
Evden gazeteye gelinceye dek televizyonların canlı yayınına katıldım...
Televizyonların canlı yayın araçları ve gazeteciler gazetenin önünde bekliyorlardı...
Odama çıktım... Televizyonu açtım...
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün açıklaması televizyon ekranına yansıdı:
“Atatürk ve Cumhuriyeti sevmekten suçlanıyorum!”
Mustafa Balbay’a gelince...
Mustafa yılların gazetecisi ve köşe yazarı...
Ben Mustafa Balbay’ı öğrencilik yıllarından beri tanırım. Uzun yıllar İzmir’de, İstanbul’da birlikte çalıştık.
Bir hafta önce Ankara’daydım...
Ankara Temsilciliğimizin yeni binasını açtık, akşam yemek yedik...
Benim Mustafa’yı uzun uzun anlatmama gerek yok. Yazıları ortada, kitapları ortada...
Ne düşünüyorsa onu yazıyor...
Hedefte Cumhuriyet Gazetesi var...
Cüneyt Arcayürek ve ben televizyonlarda söyledik, bir kez daha yineleyeyim:
“Cumhuriyet Gazetesi çalışanlarının veremeyeceği bir hesap yoktur. Başımız dik. Laik demokratik Cumhuriyete sahip çıkacağız. Demokrasi ve özgürlük karşıtı güçlerle, köktendincilerle, devlet içinde örgütlü çetelerle mücadeleyi sürdüreceğiz. Yerimiz yurdumuz belli. Ama ortalıkta dolaşanlar bir gün mutlaka yargı önünde hesap vereceklerdir.”
***
Bugün Sıvas kıyımının on beşinci yıldönümü...
15 yıl önce bugün Sıvas Madımak Oteli’nde onlarca aydınımız, yazarımız, edebiyatçımız, ozanımız, çocuklarımız yobazlar tarafından yakıldı...
İlginçtir, Ankara’da, İstanbul’da, Trabzon’da “Ergenekon operasyonu”nun dördüncü halkası gerçekleştirildi...
Ve dün sabah saat 10.00’da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi üyelerine AKP’nin kapatılmasına ilişkin bir saati aşkın sözlü açıklama yaparken Mustafa Balbay’ın eviyle Cumhuriyet Ankara Bürosu’nun binası polislerce aranıyordu...
Acaba bunların tümü bir rastlantı mıydı?
Ben bugün Sıvas kıyımını yazacaktım. O yazımı erteledim...
Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Ortada bir hesaplaşma var.
Yaşadıklarımız 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin sonrası gibi...
Bir yıldırma, bir hesaplaşma, bir baskı döneminden geçiyoruz.
AKP’ye muhalefet eden gazeteciler, yazarlar, emekli askerler, bilim insanları susturulmak isteniyor.
Bir yandan CHP’ye, emekten, demokrasiden, özgürlüklerden yana olanlara saldırılıyor, öte yandan “Ergenekon” adı verilen örgüte üye olma savıyla aydınlar, yazarlar, bilim insanları, emekli generaller gözaltına alınıyor...
Polis Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’nu basıyor yargı kararıyla...
Olacak iş değil!..
Nerede hukuk devleti!..
Bunun adına düpedüz hukuk tanımazlık denir...
21 Mart’ta Mustafa Kemal Atatürk’ün Aydınlanma felsefesini en iyi biçimde özümsemiş İlhan Selçuk’u gözaltına alınca duvara toslamışlardı...
Şimdi Aydınlanma Devrimi’nin bayrağını taşıyan Mustafa Balbay’ı, Cumhuriyet mitinglerinin önde gelen adlarını gözaltına alarak deniyorlar...
***
Aymazlara, hukuk tanımazlara sesleniyorum:
“İlhan Selçuk ve arkadaşları Aydınlanma Devrimi’nin bayrağını taşımayı sürdüreceklerdir. Tarikat şeyhlerine, müritlerine, din bezirgânlarına önemle duyurulur...”
Laik demokratik Cumhuriyetten yana tavır almak; demokrasiyi; insan haklarını, özgürlükleri savunmak; gericiliğe, ırk, din, dil, renk ve mezhep ayrımcılığına, bölücülüğe, teröre karşı çıkmak; çetelerle, din bezirgânlarıyla mücadele etmek ve Atatürk’ü sevmek suçsa ben de o suçu işliyorum!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 2 Temmuz 2008
Polisin “Ergenekon” diye adlandırdığı gözaltılar bir yıl önce başlamıştı...
İlhan Ağabey, 21 Mart 2008 tarihinde gözaltına alındı, Mustafa Balbay ise 1 Temmuz 2008’de...
Haberi sabah saat 08.30’da öğrendim...
Bu arada televizyonlar canlı yayına başlamışlardı...
Mustafa Balbay, Tercüman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ufuk Büyükçelebi, emekli Orgeneral Hurşit Tolon, ADD Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün de “Ergenekon” kapsamında gözaltına alınanlar arasındaydı...
Evden gazeteye gelinceye dek televizyonların canlı yayınına katıldım...
Televizyonların canlı yayın araçları ve gazeteciler gazetenin önünde bekliyorlardı...
Odama çıktım... Televizyonu açtım...
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün açıklaması televizyon ekranına yansıdı:
“Atatürk ve Cumhuriyeti sevmekten suçlanıyorum!”
Mustafa Balbay’a gelince...
Mustafa yılların gazetecisi ve köşe yazarı...
Ben Mustafa Balbay’ı öğrencilik yıllarından beri tanırım. Uzun yıllar İzmir’de, İstanbul’da birlikte çalıştık.
Bir hafta önce Ankara’daydım...
Ankara Temsilciliğimizin yeni binasını açtık, akşam yemek yedik...
Benim Mustafa’yı uzun uzun anlatmama gerek yok. Yazıları ortada, kitapları ortada...
Ne düşünüyorsa onu yazıyor...
Hedefte Cumhuriyet Gazetesi var...
Cüneyt Arcayürek ve ben televizyonlarda söyledik, bir kez daha yineleyeyim:
“Cumhuriyet Gazetesi çalışanlarının veremeyeceği bir hesap yoktur. Başımız dik. Laik demokratik Cumhuriyete sahip çıkacağız. Demokrasi ve özgürlük karşıtı güçlerle, köktendincilerle, devlet içinde örgütlü çetelerle mücadeleyi sürdüreceğiz. Yerimiz yurdumuz belli. Ama ortalıkta dolaşanlar bir gün mutlaka yargı önünde hesap vereceklerdir.”
***
Bugün Sıvas kıyımının on beşinci yıldönümü...
15 yıl önce bugün Sıvas Madımak Oteli’nde onlarca aydınımız, yazarımız, edebiyatçımız, ozanımız, çocuklarımız yobazlar tarafından yakıldı...
İlginçtir, Ankara’da, İstanbul’da, Trabzon’da “Ergenekon operasyonu”nun dördüncü halkası gerçekleştirildi...
Ve dün sabah saat 10.00’da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi üyelerine AKP’nin kapatılmasına ilişkin bir saati aşkın sözlü açıklama yaparken Mustafa Balbay’ın eviyle Cumhuriyet Ankara Bürosu’nun binası polislerce aranıyordu...
Acaba bunların tümü bir rastlantı mıydı?
Ben bugün Sıvas kıyımını yazacaktım. O yazımı erteledim...
Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Ortada bir hesaplaşma var.
Yaşadıklarımız 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin sonrası gibi...
Bir yıldırma, bir hesaplaşma, bir baskı döneminden geçiyoruz.
AKP’ye muhalefet eden gazeteciler, yazarlar, emekli askerler, bilim insanları susturulmak isteniyor.
Bir yandan CHP’ye, emekten, demokrasiden, özgürlüklerden yana olanlara saldırılıyor, öte yandan “Ergenekon” adı verilen örgüte üye olma savıyla aydınlar, yazarlar, bilim insanları, emekli generaller gözaltına alınıyor...
Polis Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’nu basıyor yargı kararıyla...
Olacak iş değil!..
Nerede hukuk devleti!..
Bunun adına düpedüz hukuk tanımazlık denir...
21 Mart’ta Mustafa Kemal Atatürk’ün Aydınlanma felsefesini en iyi biçimde özümsemiş İlhan Selçuk’u gözaltına alınca duvara toslamışlardı...
Şimdi Aydınlanma Devrimi’nin bayrağını taşıyan Mustafa Balbay’ı, Cumhuriyet mitinglerinin önde gelen adlarını gözaltına alarak deniyorlar...
***
Aymazlara, hukuk tanımazlara sesleniyorum:
“İlhan Selçuk ve arkadaşları Aydınlanma Devrimi’nin bayrağını taşımayı sürdüreceklerdir. Tarikat şeyhlerine, müritlerine, din bezirgânlarına önemle duyurulur...”
Laik demokratik Cumhuriyetten yana tavır almak; demokrasiyi; insan haklarını, özgürlükleri savunmak; gericiliğe, ırk, din, dil, renk ve mezhep ayrımcılığına, bölücülüğe, teröre karşı çıkmak; çetelerle, din bezirgânlarıyla mücadele etmek ve Atatürk’ü sevmek suçsa ben de o suçu işliyorum!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 2 Temmuz 2008
Rumi Forum Kimin?
Yazı masamın başına oturup düşünmeye başladım:
“Nereden başlayayım acaba?”
Çünkü konular birbirine karıştı... Kafam allak bullak oldu...
Hava da sıcak...
Türk edebiyatının önde gelen adlarından Latife Tekin’in Karabük’te başına gelenler, AKP’li Belediye Başkanı Hüseyin Erer’in celallenmesi neyin habercisi sizce?
Dinci faşizmin!..
Latife Tekin, hükümetin enerji politikalarını eleştirince AKP’li başkan durumdan vazife çıkarıp haykırıyor:
“Sen buraya benim paramla geldin, siyaset yapamazsın!..”
Latife Tekin bir anda kendini Sıvas’ta Madımak Oteli’nde sanıyor...
AKP’li başkan izleyicilere gözdağı veriyor bu arada:
“Alkışlamayın onu, boynunuzu kırarım!..”
AKP’li belediye, il, ilçe başkanlarının Anadolu’da terör estirdiklerini, polisleri, öğretmenleri, doktorları, hemşireleri, memurları “bizden değil” diyerek valilere, kaymakamlara baskı yaptırıp sürdüklerini biliyorum.
Türkiye dinci-tarikatçı bir yapıya bürünüyor... Fethullahçı-Nakşi örgütlenme sürüyor...
Fethullah Gülen olayı bir kanıt olarak karşımızda. Fethullah’ın CIA’yla ilişkisi apaçık ortada.
Fethullah Gülen’in Washington’da nasıl örgütlendiği, nasıl etkinlik kazandığı, hazırlatılan raporlarla kesinlik kazanıyor.
Rand Corporation adlı Amerikan düşünce kuruluşunun hazırladığı rapor, “Türkiye’de Siyasal İslamın Yükselişi” başlığını taşıyordu.
Bu raporun tanıtımı ise Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu “Rumi Forum” adlı kuruluşta yapılmıştı.
***
Fethullah Gülen’in ısmarladığı bu rapor, AKP’ye o denli yumuşak bakıyor ki, insan ister istemez şu yorumda bulunuyor:
“Bu AKP, Türkiye’de demokrasi ve özgürlüklerin simgesi...”
Rapor Pentagon’u yanıltmak istiyordu.
Raporu hazırlayan Stephen Larrabe’yle, “Rand Corporation” uzmanlarından Angel Rabasa ilginç bir açıklama yapmışlardı:
“Raporu yazma düşüncesi Fethullah Gülen’in Rumi Forum’undan geldi. Türkiye’ye gittiğimizde böyle bir rapor hazırlamamız istendi.”
Peki, raporun hazırlanmasını isteyenler kimler!
Medyada, hükümette etkin olan Fethullahçılar...
Böyle raporlar parayla yazılır...
25 milyar dolara egemen olan Fethullah Gülen için para hiç önemli değildir...
Bu işin arkasında ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman da var. Edelman Pentagon’da siyasi işlerden sorumlu müsteşar konumunda.
Fethullahçılar pazarlama işinde bir numara...
Rapora bakarsanız Türkiye’de sinsice İslamileştirme olmuyormuş. Türkiye’nin üçte biri laik, üçte ikisi dindarmış. Sorun laik-dindar çatışmasından kaynaklanıyormuş.
Gördünüz mü oyunu?
Laiklik dindarlığın önünde bir engel midir Türkiye’de?
Okuldan fazla cami var. Ramazanda Türk Silahlı Kuvvetleri’nde sahura kalkar asker. Her kışlada cami, mescit bulunur.
***
Raporda ayrıca, dindarların demokrat, özgürlükçü; laiklerin baskıcı, faşist oldukları vurgulanıyor.
Türkiye’deki dinci partiler ve tarikatlar laikliği “dinsizlik” olarak gösterirler hep. Fethullahçıların Amerikalılara hazırlattığı bu raporda da aynı ifadeler dikkat çekiyor.
İşte Fethullahçıların gerçek yüzü...
Bakın nereden, nereye geldim...
Hâlâ yazı masamın başındayım ve “Nereden başlamalıyım acaba” diye düşünüyorum...
Siyasal İslamın simge adı Fethullah Gülen, Türk edebiyatının simge adı Latife Tekin...
Latife Tekin Karabük’te linç edilebilirdi... Fethullah Gülen’in müritleri ve dinciler başına bir iş açabilirdi...
Türkiye’nin geldiği noktaya bakın..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 1 Temmuz 2008
“Nereden başlayayım acaba?”
Çünkü konular birbirine karıştı... Kafam allak bullak oldu...
Hava da sıcak...
Türk edebiyatının önde gelen adlarından Latife Tekin’in Karabük’te başına gelenler, AKP’li Belediye Başkanı Hüseyin Erer’in celallenmesi neyin habercisi sizce?
Dinci faşizmin!..
Latife Tekin, hükümetin enerji politikalarını eleştirince AKP’li başkan durumdan vazife çıkarıp haykırıyor:
“Sen buraya benim paramla geldin, siyaset yapamazsın!..”
Latife Tekin bir anda kendini Sıvas’ta Madımak Oteli’nde sanıyor...
AKP’li başkan izleyicilere gözdağı veriyor bu arada:
“Alkışlamayın onu, boynunuzu kırarım!..”
AKP’li belediye, il, ilçe başkanlarının Anadolu’da terör estirdiklerini, polisleri, öğretmenleri, doktorları, hemşireleri, memurları “bizden değil” diyerek valilere, kaymakamlara baskı yaptırıp sürdüklerini biliyorum.
Türkiye dinci-tarikatçı bir yapıya bürünüyor... Fethullahçı-Nakşi örgütlenme sürüyor...
Fethullah Gülen olayı bir kanıt olarak karşımızda. Fethullah’ın CIA’yla ilişkisi apaçık ortada.
Fethullah Gülen’in Washington’da nasıl örgütlendiği, nasıl etkinlik kazandığı, hazırlatılan raporlarla kesinlik kazanıyor.
Rand Corporation adlı Amerikan düşünce kuruluşunun hazırladığı rapor, “Türkiye’de Siyasal İslamın Yükselişi” başlığını taşıyordu.
Bu raporun tanıtımı ise Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu “Rumi Forum” adlı kuruluşta yapılmıştı.
***
Fethullah Gülen’in ısmarladığı bu rapor, AKP’ye o denli yumuşak bakıyor ki, insan ister istemez şu yorumda bulunuyor:
“Bu AKP, Türkiye’de demokrasi ve özgürlüklerin simgesi...”
Rapor Pentagon’u yanıltmak istiyordu.
Raporu hazırlayan Stephen Larrabe’yle, “Rand Corporation” uzmanlarından Angel Rabasa ilginç bir açıklama yapmışlardı:
“Raporu yazma düşüncesi Fethullah Gülen’in Rumi Forum’undan geldi. Türkiye’ye gittiğimizde böyle bir rapor hazırlamamız istendi.”
Peki, raporun hazırlanmasını isteyenler kimler!
Medyada, hükümette etkin olan Fethullahçılar...
Böyle raporlar parayla yazılır...
25 milyar dolara egemen olan Fethullah Gülen için para hiç önemli değildir...
Bu işin arkasında ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman da var. Edelman Pentagon’da siyasi işlerden sorumlu müsteşar konumunda.
Fethullahçılar pazarlama işinde bir numara...
Rapora bakarsanız Türkiye’de sinsice İslamileştirme olmuyormuş. Türkiye’nin üçte biri laik, üçte ikisi dindarmış. Sorun laik-dindar çatışmasından kaynaklanıyormuş.
Gördünüz mü oyunu?
Laiklik dindarlığın önünde bir engel midir Türkiye’de?
Okuldan fazla cami var. Ramazanda Türk Silahlı Kuvvetleri’nde sahura kalkar asker. Her kışlada cami, mescit bulunur.
***
Raporda ayrıca, dindarların demokrat, özgürlükçü; laiklerin baskıcı, faşist oldukları vurgulanıyor.
Türkiye’deki dinci partiler ve tarikatlar laikliği “dinsizlik” olarak gösterirler hep. Fethullahçıların Amerikalılara hazırlattığı bu raporda da aynı ifadeler dikkat çekiyor.
İşte Fethullahçıların gerçek yüzü...
Bakın nereden, nereye geldim...
Hâlâ yazı masamın başındayım ve “Nereden başlamalıyım acaba” diye düşünüyorum...
Siyasal İslamın simge adı Fethullah Gülen, Türk edebiyatının simge adı Latife Tekin...
Latife Tekin Karabük’te linç edilebilirdi... Fethullah Gülen’in müritleri ve dinciler başına bir iş açabilirdi...
Türkiye’nin geldiği noktaya bakın..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 1 Temmuz 2008
01 Temmuz 2008
Fethullah Gülen, Artık Türkiye’ye Dön
Pennsylvania Doğu Bölgesi Mahkemesi Yargıcı Stewart Dalzell, Fethullah Gülen için davada verilen belgelerin inandırıcı olmadığını öne sürerek “Yeşil Kart”ı engelledi...
Yargıç Dalzell ne diyor:
“Gülen’in Yeşil Kart alabilmesi için olağanüstü yetenekte olması gerekir. Yeşil Kart alabilmesi için ulusal ve uluslararası toplumda mesleğinde en üst düzeyde bulunması gerekir. Kendisi din adamıdır, ama eğitimci olarak karşımıza çıkmıştır. Yani Yeşil Kart’ı eğitimci olarak almak istiyor.”
Yargıç Dalzell’in 4 Haziran 2008 tarihli mahkeme kararında Gülen’in akademisyenlikten çok uzak olduğu vurgulanıyor...
Bu ne demektir?
Türkçesi şu:
“İlkokul mezunu bir kişi, bilim adamı olamaz. Fethullah Gülen, akademisyenlere para ödeyerek kendi sponsorluğunda konferanslar, paneller düzenletiyor. Daha açıkçası, kendisine övgüler düzdürüyor. Kendisini bir numaralı düşünür seçtiriyor. Propagandasını yaptırıyor. Böylece öne çıkıyor. Kendi çalışmalarını finanse etmek Fethullah Gülen’i akademisyen yapmaz.”
Yargı kararında çok önemli bir bölüm daha var, o da şu:
“Fethullah Gülen, Türkiye’de siyasi etkinliği olan dini bir hareketin lideri. Referans mektuplarında Gülen’in eğitimi, hangi okullarda ders verdiği bilgisi ve diploması yok.”
Yargı, Gülen’in ödüllerini de tanımadı. Savcı Yardımcısı Frye’nin elinde, Gülen’in 1959 yılındaki imamlık diploması bulunuyor. Bir de bu görevden 1981 yılında emekliye ayrıldığı belgesi.
Yargı heyeti, UNESCO’nun Romanya Komisyonu’nun verdiği “Liyakat Ödülü”nü tanımadı...
***
Fethullah Gülen’in “Yeşil Kart” için mahkemeye başvurulan destek mektuplarında ilk sırada kim var, biliyor musunuz?
CIA’nın analiz ve prodüksiyon direktörü olarak emekli olan George Fidas...
Aynı zamanda CIA’nın Balkanlar uzmanı da olan George Fidas, şu sıralar Washington Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ders veriyor...
Fidas, Yunan asıllı. Ayrıca Joint Military Intelligence Council’de görevli...
Şimdi sıkı durun...
Fethullah Gülen’in “Yeşil Kart”lı olması için referans mektubu yazanlar arasında eski CIA ajanı Graham Fuller de yer alıyor...
Daha başkaları da var elbet...
Türkiye’den eski başbakanlardan Yıldırım Akbulut, eski Mili Eğitim Bakanı AKP’li Mehmet Sağlam, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, çok sayıda bilim insanı, Katolik papazlar, TÜGİAD Yönetim Kurulu Başkanı Murat Saraylı...
Mektuplar iki bin sayfadan oluşan dosyada...
Şimdi gelelim en önemli konuya:
Savcılık kayıtlarında Fethullah Gülen’in finansal kaynaklarına ilişkin savlar dikkat çekici...
Savcılık savı aynen şöyle:
“Fethullah Gülen hareketinin projelerinin arkasında Suudi Arabistan, İran, Türkiye, hatta CIA bulunuyor. Ankara’da yıllık gelirinin yüzde 10 ile yüzde 70’ini Gülen hareketine bağışlayan işadamları var. Kendileri açıkladı. İstanbul’da yaşayan bir işadamı, Gülen hareketine yılda 4-5 milyon dolar bağışlıyor...”
***
Evet... Olay ortada... Gülen’e “Yeşil Kart” verilmedi ABD’den...
Fethullah Gülen’in avukatlarının “Yeşil Kart” işinin peşini bırakmayacaklarını biliyorum...
Daha önce de “Yeşil Kart” başvurusu yapmışlar ve sonuç alamamışlardı. Benim bildiğim bu üçüncü başvuru.
ABD’deki mücadele sürecek!
Fethullah Gülen “vize” almadan ABD’ye rahatça girip çıkmak için yapıyor başvuruyu...
Eee, kolay değil ABD’de yaşamak. Dünyanın 100 düşünürü arasından birinci seçilmek. Dolarlar yeşil yeşil. CIA’nın eski uzmanları yanlarında.
Ah, şu yargı da olmasa!.. İşler tıkır tıkır yürüyecek!
Haydi Fethullah Gülen, seni bekliyorum, ülkene hemen geri dön!..
Nasıl bir şenlik olacak, çok merak ediyorum!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 27 Haziran 2008
Yargıç Dalzell ne diyor:
“Gülen’in Yeşil Kart alabilmesi için olağanüstü yetenekte olması gerekir. Yeşil Kart alabilmesi için ulusal ve uluslararası toplumda mesleğinde en üst düzeyde bulunması gerekir. Kendisi din adamıdır, ama eğitimci olarak karşımıza çıkmıştır. Yani Yeşil Kart’ı eğitimci olarak almak istiyor.”
Yargıç Dalzell’in 4 Haziran 2008 tarihli mahkeme kararında Gülen’in akademisyenlikten çok uzak olduğu vurgulanıyor...
Bu ne demektir?
Türkçesi şu:
“İlkokul mezunu bir kişi, bilim adamı olamaz. Fethullah Gülen, akademisyenlere para ödeyerek kendi sponsorluğunda konferanslar, paneller düzenletiyor. Daha açıkçası, kendisine övgüler düzdürüyor. Kendisini bir numaralı düşünür seçtiriyor. Propagandasını yaptırıyor. Böylece öne çıkıyor. Kendi çalışmalarını finanse etmek Fethullah Gülen’i akademisyen yapmaz.”
Yargı kararında çok önemli bir bölüm daha var, o da şu:
“Fethullah Gülen, Türkiye’de siyasi etkinliği olan dini bir hareketin lideri. Referans mektuplarında Gülen’in eğitimi, hangi okullarda ders verdiği bilgisi ve diploması yok.”
Yargı, Gülen’in ödüllerini de tanımadı. Savcı Yardımcısı Frye’nin elinde, Gülen’in 1959 yılındaki imamlık diploması bulunuyor. Bir de bu görevden 1981 yılında emekliye ayrıldığı belgesi.
Yargı heyeti, UNESCO’nun Romanya Komisyonu’nun verdiği “Liyakat Ödülü”nü tanımadı...
***
Fethullah Gülen’in “Yeşil Kart” için mahkemeye başvurulan destek mektuplarında ilk sırada kim var, biliyor musunuz?
CIA’nın analiz ve prodüksiyon direktörü olarak emekli olan George Fidas...
Aynı zamanda CIA’nın Balkanlar uzmanı da olan George Fidas, şu sıralar Washington Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ders veriyor...
Fidas, Yunan asıllı. Ayrıca Joint Military Intelligence Council’de görevli...
Şimdi sıkı durun...
Fethullah Gülen’in “Yeşil Kart”lı olması için referans mektubu yazanlar arasında eski CIA ajanı Graham Fuller de yer alıyor...
Daha başkaları da var elbet...
Türkiye’den eski başbakanlardan Yıldırım Akbulut, eski Mili Eğitim Bakanı AKP’li Mehmet Sağlam, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, çok sayıda bilim insanı, Katolik papazlar, TÜGİAD Yönetim Kurulu Başkanı Murat Saraylı...
Mektuplar iki bin sayfadan oluşan dosyada...
Şimdi gelelim en önemli konuya:
Savcılık kayıtlarında Fethullah Gülen’in finansal kaynaklarına ilişkin savlar dikkat çekici...
Savcılık savı aynen şöyle:
“Fethullah Gülen hareketinin projelerinin arkasında Suudi Arabistan, İran, Türkiye, hatta CIA bulunuyor. Ankara’da yıllık gelirinin yüzde 10 ile yüzde 70’ini Gülen hareketine bağışlayan işadamları var. Kendileri açıkladı. İstanbul’da yaşayan bir işadamı, Gülen hareketine yılda 4-5 milyon dolar bağışlıyor...”
***
Evet... Olay ortada... Gülen’e “Yeşil Kart” verilmedi ABD’den...
Fethullah Gülen’in avukatlarının “Yeşil Kart” işinin peşini bırakmayacaklarını biliyorum...
Daha önce de “Yeşil Kart” başvurusu yapmışlar ve sonuç alamamışlardı. Benim bildiğim bu üçüncü başvuru.
ABD’deki mücadele sürecek!
Fethullah Gülen “vize” almadan ABD’ye rahatça girip çıkmak için yapıyor başvuruyu...
Eee, kolay değil ABD’de yaşamak. Dünyanın 100 düşünürü arasından birinci seçilmek. Dolarlar yeşil yeşil. CIA’nın eski uzmanları yanlarında.
Ah, şu yargı da olmasa!.. İşler tıkır tıkır yürüyecek!
Haydi Fethullah Gülen, seni bekliyorum, ülkene hemen geri dön!..
Nasıl bir şenlik olacak, çok merak ediyorum!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 27 Haziran 2008
Fethullah’a ABD’den Yargı Darbesi
Haberi önceki gün Ankara’da öğrendim; dün sabah da İstanbul’da Fethullahçı Zaman gazetesinin manşetine baktım:
“Adalet tecelli etti, Gülen’in beraat kararı kesinleşti...”
İki gündür sevinçten uçuyorum...
Fethullah Gülen on yıldır gurbet ellerde yaşıyordu...
Kolay değil, ABD’de yaşayıp Atlantik ötesinden gazetelerini, televizyonlarını, finans kuruluşlarını, okullarını, yurtlarını, hastanelerini yönetmek...
Ekrem Dumanlı, Fethullah Gülen’i çok özlemiş belli. O da “Mahkeme kalplerdeki kararı tescil etti” diye başlık atmış yazısına...
İki ayrı haber Fethullah’ın müritlerini coşturmuş...
Birinci haber:
Foreign Policy adlı dergi Fethullah Gülen’i “Yaşayan en büyük 100 entelektüel” anketinde birinci seçmiş. Orhan Pamuk dördüncü olmuş.
Vay be!..
Onlar kanat takıp havalanadursun, benim
göğsüm kabardı...
İkinci haber:
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun oyçokluğu ile aldığı karar: “Suçlamaları kanıtlayacak hiçbir delil yok, beraat...”
Bir üçüncü haber...
Bu haber nedense Zaman gazetesinde yok...
Oysa bu haber çok önemli...
Haber Hürriyet’in 27. sayfasında. Razi Canikligil (New York) imzalı haberin başlığı şöyle:
“ABD’den yeşil kart alamadı, bir ay süresi kaldı...”
Yeşil kart alamayan kim?
Fethullah Gülen!..
Bu haber bomba!..
Hürriyet’in birinci sayfasında yer alması gerekmez mi?
***
Türkiye-Almanya yarıfinal maçı neredeyse tam sayfa Hürriyet’te...
Yine de birinci sayfasında yer bulabilirdi Hürriyet’in...
Zaman’ı Yaysat dağıtıyor, ne olur ne olmaz...
Hürriyet’in haberini okuyorum:
“ABD’de oturma, seyahat etme ve çalışma izni sağlayan ‘Green Card’ (Yeşil Kart) için yaptığı başvuru ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi tarafından reddedilen Fethullah Gülen, kararın düzeltilmesi için açtığı davayı kaybetti.
Mahkeme, Gülen’in ‘olağanüstü yetenekli eğitimci’ statüsünde Yeşil Kart alabilmesi için öne sürdüğü argümanları yetersiz buldu.
Göçmen bürosunu haklı bulan Pennsylvania Doğu Bölgesi Mahkemesi yargıcı Stewart Dalzell’in kararı sonrası Gülen’in bir ay içinde ABD’yi terk etmesi gerekiyor.
Ancak yasalarda açıkça belirtilmediği için bu süre kesin değil. Kaçak olarak ülkede kalabileceği bu sürenin de 6 aya kadar uzayabileceği belirtiliyor.”
Ne yapacak şimdi Fethullah Gülen ve müritleri?
İşleri zor!..
Acaba Fethullah Gülen Türkiye’ye mi gelecek yoksa İngiltere’ye mi yoksa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne mi gidecek?
Ben, Türkiye’ye gelmesinden yanayım!..
Gelsin.. işin başına geçsin!..
Kadrolar tamam. Herkes görevinin başında.
ğrendiğim kadarıyla, din baronu Türkiye’ye gelmek istemiyormuş bir yıl daha...
Her neyse!..
Hürriyet’in haberini okumayı sürdüreyim:
“Göçmen bürosunun yanı sıra Yurtiçi Güvenlik Bakanı Michael Chertoff ve FBI Direktörü Robert S. Mueller’den de şikâyetçi olduğu davada Fethullah Gülen’i, Klasko, Rulan, Stock&Seltzer avukatlık bürosu savundu.
Göçmenlik bürosu ise Eyalet Savcısı Patrick Catherine Frye tarafından savunuldu.
Avukatları, dava dilekçesinde Gülen’in Türkiye’nin en önemli dini lideri, dini hoşgörü savunucusu ve dünyanın sayılı eğitimcilerinden biri olduğunu iddia etti.
Gülen için 1992’de Pennsylvania’da ‘Golden Generation Worship and Retreat Center Inc.’ tarafından ‘özel göçmen din görevlisi’ statüsünde vize başvurusu yapıldığı ifade edildi.”
***
Oldu mu şimdi; Fethullah’a bu yapılır mı?
Aklıma Hakan Yavuz’un Reuters Ajansı’na yaptığı açıklama geldi...
Eski AKP Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen’in eski eşi olan ve bir dönem Fethullah Gülen’e yakınlığıyla tanınan, Utah Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersi veren Hakan Yavuz, din baronunun eylemlerini söyle anlatıyordu:
“Bu siyasi bir hareket... Ve her zaman da öyle oldu. İktidarın çok önemli olduğunu düşünüyorlar. Türkiye’yi ileride dindar dünyanın merkezine dönüştürecek ve ülkeyi İslamlaştıracak elit bir sınıf yetiştirmek istiyorlar. Bu şu anda ülkedeki en güçlü hareket. Medyada, Eğitim Bakanlığı’nda ve polis teşkilatı içinde güçlüler... Bugün geldikleri nokta beni korkutuyor. Toplumda onların karşısında denge yaratacak başka hiçbir hareket yok...”
Bitmedi...
Devamı yarına!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 26 Haziran 2008
“Adalet tecelli etti, Gülen’in beraat kararı kesinleşti...”
İki gündür sevinçten uçuyorum...
Fethullah Gülen on yıldır gurbet ellerde yaşıyordu...
Kolay değil, ABD’de yaşayıp Atlantik ötesinden gazetelerini, televizyonlarını, finans kuruluşlarını, okullarını, yurtlarını, hastanelerini yönetmek...
Ekrem Dumanlı, Fethullah Gülen’i çok özlemiş belli. O da “Mahkeme kalplerdeki kararı tescil etti” diye başlık atmış yazısına...
İki ayrı haber Fethullah’ın müritlerini coşturmuş...
Birinci haber:
Foreign Policy adlı dergi Fethullah Gülen’i “Yaşayan en büyük 100 entelektüel” anketinde birinci seçmiş. Orhan Pamuk dördüncü olmuş.
Vay be!..
Onlar kanat takıp havalanadursun, benim
göğsüm kabardı...
İkinci haber:
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun oyçokluğu ile aldığı karar: “Suçlamaları kanıtlayacak hiçbir delil yok, beraat...”
Bir üçüncü haber...
Bu haber nedense Zaman gazetesinde yok...
Oysa bu haber çok önemli...
Haber Hürriyet’in 27. sayfasında. Razi Canikligil (New York) imzalı haberin başlığı şöyle:
“ABD’den yeşil kart alamadı, bir ay süresi kaldı...”
Yeşil kart alamayan kim?
Fethullah Gülen!..
Bu haber bomba!..
Hürriyet’in birinci sayfasında yer alması gerekmez mi?
***
Türkiye-Almanya yarıfinal maçı neredeyse tam sayfa Hürriyet’te...
Yine de birinci sayfasında yer bulabilirdi Hürriyet’in...
Zaman’ı Yaysat dağıtıyor, ne olur ne olmaz...
Hürriyet’in haberini okuyorum:
“ABD’de oturma, seyahat etme ve çalışma izni sağlayan ‘Green Card’ (Yeşil Kart) için yaptığı başvuru ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi tarafından reddedilen Fethullah Gülen, kararın düzeltilmesi için açtığı davayı kaybetti.
Mahkeme, Gülen’in ‘olağanüstü yetenekli eğitimci’ statüsünde Yeşil Kart alabilmesi için öne sürdüğü argümanları yetersiz buldu.
Göçmen bürosunu haklı bulan Pennsylvania Doğu Bölgesi Mahkemesi yargıcı Stewart Dalzell’in kararı sonrası Gülen’in bir ay içinde ABD’yi terk etmesi gerekiyor.
Ancak yasalarda açıkça belirtilmediği için bu süre kesin değil. Kaçak olarak ülkede kalabileceği bu sürenin de 6 aya kadar uzayabileceği belirtiliyor.”
Ne yapacak şimdi Fethullah Gülen ve müritleri?
İşleri zor!..
Acaba Fethullah Gülen Türkiye’ye mi gelecek yoksa İngiltere’ye mi yoksa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne mi gidecek?
Ben, Türkiye’ye gelmesinden yanayım!..
Gelsin.. işin başına geçsin!..
Kadrolar tamam. Herkes görevinin başında.
ğrendiğim kadarıyla, din baronu Türkiye’ye gelmek istemiyormuş bir yıl daha...
Her neyse!..
Hürriyet’in haberini okumayı sürdüreyim:
“Göçmen bürosunun yanı sıra Yurtiçi Güvenlik Bakanı Michael Chertoff ve FBI Direktörü Robert S. Mueller’den de şikâyetçi olduğu davada Fethullah Gülen’i, Klasko, Rulan, Stock&Seltzer avukatlık bürosu savundu.
Göçmenlik bürosu ise Eyalet Savcısı Patrick Catherine Frye tarafından savunuldu.
Avukatları, dava dilekçesinde Gülen’in Türkiye’nin en önemli dini lideri, dini hoşgörü savunucusu ve dünyanın sayılı eğitimcilerinden biri olduğunu iddia etti.
Gülen için 1992’de Pennsylvania’da ‘Golden Generation Worship and Retreat Center Inc.’ tarafından ‘özel göçmen din görevlisi’ statüsünde vize başvurusu yapıldığı ifade edildi.”
***
Oldu mu şimdi; Fethullah’a bu yapılır mı?
Aklıma Hakan Yavuz’un Reuters Ajansı’na yaptığı açıklama geldi...
Eski AKP Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen’in eski eşi olan ve bir dönem Fethullah Gülen’e yakınlığıyla tanınan, Utah Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersi veren Hakan Yavuz, din baronunun eylemlerini söyle anlatıyordu:
“Bu siyasi bir hareket... Ve her zaman da öyle oldu. İktidarın çok önemli olduğunu düşünüyorlar. Türkiye’yi ileride dindar dünyanın merkezine dönüştürecek ve ülkeyi İslamlaştıracak elit bir sınıf yetiştirmek istiyorlar. Bu şu anda ülkedeki en güçlü hareket. Medyada, Eğitim Bakanlığı’nda ve polis teşkilatı içinde güçlüler... Bugün geldikleri nokta beni korkutuyor. Toplumda onların karşısında denge yaratacak başka hiçbir hareket yok...”
Bitmedi...
Devamı yarına!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 26 Haziran 2008
20 Haziran 2008
Güce Odaklı İslam
AKP’nin TBMM’de grubu olan partilerle ilişkisi nasıl?
333 milletvekiliyle Meclis’te çoğunluğu sahip AKP, ne ana muhalefet partisi CHP, ne MHP, ne de DTP’yle ilişkiye giriyor...
“Sıkmabaş” konusunda MHP’yle anlaşan, anayasa değişikliğinden sonra Devlet Bahçeli’yle de ipleri koparan Tayyip Bey ve arkadaşları sadece caka satıyorlar, kapatma davasına karşı, bir ileri, bir geri taktikle vakit geçiriyorlar...
Tayyip Bey, yurtiçi, yurtdışı gezilerine çıkıyor, zaman zaman Araf suresinin 179. ayetinden alıntılar yapıyor:
“Bazı insanların kulakları vardır duymazlar, gözleri vardır görmezler, dilleri vardır gerçekleri söylemezler...”
Her salı günü televizyonlarda Tayyip Bey’i, Baykal’ı, Bahçeli’yi grup toplantılarında izliyoruz..
Tayyip Bey, olup bitenlerin tek sorumlusunun CHP olduğunu öne sürüyor, Bahçeli’ye vuruyor ve böylece AKP grubundan alkış topluyor.
AKP yaklaşık yedi yıldır iktidarda...
Yedi yıldır ağızlarında “demokrasi ve özgürlük” türküsü...
Peki, AKP yedi yıldır demokrasi ve özgürlükleri genişletti mi?
Nerede!..
Varsa yoksa “sıkmabaş”...
Halk sağlığı, gençliğin korunmasını gerekçe göstererek, alkollü içki satış tüketimi alanlarını kısıtlayan ve yasaklayan AKP hükümeti değil mi?
Devlet kadrolarında siyasal İslamcı bir yapı oluşturulurken, atamalarda “liyakat ve kariyer” yerine “din ve aidiyeti” öne çıkaran AKP hükümeti değil mi?
Milletvekili çoğunluğuna dayanarak anayasanın değiştirilmesi teklif bile edilemez ilkesini ortadan kaldırmaya kalkışan, ‘anayasa’da tanımının yeterli olmadığını öne sürerek laiklik ilkesini aşındırmaya çalışan AKP hükümeti değil mi?
***
İmam hatip liselerinde uygulanan katsayı sisteminin bir hak çiğnemesi olduğunu söyleyen düşünce AKP’de egemen...
Bu yetmezmiş gibi “din ve inanç özgürlüğ” kılıfıyla 12 yaşın altındaki çocukların Kuran kursuna gitmelerini engelleyen düzenlemeye AKP karşı...
Milli Eğitim Temel Yasası’nın, okul kitaplarını da dinselleştirdiği bilinmeyen bir eylem değil...
Laik demokratik Cumhuriyetin Başbakanı neler söylüyor:
“Ulemaya danışmak gerek... Af yetkisi maktulün mirasçılarına aittir...”
Bunlar dinsel söylem değil mi?
Türkiye bir krize doğru adım adım ilerlerken kendi kendime soruyorum:
“Yoksa ben çok mu kötümserim?..
Yoksa hep karanlık senaryolar mı yazıyorum?”
Bakıyorum AKP iktidarı “hem suçlu, hem güçlü” görünmek için yangına ateşle gidiyor...
Tarikatçı medya Tayyip Bey’i teslim almış...
ABD’de yaşayan Fethullah Gülen, Çankaya-TBMM ilişkisi için belki de şöyle bir senaryo hazırlamış:
“Tayyip Erdoğan ve ekibini AKP’den arındırıp, yeni bir siyasal yapı oluşturmak...”
Fethullah Gülen, son otuz yılın en güçlü dönemini yaşıyor...
Devlet içinde örgütlenmesi bitmiştir.
Çünkü, devletin en önemli “istihbarat birimi” Fethullahçıların elindedir...
İsterseniz, ABD’de Utah Üniversitesi Siyasi Bilimler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. M. Hakan Yavuz’un, Özdemir İnce’ye gönderdiği açıklamadan bir bölüm vereyim:
“... Söz konusu cemaatin bugünkü konumundan, ciddi şekilde hem demokrasimiz açısından, hem toplumsal barış açısından kaygı duyuyorum.
Cemaat bir siyasi proje peşinde ve bu Cumhuriyetin kuruluş felsefesine uygun bir proje değil...”
İşte Fethullahçıların gerçek yüzü...
Bunu, ben değil Hakan Yavuz söylüyor. Üstelik Fethullahçıların uluslararası aktörlerle ilişkilerinin sorgulanmasını istiyor...
Evet... AKP, Fethullahçıların tuzağına düştü. Tek amaçları, devlet içinde örgütlenmek, Çankaya’ya Abdullah Gül’ü çıkarmaktı. Görevlerini bitirip güçlendiler.
***
AKP kapatılırsa, yeni projelerini uluslararası aktörlerle birlikte gerçekleştirecekler.
Projenin adı çok önceden konmuştur:
“Büyük Ortadoğu Projesi...”
Tayyip Bey bu tuzağın içine düşürülmüştür, bilerek ya da bilmeyerek...
AKP’nin “Milli Görüş” çizgisindeki milletvekilleri acaba hiç uyarmadılar mı Tayyip Bey’i?
Bilemem!..
Benim bildiğim Tayyip Bey’e “gaz” vermişlerdir Fethullahçılar son sekiz ay içinde. Tayyip Bey de bu dolduruşla “tam gaz” gitmiştir işte.
Hakan Yavuz ne diyordu:
“Cemaat (Fethullah Gülen ve takımı) özelde Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’unu, genelde ise İslamı ‘araçsallaştırmıştır’. Gittikçe İslamsız bir İslam anlayışı hâkim olmakta ve güce odaklanmış bu İslam anlayışı ahlaki çekirdekten uzaklaşmaktadır.”
Bunun anlamı nedir?
Yanıtını Fethullah Gülen versin!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 19 Haziran 2008
333 milletvekiliyle Meclis’te çoğunluğu sahip AKP, ne ana muhalefet partisi CHP, ne MHP, ne de DTP’yle ilişkiye giriyor...
“Sıkmabaş” konusunda MHP’yle anlaşan, anayasa değişikliğinden sonra Devlet Bahçeli’yle de ipleri koparan Tayyip Bey ve arkadaşları sadece caka satıyorlar, kapatma davasına karşı, bir ileri, bir geri taktikle vakit geçiriyorlar...
Tayyip Bey, yurtiçi, yurtdışı gezilerine çıkıyor, zaman zaman Araf suresinin 179. ayetinden alıntılar yapıyor:
“Bazı insanların kulakları vardır duymazlar, gözleri vardır görmezler, dilleri vardır gerçekleri söylemezler...”
Her salı günü televizyonlarda Tayyip Bey’i, Baykal’ı, Bahçeli’yi grup toplantılarında izliyoruz..
Tayyip Bey, olup bitenlerin tek sorumlusunun CHP olduğunu öne sürüyor, Bahçeli’ye vuruyor ve böylece AKP grubundan alkış topluyor.
AKP yaklaşık yedi yıldır iktidarda...
Yedi yıldır ağızlarında “demokrasi ve özgürlük” türküsü...
Peki, AKP yedi yıldır demokrasi ve özgürlükleri genişletti mi?
Nerede!..
Varsa yoksa “sıkmabaş”...
Halk sağlığı, gençliğin korunmasını gerekçe göstererek, alkollü içki satış tüketimi alanlarını kısıtlayan ve yasaklayan AKP hükümeti değil mi?
Devlet kadrolarında siyasal İslamcı bir yapı oluşturulurken, atamalarda “liyakat ve kariyer” yerine “din ve aidiyeti” öne çıkaran AKP hükümeti değil mi?
Milletvekili çoğunluğuna dayanarak anayasanın değiştirilmesi teklif bile edilemez ilkesini ortadan kaldırmaya kalkışan, ‘anayasa’da tanımının yeterli olmadığını öne sürerek laiklik ilkesini aşındırmaya çalışan AKP hükümeti değil mi?
***
İmam hatip liselerinde uygulanan katsayı sisteminin bir hak çiğnemesi olduğunu söyleyen düşünce AKP’de egemen...
Bu yetmezmiş gibi “din ve inanç özgürlüğ” kılıfıyla 12 yaşın altındaki çocukların Kuran kursuna gitmelerini engelleyen düzenlemeye AKP karşı...
Milli Eğitim Temel Yasası’nın, okul kitaplarını da dinselleştirdiği bilinmeyen bir eylem değil...
Laik demokratik Cumhuriyetin Başbakanı neler söylüyor:
“Ulemaya danışmak gerek... Af yetkisi maktulün mirasçılarına aittir...”
Bunlar dinsel söylem değil mi?
Türkiye bir krize doğru adım adım ilerlerken kendi kendime soruyorum:
“Yoksa ben çok mu kötümserim?..
Yoksa hep karanlık senaryolar mı yazıyorum?”
Bakıyorum AKP iktidarı “hem suçlu, hem güçlü” görünmek için yangına ateşle gidiyor...
Tarikatçı medya Tayyip Bey’i teslim almış...
ABD’de yaşayan Fethullah Gülen, Çankaya-TBMM ilişkisi için belki de şöyle bir senaryo hazırlamış:
“Tayyip Erdoğan ve ekibini AKP’den arındırıp, yeni bir siyasal yapı oluşturmak...”
Fethullah Gülen, son otuz yılın en güçlü dönemini yaşıyor...
Devlet içinde örgütlenmesi bitmiştir.
Çünkü, devletin en önemli “istihbarat birimi” Fethullahçıların elindedir...
İsterseniz, ABD’de Utah Üniversitesi Siyasi Bilimler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. M. Hakan Yavuz’un, Özdemir İnce’ye gönderdiği açıklamadan bir bölüm vereyim:
“... Söz konusu cemaatin bugünkü konumundan, ciddi şekilde hem demokrasimiz açısından, hem toplumsal barış açısından kaygı duyuyorum.
Cemaat bir siyasi proje peşinde ve bu Cumhuriyetin kuruluş felsefesine uygun bir proje değil...”
İşte Fethullahçıların gerçek yüzü...
Bunu, ben değil Hakan Yavuz söylüyor. Üstelik Fethullahçıların uluslararası aktörlerle ilişkilerinin sorgulanmasını istiyor...
Evet... AKP, Fethullahçıların tuzağına düştü. Tek amaçları, devlet içinde örgütlenmek, Çankaya’ya Abdullah Gül’ü çıkarmaktı. Görevlerini bitirip güçlendiler.
***
AKP kapatılırsa, yeni projelerini uluslararası aktörlerle birlikte gerçekleştirecekler.
Projenin adı çok önceden konmuştur:
“Büyük Ortadoğu Projesi...”
Tayyip Bey bu tuzağın içine düşürülmüştür, bilerek ya da bilmeyerek...
AKP’nin “Milli Görüş” çizgisindeki milletvekilleri acaba hiç uyarmadılar mı Tayyip Bey’i?
Bilemem!..
Benim bildiğim Tayyip Bey’e “gaz” vermişlerdir Fethullahçılar son sekiz ay içinde. Tayyip Bey de bu dolduruşla “tam gaz” gitmiştir işte.
Hakan Yavuz ne diyordu:
“Cemaat (Fethullah Gülen ve takımı) özelde Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’unu, genelde ise İslamı ‘araçsallaştırmıştır’. Gittikçe İslamsız bir İslam anlayışı hâkim olmakta ve güce odaklanmış bu İslam anlayışı ahlaki çekirdekten uzaklaşmaktadır.”
Bunun anlamı nedir?
Yanıtını Fethullah Gülen versin!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 19 Haziran 2008
12 Haziran 2008
Dinci Demokrasi Olmaz
Önceki gün MHP lideri Devlet Bahçeli’yi, ardından da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın konuşmalarını izlerken kendi kendime sordum:
“Türkiye çağın neresinde?”
Ardından başka sorular geldi...
Tuzla’daki tersanelerde ardı arkası kesilmeyen ölümlerin sorumlusu kimlerdi? Hazine ve orman alanlarını talan edenler hangi siyasi partinin yandaşlarıydı? AKP’yi her koşulda destekleyen, savaş tamtamları çalan kalem erbabı nerelerden besleniyorlardı?
Çağa yenik düşen bir toplum yaratılmıştı...
Akaryakıt fiyatlarının ivme kazanması Fransa’dan Hindistan’a dek uzanan coğrafyada tepkiye neden olurken, Türkiye’de kimsenin sesi ve soluğu neden çıkmıyordu?
Tepkisiz bir toplum yaratılmıştı...
Medya baskı altındaydı...
Yargıtay’ın telefon dinlemelerinde Türkiye genelini kapsayacak biçimde yetki verilmeyeceği kararını haberleştiren Milliyet muhabiri Gökçer Tahincioğlu’yla Vatan gazetesi muhabiri Kemal Göktaş’a “gizliliği çiğnedikleri” gerekçesiyle soruşturma açılması hangi demokratik ülkede görülürdü?
Suç gerekçeleri uzayıp gidiyordu iki genç meslektaşımız için:
“Terörle mücadele yasasına muhalefet... Hedef gösterme...”
Haber ve düşünce suç sayılıyordu benim ülkemde...
Ama savcılık soruşturmasını, poliste alınan ifadeleri, dinleme tutanaklarını yayımlayan gazeteciler ise AKP hükümetince korunup kollanıyor; yazdıkları haberler, yazılar televizyon ekranlarına yansıyordu...
***
CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın yazılı yanıtlaması için verdiği soru önergesinde, “Ergenekon soruşturması” hakkında yayın yasağı, gizlilik kararı olmasına karşın, sistemli yayınlar yapıldığını öne sürüyordu...
Kemal Anadol 25 Mart 2008’de sormuştu:
“Yayın yasağına rağmen ‘Ergenekon Soruşturması’ hakkında basına bilgi sızdıranlar kimlerdir?”
Aradan iki buçuk ay geçmiş ama İçişleri Bakanı Atalay, CHP’li Anadol’un sorusuna yazılı yanıt vermemiş...
Böyle bir ülkede yaşıyoruz...
Telefonlar dinleniyor, toplum sessiz; dağlarımız, ovalarımız, göllerimiz, koylarımız, büklerimiz yabancılara peşkeş çekiliyor, toplum tepkisiz...
Şimdilerde Karadeniz’in doğa cenneti Bartın’ın varsıl bitki örtüsüyle ünlü ilçesi Amasra’da termik santral kuruluyor...
Üstelik Küre Dağları Ulusal Parkı’na 40 kilometre uzaklıkta olan yerleşim birimine... Kaz Dağları’nı, Toroslar’ı bitirdiler, şimdi sıra Küre Dağları’nda...
Sorular bitmiyor...
“Sıkmabaş”ı demokrasi ve özgürlüklerin genişletilmesi olarak topluma yutturmaya çalışanlara bir sorum olacak:
“Dinci demokrasi olur mu?”
Hiç olmaz mı, bal gibi olur. Anayasa Mahkemesi önüne bir dinci örgüt toplanır, yargı üyelerine pankartlarla gözdağı verir:
“Yargı İslamı yargılayamaz... Cüppeli darbeye direneceğiz.”
İran’da İslam Cumhuriyeti’ni demokrasi sananlar “evet” diyebilir... Suriye’yi, Mısır’ı, Libya’yı “laik” diye tanımlayanlar ise bu soruya “hayır” yanıtı verebilir.
Bireyleşmenin, çağdaşlaşmanın, demokrasinin yol haritası laiklikten geçmez mi?
Laiklik bir yaşam biçimi olmadan ne bireyleşme olur, ne çağdalaşma ne de demokratikleşme...
***
Barroso’nun TBMM’de yaptığı konuşma geldi aklıma...
Ne diyordu muhterem:
“Müslüman dünyasının köktendinci rejimleri karşısındaki tek alternatif Türkiye...”
“Sıkmabaş”ı bir siyasal simge olarak görmüyor Barroso, Tayyip Bey “Velev ki siyasi simge” demesine karşın!..
Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de, kısaca hangi demokratik Avrupa ülkesindeki okullarda, kamu kuruluşlarında “sıkmabaş” insanların gözüne sokulacak kadar batıyor, din eksenli bir siyasetin aracı oluyor...
Bir örnek verin Bay Barroso!..
Hangi ülkede?
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 12 Haziran 2008
“Türkiye çağın neresinde?”
Ardından başka sorular geldi...
Tuzla’daki tersanelerde ardı arkası kesilmeyen ölümlerin sorumlusu kimlerdi? Hazine ve orman alanlarını talan edenler hangi siyasi partinin yandaşlarıydı? AKP’yi her koşulda destekleyen, savaş tamtamları çalan kalem erbabı nerelerden besleniyorlardı?
Çağa yenik düşen bir toplum yaratılmıştı...
Akaryakıt fiyatlarının ivme kazanması Fransa’dan Hindistan’a dek uzanan coğrafyada tepkiye neden olurken, Türkiye’de kimsenin sesi ve soluğu neden çıkmıyordu?
Tepkisiz bir toplum yaratılmıştı...
Medya baskı altındaydı...
Yargıtay’ın telefon dinlemelerinde Türkiye genelini kapsayacak biçimde yetki verilmeyeceği kararını haberleştiren Milliyet muhabiri Gökçer Tahincioğlu’yla Vatan gazetesi muhabiri Kemal Göktaş’a “gizliliği çiğnedikleri” gerekçesiyle soruşturma açılması hangi demokratik ülkede görülürdü?
Suç gerekçeleri uzayıp gidiyordu iki genç meslektaşımız için:
“Terörle mücadele yasasına muhalefet... Hedef gösterme...”
Haber ve düşünce suç sayılıyordu benim ülkemde...
Ama savcılık soruşturmasını, poliste alınan ifadeleri, dinleme tutanaklarını yayımlayan gazeteciler ise AKP hükümetince korunup kollanıyor; yazdıkları haberler, yazılar televizyon ekranlarına yansıyordu...
***
CHP Grup Başkanvekili Kemal Anadol, İçişleri Bakanı Beşir Atalay’ın yazılı yanıtlaması için verdiği soru önergesinde, “Ergenekon soruşturması” hakkında yayın yasağı, gizlilik kararı olmasına karşın, sistemli yayınlar yapıldığını öne sürüyordu...
Kemal Anadol 25 Mart 2008’de sormuştu:
“Yayın yasağına rağmen ‘Ergenekon Soruşturması’ hakkında basına bilgi sızdıranlar kimlerdir?”
Aradan iki buçuk ay geçmiş ama İçişleri Bakanı Atalay, CHP’li Anadol’un sorusuna yazılı yanıt vermemiş...
Böyle bir ülkede yaşıyoruz...
Telefonlar dinleniyor, toplum sessiz; dağlarımız, ovalarımız, göllerimiz, koylarımız, büklerimiz yabancılara peşkeş çekiliyor, toplum tepkisiz...
Şimdilerde Karadeniz’in doğa cenneti Bartın’ın varsıl bitki örtüsüyle ünlü ilçesi Amasra’da termik santral kuruluyor...
Üstelik Küre Dağları Ulusal Parkı’na 40 kilometre uzaklıkta olan yerleşim birimine... Kaz Dağları’nı, Toroslar’ı bitirdiler, şimdi sıra Küre Dağları’nda...
Sorular bitmiyor...
“Sıkmabaş”ı demokrasi ve özgürlüklerin genişletilmesi olarak topluma yutturmaya çalışanlara bir sorum olacak:
“Dinci demokrasi olur mu?”
Hiç olmaz mı, bal gibi olur. Anayasa Mahkemesi önüne bir dinci örgüt toplanır, yargı üyelerine pankartlarla gözdağı verir:
“Yargı İslamı yargılayamaz... Cüppeli darbeye direneceğiz.”
İran’da İslam Cumhuriyeti’ni demokrasi sananlar “evet” diyebilir... Suriye’yi, Mısır’ı, Libya’yı “laik” diye tanımlayanlar ise bu soruya “hayır” yanıtı verebilir.
Bireyleşmenin, çağdaşlaşmanın, demokrasinin yol haritası laiklikten geçmez mi?
Laiklik bir yaşam biçimi olmadan ne bireyleşme olur, ne çağdalaşma ne de demokratikleşme...
***
Barroso’nun TBMM’de yaptığı konuşma geldi aklıma...
Ne diyordu muhterem:
“Müslüman dünyasının köktendinci rejimleri karşısındaki tek alternatif Türkiye...”
“Sıkmabaş”ı bir siyasal simge olarak görmüyor Barroso, Tayyip Bey “Velev ki siyasi simge” demesine karşın!..
Fransa’da, Almanya’da, İngiltere’de, kısaca hangi demokratik Avrupa ülkesindeki okullarda, kamu kuruluşlarında “sıkmabaş” insanların gözüne sokulacak kadar batıyor, din eksenli bir siyasetin aracı oluyor...
Bir örnek verin Bay Barroso!..
Hangi ülkede?
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 12 Haziran 2008
30 Mayıs 2008
Protestan İslamı...
Prof. Dr. Şerif Mardin, laikliği, Kemalizmi beğenmez, aşağılar...
Bir süre önce “mahalle baskısı” terimini ortaya atmıştı...
Aynı şeyleri yıllardır yineler durur...
Şerif Mardin, öteden beri gizli açık Nurculuğu, Nakşiliği savunur, “cemaat kavramını” irdeler...
Muhteremin her konuşması bazı gazetelere manşet olur, “İrtica var mı, yok mu” tartışması başlar...
Dinci-tarikatçı örgütlenme 2008 yılında doruğa ulaştı mı, ulaşmadı mı?
Eğitim sistemi tarikat şeyhlerine teslim edildi mi, edilmedi mi? Dinci bir sermaye gücü yaratıldı mı, yaratılmadı mı?
Daha sayayım mı?
Mardin gibi düşünenler, Türkiye’de serbest piyasa düzeninin Allah’ın mantığının önüne geçtiğini söylüyorlar Washington’daki bir toplantıda...
Konuşmacı Prof. Dr. Hakan Yavuz...
Hayli ilginç konulara değiniyor:
“İleride daha laik bir Türkiye görebiliriz. Fethullah Gülen cemaati, Protestan bir İslamı temsil ediyor. AKP’nin, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi, Milli Eğitim’in ve Türkiye’de polisin İslamlaştırılmaya çalışılması, türban konusu, alkolün yasaklanması gibi bir dizi hatası oldu...”
Hakan Yavuz’a göre AKP’nin kusurları var sadece...
Bilinçli bir biçimde yapılan devlet içindeki dinci örgütlenme kusur sayılabilir mi?
Demek AKP suç işlemiyor, kusur işliyor...
Kusurun bağışlanması gerekiyor...
Şerif Mardin de “Kemalizm iyiyi, doğruyu, güzeli topluma veremedi” deyip öğretmen-imam karşılaştırması yapıyor:
“İmam, öğretmeni yendi...”
***
Şerif Mardin ve Hakan Yavuz...
İkisi de ABD’yi çok iyi tanıyor...
Hakan Yavuz, Wilson Center’da “Türkiye’nin demokrasisi daha güvenli olabilir mi?” konulu toplantıda bazı gerçekleri, Şerif Mardin’den daha açık söyleyebiliyor:
“AKP büyük olasılıkla kapatılacak. Ancak bu ortamdan bir uzlaşıyla çıkılmalı. Türkiye’nin AB’deki görüntüsü, İslamcı devlet modeli. İslama yakın olan AKP’nin de bunda etkisi var. Türkiye ulus devlet yapısının zarar görmemesi için son derece dikkatli davranmalı. Laik kesimin korkusu bu. Cemaatler polis gücüne, eğitim sistemine girerse, devletin bugünkü yapısı bozulur. Laik çevrelerin bu konudaki endişeleri anlaşılabilir.”
Hakan Yavuz bile devletin duyarlı kurumlarının “dinci kuşatma” altında olduğunu söylerken, Şerif Mardin hâlâ “Kemalizm laikliği netleştiremedi” diyebiliyor.
Peki, 1950’den sonra işbaşına gelen sağ iktidarlar, onların temsilcilerinin yobazlara, dincilere, tarikat şeyhlerine verdikleri ödün nereye konulacak?
Aydınlanma Devrimi’nin üstü açık ve kapalı düşmanları nerede yetiştirildi, Fethullah Gülen son 30 yılda neden bu denli güçlendi?
Şöyle 27 yıl önceye gidelim...
1983 yılında ANAP iktidar oldu...
Başbakan Turgut Özal, Fethullahçıları, Nakşileri, Süleymancıları kucakladı, onların önündeki engelleri kaldırdı...
İlk engeli “en baba Atatürkçü” Kenan Evren Paşa yapmıştı, 12 Eylül askeri darbesinden sonra. Özel okullara izin verildi, ABD’nin isteği doğrultusunda...
***
1990’da Sovyetler Birliği çöktü...
ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’nin ilk adımını attı...
Başbakanlık Konutu’na tarikat şeyhlerinin iftar yemeğine çağrılması Erbakan Hoca’yı siyaset sahnesinden indirme amaçlı mıydı? ABD, bu planı önceden yapıp Tayyip Bey ve Abdullah Bey’le görüşmüş müydü “Ilımlı İslam Modeli”ni?
Türkiye sıkıştıkça birileri çıkıp 1923’lerden başlayarak Kemalizmi, laikliği yerden yere vuruyor, Atatürk’e saldırıyor...
Halkevleri, Köy Enstitüleri, tarım kooperatifleri niçin kurulmuştu? Türk Tarih Kurumu’nun, Türk Dil Kurumu’nun işlevi neydi?
Bunları neden konuşup tartışmıyoruz?..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 29 Mayıs 2008
Bir süre önce “mahalle baskısı” terimini ortaya atmıştı...
Aynı şeyleri yıllardır yineler durur...
Şerif Mardin, öteden beri gizli açık Nurculuğu, Nakşiliği savunur, “cemaat kavramını” irdeler...
Muhteremin her konuşması bazı gazetelere manşet olur, “İrtica var mı, yok mu” tartışması başlar...
Dinci-tarikatçı örgütlenme 2008 yılında doruğa ulaştı mı, ulaşmadı mı?
Eğitim sistemi tarikat şeyhlerine teslim edildi mi, edilmedi mi? Dinci bir sermaye gücü yaratıldı mı, yaratılmadı mı?
Daha sayayım mı?
Mardin gibi düşünenler, Türkiye’de serbest piyasa düzeninin Allah’ın mantığının önüne geçtiğini söylüyorlar Washington’daki bir toplantıda...
Konuşmacı Prof. Dr. Hakan Yavuz...
Hayli ilginç konulara değiniyor:
“İleride daha laik bir Türkiye görebiliriz. Fethullah Gülen cemaati, Protestan bir İslamı temsil ediyor. AKP’nin, Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı seçilmesi, Milli Eğitim’in ve Türkiye’de polisin İslamlaştırılmaya çalışılması, türban konusu, alkolün yasaklanması gibi bir dizi hatası oldu...”
Hakan Yavuz’a göre AKP’nin kusurları var sadece...
Bilinçli bir biçimde yapılan devlet içindeki dinci örgütlenme kusur sayılabilir mi?
Demek AKP suç işlemiyor, kusur işliyor...
Kusurun bağışlanması gerekiyor...
Şerif Mardin de “Kemalizm iyiyi, doğruyu, güzeli topluma veremedi” deyip öğretmen-imam karşılaştırması yapıyor:
“İmam, öğretmeni yendi...”
***
Şerif Mardin ve Hakan Yavuz...
İkisi de ABD’yi çok iyi tanıyor...
Hakan Yavuz, Wilson Center’da “Türkiye’nin demokrasisi daha güvenli olabilir mi?” konulu toplantıda bazı gerçekleri, Şerif Mardin’den daha açık söyleyebiliyor:
“AKP büyük olasılıkla kapatılacak. Ancak bu ortamdan bir uzlaşıyla çıkılmalı. Türkiye’nin AB’deki görüntüsü, İslamcı devlet modeli. İslama yakın olan AKP’nin de bunda etkisi var. Türkiye ulus devlet yapısının zarar görmemesi için son derece dikkatli davranmalı. Laik kesimin korkusu bu. Cemaatler polis gücüne, eğitim sistemine girerse, devletin bugünkü yapısı bozulur. Laik çevrelerin bu konudaki endişeleri anlaşılabilir.”
Hakan Yavuz bile devletin duyarlı kurumlarının “dinci kuşatma” altında olduğunu söylerken, Şerif Mardin hâlâ “Kemalizm laikliği netleştiremedi” diyebiliyor.
Peki, 1950’den sonra işbaşına gelen sağ iktidarlar, onların temsilcilerinin yobazlara, dincilere, tarikat şeyhlerine verdikleri ödün nereye konulacak?
Aydınlanma Devrimi’nin üstü açık ve kapalı düşmanları nerede yetiştirildi, Fethullah Gülen son 30 yılda neden bu denli güçlendi?
Şöyle 27 yıl önceye gidelim...
1983 yılında ANAP iktidar oldu...
Başbakan Turgut Özal, Fethullahçıları, Nakşileri, Süleymancıları kucakladı, onların önündeki engelleri kaldırdı...
İlk engeli “en baba Atatürkçü” Kenan Evren Paşa yapmıştı, 12 Eylül askeri darbesinden sonra. Özel okullara izin verildi, ABD’nin isteği doğrultusunda...
***
1990’da Sovyetler Birliği çöktü...
ABD, Büyük Ortadoğu Projesi’nin ilk adımını attı...
Başbakanlık Konutu’na tarikat şeyhlerinin iftar yemeğine çağrılması Erbakan Hoca’yı siyaset sahnesinden indirme amaçlı mıydı? ABD, bu planı önceden yapıp Tayyip Bey ve Abdullah Bey’le görüşmüş müydü “Ilımlı İslam Modeli”ni?
Türkiye sıkıştıkça birileri çıkıp 1923’lerden başlayarak Kemalizmi, laikliği yerden yere vuruyor, Atatürk’e saldırıyor...
Halkevleri, Köy Enstitüleri, tarım kooperatifleri niçin kurulmuştu? Türk Tarih Kurumu’nun, Türk Dil Kurumu’nun işlevi neydi?
Bunları neden konuşup tartışmıyoruz?..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 29 Mayıs 2008
Geçmişi Anımsamak
Öyle sessiz gelmediler..
Gümbür gümbür geldiler...
Medya patronları, işadamları, gazeteciler, kimi sözde aydınlar alkış tuttular onlara, yere göğe sığdıramadılar...
1994 yerel seçimleriydi...
Medya bombardımanı SHP’ye vurdu, Nurettin Sözen’i, Murat Karayalçın’ı, Yüksel Çakmur’u yıktı, yerle bir etti...
Sola olan düşmanlık giderek arttı...
Anımsayın o günleri!..
Çünkü unutkan bir toplumuz!..
O yıllar “Milli Görüş” gömleğini, şapkasını, bayrağını sallayarak geldiler...
İstanbul ve Ankara’yı kaptılar, İzmir’de Burhan Özfatura’ya kaptırdılar...
Kuşatma böyle başladı...
İngiliz, ABD pasaportu taşıyan Pakistanlı köktendinciler İstanbul’u mesken tuttuklarında Tayyip Bey Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı...
Nurettin Sözen’in kurduğu televizyon kanalı bir gecede “Milli Görüş”e teslim edildi...
İstanbul’un varoşlarını da almışlardı...
Unutmayın yıl 1994...
Özel otoların arkasına baktığınızda ne görüyordunuz?
Dedim ya.. unutmuşsunuz?
“Tek Yol İslam!”
Belediyeler onların, laik medya ise destekçisi...
İşler tıkır tıkır yürüyordu...
Seçimlerden bir iki gün önce ya da sonra.. bir gazetenin binasından canlı yayın yapılıyordu...
Konuk Tayyip Bey, bir ara söyleşiyi yapan muhabire sinirlenip kükredi:
“Biliyor musunuz, bu bina kaçak!”
Muhabir sus-pus oldu...
Tayyip Bey’i hiç kızdırmadı...
Programın ondan sonraki bölümü güle oynaya geçti...
Medya patronları mutluydu...
“Milli Görüş” İstanbul’u kuşatınca, bir patron 100, öteki 90 araç hibe etti belediyelere...
Veren de mutluydu, alan da...
***
1995 genel seçimlerinde CHP kıl payı geçti yüzde 10 engelini...
REFAHYOL iktidar oldu...
Başbakan Tansu Çiller, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’dı...
6 Kasım 1996’da devlet içinde örgütlü çete Susurluk’taki trafik kazasında ortaya çıktı...
Toplumun sivil demokratik dinamikleri, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ayağa kalktı...
“Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık!”
Anımsayın o günleri!..
Solcular, sosyalistler, demokratlar, yurtseverler el ele, omuz omuzaydı...
Erbakan Hoca konuştu:
“Gulu gulu dansı yapıyorlar...”
Adalet Bakanı Şevket Kazan seslendi:
“Mum söndü oynuyorlar!”
Tansu Çiller gürledi:
“Devlet uğruna kurşun atan da yiyen de şereflidir!”
Nazlı Ilıcak, HBB televizyonunda Abdullah Çatlı’nın yakın arkadaşı Haluk Kırcı’yı programa bağlamıştı telefonla...
Güvenlik güçlerinin aradığı Bahçelievler Katliamı sanığı Kırcı, çetelere övgü düzüyordu...
Nazlı Hanım da demokrasi ve özgürlükler için Haluk Kırcı’ya, Susurluk’ta ortaya dökülen devlet içindeki çeteye alkış tutuyordu...
Haluk Kırcı 12 Eylül 1980 askeri darbe sonrasında da korunup kollanmıştı; REFAHYOL döneminde de...
Polis, Kırcı’yı İstanbul’da yakalayıp gözaltına almıştı 1990’lı yılların başında...
Gözaltındaki Kırcı, kaçıp kayıplara karışmıştı.
Tüm bunlar olurken, camilerden çıkan müminler tekbir getirerek gösteri yapmaya başlamışlardı...
Yeşil holdingler o yıllarda kuruldu.. Almanya’daki “Milli Görüş”, komisyon karşılığı milyonlarca markı camilerde topladı...
Kimileri Esenboğa Havaalanı’nda altınla, markla yakalandı...
Sonuç?
Onlar şimdi AKP’nin kanatları altındalar...
***
Öyle koşa koşa gelmediler...
Darmadağın olmuş sol partilerin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, yargının, medyanın gözlerinin içine baka baka geldiler...
28 Şubat yıkmadı onları, daha da güçlendirdi...
Demek ki siyasi parti kapatmakla düzelmiyor işler!..
ABD ve AB şimdi onların arkalarında...
Laikliği bile AB’ye teslim ettiler!..
Ekonomi batıyor, üretici kesimi soluk alamıyor...
İşçi, memur, esnaf perişan!..
Birileri ise küplerini dolduruyor...
Varsıl kendi ıkarı peşinde, yoksul erzak çuvalı kuyruğunda...
Birey olmak, ulus olmak öyle kolay değil!..
Dönekliğin, dalkavukluğun, ikiyüzlülüğün, zibidiliğin, soygunculuğun, talancılığın prim yaptığı bir dönemden geçiyoruz...
İşimiz zor!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 28 Mayıs 2008
Gümbür gümbür geldiler...
Medya patronları, işadamları, gazeteciler, kimi sözde aydınlar alkış tuttular onlara, yere göğe sığdıramadılar...
1994 yerel seçimleriydi...
Medya bombardımanı SHP’ye vurdu, Nurettin Sözen’i, Murat Karayalçın’ı, Yüksel Çakmur’u yıktı, yerle bir etti...
Sola olan düşmanlık giderek arttı...
Anımsayın o günleri!..
Çünkü unutkan bir toplumuz!..
O yıllar “Milli Görüş” gömleğini, şapkasını, bayrağını sallayarak geldiler...
İstanbul ve Ankara’yı kaptılar, İzmir’de Burhan Özfatura’ya kaptırdılar...
Kuşatma böyle başladı...
İngiliz, ABD pasaportu taşıyan Pakistanlı köktendinciler İstanbul’u mesken tuttuklarında Tayyip Bey Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı...
Nurettin Sözen’in kurduğu televizyon kanalı bir gecede “Milli Görüş”e teslim edildi...
İstanbul’un varoşlarını da almışlardı...
Unutmayın yıl 1994...
Özel otoların arkasına baktığınızda ne görüyordunuz?
Dedim ya.. unutmuşsunuz?
“Tek Yol İslam!”
Belediyeler onların, laik medya ise destekçisi...
İşler tıkır tıkır yürüyordu...
Seçimlerden bir iki gün önce ya da sonra.. bir gazetenin binasından canlı yayın yapılıyordu...
Konuk Tayyip Bey, bir ara söyleşiyi yapan muhabire sinirlenip kükredi:
“Biliyor musunuz, bu bina kaçak!”
Muhabir sus-pus oldu...
Tayyip Bey’i hiç kızdırmadı...
Programın ondan sonraki bölümü güle oynaya geçti...
Medya patronları mutluydu...
“Milli Görüş” İstanbul’u kuşatınca, bir patron 100, öteki 90 araç hibe etti belediyelere...
Veren de mutluydu, alan da...
***
1995 genel seçimlerinde CHP kıl payı geçti yüzde 10 engelini...
REFAHYOL iktidar oldu...
Başbakan Tansu Çiller, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’dı...
6 Kasım 1996’da devlet içinde örgütlü çete Susurluk’taki trafik kazasında ortaya çıktı...
Toplumun sivil demokratik dinamikleri, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ayağa kalktı...
“Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık!”
Anımsayın o günleri!..
Solcular, sosyalistler, demokratlar, yurtseverler el ele, omuz omuzaydı...
Erbakan Hoca konuştu:
“Gulu gulu dansı yapıyorlar...”
Adalet Bakanı Şevket Kazan seslendi:
“Mum söndü oynuyorlar!”
Tansu Çiller gürledi:
“Devlet uğruna kurşun atan da yiyen de şereflidir!”
Nazlı Ilıcak, HBB televizyonunda Abdullah Çatlı’nın yakın arkadaşı Haluk Kırcı’yı programa bağlamıştı telefonla...
Güvenlik güçlerinin aradığı Bahçelievler Katliamı sanığı Kırcı, çetelere övgü düzüyordu...
Nazlı Hanım da demokrasi ve özgürlükler için Haluk Kırcı’ya, Susurluk’ta ortaya dökülen devlet içindeki çeteye alkış tutuyordu...
Haluk Kırcı 12 Eylül 1980 askeri darbe sonrasında da korunup kollanmıştı; REFAHYOL döneminde de...
Polis, Kırcı’yı İstanbul’da yakalayıp gözaltına almıştı 1990’lı yılların başında...
Gözaltındaki Kırcı, kaçıp kayıplara karışmıştı.
Tüm bunlar olurken, camilerden çıkan müminler tekbir getirerek gösteri yapmaya başlamışlardı...
Yeşil holdingler o yıllarda kuruldu.. Almanya’daki “Milli Görüş”, komisyon karşılığı milyonlarca markı camilerde topladı...
Kimileri Esenboğa Havaalanı’nda altınla, markla yakalandı...
Sonuç?
Onlar şimdi AKP’nin kanatları altındalar...
***
Öyle koşa koşa gelmediler...
Darmadağın olmuş sol partilerin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, yargının, medyanın gözlerinin içine baka baka geldiler...
28 Şubat yıkmadı onları, daha da güçlendirdi...
Demek ki siyasi parti kapatmakla düzelmiyor işler!..
ABD ve AB şimdi onların arkalarında...
Laikliği bile AB’ye teslim ettiler!..
Ekonomi batıyor, üretici kesimi soluk alamıyor...
İşçi, memur, esnaf perişan!..
Birileri ise küplerini dolduruyor...
Varsıl kendi ıkarı peşinde, yoksul erzak çuvalı kuyruğunda...
Birey olmak, ulus olmak öyle kolay değil!..
Dönekliğin, dalkavukluğun, ikiyüzlülüğün, zibidiliğin, soygunculuğun, talancılığın prim yaptığı bir dönemden geçiyoruz...
İşimiz zor!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 28 Mayıs 2008
18 Mayıs 2008
Hakan Yavuz Neden Korkuyor?
Prof. Dr. Hakan Yavuz on yıldır ABD’de çalışıyor. Yavuz, Utah Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersleri veriyor. Hakan Yavuz’un eski eşi Edibe Sözen ise AKP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili...
Hakan Yavuz, bunca yıl Fethullah Gülen hareketini savunmuş bir kişiydi...
Bir de baktım ki şimdilerde içini bir korku sarmış Fethullahçı hareketin Türkiye’yi kuşatmaya başladığına tanık olunca...
Ne denir? Günaydın!..
New York Times’tan sonra İngiltere merkezli uluslararası haber ajansı Reuters’in deneyimli muhabiri Alexandre Hudson, Türkiye’ye gelmiş, Fethullahçılarla konuşmuş...
Fethullahçı Zaman gazetesi bakın haberi nasıl vermiş manşetten:
“Reuters’in Gülen yorumu: Modern hayata kök salan İslam’ın savunucusu...”
Oysa, Reuters’in başlığı şuydu:
“Türk-İslam Vaizi: Tehdit mi, hayırsever mi?”
Reuters’in tüm dünyaya geçtiği haberde, daha düne dek Fethullah Gülen’e övgüler yağdıran, onları yere göğe sığdıramayan, yazıları Zaman gazetesinde çıkan Hakan Yavuz sanki incir ağacından baş üstü düşmüş...
Hakan Yavuz’un Reuters ajansı muhabirine söyledikleri şu İngilizce metinde:
“Bu siyasi bir hareket... Ve her zaman da öyle oldu. İktidarın çok önemli olduğunu düşünüyorlar. Türkiye’yi ileride dindar dünyanın merkezine dönüştürecek ve ülkeyi İslamlaştıracak elit bir sınıf yetiştirmek istiyorlar. Bu şu anda ülkedeki en güçlü hareket. Medyada, Eğitim Bakanlığı’nda ve polis teşkilatı içinde güçlüler... Bugün geldikleri nokta beni korkutuyor. Toplumda onların karşısında denge yaratacak başka hiçbir hareket yok...”
***
Yıllardır bu köşede Fethullah Gülen hareketinin “siyasal” olduğunu yazdım; devletin duyarlı kurumlarında nasıl örgütlendiklerini kanıtlarıyla ortaya koydum...
Fethullahçıların “maskelerini” indirdikçe medyanın sözde demokrat yazarları, sağ ve sol yelpazedeki politikacılar “Hocaefendi” diye sahip çıktılar...
Fethullahçılar devletin duyarlı kurumları olan Milli Eğitim, emniyet teşkilatında, yargı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nde F tipi örgütlenmeye 1983 seçimlerinden sonra Turgut Özal döneminde başladılar.
Yıl 2008 ve işlem bitmiştir!..
Reuters ajansının geçtiği haberde Hakan Yavuz her şeyi açıkça söylüyor. Ancak, Fethullahçı gazeteler ve internet siteleri Hakan Yavuz’un konuşmasındaki işlerine gelmeyen bölümleri makaslayıp, iki satır veriyorlar:
“Türkiye’yi dini dünyanın merkezi yapmak için elit bir sınıf meydana getirmek istiyorlar. Toplumda onları dengeleyebilecek başka bir hareket yok.”
Peki, Fethullahçıların devlet kurumlarında güçlenmelerini; bu güçlenmeden korktuğunu, eylemlerinin siyasal olduğunu söylemiyor mu Hakan Yavuz?
Söylüyor!..
TV kanallarında gazetecilik etiğinden sık sık söz eden Zaman gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Hakan Yavuz’un şu sözlerini niçin sansürlüyor?
“Medyada, Milli Eğitim Bakanlığı’nda ve polis teşkilatı içinde güçlüler... Bugün geldikleri nokta beni korkutuyor...”
Hakan Yavuz yıllar önce Zaman gazetesinde (1 Eylül 2002) ne diyordu:
“Seçim telaşı içinde olan Türkiye’nin dini haritası değişiyor. Bir yanda Fethullah Gülen ile diğer yanda başörtülü kızlarla uğraşan ve sivil dini oluşumları düşman olarak gören Türkiye ne yazık ki her açıdan çöküntü içinde. Çöken sadece Türk ekonomisi değil. Asıl çöküntü ahlaki yapıda. Kısacası, modern insana kendi kutsalını inşa etme imkânı sunamayan Türkiye bari o hakkı tanımalı. Yoksa, harita ummadığımız şekilde değişecektir. Dışarıdan Türkiye’deki dinsel haritadaki kıpırdanmaları izleyen biri olarak gördüğüm şu: Yavaş ama derin şekilde Türkiye’nin dinsel haritası değişiyor. Türkiye gerçekçi anlamda laikliğin tohumlarını ekiyor. Dinsel çoğulculuğun arttığı Türkiye’de inananlar devletin kutsal alandan çekilmesini istiyorlar.”
Bir de Hakan Yavuz’un ABD’de yapılan Gülen Sempozyumu’nun kitaplaştırılan yayınında yer alan makalesinden bir bölümü aynen aktaralım:
“İstikrarlı bir Türkiye için İslami değerlerle Kemalist siyasi sistem arasında bir denge gerekir. Gülen hareketi bu dengeye bir ulaşma yolu sunuyor...”
***
Yıllardır Fethullah Gülen hareketinin “siyasal amaçlı” olduğunu yazmaktan yoruldum...
Gerçekler bir bir ortaya çıkarken bizim aydınlarımız, solcularımız olup bitenleri görmezden geliyorlar...
Hakan Yavuz, Fethullah hareketinden korkuyor... Yavuz 6-7 yıl önce korkmuyordu...
Hakan Yavuz’un bir yanıtı olmalı korkularına ilişkin...
Öyle değil mi?
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 17 Mayıs 2008
Hakan Yavuz, bunca yıl Fethullah Gülen hareketini savunmuş bir kişiydi...
Bir de baktım ki şimdilerde içini bir korku sarmış Fethullahçı hareketin Türkiye’yi kuşatmaya başladığına tanık olunca...
Ne denir? Günaydın!..
New York Times’tan sonra İngiltere merkezli uluslararası haber ajansı Reuters’in deneyimli muhabiri Alexandre Hudson, Türkiye’ye gelmiş, Fethullahçılarla konuşmuş...
Fethullahçı Zaman gazetesi bakın haberi nasıl vermiş manşetten:
“Reuters’in Gülen yorumu: Modern hayata kök salan İslam’ın savunucusu...”
Oysa, Reuters’in başlığı şuydu:
“Türk-İslam Vaizi: Tehdit mi, hayırsever mi?”
Reuters’in tüm dünyaya geçtiği haberde, daha düne dek Fethullah Gülen’e övgüler yağdıran, onları yere göğe sığdıramayan, yazıları Zaman gazetesinde çıkan Hakan Yavuz sanki incir ağacından baş üstü düşmüş...
Hakan Yavuz’un Reuters ajansı muhabirine söyledikleri şu İngilizce metinde:
“Bu siyasi bir hareket... Ve her zaman da öyle oldu. İktidarın çok önemli olduğunu düşünüyorlar. Türkiye’yi ileride dindar dünyanın merkezine dönüştürecek ve ülkeyi İslamlaştıracak elit bir sınıf yetiştirmek istiyorlar. Bu şu anda ülkedeki en güçlü hareket. Medyada, Eğitim Bakanlığı’nda ve polis teşkilatı içinde güçlüler... Bugün geldikleri nokta beni korkutuyor. Toplumda onların karşısında denge yaratacak başka hiçbir hareket yok...”
***
Yıllardır bu köşede Fethullah Gülen hareketinin “siyasal” olduğunu yazdım; devletin duyarlı kurumlarında nasıl örgütlendiklerini kanıtlarıyla ortaya koydum...
Fethullahçıların “maskelerini” indirdikçe medyanın sözde demokrat yazarları, sağ ve sol yelpazedeki politikacılar “Hocaefendi” diye sahip çıktılar...
Fethullahçılar devletin duyarlı kurumları olan Milli Eğitim, emniyet teşkilatında, yargı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nde F tipi örgütlenmeye 1983 seçimlerinden sonra Turgut Özal döneminde başladılar.
Yıl 2008 ve işlem bitmiştir!..
Reuters ajansının geçtiği haberde Hakan Yavuz her şeyi açıkça söylüyor. Ancak, Fethullahçı gazeteler ve internet siteleri Hakan Yavuz’un konuşmasındaki işlerine gelmeyen bölümleri makaslayıp, iki satır veriyorlar:
“Türkiye’yi dini dünyanın merkezi yapmak için elit bir sınıf meydana getirmek istiyorlar. Toplumda onları dengeleyebilecek başka bir hareket yok.”
Peki, Fethullahçıların devlet kurumlarında güçlenmelerini; bu güçlenmeden korktuğunu, eylemlerinin siyasal olduğunu söylemiyor mu Hakan Yavuz?
Söylüyor!..
TV kanallarında gazetecilik etiğinden sık sık söz eden Zaman gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Hakan Yavuz’un şu sözlerini niçin sansürlüyor?
“Medyada, Milli Eğitim Bakanlığı’nda ve polis teşkilatı içinde güçlüler... Bugün geldikleri nokta beni korkutuyor...”
Hakan Yavuz yıllar önce Zaman gazetesinde (1 Eylül 2002) ne diyordu:
“Seçim telaşı içinde olan Türkiye’nin dini haritası değişiyor. Bir yanda Fethullah Gülen ile diğer yanda başörtülü kızlarla uğraşan ve sivil dini oluşumları düşman olarak gören Türkiye ne yazık ki her açıdan çöküntü içinde. Çöken sadece Türk ekonomisi değil. Asıl çöküntü ahlaki yapıda. Kısacası, modern insana kendi kutsalını inşa etme imkânı sunamayan Türkiye bari o hakkı tanımalı. Yoksa, harita ummadığımız şekilde değişecektir. Dışarıdan Türkiye’deki dinsel haritadaki kıpırdanmaları izleyen biri olarak gördüğüm şu: Yavaş ama derin şekilde Türkiye’nin dinsel haritası değişiyor. Türkiye gerçekçi anlamda laikliğin tohumlarını ekiyor. Dinsel çoğulculuğun arttığı Türkiye’de inananlar devletin kutsal alandan çekilmesini istiyorlar.”
Bir de Hakan Yavuz’un ABD’de yapılan Gülen Sempozyumu’nun kitaplaştırılan yayınında yer alan makalesinden bir bölümü aynen aktaralım:
“İstikrarlı bir Türkiye için İslami değerlerle Kemalist siyasi sistem arasında bir denge gerekir. Gülen hareketi bu dengeye bir ulaşma yolu sunuyor...”
***
Yıllardır Fethullah Gülen hareketinin “siyasal amaçlı” olduğunu yazmaktan yoruldum...
Gerçekler bir bir ortaya çıkarken bizim aydınlarımız, solcularımız olup bitenleri görmezden geliyorlar...
Hakan Yavuz, Fethullah hareketinden korkuyor... Yavuz 6-7 yıl önce korkmuyordu...
Hakan Yavuz’un bir yanıtı olmalı korkularına ilişkin...
Öyle değil mi?
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 17 Mayıs 2008
14 Mayıs 2008
Fethullah Artık Dön
Fethullah Gülen, ABD’den neden dönmüyor?..
Dönecekti ama birden vazgeçti!..
Dönüş tarihi 8 ya da 11 Nisan’dı
...
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Fethullahçıların tüm planlarını bozdu...
Daha önceleri yazdım...
Fethullahçılar Güneydoğu’yu kuşattılar tam anlamıyla...
Diyarbakır’da “Işık Odaları” açılıyor; Batman, Malatya, Van, Gaziantep, Şanlıurfa gibi kentler “Fethullahçılar” tarafından kuşatılıyor.
Ben Fethullah’ın ABD’den Türkiye’ye hemen dönmesini istiyorum...
Hoca, 10 yıldır yurt özlemi çekiyor...
Hemen İstanbul’a gelsin, Altunizade’deki konutuna yerleşsin; Hakan Şükür’le öpüşüp koklaşsın; işlerini buradan yönetsin!..
Fethullah, ABD’den dönerse, Ergenekon olayı da açıklık kazanır. Belki bizim bilmediğimiz gerçekler ortaya çıkar...
Sahi şu Ergenekon’a ilişkin ayrıntılar nedir, iddianame ne zaman hazırlanacak, çok merak ediyorum...
Benim Ergenekon’a bakışım çok açık, daha önce yazdım, yineleyeyim:
“Bu işin sonuna dek gidilmeli, karanlıkta hiçbir şey kalmamalı!..”
Ergenekon’da ilk gözaltı ve tutuklamalar on ay önce olmadı mı? Oldu! Ardından ikincisi geldi, sonra üçüncüsü!..
Peki iddianame neden hazırlanmıyor?
Bilmiyorum!..
12 Eylül 1980 sonrası sıkıyönetim döneminde 2 bin 500 sanıklı DİSK davasının iddianamesi 15-16 ayda bitirilmişti.
Fethullahçılar, dinciler, Soros’un çocukları, Amerikan mızıkacıları, yobaz-hokkabaz takımı şimdilerde “laikçi faşist” sloganıyla TV ekranlarında boy gösteriyorlar...
Arkalarında ise Avrupalı destekçileri...
***
Olli Rehn, Joost Lagendijk, Javier Solana, Cem Özdemir, Dimitrij Rupel...
Bu beyler AKP’ye, Fethullahçılara koşulsuz destek veriyorlar... Bu ülkenin yurtseverlerini, demokratlarını, gerçek aydınlarını “laik faşistler” olarak görüyorlar...
CHP ve Deniz Baykal ise hedefte...
İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perinçek gözaltına alındıklarında dilleri tutulan bu beyler, “sıkmabaş”, “Tayyip - AKP” gündeme geldiğinde bülbül gibi şakıyorlar.
Damat Lagendijk, Fethullahçıların Avrupa’daki işlerini izleyen Cem Özdemir...
Yaptıkları açıklamaları alt alta koyup okuyun, şaşıracaksınız...
Bunlar Türkiye’yi yönetiyor, yargıya kafa tutuyorlar...
Lagendijk, Anayasa Mahkemesi’ne doğrudan hakaret etme yürekliliğini kimden alıyor, söyler misiniz?
Cumhuriyet mitinglerine katılan milyonlarca aydınlık yüzlü, laik demokrat insanımızı “Ergenekon çetesi” olarak gösteren düşünce, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu CHP’yi de “darbeci, baskıcı, ulusalcı” olarak değerlendiriyor.
Bu bir oyundur!..
İnsanları “darbeci - çeteci - laik faşist” diye suçlamak Fethullahçıların ortaya attığı bir slogandır...
Para gücü Fethullahçılardadır bugün. Sabah ve atv olayını eşelediğinizde Fethullahçı gücü görebilirsiniz.
Burada Deniz Baykal ve CHP’ye de bir çift sözüm olacak...
İç çekişmeler bitmeli, kısır döngü çatışmaları durmalıdır. CHP, demokrat ve solcu kimliğini ortaya koymalıdır.
Gün “sol”da birleşme, dayanışma, kardeşlik günü olmalıdır...
Dinci ve tarikatçı yapılanma Türkiye’yi kuşatıyor...
***
Türkiye’yi yönetmeye kalkışan, tarikatçıları - Fethullahçıları, AKP’yi “demokrasinin ve özgürlüklerin simgesi” olarak gören, Anayasa Mahkemesi’ne hakaretler yağdıran Olli Rehn, Joost Lagendijk neden bu ülkeyi işgal eden “Çokuluslu Altın Avcıları”na karşı tepki koymazlar...
Kaz Dağları’nı, Tunceli’yi, Erzincan’ı, Kaçkarlar’ı, Eşme Kışladağı’nı, Madra Dağları’nı işgal eden, çevreyi kirleten, zehirleyen “Çokuluslu Altın Avcıları”nı bağırlarına basarlar...
Çünkü tarikatçı - Fethullahçı sermaye onların sağ koludur Türkiye’de...
Bu öykü biraz uzundur...
Sırası geldikçe anlatacağım!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 13 Mayıs 2008
Dönecekti ama birden vazgeçti!..
Dönüş tarihi 8 ya da 11 Nisan’dı
...
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Fethullahçıların tüm planlarını bozdu...
Daha önceleri yazdım...
Fethullahçılar Güneydoğu’yu kuşattılar tam anlamıyla...
Diyarbakır’da “Işık Odaları” açılıyor; Batman, Malatya, Van, Gaziantep, Şanlıurfa gibi kentler “Fethullahçılar” tarafından kuşatılıyor.
Ben Fethullah’ın ABD’den Türkiye’ye hemen dönmesini istiyorum...
Hoca, 10 yıldır yurt özlemi çekiyor...
Hemen İstanbul’a gelsin, Altunizade’deki konutuna yerleşsin; Hakan Şükür’le öpüşüp koklaşsın; işlerini buradan yönetsin!..
Fethullah, ABD’den dönerse, Ergenekon olayı da açıklık kazanır. Belki bizim bilmediğimiz gerçekler ortaya çıkar...
Sahi şu Ergenekon’a ilişkin ayrıntılar nedir, iddianame ne zaman hazırlanacak, çok merak ediyorum...
Benim Ergenekon’a bakışım çok açık, daha önce yazdım, yineleyeyim:
“Bu işin sonuna dek gidilmeli, karanlıkta hiçbir şey kalmamalı!..”
Ergenekon’da ilk gözaltı ve tutuklamalar on ay önce olmadı mı? Oldu! Ardından ikincisi geldi, sonra üçüncüsü!..
Peki iddianame neden hazırlanmıyor?
Bilmiyorum!..
12 Eylül 1980 sonrası sıkıyönetim döneminde 2 bin 500 sanıklı DİSK davasının iddianamesi 15-16 ayda bitirilmişti.
Fethullahçılar, dinciler, Soros’un çocukları, Amerikan mızıkacıları, yobaz-hokkabaz takımı şimdilerde “laikçi faşist” sloganıyla TV ekranlarında boy gösteriyorlar...
Arkalarında ise Avrupalı destekçileri...
***
Olli Rehn, Joost Lagendijk, Javier Solana, Cem Özdemir, Dimitrij Rupel...
Bu beyler AKP’ye, Fethullahçılara koşulsuz destek veriyorlar... Bu ülkenin yurtseverlerini, demokratlarını, gerçek aydınlarını “laik faşistler” olarak görüyorlar...
CHP ve Deniz Baykal ise hedefte...
İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perinçek gözaltına alındıklarında dilleri tutulan bu beyler, “sıkmabaş”, “Tayyip - AKP” gündeme geldiğinde bülbül gibi şakıyorlar.
Damat Lagendijk, Fethullahçıların Avrupa’daki işlerini izleyen Cem Özdemir...
Yaptıkları açıklamaları alt alta koyup okuyun, şaşıracaksınız...
Bunlar Türkiye’yi yönetiyor, yargıya kafa tutuyorlar...
Lagendijk, Anayasa Mahkemesi’ne doğrudan hakaret etme yürekliliğini kimden alıyor, söyler misiniz?
Cumhuriyet mitinglerine katılan milyonlarca aydınlık yüzlü, laik demokrat insanımızı “Ergenekon çetesi” olarak gösteren düşünce, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu CHP’yi de “darbeci, baskıcı, ulusalcı” olarak değerlendiriyor.
Bu bir oyundur!..
İnsanları “darbeci - çeteci - laik faşist” diye suçlamak Fethullahçıların ortaya attığı bir slogandır...
Para gücü Fethullahçılardadır bugün. Sabah ve atv olayını eşelediğinizde Fethullahçı gücü görebilirsiniz.
Burada Deniz Baykal ve CHP’ye de bir çift sözüm olacak...
İç çekişmeler bitmeli, kısır döngü çatışmaları durmalıdır. CHP, demokrat ve solcu kimliğini ortaya koymalıdır.
Gün “sol”da birleşme, dayanışma, kardeşlik günü olmalıdır...
Dinci ve tarikatçı yapılanma Türkiye’yi kuşatıyor...
***
Türkiye’yi yönetmeye kalkışan, tarikatçıları - Fethullahçıları, AKP’yi “demokrasinin ve özgürlüklerin simgesi” olarak gören, Anayasa Mahkemesi’ne hakaretler yağdıran Olli Rehn, Joost Lagendijk neden bu ülkeyi işgal eden “Çokuluslu Altın Avcıları”na karşı tepki koymazlar...
Kaz Dağları’nı, Tunceli’yi, Erzincan’ı, Kaçkarlar’ı, Eşme Kışladağı’nı, Madra Dağları’nı işgal eden, çevreyi kirleten, zehirleyen “Çokuluslu Altın Avcıları”nı bağırlarına basarlar...
Çünkü tarikatçı - Fethullahçı sermaye onların sağ koludur Türkiye’de...
Bu öykü biraz uzundur...
Sırası geldikçe anlatacağım!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 13 Mayıs 2008
Etiketler:
Cem Özdemir,
CHP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Deniz Baykal,
Dimitrij Rupel,
Ergenekon,
Fethullah Gülen,
Hikmet Çetinkaya,
Javier Solana,
Joost Lagendijk,
Olli Rehn
11 Mayıs 2008
Fethullah Hareketi Neden Tartışılmaz?
"Türk medyası" Fethullah Gülen hareketini masaya yatırıp enine boyuna tartışabilmiş midir?
Hayır!..
"Türk medyası"nın patronları "Fethullah Gülen" hareketini tartıştırmazlar; kıyısından, köşesinden tartıştırır gibi yaptırırlar, üstüne gidenleri de sustururlar!..
Mustafa Balbay, Fethullah Gülen’in ne yapmak istediğini çok açık bir biçimde köşesinde (12 Nisan 2008) yazdı...
Ben yıllardır yazıyorum...
Şöyle bir hesap yaptım, 35 yıldır Fethullah Gülen hareketini yakından izliyorum...
Fethullah Gülen’in amacı nedir, ne yapmak istiyor?
Fethullah Gülen hareketi "İslam"a değil, ABD’ye yakın. Balbay’ın saptamasıyla "Hz. Muhammed’siz ve Kuran’sız bir İslam hareketi."
Saptama doğru!..
Fethullah Gülen hareketinin ne olduğunu Kerimov gördü ilk kez ve Özbekistan’daki tüm "Nurcu okulları"nı kapattı.
Rusya daha sonraları ayrımına vardı ve okulları devletleştirdi...
Bu okullar "Türk okulları" olarak biliniyor. Doğru değil. ABD güdümünde İngilizce eğitim veren "Nur okulları"dır bunlar. Okulların amacı Afrika ülkelerinden, Orta Asya Cumhuriyetlerine dek yayılmaktır.
Fethullahçılar tüm ülkelerde ABD desteğinde açıyor bu okulları. Kimi emekli paşalar bu okulların düzenlenmesinde görev alıyorlar.
Türkiye’ye gelince...
Okullar, yurtlar, Işıkevleri, dershaneler, hastaneler...
Asya Bank onların!.. Tekstil onların elinde...
Türkiye’de 2500 dershanenin 2 bini Fethullahçıların...
Medyada çok etkinler...
İçlerinde en demokrat görünenleri 1 Mayıs’ı "komünist bayramı" olarak görürler...
***
Michael Rubin, ABD’nin Ortadoğu ve İran uzmanıdır...
Beyaz Saray yönetiminin neo-con (yeni muhafazakâr) çizgisinin düşünce kuruluşlarından "American Enterprise Institute"de araştırmacı olan Rubin, "Middle East Quarterly" dergisinin de editörüdür.
Rubin, Fethullah’ı kime benzetiyor?
Humeyni’ye!..
Rubin, AKP iktidarını, AKP medyasını da sert bir dille eleştirirken şöyle diyor:
"Erdoğan çekişmeyi körüklerken, onun ve Gülen’in, Türk köşe yazarları ve yorumcuları arasındaki destekçileri İslamcılığı demokrasiyle, laikliği faşizmle özdeşleştiriyor; çok sayıdaki Batılı diplomatın, ‘ılımlı İslam’ kabulüyle kucaklanmasına hoşgörü göstermeye hevesli olduğu bir çizgi bu. Erdoğan’ın kendisi, Hitler’in yolunu açanın laiklik olduğunu, İslamcılığın asla böyle bir sonuç üretmeyeceğini söyledi."
Rubin, Türkiye’de laik eğitim sistemine yönelik saldırıların kurnazca ama etkili biçimde yürütüldüğünü ise iki yıl önce yazdı...
Ne diyordu Rubin:
"Öğrencilerin önünde üç seçenek mevcut: İmam hatip liselerine yazılıp imam olabilir; ticaret veya meslek okullarına girebilir ya da laik liselere kaydolup, daha sonra üniversiteye gidip kariyer yapabilirler. Erdoğan bu sistemi değiştirdi; imam hatip diplomalarını lise diplomalarıyla eş tutarak İslamcı öğrencilerin üniversiteye girmesi ve devlet görevlerine başvurmasına olanak sağladı. Denetim ve ayar mekanizmalarını da by-pass etmeye girişti. Rektörlerden oluşan YÖK, üniversiteleri siyasi İslama daha davetkâr kılacak taleplerini reddedince AKP ağırlıklı parlamento 15 yeni üniversite kurma önerisinde bulundu.
Erdoğan, diplomatlara amacının eğitimi güçlendirmek olduğunu söylese de Türk akademisyenler bu hamleyle dilediği rektörleri seçip YÖK’ü yandaşlarıyla dolduracağını söylüyor.
Böylesi taktikler artık sıradanlaştı. Pek çok laik şahsiyetin itirazlarına rağmen Erdoğan’ın ısrarıyla AKP teknokratların zorunlu emeklilik yaşını indiren bir karar da geçirdi.
Bu, 9 bin yargıcın neredeyse 4 bininin değiştirilmesi manasına geliyor.
Türkler AKP’nin yargı bağımsızlığını tırpanlama peşinde olduğundan şüphe ediyor. Mayıs 2005’te AKP’li Meclis Başkanı Bülent Arınç, yargıçlar çıkarılan yasaları engellemeye devam ederse AKP’nin Anayasa Mahkemesi’ni kapatabileceği uyarısında bulundu."
***
Rubin’in iki makalesinden iki örnek verdim...
Fethullah Gülen 8 ya da 12 Nisan 2008’de Türkiye’ye dönecekti ABD’den...
Dönemedi!..
Çünkü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Fethullah’ın aklanmasını öngören Yargıtay Dokuzuncu Dairesi kararına itiraz etmiş; Gülen’in çalışmalarının “cürüm işlemek üzere çete oluşturmak” kapsamında değerlendirilmesini istemişti...
Bitmedi, devamı salı gününe kaldı...
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 10 Mayıs 2008
Hayır!..
"Türk medyası"nın patronları "Fethullah Gülen" hareketini tartıştırmazlar; kıyısından, köşesinden tartıştırır gibi yaptırırlar, üstüne gidenleri de sustururlar!..
Mustafa Balbay, Fethullah Gülen’in ne yapmak istediğini çok açık bir biçimde köşesinde (12 Nisan 2008) yazdı...
Ben yıllardır yazıyorum...
Şöyle bir hesap yaptım, 35 yıldır Fethullah Gülen hareketini yakından izliyorum...
Fethullah Gülen’in amacı nedir, ne yapmak istiyor?
Fethullah Gülen hareketi "İslam"a değil, ABD’ye yakın. Balbay’ın saptamasıyla "Hz. Muhammed’siz ve Kuran’sız bir İslam hareketi."
Saptama doğru!..
Fethullah Gülen hareketinin ne olduğunu Kerimov gördü ilk kez ve Özbekistan’daki tüm "Nurcu okulları"nı kapattı.
Rusya daha sonraları ayrımına vardı ve okulları devletleştirdi...
Bu okullar "Türk okulları" olarak biliniyor. Doğru değil. ABD güdümünde İngilizce eğitim veren "Nur okulları"dır bunlar. Okulların amacı Afrika ülkelerinden, Orta Asya Cumhuriyetlerine dek yayılmaktır.
Fethullahçılar tüm ülkelerde ABD desteğinde açıyor bu okulları. Kimi emekli paşalar bu okulların düzenlenmesinde görev alıyorlar.
Türkiye’ye gelince...
Okullar, yurtlar, Işıkevleri, dershaneler, hastaneler...
Asya Bank onların!.. Tekstil onların elinde...
Türkiye’de 2500 dershanenin 2 bini Fethullahçıların...
Medyada çok etkinler...
İçlerinde en demokrat görünenleri 1 Mayıs’ı "komünist bayramı" olarak görürler...
***
Michael Rubin, ABD’nin Ortadoğu ve İran uzmanıdır...
Beyaz Saray yönetiminin neo-con (yeni muhafazakâr) çizgisinin düşünce kuruluşlarından "American Enterprise Institute"de araştırmacı olan Rubin, "Middle East Quarterly" dergisinin de editörüdür.
Rubin, Fethullah’ı kime benzetiyor?
Humeyni’ye!..
Rubin, AKP iktidarını, AKP medyasını da sert bir dille eleştirirken şöyle diyor:
"Erdoğan çekişmeyi körüklerken, onun ve Gülen’in, Türk köşe yazarları ve yorumcuları arasındaki destekçileri İslamcılığı demokrasiyle, laikliği faşizmle özdeşleştiriyor; çok sayıdaki Batılı diplomatın, ‘ılımlı İslam’ kabulüyle kucaklanmasına hoşgörü göstermeye hevesli olduğu bir çizgi bu. Erdoğan’ın kendisi, Hitler’in yolunu açanın laiklik olduğunu, İslamcılığın asla böyle bir sonuç üretmeyeceğini söyledi."
Rubin, Türkiye’de laik eğitim sistemine yönelik saldırıların kurnazca ama etkili biçimde yürütüldüğünü ise iki yıl önce yazdı...
Ne diyordu Rubin:
"Öğrencilerin önünde üç seçenek mevcut: İmam hatip liselerine yazılıp imam olabilir; ticaret veya meslek okullarına girebilir ya da laik liselere kaydolup, daha sonra üniversiteye gidip kariyer yapabilirler. Erdoğan bu sistemi değiştirdi; imam hatip diplomalarını lise diplomalarıyla eş tutarak İslamcı öğrencilerin üniversiteye girmesi ve devlet görevlerine başvurmasına olanak sağladı. Denetim ve ayar mekanizmalarını da by-pass etmeye girişti. Rektörlerden oluşan YÖK, üniversiteleri siyasi İslama daha davetkâr kılacak taleplerini reddedince AKP ağırlıklı parlamento 15 yeni üniversite kurma önerisinde bulundu.
Erdoğan, diplomatlara amacının eğitimi güçlendirmek olduğunu söylese de Türk akademisyenler bu hamleyle dilediği rektörleri seçip YÖK’ü yandaşlarıyla dolduracağını söylüyor.
Böylesi taktikler artık sıradanlaştı. Pek çok laik şahsiyetin itirazlarına rağmen Erdoğan’ın ısrarıyla AKP teknokratların zorunlu emeklilik yaşını indiren bir karar da geçirdi.
Bu, 9 bin yargıcın neredeyse 4 bininin değiştirilmesi manasına geliyor.
Türkler AKP’nin yargı bağımsızlığını tırpanlama peşinde olduğundan şüphe ediyor. Mayıs 2005’te AKP’li Meclis Başkanı Bülent Arınç, yargıçlar çıkarılan yasaları engellemeye devam ederse AKP’nin Anayasa Mahkemesi’ni kapatabileceği uyarısında bulundu."
***
Rubin’in iki makalesinden iki örnek verdim...
Fethullah Gülen 8 ya da 12 Nisan 2008’de Türkiye’ye dönecekti ABD’den...
Dönemedi!..
Çünkü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Fethullah’ın aklanmasını öngören Yargıtay Dokuzuncu Dairesi kararına itiraz etmiş; Gülen’in çalışmalarının “cürüm işlemek üzere çete oluşturmak” kapsamında değerlendirilmesini istemişti...
Bitmedi, devamı salı gününe kaldı...
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 10 Mayıs 2008
09 Mayıs 2008
Erzak, Şarap, AKP
Yolsuzluk ve yoksulluk Türkiye'nin alın yazısı mıdır?
AKP altı yıldır iktidarda. Bu süreçte yoksulluk giderek artarken yolsuzluk haberleri gazetelerin manşetlerinden düşmedi...
Bakan çocuklarının "gemicikleri"nden tutun da "mısırcığa" dek bir dizi yolsuzluk savı kulaktan kulağa dolaşıyor...
Dini siyasette araç olarak kullanan düşünce, yerel yönetimler aracılığıyla İstanbul ve Ankara'da "erzak torbaları" dağıtırken, imar planlarında yapılan değişikliklerden havuzlara para aktarılıyor...
Ege'de şarap firmaları çığlık çığlığa, üzüm üreticileri perişan, Antalya'da yaş sebze, Niğde ve Fethiye'de elma, Datça'da badem üreticileri...
İddiaya göre AKP'li bakanın oğlu Çin'e kükürt ihraç etmeye başlamış "Nur" adlı şirket aracılığıyla...
2007 yılında bir torba (50 kg) kükürt 12 YTL iken, 2008 yılında 65 YTL'ye çıkmış...
Kükürt, üzüm bağlarında mantara karşı koruyucu tarım ilacı...
Bakan oğlu, iç tüketime de el atmış. İşleri tıkırındaymış. Her yıl değişik yöntemler izlermiş. Kuş gribi filan olunca yeni planlarını uygularmış...
Şarap sektörünün başına gelenleri anlatmaya gerek yok. Bu konuya en az on kere değindim.
Meral Tamer'in (29 Nisan 2008- Milliyet) "Şarap reklamlarına yasak geliyor!" yazısını okuyunca, Egeli şarap sektörünün çığlığını duyar gibi oldum...
Türkiye'de üretilen üç şişe şaraptan ikisi kayıt dışı...
Nedeni belli: Verginin yüksek oluşu...
Türkiye'yi kalitesiz şarap üretmeye zorlayan AKP, ithalata ödün veriyor...
Marketlerde Şili, Bulgaristan şarabı ucuza satılıyor...
Kaliteli şarap üreten firmalara ise göz açtırılmıyor...
Darbe üstüne darbe!..
Ucuz şarap her yerde üretilir. Önemli olan kaliteli şarap üretmek. Dünya devleriyle yarışmak.
***
AKP iktidara geldiği günden beri alkollü içeceklere karşı linç girişiminde bulunuyor.
Başta da belirttiğim gibi, vergiler yüzde 200 oranında arttırıldı. İnternetten alkollü içki satışı yasaklandı. Yargıdan dönen yasaklama kararı AKP'ye vız geliyor.
Bu 19 Mayıs'ı bekliyorum...
19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nın meşalesini Samsun'da yaktığı gündür...
Peki, 19 Mayıs 2008'de ne olacak?
Meral Tamer anlatıyor:
"... Son olarak da her türlü alkol ve tütün reklamlarının 19 Mayıs'tan itibaren gider gösterilemeyeceği karara bağlandı. Televizyonda, radyolarda ve açık havada alkollü içecek reklamı yapmak zaten yasak. Kutman'a göre 'bu son kararla, gazeteler ve internet üzerinden yapılan reklamlara da' yasak geldiğini söyleyebiliriz. Çünkü pazarlama iletişime ayırdığımız bütçeler belli, markaların tanıtımı için yapılan reklamlar ister istemez azalacak."
Milliyet'te Tayyip Bey'in özel danışmanlığını yapan bazı eski dostları, Meral Tamer'in değindiği bu önemli konuyu görmezden geliyorlar...
Yoksulluk, yolsuzluk ve devletin tüm kurum ve kuruluşlarında "dinci örgütlenme" onlara "demokrasi-özgürlük", Tayyip Bey'e destek vermeyi engellemiyor...
Yazdıkları şu:
"Türkiye geriliyor, kutuplaşıyor!.."
Yıllardır tavrım bellidir:
"Demokrasilerde parti kapatılmaz!"
Kapatılmaz da, "demokrasicilik oynayan AKP"nin gerçek yüzünü bizim liberal tosuncuklar hâlâ neden görmüyorlar...
Bizim dini bezirgânları, liberal tosuncuklar Soros'un Çocukları ne "gemicikleri" ne de "mısırcıkları" yazarlar...
Varsa yoksa sıkmabaş!..
Eski AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez yolsuzluk belgelerini tek tek ortaya koyunca ne oldu?
AKP'den ihraç edildi!..
***
Bilinçli yurttaş, Türkiye'nin nereye götürülmek istendiğinin ayırdında...
Bir ilginç pankart:
"Senin çocuğuna gemicik, benim çocuğuma 65 yaş... Vekile gazi kıyağı, asile AKP kazığı... YÖK Başkanı'na yüzde 30, emekli yurttaşa yüzde 2... Benim tanrım adil ol diyor, ya seninki?.."
Bakın nereden nereye geldim...
Biliyorum sevgili okur yine kafanızı karıştırdım...
Kafanın karışması iyidir!..
Çünkü çok iyi bilinen bilmeceyi çözmeye yardımcı olur!..
Yazımın başlığı erzak, şarap ve AKP'ydi...
AKP'nin gerçek yüzünü görmeyenler için daldan dala kondum bugün...
Anadolu'da 4 bin şirket kuruldu, 6 bin şirket kapandı... Borcu döviz olan işletmeler bunalımda...
Riskleri büyük!..
Sonuç: Özgüven olmayan toplumlarda, demokrasi demokratik olmayan bir insan kimliğine oturup Türkiye'de sol AKP'yi sandıkta ezebilir mi?
Haydi bakalım yanıt verin!
CHP'yi, DSP'yi, SHP'yi, ÖDP'yi, İP'yi ve TKP'yi ondan sonra eleştirin...
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 8 Mayıs 2008
AKP altı yıldır iktidarda. Bu süreçte yoksulluk giderek artarken yolsuzluk haberleri gazetelerin manşetlerinden düşmedi...
Bakan çocuklarının "gemicikleri"nden tutun da "mısırcığa" dek bir dizi yolsuzluk savı kulaktan kulağa dolaşıyor...
Dini siyasette araç olarak kullanan düşünce, yerel yönetimler aracılığıyla İstanbul ve Ankara'da "erzak torbaları" dağıtırken, imar planlarında yapılan değişikliklerden havuzlara para aktarılıyor...
Ege'de şarap firmaları çığlık çığlığa, üzüm üreticileri perişan, Antalya'da yaş sebze, Niğde ve Fethiye'de elma, Datça'da badem üreticileri...
İddiaya göre AKP'li bakanın oğlu Çin'e kükürt ihraç etmeye başlamış "Nur" adlı şirket aracılığıyla...
2007 yılında bir torba (50 kg) kükürt 12 YTL iken, 2008 yılında 65 YTL'ye çıkmış...
Kükürt, üzüm bağlarında mantara karşı koruyucu tarım ilacı...
Bakan oğlu, iç tüketime de el atmış. İşleri tıkırındaymış. Her yıl değişik yöntemler izlermiş. Kuş gribi filan olunca yeni planlarını uygularmış...
Şarap sektörünün başına gelenleri anlatmaya gerek yok. Bu konuya en az on kere değindim.
Meral Tamer'in (29 Nisan 2008- Milliyet) "Şarap reklamlarına yasak geliyor!" yazısını okuyunca, Egeli şarap sektörünün çığlığını duyar gibi oldum...
Türkiye'de üretilen üç şişe şaraptan ikisi kayıt dışı...
Nedeni belli: Verginin yüksek oluşu...
Türkiye'yi kalitesiz şarap üretmeye zorlayan AKP, ithalata ödün veriyor...
Marketlerde Şili, Bulgaristan şarabı ucuza satılıyor...
Kaliteli şarap üreten firmalara ise göz açtırılmıyor...
Darbe üstüne darbe!..
Ucuz şarap her yerde üretilir. Önemli olan kaliteli şarap üretmek. Dünya devleriyle yarışmak.
***
AKP iktidara geldiği günden beri alkollü içeceklere karşı linç girişiminde bulunuyor.
Başta da belirttiğim gibi, vergiler yüzde 200 oranında arttırıldı. İnternetten alkollü içki satışı yasaklandı. Yargıdan dönen yasaklama kararı AKP'ye vız geliyor.
Bu 19 Mayıs'ı bekliyorum...
19 Mayıs 1919 Mustafa Kemal Atatürk'ün Kurtuluş Savaşı'nın meşalesini Samsun'da yaktığı gündür...
Peki, 19 Mayıs 2008'de ne olacak?
Meral Tamer anlatıyor:
"... Son olarak da her türlü alkol ve tütün reklamlarının 19 Mayıs'tan itibaren gider gösterilemeyeceği karara bağlandı. Televizyonda, radyolarda ve açık havada alkollü içecek reklamı yapmak zaten yasak. Kutman'a göre 'bu son kararla, gazeteler ve internet üzerinden yapılan reklamlara da' yasak geldiğini söyleyebiliriz. Çünkü pazarlama iletişime ayırdığımız bütçeler belli, markaların tanıtımı için yapılan reklamlar ister istemez azalacak."
Milliyet'te Tayyip Bey'in özel danışmanlığını yapan bazı eski dostları, Meral Tamer'in değindiği bu önemli konuyu görmezden geliyorlar...
Yoksulluk, yolsuzluk ve devletin tüm kurum ve kuruluşlarında "dinci örgütlenme" onlara "demokrasi-özgürlük", Tayyip Bey'e destek vermeyi engellemiyor...
Yazdıkları şu:
"Türkiye geriliyor, kutuplaşıyor!.."
Yıllardır tavrım bellidir:
"Demokrasilerde parti kapatılmaz!"
Kapatılmaz da, "demokrasicilik oynayan AKP"nin gerçek yüzünü bizim liberal tosuncuklar hâlâ neden görmüyorlar...
Bizim dini bezirgânları, liberal tosuncuklar Soros'un Çocukları ne "gemicikleri" ne de "mısırcıkları" yazarlar...
Varsa yoksa sıkmabaş!..
Eski AKP Balıkesir Milletvekili Turhan Çömez yolsuzluk belgelerini tek tek ortaya koyunca ne oldu?
AKP'den ihraç edildi!..
***
Bilinçli yurttaş, Türkiye'nin nereye götürülmek istendiğinin ayırdında...
Bir ilginç pankart:
"Senin çocuğuna gemicik, benim çocuğuma 65 yaş... Vekile gazi kıyağı, asile AKP kazığı... YÖK Başkanı'na yüzde 30, emekli yurttaşa yüzde 2... Benim tanrım adil ol diyor, ya seninki?.."
Bakın nereden nereye geldim...
Biliyorum sevgili okur yine kafanızı karıştırdım...
Kafanın karışması iyidir!..
Çünkü çok iyi bilinen bilmeceyi çözmeye yardımcı olur!..
Yazımın başlığı erzak, şarap ve AKP'ydi...
AKP'nin gerçek yüzünü görmeyenler için daldan dala kondum bugün...
Anadolu'da 4 bin şirket kuruldu, 6 bin şirket kapandı... Borcu döviz olan işletmeler bunalımda...
Riskleri büyük!..
Sonuç: Özgüven olmayan toplumlarda, demokrasi demokratik olmayan bir insan kimliğine oturup Türkiye'de sol AKP'yi sandıkta ezebilir mi?
Haydi bakalım yanıt verin!
CHP'yi, DSP'yi, SHP'yi, ÖDP'yi, İP'yi ve TKP'yi ondan sonra eleştirin...
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 8 Mayıs 2008
02 Mayıs 2008
1 Mayıs
Karanlıkların ince bir sevinçle kapladığı ince güzellikte bir gün müdür 1 Mayıs?..
Öyledir!..
Çünkü işçinin ve emekçinin bayramıdır 1 Mayıs...
İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günüdür...
İç çekişin kanadı, emeğin gücü...
Demokrasinin ve özgürlüklerin yaşam biçimine dönüşmesini bekliyoruz hâlâ...
1 Mayıs'ı yazacağım ama yine karmakarışık duygular içindeyim ve biraz da karamsarım...
Nereden başlasam, neleri anlatsam?
1 Mayıs 1977 günü, Taksim Alanı'nda 37 kişi ölürken ben oradaydım...
31 yıl geçmiş aradan...
O katliamı gerçekleştirenler, topluluğa ateş edenler bu 31 yılda ne bulundu ne de yargılandılar...
Taksim Alanı 31 yıldır emekçilere kapalı...
Tayyip Bey ne demişti bir gün önce:
"1 Mayıs kutlamaları belirlenen alanlarda yapılır; benim partim bile Kazlıçeşme'de yaptı..."
Dün sabah "Şahin" Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin kükredi:
" 'Ben yasa tanımam, yönetmeliği tanımam, ben valiliğin kararını da tanımam, ben bildiğimi okurum' denirse bu açıkça Türkiye'deki mevcut anayasal düzene bir başkaldırı olarak da değerlendirilir... Kimse devlete ve devlet erkini kullanan mercilere meydan okumasın, devlet kendisine meydan okutmaz."
1 Mayıs 1977 katliamıyla yüzleşemeyenler, demokrasi ve özgürlük dersi verip halkı korkutuyor, sendikalara gözdağı veriyor...
O yasakçı kafa "devlet içinde örgütlü silahlı gücü" ortaya çıkarma savıyla, İtalya örneğini vererek şöyle diyor:
"Türkiye'yi gladyodan temizleyeceğiz!"
Galiba bir akıl tutulması yaşıyoruz iktidarıyla, muhalefetiyle, medyasıyla...
***
Hrant Dink cinayeti eşelendikçe tetikçilerin kimlerle ilişki kurdukları ortaya çıkmıyor mu?
İlişkiler zincirinin kanlı halkalarında olanlar çevremizde dolaşıyor, PKK vahşeti Güneydoğu'da yine ortaya çıkıyor, tarikatçı yapılanma Hrant Dink cinayetinde, Malatya katliamında olduğu gibi "tarikat yurtlarında" kendini gösteriyor...
Şehit cenazelerinde gözyaşları ırmak oluyor, çocuklar, anneler, babalar, kardeşler, eşler...
İnanın bir korku tünelinden geçiyoruz toplum olarak..
Aylardır Cumhuriyet gazetesinin iki ayrı köşesinde, iki ayrı polis aracı, resmi ve sivil polisler...
Cumhuriyet gazetesi ve yazarlarına yönelik bir saldırı bekleniyor... Gazete yönetimi güvenlik önlemlerini arttırıyor...
Alman, Fransız, Hollandalı, Belçikalı sosyalist, sosyal demokrat, yeşil milletvekilleri İstanbul-Ankara arasında "mekik dokurken" başyazarımız İlhan Selçuk'un hangi nedenle gözaltına alındığı, Cumhuriyet gazetesi ve yazarlarının niçin tehdit edildiğini öğrenmek zahmetine katlanmıyorlar...
Tek dertleri var bunların:
"Aman AKP kapatılmasın, Türkiye'de darbe olur!"
Kim yapacak darbeyi?
Askerler!..
Halk, "asker darbe yapacak" diye sindiriliyor, köleleştirilmiş medyanın dolarlarla beslenen adı sanı belli olmayan "köşe maskaraları" yeni numaralarını sergiliyor:
"Ergenekon'un karargâhı Cumhuriyet gazetesi..."
Bu gazetenin kıdemli emekçilerinden biri olarak darbecilere, darbe planları yapanlara, mafyaya, çetelere, devlet içinde örgütlü silahlı güçlere hep tavır aldım!..
Bu yalanın dolanın, sahtekârlığın tohumlarını ekenlere kim dur diyecek? Bu aymazlardan, çıkar şebekelerinden kim hesap soracak?
***
Sözü fazla uzatmaya gerek yok!..
Bugün Taksim Alanı'nda neler olup biteceğinin kaygısını taşıyorum...
Merak ettiğim ise Avrupalı sosyalist, sosyal demokrat, yeşil milletvekillerinin "demokrasi ve özgürlüğü" nasıl algıladıkları...
Bayraklara sarılı şehit cenazeleri... Sakarya'da bir saat içinde örgütlenen saldırgan topluluk... Hrant Dink cinayetinde ortaya çıkan derin güçler ve bağlantıları... Çokuluslu altın avcılarına peşkeş çekilen dağlarımız ve ovalarımız...
Benim içimde ise yurtsever olarak bir suçluluk duygusu!..
Acaba nerede yanlış yaptık?..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 1 Mayıs 2008
Öyledir!..
Çünkü işçinin ve emekçinin bayramıdır 1 Mayıs...
İşçi sınıfının birlik, mücadele ve dayanışma günüdür...
İç çekişin kanadı, emeğin gücü...
Demokrasinin ve özgürlüklerin yaşam biçimine dönüşmesini bekliyoruz hâlâ...
1 Mayıs'ı yazacağım ama yine karmakarışık duygular içindeyim ve biraz da karamsarım...
Nereden başlasam, neleri anlatsam?
1 Mayıs 1977 günü, Taksim Alanı'nda 37 kişi ölürken ben oradaydım...
31 yıl geçmiş aradan...
O katliamı gerçekleştirenler, topluluğa ateş edenler bu 31 yılda ne bulundu ne de yargılandılar...
Taksim Alanı 31 yıldır emekçilere kapalı...
Tayyip Bey ne demişti bir gün önce:
"1 Mayıs kutlamaları belirlenen alanlarda yapılır; benim partim bile Kazlıçeşme'de yaptı..."
Dün sabah "Şahin" Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin kükredi:
" 'Ben yasa tanımam, yönetmeliği tanımam, ben valiliğin kararını da tanımam, ben bildiğimi okurum' denirse bu açıkça Türkiye'deki mevcut anayasal düzene bir başkaldırı olarak da değerlendirilir... Kimse devlete ve devlet erkini kullanan mercilere meydan okumasın, devlet kendisine meydan okutmaz."
1 Mayıs 1977 katliamıyla yüzleşemeyenler, demokrasi ve özgürlük dersi verip halkı korkutuyor, sendikalara gözdağı veriyor...
O yasakçı kafa "devlet içinde örgütlü silahlı gücü" ortaya çıkarma savıyla, İtalya örneğini vererek şöyle diyor:
"Türkiye'yi gladyodan temizleyeceğiz!"
Galiba bir akıl tutulması yaşıyoruz iktidarıyla, muhalefetiyle, medyasıyla...
***
Hrant Dink cinayeti eşelendikçe tetikçilerin kimlerle ilişki kurdukları ortaya çıkmıyor mu?
İlişkiler zincirinin kanlı halkalarında olanlar çevremizde dolaşıyor, PKK vahşeti Güneydoğu'da yine ortaya çıkıyor, tarikatçı yapılanma Hrant Dink cinayetinde, Malatya katliamında olduğu gibi "tarikat yurtlarında" kendini gösteriyor...
Şehit cenazelerinde gözyaşları ırmak oluyor, çocuklar, anneler, babalar, kardeşler, eşler...
İnanın bir korku tünelinden geçiyoruz toplum olarak..
Aylardır Cumhuriyet gazetesinin iki ayrı köşesinde, iki ayrı polis aracı, resmi ve sivil polisler...
Cumhuriyet gazetesi ve yazarlarına yönelik bir saldırı bekleniyor... Gazete yönetimi güvenlik önlemlerini arttırıyor...
Alman, Fransız, Hollandalı, Belçikalı sosyalist, sosyal demokrat, yeşil milletvekilleri İstanbul-Ankara arasında "mekik dokurken" başyazarımız İlhan Selçuk'un hangi nedenle gözaltına alındığı, Cumhuriyet gazetesi ve yazarlarının niçin tehdit edildiğini öğrenmek zahmetine katlanmıyorlar...
Tek dertleri var bunların:
"Aman AKP kapatılmasın, Türkiye'de darbe olur!"
Kim yapacak darbeyi?
Askerler!..
Halk, "asker darbe yapacak" diye sindiriliyor, köleleştirilmiş medyanın dolarlarla beslenen adı sanı belli olmayan "köşe maskaraları" yeni numaralarını sergiliyor:
"Ergenekon'un karargâhı Cumhuriyet gazetesi..."
Bu gazetenin kıdemli emekçilerinden biri olarak darbecilere, darbe planları yapanlara, mafyaya, çetelere, devlet içinde örgütlü silahlı güçlere hep tavır aldım!..
Bu yalanın dolanın, sahtekârlığın tohumlarını ekenlere kim dur diyecek? Bu aymazlardan, çıkar şebekelerinden kim hesap soracak?
***
Sözü fazla uzatmaya gerek yok!..
Bugün Taksim Alanı'nda neler olup biteceğinin kaygısını taşıyorum...
Merak ettiğim ise Avrupalı sosyalist, sosyal demokrat, yeşil milletvekillerinin "demokrasi ve özgürlüğü" nasıl algıladıkları...
Bayraklara sarılı şehit cenazeleri... Sakarya'da bir saat içinde örgütlenen saldırgan topluluk... Hrant Dink cinayetinde ortaya çıkan derin güçler ve bağlantıları... Çokuluslu altın avcılarına peşkeş çekilen dağlarımız ve ovalarımız...
Benim içimde ise yurtsever olarak bir suçluluk duygusu!..
Acaba nerede yanlış yaptık?..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 1 Mayıs 2008
29 Nisan 2008
Otuz Yıldır Aynı Kafa
İstanbul Valisi Muammer Güler'in açıklamasını dinlerken Türkiye'nin otuz yıldır aynı yerde "bir, iki, üç" diye saydığına tanık oldum...
Yazımı İzmir'den yazıyorum...
Birkaç saat sonra İzmir'den İstanbul'a döneceğim...
Otuz yıldır Taksim Alanı, 1 Mayıs'ta emekçilere yasak. Otuz yıldır yetkililer aynı gerekçeyi gösteriyor:
"Marjinal gruplar provokasyon yapacak!"
1 Mayıs İşçi Bayramı dünyanın tüm ülkelerinde coşkuyla kutlanır...
Bu kutlamalar Türkiye'de yapılmaz...
Neden?
Marjinal gruplar eylem yapacak!
Gerçekten, İstanbul Valisi Muammer Güler'in konuşmasını dinlerken tüylerim diken diken oldu...
Vali Güler, öyle bir anlattı ki "Taksim'de kutlama yapılamaz" gerekçesini, inanın şaşırıp kaldım...
İçimden bir hüzün bulutu geçti...
İlkyazın sürgün verdiği bir İzmir sabahı. Otelin balkonundan körfezi seyrettim. Balıkçıl kuşları, kırlangıçlar mavi körfezin üzerinde yay çiziyorlardı.
Sabah erken saatlerde başlayan yağmur dinmiş, bulutların arasından güneş yüzünü göstermişti. İçimde bir kıpırtı, gözlerimde yaşamın o ince çizgisi belirmişti.
Ne zamana dek?
İstanbul Valisi Güler'in, TV'lerin canlı olarak verdiği, 1 Mayıs'la ilgili konuşmasına kadar!..
Zaten Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ilk işaretleri vermişti:
"Taksim sendikalara yasak, bir başka yere..."
Hani AKP Türkiye'de demokrasi ve özgürlükleri genişletecekti?
Hepsi palavra!..
Hepsi kandırmaca!..
İşçiden, emekçiden, sendikalardan, 1 Mayıs'tan korkan bir düşünce, bu kafayla mı Türkiye'yi daha da demokratikleştirip özgürleştirecekti?
Haydi, liberal tosuncuklar, bu soruya yanıt verin...
***
Türk-İş, DİSK, KESK'in oluşturduğu 1 Mayıs Düzenleme Komitesi ne istiyor?
Kutlamalar Taksim Alanı'nda yapılsın...
Hükümet ne diyor:
"Hayır yapılmasın!"
1 Mayıs, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günüdür...
1 Mayıs, tüm dünya kentlerinde aynı coşkuyla kutlanır...
Taksim Alanı otuz yıldır her türlü etkinliğe açıktır ama işçi sınıfına, sendikalara kapalıdır.
1 Mayıs 1977...
O alanda 500 bin kişinin gözleri önünde bir katliam yaşandı. Katliamın en acımasızı Taksim Alanı'nda gerçekleşti:
36 ölü...
Sendikalar, emek örgütleri yeniden Taksim Alanı'na çıkmak istiyorlar ama hükümet "hayır" diye karşı çıkıyor, halkın üzerine korku bulutları serpiliyor:
"Marjinal gruplar provokasyon yapabilir..."
Taksim'deki Kazancı Yokuşu ve 36 ölü...
O katliam "derin güçlerin" iç ve dış eylemcileriyle gerçekleşmemiş miydi?
Kazancı Yokuşu'nda emekçiler ezilerek, kurşunlanarak ölmemiş miydi?
Peki emekçilerin üzerine ateş edenler kimdi, nereden gelmişlerdi?
Tarihle ve 1 Mayıs 1977'yle yüzleşmek.
Solun bugün ne duruma geldiğini sorgulamak!..
Yağmurlu bir İzmir sabahında körfezin üzerine bir sis inerken yazımı bitirmeye çalışıyorum...
Ayaklar baş olduğu gün kurtulacaktır Türkiye...
Aynen öyle olacaktır!..
Sol kendini tanıdığı gün "ayakları" hafife alan, emeğin gücüne inanmayan din bezirgânları ve Soros'un çocukları tarihin çöplüğüne atılacaktır...
Umutsuz değilim!..
***
1 Mayıs'ta Taksim Alanı'nda olacağım ben!...
Yaşamı hepinizin artık ezberlediği, "türkülü çiçekli dallarda" çoğaltacağım...
Susmak yok!..
Çünkü çoğalmak zamanıdır!..
Türkiye'de temel hak ve özgürlükleri savunmak suç!..
Dolandırıcılar, çeteler, hortumcular içimizde dolaşırken mimar Alev Şahin, bir geceyarısı gözaltına alındı...
Türkiye'de temel insan haklarını savunmak suç; dağlarımızı, ovalarımızı, çokuluslu "altın avcıları"na teslim etmek, koylarımızı, büklerimizi Arap şeyhlerine satmak ise özgürlük!..
Evet!
1 Mayıs'ta "ayaktakımı" kendi gücünü, yüreğini ve yurtseverliğini ortaya koyması için el ele vermelidir...
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 29 Nisan 2008
Yazımı İzmir'den yazıyorum...
Birkaç saat sonra İzmir'den İstanbul'a döneceğim...
Otuz yıldır Taksim Alanı, 1 Mayıs'ta emekçilere yasak. Otuz yıldır yetkililer aynı gerekçeyi gösteriyor:
"Marjinal gruplar provokasyon yapacak!"
1 Mayıs İşçi Bayramı dünyanın tüm ülkelerinde coşkuyla kutlanır...
Bu kutlamalar Türkiye'de yapılmaz...
Neden?
Marjinal gruplar eylem yapacak!
Gerçekten, İstanbul Valisi Muammer Güler'in konuşmasını dinlerken tüylerim diken diken oldu...
Vali Güler, öyle bir anlattı ki "Taksim'de kutlama yapılamaz" gerekçesini, inanın şaşırıp kaldım...
İçimden bir hüzün bulutu geçti...
İlkyazın sürgün verdiği bir İzmir sabahı. Otelin balkonundan körfezi seyrettim. Balıkçıl kuşları, kırlangıçlar mavi körfezin üzerinde yay çiziyorlardı.
Sabah erken saatlerde başlayan yağmur dinmiş, bulutların arasından güneş yüzünü göstermişti. İçimde bir kıpırtı, gözlerimde yaşamın o ince çizgisi belirmişti.
Ne zamana dek?
İstanbul Valisi Güler'in, TV'lerin canlı olarak verdiği, 1 Mayıs'la ilgili konuşmasına kadar!..
Zaten Cumhurbaşkanı Gül, Başbakan Erdoğan, İçişleri Bakanı Beşir Atalay ilk işaretleri vermişti:
"Taksim sendikalara yasak, bir başka yere..."
Hani AKP Türkiye'de demokrasi ve özgürlükleri genişletecekti?
Hepsi palavra!..
Hepsi kandırmaca!..
İşçiden, emekçiden, sendikalardan, 1 Mayıs'tan korkan bir düşünce, bu kafayla mı Türkiye'yi daha da demokratikleştirip özgürleştirecekti?
Haydi, liberal tosuncuklar, bu soruya yanıt verin...
***
Türk-İş, DİSK, KESK'in oluşturduğu 1 Mayıs Düzenleme Komitesi ne istiyor?
Kutlamalar Taksim Alanı'nda yapılsın...
Hükümet ne diyor:
"Hayır yapılmasın!"
1 Mayıs, işçi sınıfının birlik, dayanışma ve mücadele günüdür...
1 Mayıs, tüm dünya kentlerinde aynı coşkuyla kutlanır...
Taksim Alanı otuz yıldır her türlü etkinliğe açıktır ama işçi sınıfına, sendikalara kapalıdır.
1 Mayıs 1977...
O alanda 500 bin kişinin gözleri önünde bir katliam yaşandı. Katliamın en acımasızı Taksim Alanı'nda gerçekleşti:
36 ölü...
Sendikalar, emek örgütleri yeniden Taksim Alanı'na çıkmak istiyorlar ama hükümet "hayır" diye karşı çıkıyor, halkın üzerine korku bulutları serpiliyor:
"Marjinal gruplar provokasyon yapabilir..."
Taksim'deki Kazancı Yokuşu ve 36 ölü...
O katliam "derin güçlerin" iç ve dış eylemcileriyle gerçekleşmemiş miydi?
Kazancı Yokuşu'nda emekçiler ezilerek, kurşunlanarak ölmemiş miydi?
Peki emekçilerin üzerine ateş edenler kimdi, nereden gelmişlerdi?
Tarihle ve 1 Mayıs 1977'yle yüzleşmek.
Solun bugün ne duruma geldiğini sorgulamak!..
Yağmurlu bir İzmir sabahında körfezin üzerine bir sis inerken yazımı bitirmeye çalışıyorum...
Ayaklar baş olduğu gün kurtulacaktır Türkiye...
Aynen öyle olacaktır!..
Sol kendini tanıdığı gün "ayakları" hafife alan, emeğin gücüne inanmayan din bezirgânları ve Soros'un çocukları tarihin çöplüğüne atılacaktır...
Umutsuz değilim!..
***
1 Mayıs'ta Taksim Alanı'nda olacağım ben!...
Yaşamı hepinizin artık ezberlediği, "türkülü çiçekli dallarda" çoğaltacağım...
Susmak yok!..
Çünkü çoğalmak zamanıdır!..
Türkiye'de temel hak ve özgürlükleri savunmak suç!..
Dolandırıcılar, çeteler, hortumcular içimizde dolaşırken mimar Alev Şahin, bir geceyarısı gözaltına alındı...
Türkiye'de temel insan haklarını savunmak suç; dağlarımızı, ovalarımızı, çokuluslu "altın avcıları"na teslim etmek, koylarımızı, büklerimizi Arap şeyhlerine satmak ise özgürlük!..
Evet!
1 Mayıs'ta "ayaktakımı" kendi gücünü, yüreğini ve yurtseverliğini ortaya koyması için el ele vermelidir...
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 29 Nisan 2008
25 Nisan 2008
Kördüğüm
Demokrasi, salt Meclis'te çoğunluk olan bir siyasi partinin "Yüzde 47'yle iktidara geldim, kafama eseni yaparım" demesi midir?
Laikleri "laikçi, ulusalcı, darbeci" diye adlandıran düşüncenin egemen olduğu bir dönemden geçiyoruz...
Ergenekon soruşturması sürüyor, henüz ortada savcının iddianamesi yok...
Ergenekon soruşturmasının nereye dek uzandığını ya da uzanacağını kimse bilmiyor; polisin sızdırdığı bilgiler Star, Taraf, Zaman, Yeni Şafak gazetelerinde yayımlanıyor...
Haberi şimdilerde önce Star gazetesi veriyor, ardından "besleme medya" nın tekçileri aynı haberi manşetlere taşıyor...
Baştan beri söylediğim şu:
"Adı ister Ergenekon, ister başka bir şey olsun; sonuna dek gidilmeli, demokratik düzeni içine sindiremeyen mafya, çete, darbeci kim varsa ortaya çıkarılsın..."
Gördüğüm kadarıyla Ergenekon soruşturması "besleme medyanın tosuncukları" tarafından giderek yozlaştırılıyor; olay Fethullahçı gladyonun "Türk Silahlı Kuvvetleri"yle bir hesaplaşması olarak karşımıza çıkıyor...
Ertuğrul Özkök'ün deyişiyle "McCarthyizm"e dönüşüyor ve "cadı avı"na dönüştürülme çabası dikkati çekiyor...
Tüm bu gelişmeler olurken Hrant Dink, Necip Hablemitoğlu, rahip Santoro cinayeti, Malatya katliamı unutturulmak isteniyor...
İlişkiler zincirinin ortaya çıkarılması, özellikle Hrant Dink ve Necip Hablemitoğlu cinayeti arasında bağlantı olup olmadığı, her iki cinayetin perde arkası ya da perde arkasındaki "büyük patron"un kim olduğu sorusu yanıtsız kalıyor...
Hrant Dink cinayetinin tetikçileri yakalandı. Hablemitoğlu cinayetinin tetikçileri ise aradan yıllar geçmesine karşın bulunamadı.
Hrant Dink, güpegündüz öldürüldü, Necip Hablemitoğlu ise akşam saatlerinde evinin bahçesinde...
İkisi de yakın mesafeden silahla vuruldu...
***
Çete, mafya, devlet içinde örgütlü silahlı güç...
Susurluk'ta ortaya dökülen "çete" devlet içinde örgütlü bir güç değil miydi?
O dönemde "Milli Görüş"ün iktidardaki temsilcileri "Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık" eylemlerini "Mum söndü" diye hafife alırken, Necmettin Hoca "Fasa fiso" deyip geçiştiriyor, Tansu Hanım ise "Bizim için kurşun atan da kurşun yiyen de kahramandır" diye çeteleri övüyordu.
Gelelim günümüzün "demokrasi kahramanı" Nazlı Ilıcak'a...
Susurluk'ta ortaya dökülen devlet içinde örgütlü silahlı güç ya da çetelerin savunucusuydu Nazlı Hanım...
HBB televizyonunda program yapıyordu. Abdullah Çatlı'nın polisçe aranan arkadaşı, Bahçelievler katliamı sanığı Haluk Kırcı'yla telefon sohbeti yapmıştı.
Nazlı Hanım için onlar birer kahraman ve milliyetçiydi...
Bakıyorum, şimdilerde "aslan demokrat" olarak ortalıkta dolaşıyor, demokrasi ve özgürlüklerle ilgili olmamasına karşın "demokrasi dersi" veriyor.
Her neyse!..
Önceki gün yazımı "Girdap Operasyonu" üzerine yazmıştım...
Gerisi var...
Geçen yıl 22 Temmuz seçimleri öncesi yapılan "Girdap Operasyonu"nda gözaltına alınan 21 kişiden 15'i tutuklanmıştı.
O dava ne oldu bilmiyorum...
Tutuklular salıverildi mi, onu da bilmiyorum...
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin bilgilendirme yapar sanırım bu yazım üzerine...
O operasyonda "dinci faşist bir yapılanma" söz konusuydu ancak iş dönüp dolaşıp "ulusalcı bir kimliğe" sokuldu. Yurtseverler, ulusalcılar, Atatürkçüler, solcular "çete üyesi" olarak kamuoyuna tanıtıldı.
"Girdap Operasyonu" İstanbul, Ankara, İzmir ve Bodrum'da yapılırken Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı ise ilginç bir açıklama yapmıştı:
"Hrant Dink'i öldürenler çete değil, bir arkadaş grubu..."
****
Dinci faşist bir örgütlenmeyi "ulusalcı, milliyetçi, yurtsever, darbeci yapılanma" olarak toplumun önüne koyanlara "demokrasi" adına inananlar "Girdap"ı unuttular bile...
Malatya katliamı, Yasin Hayal, Erhan Tuncel, Alpaslan Aslan ...
Peki "Nur Evleri"nde yatıp kalkanlar için ne yapıldı? Yasin Hayal, Hrant Dink cinayetine ilişkin ne söyledi?
Erhan Tuncel'in şu açıklamasını bir kez daha okuyalım o zaman:
"Grupla ilişkim, irtibatta olduğum kamu görevlilerinin telkinleri ve yönlendirmeleriyle olmuştur..."
Yani kimi kamu görevlileri, Hrant Dink cinayetinin işleneceğini önceden biliyorlar!..
Peki Hablemitoğlu cinayetini biliyorlar mıydı, yoksa bilmiyorlar mıydı?
Bu soruya kim yanıt verecek; merakla bekliyorum!..
Bilmem yürekli "ajan" ve "eleman" var mı ortalıkta dolaşan, yeni işler peşinde koşan!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 24 Nisan 2008
Laikleri "laikçi, ulusalcı, darbeci" diye adlandıran düşüncenin egemen olduğu bir dönemden geçiyoruz...
Ergenekon soruşturması sürüyor, henüz ortada savcının iddianamesi yok...
Ergenekon soruşturmasının nereye dek uzandığını ya da uzanacağını kimse bilmiyor; polisin sızdırdığı bilgiler Star, Taraf, Zaman, Yeni Şafak gazetelerinde yayımlanıyor...
Haberi şimdilerde önce Star gazetesi veriyor, ardından "besleme medya" nın tekçileri aynı haberi manşetlere taşıyor...
Baştan beri söylediğim şu:
"Adı ister Ergenekon, ister başka bir şey olsun; sonuna dek gidilmeli, demokratik düzeni içine sindiremeyen mafya, çete, darbeci kim varsa ortaya çıkarılsın..."
Gördüğüm kadarıyla Ergenekon soruşturması "besleme medyanın tosuncukları" tarafından giderek yozlaştırılıyor; olay Fethullahçı gladyonun "Türk Silahlı Kuvvetleri"yle bir hesaplaşması olarak karşımıza çıkıyor...
Ertuğrul Özkök'ün deyişiyle "McCarthyizm"e dönüşüyor ve "cadı avı"na dönüştürülme çabası dikkati çekiyor...
Tüm bu gelişmeler olurken Hrant Dink, Necip Hablemitoğlu, rahip Santoro cinayeti, Malatya katliamı unutturulmak isteniyor...
İlişkiler zincirinin ortaya çıkarılması, özellikle Hrant Dink ve Necip Hablemitoğlu cinayeti arasında bağlantı olup olmadığı, her iki cinayetin perde arkası ya da perde arkasındaki "büyük patron"un kim olduğu sorusu yanıtsız kalıyor...
Hrant Dink cinayetinin tetikçileri yakalandı. Hablemitoğlu cinayetinin tetikçileri ise aradan yıllar geçmesine karşın bulunamadı.
Hrant Dink, güpegündüz öldürüldü, Necip Hablemitoğlu ise akşam saatlerinde evinin bahçesinde...
İkisi de yakın mesafeden silahla vuruldu...
***
Çete, mafya, devlet içinde örgütlü silahlı güç...
Susurluk'ta ortaya dökülen "çete" devlet içinde örgütlü bir güç değil miydi?
O dönemde "Milli Görüş"ün iktidardaki temsilcileri "Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık" eylemlerini "Mum söndü" diye hafife alırken, Necmettin Hoca "Fasa fiso" deyip geçiştiriyor, Tansu Hanım ise "Bizim için kurşun atan da kurşun yiyen de kahramandır" diye çeteleri övüyordu.
Gelelim günümüzün "demokrasi kahramanı" Nazlı Ilıcak'a...
Susurluk'ta ortaya dökülen devlet içinde örgütlü silahlı güç ya da çetelerin savunucusuydu Nazlı Hanım...
HBB televizyonunda program yapıyordu. Abdullah Çatlı'nın polisçe aranan arkadaşı, Bahçelievler katliamı sanığı Haluk Kırcı'yla telefon sohbeti yapmıştı.
Nazlı Hanım için onlar birer kahraman ve milliyetçiydi...
Bakıyorum, şimdilerde "aslan demokrat" olarak ortalıkta dolaşıyor, demokrasi ve özgürlüklerle ilgili olmamasına karşın "demokrasi dersi" veriyor.
Her neyse!..
Önceki gün yazımı "Girdap Operasyonu" üzerine yazmıştım...
Gerisi var...
Geçen yıl 22 Temmuz seçimleri öncesi yapılan "Girdap Operasyonu"nda gözaltına alınan 21 kişiden 15'i tutuklanmıştı.
O dava ne oldu bilmiyorum...
Tutuklular salıverildi mi, onu da bilmiyorum...
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin bilgilendirme yapar sanırım bu yazım üzerine...
O operasyonda "dinci faşist bir yapılanma" söz konusuydu ancak iş dönüp dolaşıp "ulusalcı bir kimliğe" sokuldu. Yurtseverler, ulusalcılar, Atatürkçüler, solcular "çete üyesi" olarak kamuoyuna tanıtıldı.
"Girdap Operasyonu" İstanbul, Ankara, İzmir ve Bodrum'da yapılırken Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Daire Başkanlığı ise ilginç bir açıklama yapmıştı:
"Hrant Dink'i öldürenler çete değil, bir arkadaş grubu..."
****
Dinci faşist bir örgütlenmeyi "ulusalcı, milliyetçi, yurtsever, darbeci yapılanma" olarak toplumun önüne koyanlara "demokrasi" adına inananlar "Girdap"ı unuttular bile...
Malatya katliamı, Yasin Hayal, Erhan Tuncel, Alpaslan Aslan ...
Peki "Nur Evleri"nde yatıp kalkanlar için ne yapıldı? Yasin Hayal, Hrant Dink cinayetine ilişkin ne söyledi?
Erhan Tuncel'in şu açıklamasını bir kez daha okuyalım o zaman:
"Grupla ilişkim, irtibatta olduğum kamu görevlilerinin telkinleri ve yönlendirmeleriyle olmuştur..."
Yani kimi kamu görevlileri, Hrant Dink cinayetinin işleneceğini önceden biliyorlar!..
Peki Hablemitoğlu cinayetini biliyorlar mıydı, yoksa bilmiyorlar mıydı?
Bu soruya kim yanıt verecek; merakla bekliyorum!..
Bilmem yürekli "ajan" ve "eleman" var mı ortalıkta dolaşan, yeni işler peşinde koşan!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 24 Nisan 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)