Ergenekon tertibinde ikinci iddianamenin açıklanması seçimden üç gün önceye rastlatıldı...
Peki, bu planlamayı yapan kim?..
Yanıt yok...
*
İddianame mahkemeye verilmeden önce Mustafa Balbay’ın tutuklanması sağlandı...
Çünkü iddianame kabul edildikten sonra tutuklama yetkisi 13’üncü Ağır Ceza’ya geçiyordu...
Sekiz ay önce Balbay’ın tutuklanmasına gerek görmeyen mahkemeye..
Peki, bu planlamayı yapan kim?..
Yanıt yok…
*
İddianamede Uğur Dündar’ın da adı geçiyor...
İddianamenin dedikodusuna göre Dündar’ın eşi sık sık Brezilya’ya gidiyormuş...
Uğur Dündar diyor ki:
“- Eşim ömründe bir kez bile Brezilya’ya gitmedi, iddiayı kanıtlasınlar intihar ederim...”
Bu pis dedikodusal yalancılığı iddianameye kim aşıladı?..
Yanıt yok...
*
Yanıt yok; ama, Ergenekon tertibinin ne olduğu konusunda artık açık seçik bir yanıt var...
Uğur Dündar olayı bir ölçüttür...
Ergenekon tertibi iki yıl önce terzgâhlandı, birinci iddianame 2455 sayfa 450 klasör, ikinci iddianame 1913 sayfa, 250 klasör...
Üçüncü iddianameyi hapishanede tutuklu bekleyenler kimler?..
Üçüncü iddianame diyelim ki 1300 sayfa olsun...
Etti mi toptan 5000 küsur sayfa ve 1000 klasör...
Ve arkası yarın tefrikası...
*
Artık şu lafı söyleyenlerin de külahlarını önlerine koyup düşünmeleri gerek...
Diyorlar ki:
- Dava mahkemeye intikal etmiştir, sanıklar suçsuz sayılmalıdır; ‘sonucu, kararı, neticeyi’ beklemeliyiz...
Ergenekon’un sonucu, neticesi, kararı hiç olmayacaktır...
Çünkü bu koşullarda “olabilemez”...
*
Peki, Ergenekon’un gerekçesi ne?..
Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde iki kırmızı çizgi çiğneniyor:
1) Laiklik..
2) Bölünmezlik..
Ergenekon tertibi bu siyasetin yürütülmesi ve yaptırımı için kullanılıyor...
Son günlerde gelinen aşamaya bakınız:
Kuyular kazılıyor, kemikler, kafatasları çıkarılıyor, subaylar tutuklanıyor...
Asker ‘Terörle savaşıyorum’ derken meğer neler yapmış?..
PKK’ye bağışlama, Apo’ya af gerek...
Asker kötü...
PKK cici...
Bu süreçte askerin sindirilmesi gerek...
*
Ergenekon’un hukukla, demokrasiyle bir ilişkisi yok...
Yargılamanın yasal kuralları çiğneniyor...
Ergenekon’da iddianameler, delilsiz suçlama politikasının binlerce sayfalık kitapları...
Ergenekon dinciliğe sürüklenen bir korku devletinde aydınlık yurttaşları sindirmek için kullanılan bir araç...
İlhan Selçuk - 27 Mart 2009, Cumhuriyet
Mustafa Balbay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Balbay etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
27 Mart 2009
31 Ağustos 2008
86 Yıllık Turhan Selçuk Şimdi Oldu Turhan Çömez!
AKP medyası, Ergenekon belgelerinin verdiği ilhamla, 86 yıllık Turhan Selçuk’u Turhan Çömez yaptı!
Bu kadarı da olmaz demeyin, oldu…
Ergenekon, sadece bütün karanlık olayları çözmekle kalmıyor, yeni olaylar-ilişkiler üretiyor, insanların kimliklerini tümüyle değiştirebiliyor. Henüz küresel bilim, bu aşamaya gelemedi ama, Ergenekon medyası geldi. Dün Star gazetesinin birinci sayfasının yarısından fazlası İlhan Abi’ye ayrılmıştı. İki sütun da bizim payımıza düşmüş! Habere göre, İlhan Abi, Mustafa Balbay’la konuşurken şöyle bir tümce kullanıyor:
“Az önce Turhan telefon etti, bu partiyi kapatmazlarsa felaket olur dedi…”
İlhan Selçuk, Cumhuriyet’in başyazarı, Yayın Kurulu Başkanı. Mustafa Balbay da Ankara Temsilcisi… Günlük konuları konuşmalarından, değerlendirmelerinden daha doğal bir şey olamaz. Böyle bir konuşma iddianameye konuyor, geçelim…
İlhan Abi’nin Turhan dediği kişi, kardeşi Turhan Selçuk…
Telefon görüşmelerimizde zaman zaman Turhan Selçuk’un da adı geçer, onun günlük karikatürlerinden söz açılır.
Turhan-İlhan Selçuk kardeşlerin arasındaki imrenilecek ilişkiyi, karşılıklı bağlılığı sadece Cumhuriyet’in içindekiler değil, biraz mürekkep yalamış herkes bilir.
***
Haberi okuduktan sonra İlhan Abi’yi aradım:
- Abi Star’ı okudunuz mu?
“Hayır okumadım… Yine ne var?”
- Abi Turhan Selçuk’u Turhan Çömez yapmışlar…
“Yaparlar abi…”
- Abi aramızdaki telefon konuşmasını yayımlamışlar. Siz az önce Turhan telefon etti, diyorsunuz… Onun Turhan Çömez olduğunu yazmışlar…
“Yazarlar abi…”
- İlhan Abi, bu da oldu…
“Olur abi…”
Telefon görüşmemiz bu akışla devam etti… İlhan Abi artık hiçbir şeye şaşırmıyor!
Olup bitene gülüyor ama, bütün bunların çok basit bir kurgu olmadığını düşünüyor.
İlhan Abi’nin telefonda sözünü ettiği kişi Turhan Selçuk’tu ama, ola ki diye sordum:
- Abi siz hiç Turhan Çömez’le konuştunuz mu?
Çömez, yıllarca Başbakan’ın özel kalem müdürlüğünü yapmış, Balıkesir’den milletvekili seçilmiş, sonra da AKP muhalifi olmuş bir kişi. Konuşabilirdi de, ama hiç konuşmamış…
***
Yalanın bu kadarına ne denebilir?
Yalanın daniskası desek, az gelir! Ergenekon olayının bütünü içinde bulunduğu iddia edilen kimi kirli işlerin ortaya çıkmasını biz de istiyoruz. Ama, olay artık temiz devlet yaratma kaygısından çıktı. Temiz kalmış herkesi kirletme girişimine dönüştü.
Bu medya faşizmine, hukukun da işlemediğini görüyoruz.
Olay “çamur at izi kalsın”ı da geçti:
Çamura at, orada kalsın…
Bu medya kampanyasına AKP kuyrukçularıyla kimi idraksiz solcular dışında kimse de inanmıyor ama, ısrarla sürdürüyorlar.
12 Eylül döneminde 3 kişi bir araya gelirse, gizli örgüt kurmaktan yargılanıyordu.
Bugün, iki kişi bir araya gelip üçüncü bir kişiye selam yollarsa, hemen medya mahkemesinde yargılanıyor ve terörist ilan ediliyor!
Tam Aziz Nesin’lik bir olaylar zinciri ile karşı karşıyayız…
Bizim de aklımıza bir dizi kara mizah anlatımı geliyor ama, zamana yayalım…
Son sözümüz Turhan Selçuk için…
Mesleğinin ilk yılları dahil hiç çömez olmamıştı…
Yaptılar…
Çok kötü bir karikatür!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 31 Ağustos 2008
Bu kadarı da olmaz demeyin, oldu…
Ergenekon, sadece bütün karanlık olayları çözmekle kalmıyor, yeni olaylar-ilişkiler üretiyor, insanların kimliklerini tümüyle değiştirebiliyor. Henüz küresel bilim, bu aşamaya gelemedi ama, Ergenekon medyası geldi. Dün Star gazetesinin birinci sayfasının yarısından fazlası İlhan Abi’ye ayrılmıştı. İki sütun da bizim payımıza düşmüş! Habere göre, İlhan Abi, Mustafa Balbay’la konuşurken şöyle bir tümce kullanıyor:
“Az önce Turhan telefon etti, bu partiyi kapatmazlarsa felaket olur dedi…”
İlhan Selçuk, Cumhuriyet’in başyazarı, Yayın Kurulu Başkanı. Mustafa Balbay da Ankara Temsilcisi… Günlük konuları konuşmalarından, değerlendirmelerinden daha doğal bir şey olamaz. Böyle bir konuşma iddianameye konuyor, geçelim…
İlhan Abi’nin Turhan dediği kişi, kardeşi Turhan Selçuk…
Telefon görüşmelerimizde zaman zaman Turhan Selçuk’un da adı geçer, onun günlük karikatürlerinden söz açılır.
Turhan-İlhan Selçuk kardeşlerin arasındaki imrenilecek ilişkiyi, karşılıklı bağlılığı sadece Cumhuriyet’in içindekiler değil, biraz mürekkep yalamış herkes bilir.
***
Haberi okuduktan sonra İlhan Abi’yi aradım:
- Abi Star’ı okudunuz mu?
“Hayır okumadım… Yine ne var?”
- Abi Turhan Selçuk’u Turhan Çömez yapmışlar…
“Yaparlar abi…”
- Abi aramızdaki telefon konuşmasını yayımlamışlar. Siz az önce Turhan telefon etti, diyorsunuz… Onun Turhan Çömez olduğunu yazmışlar…
“Yazarlar abi…”
- İlhan Abi, bu da oldu…
“Olur abi…”
Telefon görüşmemiz bu akışla devam etti… İlhan Abi artık hiçbir şeye şaşırmıyor!
Olup bitene gülüyor ama, bütün bunların çok basit bir kurgu olmadığını düşünüyor.
İlhan Abi’nin telefonda sözünü ettiği kişi Turhan Selçuk’tu ama, ola ki diye sordum:
- Abi siz hiç Turhan Çömez’le konuştunuz mu?
Çömez, yıllarca Başbakan’ın özel kalem müdürlüğünü yapmış, Balıkesir’den milletvekili seçilmiş, sonra da AKP muhalifi olmuş bir kişi. Konuşabilirdi de, ama hiç konuşmamış…
***
Yalanın bu kadarına ne denebilir?
Yalanın daniskası desek, az gelir! Ergenekon olayının bütünü içinde bulunduğu iddia edilen kimi kirli işlerin ortaya çıkmasını biz de istiyoruz. Ama, olay artık temiz devlet yaratma kaygısından çıktı. Temiz kalmış herkesi kirletme girişimine dönüştü.
Bu medya faşizmine, hukukun da işlemediğini görüyoruz.
Olay “çamur at izi kalsın”ı da geçti:
Çamura at, orada kalsın…
Bu medya kampanyasına AKP kuyrukçularıyla kimi idraksiz solcular dışında kimse de inanmıyor ama, ısrarla sürdürüyorlar.
12 Eylül döneminde 3 kişi bir araya gelirse, gizli örgüt kurmaktan yargılanıyordu.
Bugün, iki kişi bir araya gelip üçüncü bir kişiye selam yollarsa, hemen medya mahkemesinde yargılanıyor ve terörist ilan ediliyor!
Tam Aziz Nesin’lik bir olaylar zinciri ile karşı karşıyayız…
Bizim de aklımıza bir dizi kara mizah anlatımı geliyor ama, zamana yayalım…
Son sözümüz Turhan Selçuk için…
Mesleğinin ilk yılları dahil hiç çömez olmamıştı…
Yaptılar…
Çok kötü bir karikatür!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 31 Ağustos 2008
30 Temmuz 2008
Terör ve Siyasal Sorumluluk
Anayasa Mahkemesi’ndeki AKP davası, Ergenekon iddianamesi, Yüksek Askeri Şûra toplantısı ile dolu bir haftaya başlamak üzereyken pazar gecesi İstanbul Güngören’de meydana gelen patlama gündemi de dağıttı...
Önce ilgi çekme bombası, sonra asıl etkili bomba... 17 yurttaşın ölümüne 200’e yakın kişinin yaralanmasına neden olan terör saldırısının vahşice planlandığı anlaşılıyor.
Olayın değişik boyutlarını sütuna yatıralım...
Önce zamanlaması... Akla ister istemez girişte sıraladığımız gündem geliyor. Ancak şunu da vurgulamadan geçemeyeceğiz:
Böyle bir saldırı ne zaman yapılırsa yapılsın, mutlaka önemli bir konuya karşılık gelirdi. Türkiye öyle bir ülke haline geldi.
Bütün bunların yanında iç gelişmeler nedeniyle gündemin birinci sırasına çıkmayan bir başka haber daha vardı:
Kandil’e hava operasyonu...
Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak’ın kuzeyinde Kandil Dağı ve çevresindeki pek çok hedefi havadan vurduğunu açıkladı.
Güngören saldırısının operasyon günü yapılmış olması da zamana ilişkin senaryolara yeni halka ekliyor.
***
Yukarıdaki gündem konuları arasında özellikle son şık, saldırının PKK tarafından gerçekleştirilmiş olma olasılığını güçlendiriyor. DTP’liler bu yorumu hemen yapmamak gerektiğini söylediler, “Başka seçenekleri de dikkatte tutun“ dediler ama, görünen o ki güvenlik güçlerinin öngörüsü de bu yönde.
PKK, kısa bir süre önce Ağrı‘da 3 Alman dağcının kaçırılmasını da üstlenmiş, bu eylem örgüt içinde de değişik tartışmalara neden olmuştu. Terör örgütünün kimi unsurları, Almanya’yı karşılarına almanın ne kadar çıkarlarına olduğunu sorguluyordu. Daha sonra anlaşıldı ki, örgütün Kandil’deki unsurları başka, İmralı’ya bakanları başka düşünüyordu.
Son eylem de aynı dağınıklığın ürünü olabilir.
Böyle bir örgütün her türlü uluslararası gücün Türkiye’ye dönük provokatif eyleminin taşeronu olabileceğini öngörmek için terör uzmanı olmaya gerek yok. PKK, uzunca bir süredir kitleleri peşinden sürükleyecek hareketler yapamıyor. Irak’ın kuzeyinde aldığı darbelerle birlikte bu durumun örgütü yeniden radikal eylemlere sürüklemiş olma olasılığı yüksek...
***
Temmuz ayının başında ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na yönelik saldırı yaşandı, sonunda da Güngören’de araç trafiğine kapalı bir caddede katliam yapıldı.
Birincisinde El Kaide izi öne çıktı, ikincisinde PKK...
Bu durum, yeri geldikçe altını çizdiğimiz şu gerçeği bir kez daha öne çıkarıyor:
Türkiye, pek çok nedenle terörün hedefi!
Başbakan’ın, “Terörün kanlı yüzünü gazete sayfalarına, ekrana taşımayın. Taşırsanız terörün ekmeğine yağ sürersiniz“ sözü özünde doğru ama, bu doğru Türkiye’nin hedef olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.
Ne yapmalı?
Bizim de elimizde bir reçete yok. Ancak terör örgütünün dağda yenildikçe şehirde dehşet saçıp varlığını ispatlama telaşına girdiği tezinden yola çıkarsak terörle mücadelede en önemli unsurun şu olduğunu söyleyebiliriz:
Bütün güçlerin koordinasyonu!
Koordinasyon görevi temelde kime düşer?
Siyasi iradeye...
Siyasi iradenin yeni terör örgütleri icat etmek yerine mevcut tehlikelere karşı sorumlu davranması gerekiyor!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 29 Temmuz 2008
Önce ilgi çekme bombası, sonra asıl etkili bomba... 17 yurttaşın ölümüne 200’e yakın kişinin yaralanmasına neden olan terör saldırısının vahşice planlandığı anlaşılıyor.
Olayın değişik boyutlarını sütuna yatıralım...
Önce zamanlaması... Akla ister istemez girişte sıraladığımız gündem geliyor. Ancak şunu da vurgulamadan geçemeyeceğiz:
Böyle bir saldırı ne zaman yapılırsa yapılsın, mutlaka önemli bir konuya karşılık gelirdi. Türkiye öyle bir ülke haline geldi.
Bütün bunların yanında iç gelişmeler nedeniyle gündemin birinci sırasına çıkmayan bir başka haber daha vardı:
Kandil’e hava operasyonu...
Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak’ın kuzeyinde Kandil Dağı ve çevresindeki pek çok hedefi havadan vurduğunu açıkladı.
Güngören saldırısının operasyon günü yapılmış olması da zamana ilişkin senaryolara yeni halka ekliyor.
***
Yukarıdaki gündem konuları arasında özellikle son şık, saldırının PKK tarafından gerçekleştirilmiş olma olasılığını güçlendiriyor. DTP’liler bu yorumu hemen yapmamak gerektiğini söylediler, “Başka seçenekleri de dikkatte tutun“ dediler ama, görünen o ki güvenlik güçlerinin öngörüsü de bu yönde.
PKK, kısa bir süre önce Ağrı‘da 3 Alman dağcının kaçırılmasını da üstlenmiş, bu eylem örgüt içinde de değişik tartışmalara neden olmuştu. Terör örgütünün kimi unsurları, Almanya’yı karşılarına almanın ne kadar çıkarlarına olduğunu sorguluyordu. Daha sonra anlaşıldı ki, örgütün Kandil’deki unsurları başka, İmralı’ya bakanları başka düşünüyordu.
Son eylem de aynı dağınıklığın ürünü olabilir.
Böyle bir örgütün her türlü uluslararası gücün Türkiye’ye dönük provokatif eyleminin taşeronu olabileceğini öngörmek için terör uzmanı olmaya gerek yok. PKK, uzunca bir süredir kitleleri peşinden sürükleyecek hareketler yapamıyor. Irak’ın kuzeyinde aldığı darbelerle birlikte bu durumun örgütü yeniden radikal eylemlere sürüklemiş olma olasılığı yüksek...
***
Temmuz ayının başında ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na yönelik saldırı yaşandı, sonunda da Güngören’de araç trafiğine kapalı bir caddede katliam yapıldı.
Birincisinde El Kaide izi öne çıktı, ikincisinde PKK...
Bu durum, yeri geldikçe altını çizdiğimiz şu gerçeği bir kez daha öne çıkarıyor:
Türkiye, pek çok nedenle terörün hedefi!
Başbakan’ın, “Terörün kanlı yüzünü gazete sayfalarına, ekrana taşımayın. Taşırsanız terörün ekmeğine yağ sürersiniz“ sözü özünde doğru ama, bu doğru Türkiye’nin hedef olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.
Ne yapmalı?
Bizim de elimizde bir reçete yok. Ancak terör örgütünün dağda yenildikçe şehirde dehşet saçıp varlığını ispatlama telaşına girdiği tezinden yola çıkarsak terörle mücadelede en önemli unsurun şu olduğunu söyleyebiliriz:
Bütün güçlerin koordinasyonu!
Koordinasyon görevi temelde kime düşer?
Siyasi iradeye...
Siyasi iradenin yeni terör örgütleri icat etmek yerine mevcut tehlikelere karşı sorumlu davranması gerekiyor!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 29 Temmuz 2008
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Ergenekon,
Mustafa Balbay,
PKK
04 Temmuz 2008
Bizim Silahımız Demokrasi ve Hukuk
Dinci basını, AKP medyasını, tarikat şeyhlerinin müritlerini, Soros’un Çocuklarını bilmem izliyor musunuz?
Hepsi bir ağızdan sesleniyorlar:
“Darbeciler hesap verecek!”
Türkiye kutuplaşma döneminden geçiyor, pek çok kişi aklını kaçırmış...
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tümünü “darbeci olarak” suçluyor din bezirgânları ve Soros’un Çocukları...
Ortada bir iddianame yok ama bilgi kirliliği gazetelerde çarşaf çarşaf...
Burada tek amaç var:
“Yargıyı etkilemek!”
“Ergenekon” adı ortaya atılıp gözaltılar başladığından beri şunu söylüyorum:
“Yargının vereceği karara saygı göstermek zorundayız. Yargının görevini yapması için, medya etkileyici yayın yapmamalıdır.”
Yine, bu köşede hep yazdım ve yazmayı sürdüreceğim:
“Ne şeriat ne de darbe!”
Çünkü demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak görüyorum...
Bugün dinci basın, AKP medyası ve Soros’un Çocuklarının, tüm silahlı kuvvetlerini “darbeci” olarak nitelemesi; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’u karalamaya yönelik yayın yapması, beni gerçekten düşündürüyor...
Bu tür yayınların amacı nedir, kimlerin işine yarar?
2004 yılından bu yana basına yansıyan darbe savları, günlükler, belgeler ortaya çıktı...
Peki, o dönemde bu ülkenin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan değil miydi?
Niçin adı geçen komutanlar emekli edilip, yargı önüne çıkarılmadı?
Askeri, siyasal yaşamın içine çekmek için yayın yapan medyaya, politikacılara ne demeli?
AKP’ye muhalif olanları “darbeci”, “faşist”, “çeteci” diye suçlayanlar, kirli bilgi dağıtanlar için ne yapılacak?
Bir “öç alma” duygusuyla kalem oynatanlar cezasız mı kalacak bu ülkede?
***
“Ergenekon” davasına ilişkin henüz ortada iddianame yok. İş uzadıkça uzadı ve bir yılı aştı. Bir yıldır cezaevinde olanlar var. Bunlardan birisi yazar Ergün Poyraz.
İnsanlarda bir tedirginlik gözlüyorum. Gazetecilerin telefonlarının dinlendiği söyleniyor. İşadamları “sıra bana mı gelecek?” diye düşünüyor.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun açıklamasını okudunuz.
Ne diyordu Hisarcıklıoğlu:
“Akşam yatağa yatarken, sabah nasıl bir Türkiye’yle uyanacağımız kuşkusunu yaşıyoruz...”
AKP hükümeti TÜSİAD’a bile aba altında sopa gösterdi, Kemal Derviş’in çağrılmasına karşı. AKP’ye karşı yeni bir parti arayışı nedeniyle işadamlarında “Ergenekon kapsamına girer miyim?” kuşkusu yaygın.
Demokrasi maskesiyle öç alma peşinde olanlara sormak gerekiyor:
“2004 yılında darbe duyumu alan AKP hükümeti neden o tarihte komutanları emekli etmedi?”
Yaşananlardan gerçekten üzüntü duyuyorum...
Mustafa Balbay’ın evi dört saat aranıyor. Polisler koluna girip götürüyor.
Tercüman’ın genel yayın yönetmeni Ufuk Büyükçelebi’nin bilekleri arkadan kelepçeleniyor...
Laik medyamız suspus!..
Dinci medya ve AKP yandaşı kalemler ise saldırıda...
Şimdi hedefte rektörler var!..
Bakın “malum dincilere” nasıl hedef gösteriyor rektörleri...
Peki cumhuriyet savcıları bu tür yayınlar ve bilgi kirliliği karşısında ne yapıyorlar?
***
Dincilerin, AKP yandaşlarının, tarikat şeyhlerinin, müritlerinin dokunulmazlığı var demokrasi adına...
Kendileri gibi düşünmeyenleri “darbeci”, “çeteci”, “faşist” diye suçlayan din bezirgânları, tarikat şeyhlerinin müritleri, Soros’un Çocukları meydanı boş bulduklarını sanıyorlar!..
Dün gazetelerine baktınız mı?
Sıvas Katliamını’nın on beşinci yılına ilişkin anma törenlerinden tek satır yoktu...
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, yurtsever solculara durmadan vuran “müritler” Tayyip Bey’e ise alkış tutarlar...
Bunların demokrasiyle, özgürlüklerle, insan haklarıyla uzaktan yakından ilişkisi yoktur...
Fethullahçı-Nakşi-Süleymancı şemsiyenin “Milli Görüş” zemininde yeşerdiler ve bugünlere geldiler...
Bizim en güçlü silahımız demokrasi ve hukuktur!..
Ya onların?..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 4 Temmuz 2008
Hepsi bir ağızdan sesleniyorlar:
“Darbeciler hesap verecek!”
Türkiye kutuplaşma döneminden geçiyor, pek çok kişi aklını kaçırmış...
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tümünü “darbeci olarak” suçluyor din bezirgânları ve Soros’un Çocukları...
Ortada bir iddianame yok ama bilgi kirliliği gazetelerde çarşaf çarşaf...
Burada tek amaç var:
“Yargıyı etkilemek!”
“Ergenekon” adı ortaya atılıp gözaltılar başladığından beri şunu söylüyorum:
“Yargının vereceği karara saygı göstermek zorundayız. Yargının görevini yapması için, medya etkileyici yayın yapmamalıdır.”
Yine, bu köşede hep yazdım ve yazmayı sürdüreceğim:
“Ne şeriat ne de darbe!”
Çünkü demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak görüyorum...
Bugün dinci basın, AKP medyası ve Soros’un Çocuklarının, tüm silahlı kuvvetlerini “darbeci” olarak nitelemesi; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’u karalamaya yönelik yayın yapması, beni gerçekten düşündürüyor...
Bu tür yayınların amacı nedir, kimlerin işine yarar?
2004 yılından bu yana basına yansıyan darbe savları, günlükler, belgeler ortaya çıktı...
Peki, o dönemde bu ülkenin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan değil miydi?
Niçin adı geçen komutanlar emekli edilip, yargı önüne çıkarılmadı?
Askeri, siyasal yaşamın içine çekmek için yayın yapan medyaya, politikacılara ne demeli?
AKP’ye muhalif olanları “darbeci”, “faşist”, “çeteci” diye suçlayanlar, kirli bilgi dağıtanlar için ne yapılacak?
Bir “öç alma” duygusuyla kalem oynatanlar cezasız mı kalacak bu ülkede?
***
“Ergenekon” davasına ilişkin henüz ortada iddianame yok. İş uzadıkça uzadı ve bir yılı aştı. Bir yıldır cezaevinde olanlar var. Bunlardan birisi yazar Ergün Poyraz.
İnsanlarda bir tedirginlik gözlüyorum. Gazetecilerin telefonlarının dinlendiği söyleniyor. İşadamları “sıra bana mı gelecek?” diye düşünüyor.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun açıklamasını okudunuz.
Ne diyordu Hisarcıklıoğlu:
“Akşam yatağa yatarken, sabah nasıl bir Türkiye’yle uyanacağımız kuşkusunu yaşıyoruz...”
AKP hükümeti TÜSİAD’a bile aba altında sopa gösterdi, Kemal Derviş’in çağrılmasına karşı. AKP’ye karşı yeni bir parti arayışı nedeniyle işadamlarında “Ergenekon kapsamına girer miyim?” kuşkusu yaygın.
Demokrasi maskesiyle öç alma peşinde olanlara sormak gerekiyor:
“2004 yılında darbe duyumu alan AKP hükümeti neden o tarihte komutanları emekli etmedi?”
Yaşananlardan gerçekten üzüntü duyuyorum...
Mustafa Balbay’ın evi dört saat aranıyor. Polisler koluna girip götürüyor.
Tercüman’ın genel yayın yönetmeni Ufuk Büyükçelebi’nin bilekleri arkadan kelepçeleniyor...
Laik medyamız suspus!..
Dinci medya ve AKP yandaşı kalemler ise saldırıda...
Şimdi hedefte rektörler var!..
Bakın “malum dincilere” nasıl hedef gösteriyor rektörleri...
Peki cumhuriyet savcıları bu tür yayınlar ve bilgi kirliliği karşısında ne yapıyorlar?
***
Dincilerin, AKP yandaşlarının, tarikat şeyhlerinin, müritlerinin dokunulmazlığı var demokrasi adına...
Kendileri gibi düşünmeyenleri “darbeci”, “çeteci”, “faşist” diye suçlayan din bezirgânları, tarikat şeyhlerinin müritleri, Soros’un Çocukları meydanı boş bulduklarını sanıyorlar!..
Dün gazetelerine baktınız mı?
Sıvas Katliamını’nın on beşinci yılına ilişkin anma törenlerinden tek satır yoktu...
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, yurtsever solculara durmadan vuran “müritler” Tayyip Bey’e ise alkış tutarlar...
Bunların demokrasiyle, özgürlüklerle, insan haklarıyla uzaktan yakından ilişkisi yoktur...
Fethullahçı-Nakşi-Süleymancı şemsiyenin “Milli Görüş” zemininde yeşerdiler ve bugünlere geldiler...
Bizim en güçlü silahımız demokrasi ve hukuktur!..
Ya onların?..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 4 Temmuz 2008
02 Temmuz 2008
Büyük Gözaltı
Sabaha karşı İlhan Selçuk’u alıp götürmüşlerdi, dün de Mustafa Balbay’ı...
Polisin “Ergenekon” diye adlandırdığı gözaltılar bir yıl önce başlamıştı...
İlhan Ağabey, 21 Mart 2008 tarihinde gözaltına alındı, Mustafa Balbay ise 1 Temmuz 2008’de...
Haberi sabah saat 08.30’da öğrendim...
Bu arada televizyonlar canlı yayına başlamışlardı...
Mustafa Balbay, Tercüman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ufuk Büyükçelebi, emekli Orgeneral Hurşit Tolon, ADD Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün de “Ergenekon” kapsamında gözaltına alınanlar arasındaydı...
Evden gazeteye gelinceye dek televizyonların canlı yayınına katıldım...
Televizyonların canlı yayın araçları ve gazeteciler gazetenin önünde bekliyorlardı...
Odama çıktım... Televizyonu açtım...
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün açıklaması televizyon ekranına yansıdı:
“Atatürk ve Cumhuriyeti sevmekten suçlanıyorum!”
Mustafa Balbay’a gelince...
Mustafa yılların gazetecisi ve köşe yazarı...
Ben Mustafa Balbay’ı öğrencilik yıllarından beri tanırım. Uzun yıllar İzmir’de, İstanbul’da birlikte çalıştık.
Bir hafta önce Ankara’daydım...
Ankara Temsilciliğimizin yeni binasını açtık, akşam yemek yedik...
Benim Mustafa’yı uzun uzun anlatmama gerek yok. Yazıları ortada, kitapları ortada...
Ne düşünüyorsa onu yazıyor...
Hedefte Cumhuriyet Gazetesi var...
Cüneyt Arcayürek ve ben televizyonlarda söyledik, bir kez daha yineleyeyim:
“Cumhuriyet Gazetesi çalışanlarının veremeyeceği bir hesap yoktur. Başımız dik. Laik demokratik Cumhuriyete sahip çıkacağız. Demokrasi ve özgürlük karşıtı güçlerle, köktendincilerle, devlet içinde örgütlü çetelerle mücadeleyi sürdüreceğiz. Yerimiz yurdumuz belli. Ama ortalıkta dolaşanlar bir gün mutlaka yargı önünde hesap vereceklerdir.”
***
Bugün Sıvas kıyımının on beşinci yıldönümü...
15 yıl önce bugün Sıvas Madımak Oteli’nde onlarca aydınımız, yazarımız, edebiyatçımız, ozanımız, çocuklarımız yobazlar tarafından yakıldı...
İlginçtir, Ankara’da, İstanbul’da, Trabzon’da “Ergenekon operasyonu”nun dördüncü halkası gerçekleştirildi...
Ve dün sabah saat 10.00’da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi üyelerine AKP’nin kapatılmasına ilişkin bir saati aşkın sözlü açıklama yaparken Mustafa Balbay’ın eviyle Cumhuriyet Ankara Bürosu’nun binası polislerce aranıyordu...
Acaba bunların tümü bir rastlantı mıydı?
Ben bugün Sıvas kıyımını yazacaktım. O yazımı erteledim...
Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Ortada bir hesaplaşma var.
Yaşadıklarımız 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin sonrası gibi...
Bir yıldırma, bir hesaplaşma, bir baskı döneminden geçiyoruz.
AKP’ye muhalefet eden gazeteciler, yazarlar, emekli askerler, bilim insanları susturulmak isteniyor.
Bir yandan CHP’ye, emekten, demokrasiden, özgürlüklerden yana olanlara saldırılıyor, öte yandan “Ergenekon” adı verilen örgüte üye olma savıyla aydınlar, yazarlar, bilim insanları, emekli generaller gözaltına alınıyor...
Polis Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’nu basıyor yargı kararıyla...
Olacak iş değil!..
Nerede hukuk devleti!..
Bunun adına düpedüz hukuk tanımazlık denir...
21 Mart’ta Mustafa Kemal Atatürk’ün Aydınlanma felsefesini en iyi biçimde özümsemiş İlhan Selçuk’u gözaltına alınca duvara toslamışlardı...
Şimdi Aydınlanma Devrimi’nin bayrağını taşıyan Mustafa Balbay’ı, Cumhuriyet mitinglerinin önde gelen adlarını gözaltına alarak deniyorlar...
***
Aymazlara, hukuk tanımazlara sesleniyorum:
“İlhan Selçuk ve arkadaşları Aydınlanma Devrimi’nin bayrağını taşımayı sürdüreceklerdir. Tarikat şeyhlerine, müritlerine, din bezirgânlarına önemle duyurulur...”
Laik demokratik Cumhuriyetten yana tavır almak; demokrasiyi; insan haklarını, özgürlükleri savunmak; gericiliğe, ırk, din, dil, renk ve mezhep ayrımcılığına, bölücülüğe, teröre karşı çıkmak; çetelerle, din bezirgânlarıyla mücadele etmek ve Atatürk’ü sevmek suçsa ben de o suçu işliyorum!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 2 Temmuz 2008
Polisin “Ergenekon” diye adlandırdığı gözaltılar bir yıl önce başlamıştı...
İlhan Ağabey, 21 Mart 2008 tarihinde gözaltına alındı, Mustafa Balbay ise 1 Temmuz 2008’de...
Haberi sabah saat 08.30’da öğrendim...
Bu arada televizyonlar canlı yayına başlamışlardı...
Mustafa Balbay, Tercüman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ufuk Büyükçelebi, emekli Orgeneral Hurşit Tolon, ADD Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün de “Ergenekon” kapsamında gözaltına alınanlar arasındaydı...
Evden gazeteye gelinceye dek televizyonların canlı yayınına katıldım...
Televizyonların canlı yayın araçları ve gazeteciler gazetenin önünde bekliyorlardı...
Odama çıktım... Televizyonu açtım...
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün açıklaması televizyon ekranına yansıdı:
“Atatürk ve Cumhuriyeti sevmekten suçlanıyorum!”
Mustafa Balbay’a gelince...
Mustafa yılların gazetecisi ve köşe yazarı...
Ben Mustafa Balbay’ı öğrencilik yıllarından beri tanırım. Uzun yıllar İzmir’de, İstanbul’da birlikte çalıştık.
Bir hafta önce Ankara’daydım...
Ankara Temsilciliğimizin yeni binasını açtık, akşam yemek yedik...
Benim Mustafa’yı uzun uzun anlatmama gerek yok. Yazıları ortada, kitapları ortada...
Ne düşünüyorsa onu yazıyor...
Hedefte Cumhuriyet Gazetesi var...
Cüneyt Arcayürek ve ben televizyonlarda söyledik, bir kez daha yineleyeyim:
“Cumhuriyet Gazetesi çalışanlarının veremeyeceği bir hesap yoktur. Başımız dik. Laik demokratik Cumhuriyete sahip çıkacağız. Demokrasi ve özgürlük karşıtı güçlerle, köktendincilerle, devlet içinde örgütlü çetelerle mücadeleyi sürdüreceğiz. Yerimiz yurdumuz belli. Ama ortalıkta dolaşanlar bir gün mutlaka yargı önünde hesap vereceklerdir.”
***
Bugün Sıvas kıyımının on beşinci yıldönümü...
15 yıl önce bugün Sıvas Madımak Oteli’nde onlarca aydınımız, yazarımız, edebiyatçımız, ozanımız, çocuklarımız yobazlar tarafından yakıldı...
İlginçtir, Ankara’da, İstanbul’da, Trabzon’da “Ergenekon operasyonu”nun dördüncü halkası gerçekleştirildi...
Ve dün sabah saat 10.00’da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi üyelerine AKP’nin kapatılmasına ilişkin bir saati aşkın sözlü açıklama yaparken Mustafa Balbay’ın eviyle Cumhuriyet Ankara Bürosu’nun binası polislerce aranıyordu...
Acaba bunların tümü bir rastlantı mıydı?
Ben bugün Sıvas kıyımını yazacaktım. O yazımı erteledim...
Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Ortada bir hesaplaşma var.
Yaşadıklarımız 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin sonrası gibi...
Bir yıldırma, bir hesaplaşma, bir baskı döneminden geçiyoruz.
AKP’ye muhalefet eden gazeteciler, yazarlar, emekli askerler, bilim insanları susturulmak isteniyor.
Bir yandan CHP’ye, emekten, demokrasiden, özgürlüklerden yana olanlara saldırılıyor, öte yandan “Ergenekon” adı verilen örgüte üye olma savıyla aydınlar, yazarlar, bilim insanları, emekli generaller gözaltına alınıyor...
Polis Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’nu basıyor yargı kararıyla...
Olacak iş değil!..
Nerede hukuk devleti!..
Bunun adına düpedüz hukuk tanımazlık denir...
21 Mart’ta Mustafa Kemal Atatürk’ün Aydınlanma felsefesini en iyi biçimde özümsemiş İlhan Selçuk’u gözaltına alınca duvara toslamışlardı...
Şimdi Aydınlanma Devrimi’nin bayrağını taşıyan Mustafa Balbay’ı, Cumhuriyet mitinglerinin önde gelen adlarını gözaltına alarak deniyorlar...
***
Aymazlara, hukuk tanımazlara sesleniyorum:
“İlhan Selçuk ve arkadaşları Aydınlanma Devrimi’nin bayrağını taşımayı sürdüreceklerdir. Tarikat şeyhlerine, müritlerine, din bezirgânlarına önemle duyurulur...”
Laik demokratik Cumhuriyetten yana tavır almak; demokrasiyi; insan haklarını, özgürlükleri savunmak; gericiliğe, ırk, din, dil, renk ve mezhep ayrımcılığına, bölücülüğe, teröre karşı çıkmak; çetelerle, din bezirgânlarıyla mücadele etmek ve Atatürk’ü sevmek suçsa ben de o suçu işliyorum!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 2 Temmuz 2008
İki Davanın Farkı
Koskoca E. Orgeneral..
Ordu Komutanlığı yapmış..
Kuvvet Komutanıymış..
Saygın mı saygın..
Yeri yurdu belli..
Devlet kavramını ömrü boyunca duyumsamış...
*
Ne oluyor?..
Çağırsan, davete hemen icabet edecek, savcılığa gelip ne sorsan yanıt verecek, düzgün, disiplinli bir yurttaşı gözaltına almak neden?..
Amaç ne?..
Ya Mustafa Balbay...
Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi...
Her gün işinin başında..
Evinde ve görevinde..
Çağırsan şıppadak gelecek, her tür soruya yanıt verecek, savcının işini kolaylaştıracak Balbay’ı sabahın köründe polisle gözaltına almak neden?..
*
Adalet perisi:
- Vallahi, diyor, ben de bu işi anlayamadım, bu işin içinde bir iş var, ama, olayı çözemedim...
*
Ergenekon dosyası işin başından beri ne olduğu belirsizlikle dallı budaklı, esrarlı...
İddianame bir yıldır ortada yok...
Ama, içerde tutuklular var...
Laf çok...
Dedikodu gırla..
Söylenenlere bakılırsa, bir yanda AKP’yi kapatma davası varmış..
Bir yanda da Ergenekon davası...
Ama, kapatma davasının eni, boyu, dosyası, içeriği, usulü, erkânı, hukuku, yasası, iddianamesi var...
Ergenekon davası ise bir meçhul...
Tutukluları var..
İddianame yok..
Ergenekon neyin nesi, kimin fesi kimse bilmiyor; aradan bir yıl geçmesine karşın tutuklulara yeni gözaltılar ekleniyor...
*
Ülkeye kocaman bir soru işareti egemen...
Herkeste kaygı, korku..
Endişe..
Kuşku..
Soruyorlar:
- Ne olacak?..
- Türkiye nereye gidiyor?..
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 2 Temmuz 2008
Ordu Komutanlığı yapmış..
Kuvvet Komutanıymış..
Saygın mı saygın..
Yeri yurdu belli..
Devlet kavramını ömrü boyunca duyumsamış...
*
Ne oluyor?..
Çağırsan, davete hemen icabet edecek, savcılığa gelip ne sorsan yanıt verecek, düzgün, disiplinli bir yurttaşı gözaltına almak neden?..
Amaç ne?..
Ya Mustafa Balbay...
Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi...
Her gün işinin başında..
Evinde ve görevinde..
Çağırsan şıppadak gelecek, her tür soruya yanıt verecek, savcının işini kolaylaştıracak Balbay’ı sabahın köründe polisle gözaltına almak neden?..
*
Adalet perisi:
- Vallahi, diyor, ben de bu işi anlayamadım, bu işin içinde bir iş var, ama, olayı çözemedim...
*
Ergenekon dosyası işin başından beri ne olduğu belirsizlikle dallı budaklı, esrarlı...
İddianame bir yıldır ortada yok...
Ama, içerde tutuklular var...
Laf çok...
Dedikodu gırla..
Söylenenlere bakılırsa, bir yanda AKP’yi kapatma davası varmış..
Bir yanda da Ergenekon davası...
Ama, kapatma davasının eni, boyu, dosyası, içeriği, usulü, erkânı, hukuku, yasası, iddianamesi var...
Ergenekon davası ise bir meçhul...
Tutukluları var..
İddianame yok..
Ergenekon neyin nesi, kimin fesi kimse bilmiyor; aradan bir yıl geçmesine karşın tutuklulara yeni gözaltılar ekleniyor...
*
Ülkeye kocaman bir soru işareti egemen...
Herkeste kaygı, korku..
Endişe..
Kuşku..
Soruyorlar:
- Ne olacak?..
- Türkiye nereye gidiyor?..
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 2 Temmuz 2008
01 Temmuz 2008
Kepenk Kapatma Davası
Siyaset, AKP’ye yönelik kapatma davasına kilitlendi ama, ekonomiden gelen haberler toplum gündeminin şu zemine oturduğunu gösteriyor:
Kepenk kapatma davası...
Piyasadaki durgunluğa enflasyon, enflasyona elektrik zamları, bütün bunların üstüne AKP’nin kendisinden ve çevresinden başka bir şey düşünmeme, her olumsuzluğu da kapatma davasının üstüne yıkma densizliği eklenince gerçek dava “kepenk kapatma” oldu...
Ankara Ticaret Odası’nın rakamlarına göre, içinde bulunduğumuz durum, 2001’den daha ciddi. 2001’de yeni kurulan her 100 şirkete karşılık 35 şirket kapanmıştı. 2008’in ilk 5 ayında bu rakam 100’e karşı 54 oldu.
Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu (TESK) Başkanı Bendevi Palandöken kepenk kapanmalarının yanı sıra bir başka gerçeğe dokunuyor:
“Veresiye defteri kabardı... Raflar boşalıyor...”
Gidiş, uzun süredir sessizliğini koruyan, neredeyse Türkiye İstirahat Odaları Birliği’ne dönüşen Ziraat Odaları Birliği’nin üst yönetimini de hareketlendirmiş görünüyor.
Tablonun özeti şu:
Geleneksel olarak sesini fazla yükseltmeyen kesimler de gidişten yakınmaya başladı.
***
Bize göre son ayların en güzel demeci ekonomiden sorunlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in elektrik zammı değerlendirmesiydi. Bakan bey buyurdu ki:
“Elektriğe zammı vatandaşın tasarrufa yönelmesi için yaptık.”
Bu mantıkla sorunlar çözülüyorsa, o zaman gıda fiyatlarını yükseltin. Vatandaş açlığa alışsın, yemek yemeden çalışmayı öğrensin. Nasreddin Hoca örneği, tam açlığa alışınca... İşler yoluna girsin!
Bu gidişle evde ampul yakmak da lüks hale gelecek...
Elektriğe yılbaşında yüzde 20, yıl ortasında yüzde 21 zam yapıldı. Toplam yüzde 40’ın üstüne çıkıyor ama, bu hesap yanlış. Sanayide kullanılan elektriğe yapılan yüzde 22’lik zam kime yansıtılacak?
Herhalde hükümete değil!
Tabii ki tüketiciye... Bu durumda yurttaşın elektrik zammından etkilenme oranı yüzde 60’a kadar çıkacak...
Elektrik Mühendisleri Odası Genel Başkanı Musa Çeçen’in hesabına göre, 4 kişilik ailenin salt elektrik gideri 100 YTL’yi bulacak. Dün, asgari ücret açıklandı:
503 YTL...
Asgari ücretle geçinmeye çalışan bir ailenin bütçesinin yüzde 20’si elektriğe gidiyor. Bu durumda geçinebilene artık elektrik çarpsa fark etmez... Yüksek gerilim hattı bile mutfaktaki gerilime vız gelir!
***
AKP iktidarıyla birlikte neredeyse tümüyle unutulmaya yüz tutmuş bir tanım var:
Üretim ekonomisi!
Ee, tüketmenin tadı varken, üretmenin lafı mı olur?
Tüketim ekonomisinin yanına bir de satış ekonomisini ekledin mi, oldu bitti... AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin toplam borcu 150 milyar dolardan 500 milyar dolara çıkarken, aynı zaman diliminde 200 milyar dolarlık satış yapıldı... Gerçek anlamda borcumuzun 700 milyar doları bulduğunu söylemek abartma olmaz.
6 yılda kolay yoldan satılabilecek bütün değerleri bitiren hükümet, gündemine toprak satışını almış görünüyor. GAP bölgesindeki altyapı yatırımları buradaki toprakları daha da cazip hale getirecek... Sonra gelsin petro-dolarlar.
Arap ülkeleri gelecekte gıda ürünlerinin petrol ürünlerinden daha değerli hale geleceğini görüyor, yatırımını ona göre yapıyor.
Ya biz?
Siyasette atış...
Ekonomide satış...
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 1 Temmuz 2008
Kepenk kapatma davası...
Piyasadaki durgunluğa enflasyon, enflasyona elektrik zamları, bütün bunların üstüne AKP’nin kendisinden ve çevresinden başka bir şey düşünmeme, her olumsuzluğu da kapatma davasının üstüne yıkma densizliği eklenince gerçek dava “kepenk kapatma” oldu...
Ankara Ticaret Odası’nın rakamlarına göre, içinde bulunduğumuz durum, 2001’den daha ciddi. 2001’de yeni kurulan her 100 şirkete karşılık 35 şirket kapanmıştı. 2008’in ilk 5 ayında bu rakam 100’e karşı 54 oldu.
Türkiye Esnaf ve Sanatkârları Konfederasyonu (TESK) Başkanı Bendevi Palandöken kepenk kapanmalarının yanı sıra bir başka gerçeğe dokunuyor:
“Veresiye defteri kabardı... Raflar boşalıyor...”
Gidiş, uzun süredir sessizliğini koruyan, neredeyse Türkiye İstirahat Odaları Birliği’ne dönüşen Ziraat Odaları Birliği’nin üst yönetimini de hareketlendirmiş görünüyor.
Tablonun özeti şu:
Geleneksel olarak sesini fazla yükseltmeyen kesimler de gidişten yakınmaya başladı.
***
Bize göre son ayların en güzel demeci ekonomiden sorunlu Devlet Bakanı Mehmet Şimşek’in elektrik zammı değerlendirmesiydi. Bakan bey buyurdu ki:
“Elektriğe zammı vatandaşın tasarrufa yönelmesi için yaptık.”
Bu mantıkla sorunlar çözülüyorsa, o zaman gıda fiyatlarını yükseltin. Vatandaş açlığa alışsın, yemek yemeden çalışmayı öğrensin. Nasreddin Hoca örneği, tam açlığa alışınca... İşler yoluna girsin!
Bu gidişle evde ampul yakmak da lüks hale gelecek...
Elektriğe yılbaşında yüzde 20, yıl ortasında yüzde 21 zam yapıldı. Toplam yüzde 40’ın üstüne çıkıyor ama, bu hesap yanlış. Sanayide kullanılan elektriğe yapılan yüzde 22’lik zam kime yansıtılacak?
Herhalde hükümete değil!
Tabii ki tüketiciye... Bu durumda yurttaşın elektrik zammından etkilenme oranı yüzde 60’a kadar çıkacak...
Elektrik Mühendisleri Odası Genel Başkanı Musa Çeçen’in hesabına göre, 4 kişilik ailenin salt elektrik gideri 100 YTL’yi bulacak. Dün, asgari ücret açıklandı:
503 YTL...
Asgari ücretle geçinmeye çalışan bir ailenin bütçesinin yüzde 20’si elektriğe gidiyor. Bu durumda geçinebilene artık elektrik çarpsa fark etmez... Yüksek gerilim hattı bile mutfaktaki gerilime vız gelir!
***
AKP iktidarıyla birlikte neredeyse tümüyle unutulmaya yüz tutmuş bir tanım var:
Üretim ekonomisi!
Ee, tüketmenin tadı varken, üretmenin lafı mı olur?
Tüketim ekonomisinin yanına bir de satış ekonomisini ekledin mi, oldu bitti... AKP iktidarı döneminde Türkiye’nin toplam borcu 150 milyar dolardan 500 milyar dolara çıkarken, aynı zaman diliminde 200 milyar dolarlık satış yapıldı... Gerçek anlamda borcumuzun 700 milyar doları bulduğunu söylemek abartma olmaz.
6 yılda kolay yoldan satılabilecek bütün değerleri bitiren hükümet, gündemine toprak satışını almış görünüyor. GAP bölgesindeki altyapı yatırımları buradaki toprakları daha da cazip hale getirecek... Sonra gelsin petro-dolarlar.
Arap ülkeleri gelecekte gıda ürünlerinin petrol ürünlerinden daha değerli hale geleceğini görüyor, yatırımını ona göre yapıyor.
Ya biz?
Siyasette atış...
Ekonomide satış...
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 1 Temmuz 2008
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Mustafa Balbay
30 Mayıs 2008
GAP Eylen Planı
Başbakan Erdoğan’ın “GAP Eylem Planı”nı açıklamak üzere çıktığı Diyarbakır seferi gerçekten şöyle özetlenebilir:
GAP Eylen Planı!
Sanki AKP iktidara geleli 2 ay kadar olmuş! Sanki AKP iktidar koltuğuna oturmadan önce bir güzel GAP çalışıp plan hazırlamış... Sanki Erdoğan kendisini iktidara taşıyan seçmene “İlk icraatım GAP olacak” sözü vermiş...
Erdoğan bu duygularla örülü bir GAP iklimi yaratmaya çalıştı. Verdiği sözlerden birkaçını aktaralım:
- 3.8 milyon kişinin istihdamı sağlanacak.
- Kişi başına düşen gelir yüzde 209 artacak.
- 1.8 milyon hektar alan sulamaya açılacak.
- Ürün çeşitliliği sağlanacak.
- GAP’ın yönetimi Güneydoğu’ya taşınacak.
Oysa AKP 6 yıla yakın süredir iktidarda ve GAP’a bir çivi çakmadığı gibi, sökmedik çivi bırakmadı.
Şimdi tutmuş, GAP için 4 yıllık 12 milyar dolarlık eylem planı açıklıyor. Üstelik şahitler huzurunda:
12 bakan, 50’yi aşkın milletvekili...
Başbakan bunca yatırımın kaynağını da bulmuş:
İşsizlik Sigortası Fonu ve özelleştirme gelirleri.
İşsizlik Fonu ile istihdam sağlamak mı! Nasreddin Hoca’nın tellere takılan yünleri bundan daha gerçekçidir.
Özelleştirme paralarını yatırıma aktarmaya gelince... Önce bir soru:
Bugüne kadar hangi özelleştirmenin gelirini hangi yatırıma aktardınız?
Ülkenin bütün varlıklarını özelleştirirken, gerçekte yabancılaştırırken, ben bunun paralarını bu ülkede yatırım yapmak için harcayacağım derseniz adama sorarlar:
O zaman niye özelleştiriyorsunuz?
***
Başbakan Diyarbakır konuşmasında bu bölgede ekilecek adalet tohumlarının tüm Türkiye’de yeşereceğini söyledi.
Anlaşılan Ankara’da kuruttuğu adaleti Diyarbakır’da anımsadı!
Erdoğan, konuşması sık sık “Vur vur inlesin Deniz Baykal dinlesin” diye kesilince araya girdi:
“Başka dinlemesi gerekenler yok mu? Onlar da dinlesin.”
Başbakan’ın bölge gezisi seçim kokuyor ve DTP’nin ağırlığını tümüyle ortadan kaldırmayı hedefliyor. Bu bir siyasi parti için elbette hedef olarak seçilebilecek bir konudur. Ancak AKP’nin DTP’yi silip yerine ümmetçi bir mantığı etkin kılma girişimi bizde şu soruyu da çağrıştırdı:
Acaba bu BOP ödevleri arasında mı?
***
Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) kökenleri Atatürk’ün 1936’daki şu işaretine kadar dayanıyor:
Fırat Havzası’nı projelendirin!
O gün bugün gelen her iktidar bölgeyle ilgili, projeyle ilgili az çok bir şeyler yaptı. En az ilgilenenler arasında AKP geliyor!
Güneydoğu’da toprağa ve suya yapılacak yatırımın yanında bir kesimi daha ihmal etmemek gerekiyor:
İnsana yatırım!
AKP insana yatırım denince sadece seçimi düşündüğü için bu konuda yaptıklarını yeterli görüyor.
Oysa GAP dünden bugüne devletin devamlılığı ilkesiyle bütün hükümetler tarafından duyarlılıkla sürdürülseydi, bugün GAP’ın yanına 2-3 proje daha koymuş olurduk.
Şimdi GAP’ın yarısına yaklaştık, kalanına bakıyoruz.
Rastlantıya bakın ki, Başbakan’ın GAP planı hazırladığı gün Irak Su Kaynakları Bakanı Abdüllatif Raşit Ankara’daydı. Raşit, Ankara’dan Türkiye’nin Dicle ve Fırat’ta planladığı yatırımlarla ilgili kendisine bilgi vermesini istedi, ardından şunu istedi:
“Su garantisi.”
Saddam döneminde olmayan, ABD işgaliyle kurulan Su Bakanlığı, bölgeyi bekleyen yeni sorunların habercisi.
Erdoğan, bütün bunlardan öte GAP’ı bir seçim malzemesi olarak almış, yıllar önce saptanmış hedefleri tazeleştirmiş, halka yutturmaya çalışıyor.
Ne demişler:
Türk’ün aklına ya kaçarken gelir...
Ya da seçerken!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 29 Mayıs 2008
GAP Eylen Planı!
Sanki AKP iktidara geleli 2 ay kadar olmuş! Sanki AKP iktidar koltuğuna oturmadan önce bir güzel GAP çalışıp plan hazırlamış... Sanki Erdoğan kendisini iktidara taşıyan seçmene “İlk icraatım GAP olacak” sözü vermiş...
Erdoğan bu duygularla örülü bir GAP iklimi yaratmaya çalıştı. Verdiği sözlerden birkaçını aktaralım:
- 3.8 milyon kişinin istihdamı sağlanacak.
- Kişi başına düşen gelir yüzde 209 artacak.
- 1.8 milyon hektar alan sulamaya açılacak.
- Ürün çeşitliliği sağlanacak.
- GAP’ın yönetimi Güneydoğu’ya taşınacak.
Oysa AKP 6 yıla yakın süredir iktidarda ve GAP’a bir çivi çakmadığı gibi, sökmedik çivi bırakmadı.
Şimdi tutmuş, GAP için 4 yıllık 12 milyar dolarlık eylem planı açıklıyor. Üstelik şahitler huzurunda:
12 bakan, 50’yi aşkın milletvekili...
Başbakan bunca yatırımın kaynağını da bulmuş:
İşsizlik Sigortası Fonu ve özelleştirme gelirleri.
İşsizlik Fonu ile istihdam sağlamak mı! Nasreddin Hoca’nın tellere takılan yünleri bundan daha gerçekçidir.
Özelleştirme paralarını yatırıma aktarmaya gelince... Önce bir soru:
Bugüne kadar hangi özelleştirmenin gelirini hangi yatırıma aktardınız?
Ülkenin bütün varlıklarını özelleştirirken, gerçekte yabancılaştırırken, ben bunun paralarını bu ülkede yatırım yapmak için harcayacağım derseniz adama sorarlar:
O zaman niye özelleştiriyorsunuz?
***
Başbakan Diyarbakır konuşmasında bu bölgede ekilecek adalet tohumlarının tüm Türkiye’de yeşereceğini söyledi.
Anlaşılan Ankara’da kuruttuğu adaleti Diyarbakır’da anımsadı!
Erdoğan, konuşması sık sık “Vur vur inlesin Deniz Baykal dinlesin” diye kesilince araya girdi:
“Başka dinlemesi gerekenler yok mu? Onlar da dinlesin.”
Başbakan’ın bölge gezisi seçim kokuyor ve DTP’nin ağırlığını tümüyle ortadan kaldırmayı hedefliyor. Bu bir siyasi parti için elbette hedef olarak seçilebilecek bir konudur. Ancak AKP’nin DTP’yi silip yerine ümmetçi bir mantığı etkin kılma girişimi bizde şu soruyu da çağrıştırdı:
Acaba bu BOP ödevleri arasında mı?
***
Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) kökenleri Atatürk’ün 1936’daki şu işaretine kadar dayanıyor:
Fırat Havzası’nı projelendirin!
O gün bugün gelen her iktidar bölgeyle ilgili, projeyle ilgili az çok bir şeyler yaptı. En az ilgilenenler arasında AKP geliyor!
Güneydoğu’da toprağa ve suya yapılacak yatırımın yanında bir kesimi daha ihmal etmemek gerekiyor:
İnsana yatırım!
AKP insana yatırım denince sadece seçimi düşündüğü için bu konuda yaptıklarını yeterli görüyor.
Oysa GAP dünden bugüne devletin devamlılığı ilkesiyle bütün hükümetler tarafından duyarlılıkla sürdürülseydi, bugün GAP’ın yanına 2-3 proje daha koymuş olurduk.
Şimdi GAP’ın yarısına yaklaştık, kalanına bakıyoruz.
Rastlantıya bakın ki, Başbakan’ın GAP planı hazırladığı gün Irak Su Kaynakları Bakanı Abdüllatif Raşit Ankara’daydı. Raşit, Ankara’dan Türkiye’nin Dicle ve Fırat’ta planladığı yatırımlarla ilgili kendisine bilgi vermesini istedi, ardından şunu istedi:
“Su garantisi.”
Saddam döneminde olmayan, ABD işgaliyle kurulan Su Bakanlığı, bölgeyi bekleyen yeni sorunların habercisi.
Erdoğan, bütün bunlardan öte GAP’ı bir seçim malzemesi olarak almış, yıllar önce saptanmış hedefleri tazeleştirmiş, halka yutturmaya çalışıyor.
Ne demişler:
Türk’ün aklına ya kaçarken gelir...
Ya da seçerken!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 29 Mayıs 2008
Etiketler:
AKP,
BOP,
Cumhuriyet Gazetesi,
GAP,
Mustafa Balbay
19 Mayıs 2008
AKP Tuzu da Kokutuyor!
Demokrasimizin bugünkü görünümünü en iyi anlatan deyimlerden biri şu olsa gerek:
Tuz kokarsa!
Demokrasilerin “tuzu” hukuktur.
Hukuk yara alırsa, tedirginleşirse, baskı altına alınırsa, orada ne adaletten söz edebilirsiniz, ne sağlıklı yönetimden.
AKP yelpazesi, altı yıl boyunca yaptıklarını iyi bildiği için kapatma davasının nasıl seyredeceğini herkesten iyi biliyor. O nedenle de bu süreci yıpratmak, satranç tahtasını sallayıp her şeyin karmakarışık hale gelmesini sağlamak için her şeyi yapıyor.
Bu hafta içinde yargı kurumlarının çevresinde dolaşan haberlere baktığımızda; yargının, önemli kısmının hâlâ su yüzünde olmayan ciddi bir baskı altında olduğunu görüyoruz.
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün izlenme gözaltısının ardından yaptığı açıklamalar, şu soruları öne çıkarıyor:
1- Mahkeme üyelerinin tümü böyle bir takip altında mı?
2- Mahkeme üyeleriyle ilgili yapılan kulis yorumlarında, 7 ya da 9 üyenin mahkeme geleneklerine dayalı oy vereceği konuşuluyor. Amaç salt onları yıldırmak mı?
3- Dava en erken önümüzdeki sonbaharda bitebilir. O güne dek mahkeme üyelerine yönelik yeni sürprizler var mı?
***
Soruların ikinci şıkkını ayrıca sütuna yatıralım... Davanın gündeme alınması oybirliğiyle, davanın içine Gül’ün de katılması 4’e karşı 7 oyla kabul edildi. Bu oylama elbette sonucu bağlamaz ama, yorum yapma hakkı verir!
7 üyeye karar aşamasında 1 ya da 2 üyenin daha katılabileceği konuşuluyor. Katılacak kişi ya da kişiler arasında Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç’ın olmayacağı öngörülüyor.
Kılıç, hem kapatma davalarına farklı bakıyor, hem AKP ile görevi gereği de ilişki içinde!
Öyle anlaşılıyor ki 7-9 üyeyle ilgili ne yapılabilir sorusu iktidar çevrelerinin başlıca gündemi...
Kılıç’ın davranış biçimiyle ilgili somut örnek, son dönemdeki davalarda görevlendirilen raportör... Hem türban davasına hem kapatma davasına aynı kişi raportör tayin edildi...
Görevlendirmeyi kim yaptı?
Kılıç...
Türban raporunu 80 günde yazan Osman Can, görüşlerini kamuoyundan da saklamayan bir kişi. Son iki yıl içinde yayımlanan yazılarında şu tür konuları işliyor:
- Anayasa değişikliğinde AKP pasif davranıyor...
- Bürokratik seçkinlerin iktidarı yitirdiği bir dönemden geçiyoruz...
- Askerlik zorunlu olmaktan çıkarılmasa bile en azından vicdani ret tartışılmalı...
Elimizde Can’ın değişik zamanlarda yayımlanmış 30 sayfaya yakın yazısı var. Can, her konuda istediği gibi düşünebilir, düşüncesini açıklayabilir. Ama Anayasa Mahkemesi raportörünün en azından kurumuna saygılı olması gerekir.
***
Dün Danıştay saldırısının ikinci yıldönümüydü. Saldırıda yaşamını yitiren Mustafa Yücel Özbilgin anılırken Adalet Bakanı’nın bulunmaması yadırgatıcı bir durum değil!
Danıştay Başkanvekili Gönül Önbilgin’in, anma töreninde “yargıya saldırılardan” söz etmek durumunda kalması da içinden geçtiğimiz sürecin fotoğrafı...
AKP, yargı kurumlarını zayıflatarak hukuku esir alabileceğini düşünüyor ama, hem ülkesel hem küresel bellek diyor ki:
Adalet gücünü elinde tutan kişileri zayıflatarak hukuku ortadan kaldıramazsınız!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 18 Mayıs 2008
Tuz kokarsa!
Demokrasilerin “tuzu” hukuktur.
Hukuk yara alırsa, tedirginleşirse, baskı altına alınırsa, orada ne adaletten söz edebilirsiniz, ne sağlıklı yönetimden.
AKP yelpazesi, altı yıl boyunca yaptıklarını iyi bildiği için kapatma davasının nasıl seyredeceğini herkesten iyi biliyor. O nedenle de bu süreci yıpratmak, satranç tahtasını sallayıp her şeyin karmakarışık hale gelmesini sağlamak için her şeyi yapıyor.
Bu hafta içinde yargı kurumlarının çevresinde dolaşan haberlere baktığımızda; yargının, önemli kısmının hâlâ su yüzünde olmayan ciddi bir baskı altında olduğunu görüyoruz.
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün izlenme gözaltısının ardından yaptığı açıklamalar, şu soruları öne çıkarıyor:
1- Mahkeme üyelerinin tümü böyle bir takip altında mı?
2- Mahkeme üyeleriyle ilgili yapılan kulis yorumlarında, 7 ya da 9 üyenin mahkeme geleneklerine dayalı oy vereceği konuşuluyor. Amaç salt onları yıldırmak mı?
3- Dava en erken önümüzdeki sonbaharda bitebilir. O güne dek mahkeme üyelerine yönelik yeni sürprizler var mı?
***
Soruların ikinci şıkkını ayrıca sütuna yatıralım... Davanın gündeme alınması oybirliğiyle, davanın içine Gül’ün de katılması 4’e karşı 7 oyla kabul edildi. Bu oylama elbette sonucu bağlamaz ama, yorum yapma hakkı verir!
7 üyeye karar aşamasında 1 ya da 2 üyenin daha katılabileceği konuşuluyor. Katılacak kişi ya da kişiler arasında Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç’ın olmayacağı öngörülüyor.
Kılıç, hem kapatma davalarına farklı bakıyor, hem AKP ile görevi gereği de ilişki içinde!
Öyle anlaşılıyor ki 7-9 üyeyle ilgili ne yapılabilir sorusu iktidar çevrelerinin başlıca gündemi...
Kılıç’ın davranış biçimiyle ilgili somut örnek, son dönemdeki davalarda görevlendirilen raportör... Hem türban davasına hem kapatma davasına aynı kişi raportör tayin edildi...
Görevlendirmeyi kim yaptı?
Kılıç...
Türban raporunu 80 günde yazan Osman Can, görüşlerini kamuoyundan da saklamayan bir kişi. Son iki yıl içinde yayımlanan yazılarında şu tür konuları işliyor:
- Anayasa değişikliğinde AKP pasif davranıyor...
- Bürokratik seçkinlerin iktidarı yitirdiği bir dönemden geçiyoruz...
- Askerlik zorunlu olmaktan çıkarılmasa bile en azından vicdani ret tartışılmalı...
Elimizde Can’ın değişik zamanlarda yayımlanmış 30 sayfaya yakın yazısı var. Can, her konuda istediği gibi düşünebilir, düşüncesini açıklayabilir. Ama Anayasa Mahkemesi raportörünün en azından kurumuna saygılı olması gerekir.
***
Dün Danıştay saldırısının ikinci yıldönümüydü. Saldırıda yaşamını yitiren Mustafa Yücel Özbilgin anılırken Adalet Bakanı’nın bulunmaması yadırgatıcı bir durum değil!
Danıştay Başkanvekili Gönül Önbilgin’in, anma töreninde “yargıya saldırılardan” söz etmek durumunda kalması da içinden geçtiğimiz sürecin fotoğrafı...
AKP, yargı kurumlarını zayıflatarak hukuku esir alabileceğini düşünüyor ama, hem ülkesel hem küresel bellek diyor ki:
Adalet gücünü elinde tutan kişileri zayıflatarak hukuku ortadan kaldıramazsınız!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 18 Mayıs 2008
11 Mayıs 2008
AKP’nin A ve B Planı: AB
Avrupa Birliği’nden gelen haberlerle AKP’nin verdiği mesajlar arasında çok ciddi bir paralellik dikkati çekiyor. Bunda elbette şaşılacak bir durum yok, ama bu gelişmeler önümüzdeki günlerde atılabilecek kimi adımların da habercisi...
Başbakan Erdoğan, partisini tek parça halinde tutabilmek için her yöntemi deniyor, denemeye devam edecek. Kamuoyuna çok seçenek varmış gibi görüntü verse de özünde AKP’nin A ve B planlarını toplayıp yan yana getirdiğimizde şu çıkıyor:
AB!
Avrupa’dan Mart sonundan beri gelen yorumların dozu giderek ağırlaşıyor. Bu gidişle doz aşımına az kaldı!
Geçen hafta müthiş bir koro vardı. AB-Türkiye Karma Parlamento Eşbaşkanı Joost Lagendijk İzmir’den seslendi:
“AKP kapatılacak, yerine kurulacak parti daha güçlü gelecek... AKP’yi türbanda daha sessiz ve sakin hareket etmesi için uyardık, dinlemediler...”
Aynı gün AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn Oxford’dan yetişti:
“Türkiye’deki kırılma, aşırı laiklerle Müslüman demokratlar arasında...”
***
Bu iki orta düzey AB temsilcisinin tamamlayıcısı, “üstleri” oldu. AB’nin bir anlamda başbakanı olarak tanımlanan Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso hafta başından bu yana ilginç açıklamalar yapıyor. Arkadaş dedi ki:
“Bakalım, Müslüman bir ülkede laiklikle demokrasi ne kadar bağdaşacak? Türkiye’de zamanla göreceğiz.”
Bu demecin Türkçesi şudur:
“Türkiye’yi bir laboratuvar olarak kullanacağız. Asıl olan bizim kullanma kapasitemiz... Bakalım, laikliği dinci siyaset kıskacına aldığımızda ne kadar yaşayacak...”
Barroso durmuyor... Önceki gün de Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da, 11. AB Forumu’nda Türkiye yorumunda bulundu:
“Laiklik zorla dayatılamaz. Avrupa’daki demokrasilerde normal olduğu şekilde tüm garantileriyle uygulanan demokratik bir süreç olmalı. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin gerçek bir demokrasiye dönüşüp dönüşemeyeceği çok önemli bir konu. Henüz dünyada böyle bir örnek yok. Türkiye bunu gerçekleştirebilirse, tüm dünyada demokrasi isteyenler için büyük bir teşvik olacak.”
Barroso hem laikliğe dayatma gözüyle bakıyor hem de Türkiye’deki tartışmanın seyrine bakıyor!
Mademki dayatmalar yapılamaz, AB niye Türkiye’ye kendi kurallarını dayatıyor?
Barroso’nun ya Türkiye’nin gelişimi hakkında hiç bilgisi yok ya da başka niyetleri var!
***
AKP’nin kapatma davasına verdiği “cevapname”yi dün işlemiştik. AKP’nin cevapname dışındaki başlıca çalışması, başlıkta vurguladığımız planı yaşama geçirmeye dönük. Dün Yargıtay’dan AKP’ye şöyle bir sitem geldi:
“Yargıda yapılması gereken değişiklikler bizden önce AB’ye bildiriliyor...”
Yerinde bir sitem... Erdoğan, AB’ye hangi konularda değişiklik yapacaklarını “dosya halinde” bildirdi. AB temsilcileri bunlardan hangisi ne işe yarar, çalışmaya başladı bile!
Ama bizim haberimiz yok!
AKP, AB planına “C” ekleyebilir miyim diye soruyor. Yani Türkiye’de tam yandaş bir “cephe” kurabilir miyim?
Zor görünüyor...
O zaman “D” ekleyebilir miyim, diyor:
ABD...
O da zor görünüyor...
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 10 Mayıs 2008
Başbakan Erdoğan, partisini tek parça halinde tutabilmek için her yöntemi deniyor, denemeye devam edecek. Kamuoyuna çok seçenek varmış gibi görüntü verse de özünde AKP’nin A ve B planlarını toplayıp yan yana getirdiğimizde şu çıkıyor:
AB!
Avrupa’dan Mart sonundan beri gelen yorumların dozu giderek ağırlaşıyor. Bu gidişle doz aşımına az kaldı!
Geçen hafta müthiş bir koro vardı. AB-Türkiye Karma Parlamento Eşbaşkanı Joost Lagendijk İzmir’den seslendi:
“AKP kapatılacak, yerine kurulacak parti daha güçlü gelecek... AKP’yi türbanda daha sessiz ve sakin hareket etmesi için uyardık, dinlemediler...”
Aynı gün AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn Oxford’dan yetişti:
“Türkiye’deki kırılma, aşırı laiklerle Müslüman demokratlar arasında...”
***
Bu iki orta düzey AB temsilcisinin tamamlayıcısı, “üstleri” oldu. AB’nin bir anlamda başbakanı olarak tanımlanan Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso hafta başından bu yana ilginç açıklamalar yapıyor. Arkadaş dedi ki:
“Bakalım, Müslüman bir ülkede laiklikle demokrasi ne kadar bağdaşacak? Türkiye’de zamanla göreceğiz.”
Bu demecin Türkçesi şudur:
“Türkiye’yi bir laboratuvar olarak kullanacağız. Asıl olan bizim kullanma kapasitemiz... Bakalım, laikliği dinci siyaset kıskacına aldığımızda ne kadar yaşayacak...”
Barroso durmuyor... Önceki gün de Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da, 11. AB Forumu’nda Türkiye yorumunda bulundu:
“Laiklik zorla dayatılamaz. Avrupa’daki demokrasilerde normal olduğu şekilde tüm garantileriyle uygulanan demokratik bir süreç olmalı. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin gerçek bir demokrasiye dönüşüp dönüşemeyeceği çok önemli bir konu. Henüz dünyada böyle bir örnek yok. Türkiye bunu gerçekleştirebilirse, tüm dünyada demokrasi isteyenler için büyük bir teşvik olacak.”
Barroso hem laikliğe dayatma gözüyle bakıyor hem de Türkiye’deki tartışmanın seyrine bakıyor!
Mademki dayatmalar yapılamaz, AB niye Türkiye’ye kendi kurallarını dayatıyor?
Barroso’nun ya Türkiye’nin gelişimi hakkında hiç bilgisi yok ya da başka niyetleri var!
***
AKP’nin kapatma davasına verdiği “cevapname”yi dün işlemiştik. AKP’nin cevapname dışındaki başlıca çalışması, başlıkta vurguladığımız planı yaşama geçirmeye dönük. Dün Yargıtay’dan AKP’ye şöyle bir sitem geldi:
“Yargıda yapılması gereken değişiklikler bizden önce AB’ye bildiriliyor...”
Yerinde bir sitem... Erdoğan, AB’ye hangi konularda değişiklik yapacaklarını “dosya halinde” bildirdi. AB temsilcileri bunlardan hangisi ne işe yarar, çalışmaya başladı bile!
Ama bizim haberimiz yok!
AKP, AB planına “C” ekleyebilir miyim diye soruyor. Yani Türkiye’de tam yandaş bir “cephe” kurabilir miyim?
Zor görünüyor...
O zaman “D” ekleyebilir miyim, diyor:
ABD...
O da zor görünüyor...
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 10 Mayıs 2008
09 Mayıs 2008
AKP’nin, Türkiye’nin Geleceğini Kapatma Girişimi!
AKP’nin, kapatma davasına verdiği karşılık şöyle özetlenebilir:
Türkiye’nin geleceğini kapatma girişimi!
AKP giderse istikrar da gidecekmiş!
Neden?
Efendim, istikrarla AKP öylesine iyi anlaşmışlar ki, ayrılamıyorlar... AKP gitti mi, istikrarın kimyası da bozuluyor. O yüzden AKP hep iktidarda kalmalı ki istikrar da kalsın!
Neydi o türkü?
Ülkenin ne önemi var, mühim olan istikrar!
Kara mizah bir yana, AKP’nin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın hazırladığı iddianameye verdiği karşılık, daha adından ne olduğunu belli ediyor:
İddianameye cevaplarımız!
Arkadaşlar savunma yapmıyor, iddianameye karşılık cevapname hazırlıyor!
Salt bu durum bile, AKP’nin sisteme yönelik densizliğinin net bir göstergesi. Evrensel kuraldır:
Bir yasa yürürlükte olduğu sürece, yanlış olduğunu bile düşünseniz, uymanız gerekir. İktidar gücü elinizde olsa bile o yasayı değiştirmediğiniz sürece sizi bağlar!
AKP hem iktidar gücüne sahip, hem yasaları değiştirme gücüne sahip, hem de yasalara saygısız!
***
Cevapnamenin adından içeriğine girersek, durum şu:
1- AKP bugüne kadar hiç yanlış yapmadı. Ne dediyse doğrudur. Eğer AKP’nin söylemleriyle yasalar arasında bir çelişki varsa, suçlu olan yasalar ve kurallardır.
2- AKP bu davaya değil savunma göndermek, dava olarak dahi tanımamaktadır. Yapılması gereken davanın derhal yok sayılmasıdır.
3- AKP, yüzde 47 oy almış bir parti olduğuna göre, tek başına iktidar olduğuna göre, milli iradeyi de temsil etmektedir. Böyle bir partiye dava açılmaz.
4- Laiklik konusunda yanlış olan AKP değil, davayı açanlar ve yürürlükteki yasalardır.
5- AKP’nin iddianameye giren kimi davranışlarını Demirel, Özal, Ecevit, Çiller, Yılmaz gibi liderlerde de görmekteyiz. Bu durumda AKP suçlanamaz.
Yukarıda sıraladığımız maddelerin tümü AKP cevapnamesinin içinde değişik biçimlerde yer alıyor. Bu cevapname hukuk fakültelerinde ders kitabı olarak okutulacak nitelikte! Bunlar öğrencilere okutulmalı ki hukuksuzluk nedir öğrensinler!
Cevapnamede Erdoğan’ın 1990’lı yıllarda söylediklerinin çok geride kaldığı vurgulandıktan sonra, Demirel’in 80’li yıllarda söylediklerinden örnekler verilmesi, arkadaşların zaman kavramına da ne kadar demokratik baktıklarını gösteriyor!
***
İddianameye şaşı bakan AKP, geleceğe nasıl bakıyor?
Tabii ki aynı şekilde...
Erdoğan’ın döne döne AKP’li milletvekilleriyle akşam yemekleri yemesi, sabah kahvaltıları yapması şu korkuya dayanıyor:
Aman parti parçalanmasın!
Bunun başlıca yolu şuradan geçiyor:
Ne olursa olsun, Erdoğan’ın partinin başında kalması!
Dava kapatmayla sonuçlanır da Erdoğan ve odak arkadaşları yasaklı hale gelirse ne olacak?
AKP’liler öyle planlar yapıyorlar ki akla zarar!
Örneğin, Erdoğan ve seçtikleri bağımsız seçilecek... Yasaksız olanlar AKP yerine başka bir parti kuracak... Erdoğan bağımsız olarak onların başına geçecek... Partinin üyesi olmadığı için siyasi yasağı devam ediyor gibi olacak, ama fiilen partinin başında görünecek!
Bu tablo, AKP’nin Türkiye’nin geleceğini kapatma girişimidir!
Demokrasi sözlüğünde olmayan deyimlerden biri şudur:
Seçeneğimiz yok!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 9 Mayıs 2008
Türkiye’nin geleceğini kapatma girişimi!
AKP giderse istikrar da gidecekmiş!
Neden?
Efendim, istikrarla AKP öylesine iyi anlaşmışlar ki, ayrılamıyorlar... AKP gitti mi, istikrarın kimyası da bozuluyor. O yüzden AKP hep iktidarda kalmalı ki istikrar da kalsın!
Neydi o türkü?
Ülkenin ne önemi var, mühim olan istikrar!
Kara mizah bir yana, AKP’nin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya’nın hazırladığı iddianameye verdiği karşılık, daha adından ne olduğunu belli ediyor:
İddianameye cevaplarımız!
Arkadaşlar savunma yapmıyor, iddianameye karşılık cevapname hazırlıyor!
Salt bu durum bile, AKP’nin sisteme yönelik densizliğinin net bir göstergesi. Evrensel kuraldır:
Bir yasa yürürlükte olduğu sürece, yanlış olduğunu bile düşünseniz, uymanız gerekir. İktidar gücü elinizde olsa bile o yasayı değiştirmediğiniz sürece sizi bağlar!
AKP hem iktidar gücüne sahip, hem yasaları değiştirme gücüne sahip, hem de yasalara saygısız!
***
Cevapnamenin adından içeriğine girersek, durum şu:
1- AKP bugüne kadar hiç yanlış yapmadı. Ne dediyse doğrudur. Eğer AKP’nin söylemleriyle yasalar arasında bir çelişki varsa, suçlu olan yasalar ve kurallardır.
2- AKP bu davaya değil savunma göndermek, dava olarak dahi tanımamaktadır. Yapılması gereken davanın derhal yok sayılmasıdır.
3- AKP, yüzde 47 oy almış bir parti olduğuna göre, tek başına iktidar olduğuna göre, milli iradeyi de temsil etmektedir. Böyle bir partiye dava açılmaz.
4- Laiklik konusunda yanlış olan AKP değil, davayı açanlar ve yürürlükteki yasalardır.
5- AKP’nin iddianameye giren kimi davranışlarını Demirel, Özal, Ecevit, Çiller, Yılmaz gibi liderlerde de görmekteyiz. Bu durumda AKP suçlanamaz.
Yukarıda sıraladığımız maddelerin tümü AKP cevapnamesinin içinde değişik biçimlerde yer alıyor. Bu cevapname hukuk fakültelerinde ders kitabı olarak okutulacak nitelikte! Bunlar öğrencilere okutulmalı ki hukuksuzluk nedir öğrensinler!
Cevapnamede Erdoğan’ın 1990’lı yıllarda söylediklerinin çok geride kaldığı vurgulandıktan sonra, Demirel’in 80’li yıllarda söylediklerinden örnekler verilmesi, arkadaşların zaman kavramına da ne kadar demokratik baktıklarını gösteriyor!
***
İddianameye şaşı bakan AKP, geleceğe nasıl bakıyor?
Tabii ki aynı şekilde...
Erdoğan’ın döne döne AKP’li milletvekilleriyle akşam yemekleri yemesi, sabah kahvaltıları yapması şu korkuya dayanıyor:
Aman parti parçalanmasın!
Bunun başlıca yolu şuradan geçiyor:
Ne olursa olsun, Erdoğan’ın partinin başında kalması!
Dava kapatmayla sonuçlanır da Erdoğan ve odak arkadaşları yasaklı hale gelirse ne olacak?
AKP’liler öyle planlar yapıyorlar ki akla zarar!
Örneğin, Erdoğan ve seçtikleri bağımsız seçilecek... Yasaksız olanlar AKP yerine başka bir parti kuracak... Erdoğan bağımsız olarak onların başına geçecek... Partinin üyesi olmadığı için siyasi yasağı devam ediyor gibi olacak, ama fiilen partinin başında görünecek!
Bu tablo, AKP’nin Türkiye’nin geleceğini kapatma girişimidir!
Demokrasi sözlüğünde olmayan deyimlerden biri şudur:
Seçeneğimiz yok!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 9 Mayıs 2008
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Mustafa Balbay
06 Mayıs 2008
2009 Başına Kim Hazır?
AKP Anayasa Mahkemesi'ne savurmasını, affedersiniz savunmasını tanınan süreden 2 gün önce verdi. Hem acelecilik hem içerik, AKP'nin "kimi kararlar" aldığını ortaya koyuyor.
AKP istese savunma için ek süre alabilir ve zamanı uzatabilirdi. Yapmadı!
Neden?
Başbakan'ın verdiği yanıt şu:
İstikrarı bozmamak için!
Bu açıklamayı Türkçeye çevirirsek, Başbakan şunu demek istiyor:
AKP iktidarını sürekli kılmamız gerekiyor. Bu süreç nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, biz devamına bakalım ve yine iktidarda kalalım!
AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk'ın "AKP kapatılacak, onun yerine kurulacak parti daha güçlü olarak iktidara gelecek" sözleriyle, AKP'nin davaya ilişkin tutumunu birleştirince ortaya şu soru çıkıyor:
AKP davası sonuna kim hazır?
Bu davanın 2008 sonunda biteceği hesaplanırsa, 2009 başına kim hazır?
Gözlemimiz o ki; en ciddi hazırlıklar yine AKP iktidarı çevresinden geliyor. Türkiye'de değil bir yılın sonu bir haftanın sonunu görmek bile zor ama, "o güne" ilişkin biletlerin satılmaya başlandığını görüyoruz!
***
AKP savunması henüz yayın organlarına tümüyle yansımadı. AKP'nin tam resmi yayın organı olarak Yani Şafak gazetesinin savunmanın içeriğine ilişkin haberleri dikkate alınırsa şunlar söylenebilir:
1- AKP, Anayasa Mahkemesi'ne verdiği metni "savunma" olarak nitelemiyor. Yanıt verme, tarihe not düşme gibi tanımlamalar kullanıyorlar. Bu yaklaşımın Türkçesi şudur:
Davayı ve mahkemeyi takmıyoruz!
2- AKP, kendi deyimiyle tarihe not düşerken fazla not düşmüş. Sızan haberlere bakılırsa, dipnotlar ana metinden fazla yer tutmuş olabilir. Notların içinde Demirel, Özal, Ecevit, Baykal'ın kimi ziyaretleri, demeçleri ve tavırları da yer alıyor. Eski Hava Kuvvetleri Komutanı'nın rutin bir ziyareti bile metne girmiş. AKP bir yandan davayı yok sayarken öte yandan siyasal sistemin unsurlarına sarılıyor. AKP'sel bir çelişki!
3- Her mahkemede "iyi hal" diye bir durum vardır. Ağır suç işlemiş bir kişi bile mahkeme önünde yargıçları etkileyecek ölçüde iyi halde ise verilen ceza en alt sınır olur. AKP, bu sınırı almış. Değil iyi hal, mahkemeye ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'na saygı bile gözetilmemiş. Bu durum sonucun şimdiden kabullenildiği anlamına da gelebilir!
***
Yeniden altını çizelim, yukarıdaki saptamalar AKP'nin yeminli medya müşavirlerinin haber ve yorumlarında yer alan "AKP savunması" içeriğine dayanıyor. Metnin tümünü gördüğümüzde ayrıca değerlendiririz.
Yazının başındaki soruya dönersek...
Demokrasisi rayına oturmuş bir ülkede en önemli unsurlardan biri sistemin seçenek üretebilmesidir. Sistem içinde seçenek varsa, kimsenin aklına "sistem dışı" bir şey gelmez.
Yoksa her şey gelir!
AKP'lilerin 5 yıl siyaset yasağı "parti üyeliğine" dayalı yasak... Biz bağımsız adaylık üstünden bunu da deleriz gibi "seçenek" üretme arayışları, en hafif anlatımla mevcut siyasal yapıya saygısızlık!
Önümüzdeki dönem çağdaş, demokratik, laik Türkiye'nin gerçek gücü seçenek üretme gücüyle ölçülecek!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 5 Mayıs 2008
AKP istese savunma için ek süre alabilir ve zamanı uzatabilirdi. Yapmadı!
Neden?
Başbakan'ın verdiği yanıt şu:
İstikrarı bozmamak için!
Bu açıklamayı Türkçeye çevirirsek, Başbakan şunu demek istiyor:
AKP iktidarını sürekli kılmamız gerekiyor. Bu süreç nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, biz devamına bakalım ve yine iktidarda kalalım!
AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk'ın "AKP kapatılacak, onun yerine kurulacak parti daha güçlü olarak iktidara gelecek" sözleriyle, AKP'nin davaya ilişkin tutumunu birleştirince ortaya şu soru çıkıyor:
AKP davası sonuna kim hazır?
Bu davanın 2008 sonunda biteceği hesaplanırsa, 2009 başına kim hazır?
Gözlemimiz o ki; en ciddi hazırlıklar yine AKP iktidarı çevresinden geliyor. Türkiye'de değil bir yılın sonu bir haftanın sonunu görmek bile zor ama, "o güne" ilişkin biletlerin satılmaya başlandığını görüyoruz!
***
AKP savunması henüz yayın organlarına tümüyle yansımadı. AKP'nin tam resmi yayın organı olarak Yani Şafak gazetesinin savunmanın içeriğine ilişkin haberleri dikkate alınırsa şunlar söylenebilir:
1- AKP, Anayasa Mahkemesi'ne verdiği metni "savunma" olarak nitelemiyor. Yanıt verme, tarihe not düşme gibi tanımlamalar kullanıyorlar. Bu yaklaşımın Türkçesi şudur:
Davayı ve mahkemeyi takmıyoruz!
2- AKP, kendi deyimiyle tarihe not düşerken fazla not düşmüş. Sızan haberlere bakılırsa, dipnotlar ana metinden fazla yer tutmuş olabilir. Notların içinde Demirel, Özal, Ecevit, Baykal'ın kimi ziyaretleri, demeçleri ve tavırları da yer alıyor. Eski Hava Kuvvetleri Komutanı'nın rutin bir ziyareti bile metne girmiş. AKP bir yandan davayı yok sayarken öte yandan siyasal sistemin unsurlarına sarılıyor. AKP'sel bir çelişki!
3- Her mahkemede "iyi hal" diye bir durum vardır. Ağır suç işlemiş bir kişi bile mahkeme önünde yargıçları etkileyecek ölçüde iyi halde ise verilen ceza en alt sınır olur. AKP, bu sınırı almış. Değil iyi hal, mahkemeye ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'na saygı bile gözetilmemiş. Bu durum sonucun şimdiden kabullenildiği anlamına da gelebilir!
***
Yeniden altını çizelim, yukarıdaki saptamalar AKP'nin yeminli medya müşavirlerinin haber ve yorumlarında yer alan "AKP savunması" içeriğine dayanıyor. Metnin tümünü gördüğümüzde ayrıca değerlendiririz.
Yazının başındaki soruya dönersek...
Demokrasisi rayına oturmuş bir ülkede en önemli unsurlardan biri sistemin seçenek üretebilmesidir. Sistem içinde seçenek varsa, kimsenin aklına "sistem dışı" bir şey gelmez.
Yoksa her şey gelir!
AKP'lilerin 5 yıl siyaset yasağı "parti üyeliğine" dayalı yasak... Biz bağımsız adaylık üstünden bunu da deleriz gibi "seçenek" üretme arayışları, en hafif anlatımla mevcut siyasal yapıya saygısızlık!
Önümüzdeki dönem çağdaş, demokratik, laik Türkiye'nin gerçek gücü seçenek üretme gücüyle ölçülecek!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 5 Mayıs 2008
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Mustafa Balbay
05 Mayıs 2008
AB-AKP Birliği Türkiye'ye Karşı
Bu sütunlarda şu saptamayı çok kullandık:
AKP ile AB, Türkiye'ye karşı anlaştı!
Belki de kimi okurlar bu saptamamızı "ileri" buldular!
Ancak AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk ile AB'nin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn'in dünkü demeçleri, bizim saptamamızın tam yerinde olduğunu ortaya koydu.
Lagendijk İzmir'den bildiriyor:
"AKP kapatılacak. Bu yönde işaretler alıyoruz. AKP, MHP'nin tuzağına düşerek türban konusunda stratejik hata yaptı. Oysa biz türbanda sessiz ve yavaş olun demiştik. Avrupa'da kimse yüzde 47 oy alan bir partinin kapatılmasını anlamıyor. AKP'nin yerine kurulacak yeni parti daha güçlü gelecek. AKP, anayasayı değiştirip böyle bir şeyin olmasını engelleyemedi."
Lagendijk CHP'yi de yerden yere vuruyor:
"CHP bir felaket... Avrupa'daki sosyal demokratlar CHP'den utanç duyuyor."
Lagendijk, AKP'ye ne yapması gerektiğine ilişkin akıl verirken, MHP'yi "tuzakçı", CHP'yi de "felaket" olarak niteliyor.
CHP ve MHP'nin politikalarını eleştirebilirsiniz; ama bu sözler eleştiriden çok hakaret kokuyor...
AKP'ye de önerimiz şu:
Lagendijk'i AKP eşbaşkanı yapın!
***
Gelelim Olli Rehn'e...
Arkadaş Oxford Üniversitesi'ndeki konferansta Türkiye analizleri yapıyor:
"Türkiye'de aşırı laiklerle Müslüman demokratlar arasında çatışma var. Ülkenin geleceğine ilişkin farklı vizyonların yarattığı bir gerilim yaşanıyor... Sosyal kırılmanın ana unsuru; büyük kentlerdeki iş dünyası elitleri ile Anadolu'nun dindar orta sınıfı arasında... Liberal demokrasi ile ulusalcı otokrasi çatışıyor... Türkiye'deki milliyetçilerle Sırp ve Rus radikaller Avrupa karşıtlığında birleşiyor..."
Türkiye'ye yönelik bu saplamaların, affedersiniz, saptamaların neresini düzeltmeli?
Olli Rehn, seçtiği sözcüklerle kendi duruşunu ortaya koyuyor. Laikler aşırı, Müslümanlar demokrat! Ve ikisi arasında çatışma var!
Diyelim ki var; bunu kim körükledi?
Kendileri...
AKP'nin her yaptığına reform deyip, kendi isteklerinin yanına AKP'nin çekirdek tabanının özlemlerini de koyup, "AB süreci iyi gidiyor" diyen kim?
Kendileri...
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) türban konusunda Türkiye'nin halen yürürlükte olan yasalarına hak verdiği halde, AKP'nin yanında tavır alan kim?
Kendileri...
Önce Türkiye'nin kendi içinde fay hatlarının oluşmasını körükleyeceksiniz, sonra Türkiye'de çatışma var diyeceksiniz...
Çok yüzlülüğün bu kadarına pes... Olli Rehn'in her yanı "AB"es!
***
AKP'nin 1 Mayıs Taksim bozgunundan sonra doğrusu şu sorunun yanıtını arıyordum:
Bakalım AB'den nasıl bir tepki gelecek?
Biz 1 Mayıs'a ilişkin görüş beklerken, yukarıda sıraladıklarımız geldi!
Yanlış anlaşılmasın, 1 Mayıs'la ilgili AB'den bir beklentimiz yok... Ama, böyle bir saldırı örneğin Diyarbakır'daki bir eyleme olsaydı, arkadaşlar anında orada biterdi! Bu ikileme dikkat çekmek istedik.
Avrupa Parlamentosu'ndan birkaç kişisel değerlendirme dışında dün akşam saatlerine kadar AB'den 1 Mayıs'a ilişkin ses yoktu!
Türkiye, AKP'ye ilişkin kapatma davasıyla birlikte yeni bir yol ayrımında... Bu ayrımda, tek sağlıklı çıkış var:
Kendi gücümüze güvenmek!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 4 Mayıs 2008
AKP ile AB, Türkiye'ye karşı anlaştı!
Belki de kimi okurlar bu saptamamızı "ileri" buldular!
Ancak AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk ile AB'nin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn'in dünkü demeçleri, bizim saptamamızın tam yerinde olduğunu ortaya koydu.
Lagendijk İzmir'den bildiriyor:
"AKP kapatılacak. Bu yönde işaretler alıyoruz. AKP, MHP'nin tuzağına düşerek türban konusunda stratejik hata yaptı. Oysa biz türbanda sessiz ve yavaş olun demiştik. Avrupa'da kimse yüzde 47 oy alan bir partinin kapatılmasını anlamıyor. AKP'nin yerine kurulacak yeni parti daha güçlü gelecek. AKP, anayasayı değiştirip böyle bir şeyin olmasını engelleyemedi."
Lagendijk CHP'yi de yerden yere vuruyor:
"CHP bir felaket... Avrupa'daki sosyal demokratlar CHP'den utanç duyuyor."
Lagendijk, AKP'ye ne yapması gerektiğine ilişkin akıl verirken, MHP'yi "tuzakçı", CHP'yi de "felaket" olarak niteliyor.
CHP ve MHP'nin politikalarını eleştirebilirsiniz; ama bu sözler eleştiriden çok hakaret kokuyor...
AKP'ye de önerimiz şu:
Lagendijk'i AKP eşbaşkanı yapın!
***
Gelelim Olli Rehn'e...
Arkadaş Oxford Üniversitesi'ndeki konferansta Türkiye analizleri yapıyor:
"Türkiye'de aşırı laiklerle Müslüman demokratlar arasında çatışma var. Ülkenin geleceğine ilişkin farklı vizyonların yarattığı bir gerilim yaşanıyor... Sosyal kırılmanın ana unsuru; büyük kentlerdeki iş dünyası elitleri ile Anadolu'nun dindar orta sınıfı arasında... Liberal demokrasi ile ulusalcı otokrasi çatışıyor... Türkiye'deki milliyetçilerle Sırp ve Rus radikaller Avrupa karşıtlığında birleşiyor..."
Türkiye'ye yönelik bu saplamaların, affedersiniz, saptamaların neresini düzeltmeli?
Olli Rehn, seçtiği sözcüklerle kendi duruşunu ortaya koyuyor. Laikler aşırı, Müslümanlar demokrat! Ve ikisi arasında çatışma var!
Diyelim ki var; bunu kim körükledi?
Kendileri...
AKP'nin her yaptığına reform deyip, kendi isteklerinin yanına AKP'nin çekirdek tabanının özlemlerini de koyup, "AB süreci iyi gidiyor" diyen kim?
Kendileri...
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) türban konusunda Türkiye'nin halen yürürlükte olan yasalarına hak verdiği halde, AKP'nin yanında tavır alan kim?
Kendileri...
Önce Türkiye'nin kendi içinde fay hatlarının oluşmasını körükleyeceksiniz, sonra Türkiye'de çatışma var diyeceksiniz...
Çok yüzlülüğün bu kadarına pes... Olli Rehn'in her yanı "AB"es!
***
AKP'nin 1 Mayıs Taksim bozgunundan sonra doğrusu şu sorunun yanıtını arıyordum:
Bakalım AB'den nasıl bir tepki gelecek?
Biz 1 Mayıs'a ilişkin görüş beklerken, yukarıda sıraladıklarımız geldi!
Yanlış anlaşılmasın, 1 Mayıs'la ilgili AB'den bir beklentimiz yok... Ama, böyle bir saldırı örneğin Diyarbakır'daki bir eyleme olsaydı, arkadaşlar anında orada biterdi! Bu ikileme dikkat çekmek istedik.
Avrupa Parlamentosu'ndan birkaç kişisel değerlendirme dışında dün akşam saatlerine kadar AB'den 1 Mayıs'a ilişkin ses yoktu!
Türkiye, AKP'ye ilişkin kapatma davasıyla birlikte yeni bir yol ayrımında... Bu ayrımda, tek sağlıklı çıkış var:
Kendi gücümüze güvenmek!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 4 Mayıs 2008
Etiketler:
AB,
AKP,
CHP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Joost Lagendijk,
MHP,
Mustafa Balbay,
Olli Rehn
02 Mayıs 2008
AKP'nin Taksim'i!
Dünün üç sıcak konusu vardı:
1 Mayıs, 301, AKP'nin içi...
Üç konu ilk bakışta birbirinden ayrıymış gibi görünse de, özü şu:
AKP'nin hep ama hep kendine yontan tutumu ve "devlet benim" anlayışı!
1 Mayıs'tan başlayalım... AKP diyor ki:
"Taksim'de olmaz!"
- Neden?
"Orası yasal olarak miting yeri değil, başka nerede istiyorsanız yapın. Ama orası olmaz!"
- Sendikalar Taksim'in sembolik önemi olduğunu, 31 yıl önce meydana gelen olayda kaybettikleri arkadaşlarını da anmak istediklerini söylüyor...
"Olmaz kardeşim... Kanun var... Kimse kendisini kanunlardan üstün görmesin... Taksim inadı anayasal düzene karşı çıkmak demektir."
Bu tabloya bakan kişi şöyle düşünür:
Vay be, iktidar partisine bak... Yasaları harfi harfine uyguluyor. Milim ödün vermiyor. Demek ki, bu ülkede kurallar çok önemli. Özellikle iktidar bu ilkeyi çok benimsemiş!
Oysa hiç ilgisi yok... Kendisi hakkındaki kapatma davasında yasayı mı değiştirsem, anayasayı mı ikileminde gidip gelen AKP, sendikalara "katı kuralcılık" taslıyor!
Anayasanın tümünü bile değiştirmeyi "özgürlükler" kapsamında ele alıyorsunuz da, işçilerin 2 saatlik eylemi için Taksim'i kullanmasını "özgürlükler" kapsamına alamıyor musunuz?
***
Sendikalara kanun-hukuk dersi veren hükümet, kendi içinde kapatma davasına nereden saldırsam, diye düşünüyor.
Son olarak bir AKP'li; hem partisinin hataları olduğunu hem de kapatma davasının hatalı olduğunu anlatan bir demeç verdi.
Kim?
Adının açıklanmasını istememiş, biz tarif etmeye çalışalım...
Soyadı Çiçek gibi... Yozgat dolaylarından milletvekili seçilmiş... Hükümet sözcüsü ve başbakan yardımcısı... Adının ilk hecesi Cem Sultan'dan geliyor, son hecesi de vilayet sözcüğünün karşılığı... Bakanlar Kurulu toplantılarından sonra konuşur, söylemek istedikleri dışında bir şey söyletemezsiniz... Daha önce Adalet Bakanlığı yapmıştı... Her konuda dili uzun, azıcık boydan kısa...
Çıkartamadınızsa zorlamayın!
Zaten Başbakan da merak etmemiş... Gazeteciler sorunca, "Kim olduğunu bilmiyorum. Önce öğrenirim, sonra mütalaa ederim" türünden bir yanıt verdi!
Hükümette önemli görev yapan bir kişi AKP'nin de hatalar yaptığını söyleyecek, Erdoğan merak etmeyecek. Denizlili çiftçi kardeşimizin deyimiyle, "külahımıza anlatın!"
Erdoğan, bu derin yanıttan sonra 2 Mayıs'ta dolacak olan savunma süresinin uzatımını istemeyeceklerini söyledi. Durumun özeti şu:
AKP çiçek kokmuyor!
***
Taksim deyince güncel konuların "AKP'yi ilgilendirenler ve ilgilendirmeyenler" diye ikiye taksimini anlayan hükümet, örneğin terörle ilgilenmiyor... Şehitler veriliyor, sınırlar girilip çıkılıyor, arkadaşların taksimine girmiyor...
301'se giriyor... Dün 14 saatlik bir mücadeleden sonra 301'de değişiklik yapıldı. Görünen şu:
AB bunu yeterli bulmaz, arkasını getirin der... Muhalefet de AB'nin AKP'yi desteklemesi uğruna hükümetin her şeyi göze aldığını ilan eder!
Bunlar AKP'yi ise ilgilendirmez... Kendi durumuna bakar!
Girişte vurguladığımız çelişkinin altını çizelim:
AKP, kendi çıkarı olunca ne yasa ne anayasa dinliyor; 1 Mayıs İşçi Bayramı olunca, sendikaların önüne yasalarla anayasayı yığıyor!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 1 Mayıs 2008
1 Mayıs, 301, AKP'nin içi...
Üç konu ilk bakışta birbirinden ayrıymış gibi görünse de, özü şu:
AKP'nin hep ama hep kendine yontan tutumu ve "devlet benim" anlayışı!
1 Mayıs'tan başlayalım... AKP diyor ki:
"Taksim'de olmaz!"
- Neden?
"Orası yasal olarak miting yeri değil, başka nerede istiyorsanız yapın. Ama orası olmaz!"
- Sendikalar Taksim'in sembolik önemi olduğunu, 31 yıl önce meydana gelen olayda kaybettikleri arkadaşlarını da anmak istediklerini söylüyor...
"Olmaz kardeşim... Kanun var... Kimse kendisini kanunlardan üstün görmesin... Taksim inadı anayasal düzene karşı çıkmak demektir."
Bu tabloya bakan kişi şöyle düşünür:
Vay be, iktidar partisine bak... Yasaları harfi harfine uyguluyor. Milim ödün vermiyor. Demek ki, bu ülkede kurallar çok önemli. Özellikle iktidar bu ilkeyi çok benimsemiş!
Oysa hiç ilgisi yok... Kendisi hakkındaki kapatma davasında yasayı mı değiştirsem, anayasayı mı ikileminde gidip gelen AKP, sendikalara "katı kuralcılık" taslıyor!
Anayasanın tümünü bile değiştirmeyi "özgürlükler" kapsamında ele alıyorsunuz da, işçilerin 2 saatlik eylemi için Taksim'i kullanmasını "özgürlükler" kapsamına alamıyor musunuz?
***
Sendikalara kanun-hukuk dersi veren hükümet, kendi içinde kapatma davasına nereden saldırsam, diye düşünüyor.
Son olarak bir AKP'li; hem partisinin hataları olduğunu hem de kapatma davasının hatalı olduğunu anlatan bir demeç verdi.
Kim?
Adının açıklanmasını istememiş, biz tarif etmeye çalışalım...
Soyadı Çiçek gibi... Yozgat dolaylarından milletvekili seçilmiş... Hükümet sözcüsü ve başbakan yardımcısı... Adının ilk hecesi Cem Sultan'dan geliyor, son hecesi de vilayet sözcüğünün karşılığı... Bakanlar Kurulu toplantılarından sonra konuşur, söylemek istedikleri dışında bir şey söyletemezsiniz... Daha önce Adalet Bakanlığı yapmıştı... Her konuda dili uzun, azıcık boydan kısa...
Çıkartamadınızsa zorlamayın!
Zaten Başbakan da merak etmemiş... Gazeteciler sorunca, "Kim olduğunu bilmiyorum. Önce öğrenirim, sonra mütalaa ederim" türünden bir yanıt verdi!
Hükümette önemli görev yapan bir kişi AKP'nin de hatalar yaptığını söyleyecek, Erdoğan merak etmeyecek. Denizlili çiftçi kardeşimizin deyimiyle, "külahımıza anlatın!"
Erdoğan, bu derin yanıttan sonra 2 Mayıs'ta dolacak olan savunma süresinin uzatımını istemeyeceklerini söyledi. Durumun özeti şu:
AKP çiçek kokmuyor!
***
Taksim deyince güncel konuların "AKP'yi ilgilendirenler ve ilgilendirmeyenler" diye ikiye taksimini anlayan hükümet, örneğin terörle ilgilenmiyor... Şehitler veriliyor, sınırlar girilip çıkılıyor, arkadaşların taksimine girmiyor...
301'se giriyor... Dün 14 saatlik bir mücadeleden sonra 301'de değişiklik yapıldı. Görünen şu:
AB bunu yeterli bulmaz, arkasını getirin der... Muhalefet de AB'nin AKP'yi desteklemesi uğruna hükümetin her şeyi göze aldığını ilan eder!
Bunlar AKP'yi ise ilgilendirmez... Kendi durumuna bakar!
Girişte vurguladığımız çelişkinin altını çizelim:
AKP, kendi çıkarı olunca ne yasa ne anayasa dinliyor; 1 Mayıs İşçi Bayramı olunca, sendikaların önüne yasalarla anayasayı yığıyor!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 1 Mayıs 2008
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Mustafa Balbay
29 Nisan 2008
AKP Savunma mı Yapacak Savurma mı?
Anayasa Mahkemesi'nin AKP'ye tanıdığı bir aylık savunma süresi bu hafta sonu doluyor. AKP yönetimi büyük olasılıkla ek süre isteyecek. Ancak savunma hazırlıklarının da tüm hızıyla sürdüğü anlaşılıyor.
AKP'nin davada kendisini hangi yöntemlerle savunacağı, siyaset-yargı ilişkileri açısından da önemli. Zira AKP, davanın açıldığı günden bu yana mahkemeye yönelik tutumunun ne olacağına bir türlü karar veremedi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın iddianameyi mahkemeye sunduğu 14 Mart Cuma gününü izleyen hafta, saldırı haftasıydı. Yargı katlarında hedef göstermedik makam bırakmadılar. Anayasa Mahkemesi'nin 31 Mart Pazartesi günü davayı görüşmeye başlaması, ardından 2 Nisan'da iddianamenin AKP'ye resmen ulaşması durumu değiştirdi.
Arkadaşlar "uzlaşma" haftasına girdiler.
Baktılar bununla da sonuç almak zor, bu kez AB haftasına girelim dediler. 7 Nisan Pazartesi günü yapılan MKYK toplantısından sonra Avrupa kurumlarını Türkiye'nin üzerine salma kararı verdiler.
***
Geldik, nisan sonrasına... Yani mahkeme önüne çıkılacak haftaya...
Erdoğan, Türkiye'de hiçbir kurumla aram iyi değil, bari Suriye'yle İsrail'in arasını bulayım deyip Şam'a doğru yola çıkarken dedi ki:
"Anayasa değişikliği yapıp yapmayacağımıza henüz karar vermedik. Yararı olup olmadığına bakacağız. Ondan sonra adım atacağız!"
Partisinin Anadolu toplantılarında mangalda kül, tespihte püskül, edebiyatta fasikül, ağırlıkta baskül bırakmayan Erdoğan, Ankara'da değişti!
Görünen şu:
AKP, mağduru oynama kredilerini bitirdi. Saldırganlığın da aleyhine olduğunu gördü. Bunun şaşkınlığı içinde!
O nedenle savunma yaparken izleyeceği yöntemi saptayamıyor.
Başsavcının geçen eylül ve ocak ayında yaptığı iki ciddi uyarıyı yok sayan AKP, şimdi davayı yok saymaya çalışıyor...
Ama olmuyor!
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç 'ın her kesime yönelik mesajı da AKP'ye yol oluşturabilecek cinsten değil...
***
Önümüzdeki dönemde AKP yönetiminin en ciddi endişesi şu:
Partide çatlama olur mu?
Erdoğan'ın milletvekillerini 50'şer 50'şer çağırıp konuşmasının nedeni "akıl almak" değil. O, kendisinde fazlasıyla var. Partinin bütünlüğünü sağlamak.
Bu yönde AKP yönetimini kaygılandıran ilk önemli çıkış Kırıkkale Milletvekili Vahit Erdem' den geldi. Erdem, sağduyulu her kesimin altına imza atacağı bir değerlendirme yaptı. Şu mesajlar Erdem'e ait:
1- Yüzde 47 bize büyük geldi. İçimize sindiremedik.
2- Atamalarda liyakate önem vermedik.
3- Türban için anayasayı değiştirmekle hata yaptık.
4- Merkez sağ parti görüntüsü veremedik.
5- Bize oy vermeyen kesimlerin kaygılarını gideremedik.
6- AB'den parti kapatmaya karşı destek istemekle yanlış yaptık.
7- Bakanlar Kurulu'nda kan değişikliğine gitmedik.
Bize göre erdemli değerlendirmeler!
AKP içinde Erdem gibi düşünen başka milletvekillerinin de olduğu konuşuluyor.
Erdoğan ve çevresini parti içi dengeler açısından da ilgilendiren bir ikilem var:
Anayasa Mahkemesi'nde savunma mı yapacaklar savurma mı?
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 28 Nisan 2008
AKP'nin davada kendisini hangi yöntemlerle savunacağı, siyaset-yargı ilişkileri açısından da önemli. Zira AKP, davanın açıldığı günden bu yana mahkemeye yönelik tutumunun ne olacağına bir türlü karar veremedi. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın iddianameyi mahkemeye sunduğu 14 Mart Cuma gününü izleyen hafta, saldırı haftasıydı. Yargı katlarında hedef göstermedik makam bırakmadılar. Anayasa Mahkemesi'nin 31 Mart Pazartesi günü davayı görüşmeye başlaması, ardından 2 Nisan'da iddianamenin AKP'ye resmen ulaşması durumu değiştirdi.
Arkadaşlar "uzlaşma" haftasına girdiler.
Baktılar bununla da sonuç almak zor, bu kez AB haftasına girelim dediler. 7 Nisan Pazartesi günü yapılan MKYK toplantısından sonra Avrupa kurumlarını Türkiye'nin üzerine salma kararı verdiler.
***
Geldik, nisan sonrasına... Yani mahkeme önüne çıkılacak haftaya...
Erdoğan, Türkiye'de hiçbir kurumla aram iyi değil, bari Suriye'yle İsrail'in arasını bulayım deyip Şam'a doğru yola çıkarken dedi ki:
"Anayasa değişikliği yapıp yapmayacağımıza henüz karar vermedik. Yararı olup olmadığına bakacağız. Ondan sonra adım atacağız!"
Partisinin Anadolu toplantılarında mangalda kül, tespihte püskül, edebiyatta fasikül, ağırlıkta baskül bırakmayan Erdoğan, Ankara'da değişti!
Görünen şu:
AKP, mağduru oynama kredilerini bitirdi. Saldırganlığın da aleyhine olduğunu gördü. Bunun şaşkınlığı içinde!
O nedenle savunma yaparken izleyeceği yöntemi saptayamıyor.
Başsavcının geçen eylül ve ocak ayında yaptığı iki ciddi uyarıyı yok sayan AKP, şimdi davayı yok saymaya çalışıyor...
Ama olmuyor!
Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç 'ın her kesime yönelik mesajı da AKP'ye yol oluşturabilecek cinsten değil...
***
Önümüzdeki dönemde AKP yönetiminin en ciddi endişesi şu:
Partide çatlama olur mu?
Erdoğan'ın milletvekillerini 50'şer 50'şer çağırıp konuşmasının nedeni "akıl almak" değil. O, kendisinde fazlasıyla var. Partinin bütünlüğünü sağlamak.
Bu yönde AKP yönetimini kaygılandıran ilk önemli çıkış Kırıkkale Milletvekili Vahit Erdem' den geldi. Erdem, sağduyulu her kesimin altına imza atacağı bir değerlendirme yaptı. Şu mesajlar Erdem'e ait:
1- Yüzde 47 bize büyük geldi. İçimize sindiremedik.
2- Atamalarda liyakate önem vermedik.
3- Türban için anayasayı değiştirmekle hata yaptık.
4- Merkez sağ parti görüntüsü veremedik.
5- Bize oy vermeyen kesimlerin kaygılarını gideremedik.
6- AB'den parti kapatmaya karşı destek istemekle yanlış yaptık.
7- Bakanlar Kurulu'nda kan değişikliğine gitmedik.
Bize göre erdemli değerlendirmeler!
AKP içinde Erdem gibi düşünen başka milletvekillerinin de olduğu konuşuluyor.
Erdoğan ve çevresini parti içi dengeler açısından da ilgilendiren bir ikilem var:
Anayasa Mahkemesi'nde savunma mı yapacaklar savurma mı?
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 28 Nisan 2008
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Mustafa Balbay
12 Nisan 2008
Gülen İmparatorluğu!
Halen ABD'de yaşamını sürdüren ve "faaliyet merkezi" olarak burayı seçen Fethullah Gülen'le ilgili olarak bu hafta iki önemli gelişme yaşandı:
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Gülen'in beraatını öngören Yargıtay 9. Ceza Dairesi kararına itiraz etti. Gülen'in faaliyetlerinin "cürüm işlemek üzere çete oluşturmak" kapsamında değerlendirilmesini istedi.
2- Rusya Yüksek Mahkemesi, Gülen'in bu ülkedeki faaliyetlerini yasakladı.
Birbirinden çok farklı gelişen bu iki haber, Gülen'le ilgili tartışmaların önümüzdeki dönem daha da alevleneceğini gösteriyor.
Gülen, Saidi Nursi ardılı hareketler içinde kendine özgü yöntemlerle gelişirken, 1990'ların ilk yarısında birden büyüdü ve Orta Asya steplerinde üç haneli rakamlarla sayılan okullara ulaştı.
Neden ve hangi kaynakla?
Bu sorunun çok değişik yanıtları verildi. Orta Asya'yı sürüne sürüne dolaşmış bir kişi olarak, benim gözlemim şu:
ABD, 1991'de Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra, Moskova'nın etki sahasından çıkan coğrafyada nüfuz sahibi olmak için Gülen'i taşeron olarak kullandı!
***
Orta Asya ülkeleri, 300 yıldır devlet kuramamış olmanın getirdiği tutuklukla, çözülmenin ardından yön aradılar. Bu arayışın bugün de devam ettiğini söylemek abartı olmaz. Halen Orta Asya'da, ABD, Çin ve Rusya ana küresel güçler, İran ve Suudi Arabistan da bölgesel akımlar olarak nüfuz rekabeti içinde.
Gülen'le birlikte ABD; yarım doz Türklüğü, bir doz İslamı, iki doz da Amerikan kültürünü kullanıp önemli adımlar attı.
Gülen hareketi öylesine dallanıp budaklandı ki; Abant'ta başlattıkları forumu nerelere abandıracaklarını bilemediler. Mübarek Abant, New York'tan Kahire'ye kadar gitmedik yer bırakmadı.
Gülen şimdi Afrika'ya yöneldi. Türkiye'nin büyükelçilik açamadığı ülkelerde Gülen okullar açıyor!
Nasıl?
ABD desteğiyle!
Zira Afrika'da ABD, AB ve Çin arasında ciddi bir rekabet var. ABD; Gülen'i nüfusunun bir bölümü Müslüman olan ülkelerde kullanıyor.
Görünen o ki Rusya, gidişin farkına vardı! Bir süredir bu ülkeden gelen haberler Gülen hareketi açısından iç açıcı değildi.
***
Hareketin Türkiye içindeki boyutu ne durumda?
Arkadaşların temel stratejisi sessiz ve derinden ilerlemek. İzledikleri yol şöyle özetlenebilir:
1- Mevcut hükümetlerle ters düşme, hepsini uygun yöntemlerle kullanmaya bak.
2- Tek başına çok güçlü organizasyonlar kurma, biraz büyüyen bir kurumu hemen değişik adlara böl.
3- Ekonomik konulara dolaylı ağırlık ver.
4- Kadrolaşmaya öncelik ver, sindire sindire yürü.
5- Yurtiçinde eğitim yatırımlarına önem ver ama, çok öne çıkarma.
6- Bağlı şirketlerle eğitim kurumlarını iç içe sokma, olabildiğince birbirinden farklı görünsünler.
7- Yüksek yayın gücüne ulaş, medyada etkin ol.
8- Katı, radikal görüşlü örgütlerden uzak dur.
Bu anlayışla kamuoyunda sanılandan çok daha ileri güç elde eden Gülen hareketinin kendini uzun süre gizlemesi artık zor görünüyor.
Gülen hareketinin ABD'ye yakınlığı İslama yakınlığından daha fazla! The Economist'in onu "peygamber" ilan edecek kadar ileri gitmesiyle birlikte şu yorumlar da yapılmaya başladı:
Bu, Hz. Muhammed'siz ve Kuran'sız bir İslam hareketidir!
Türkiye Gülen hareketini tartıştıkça gerçekler daha net ortaya çıkacak!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 12 Nisan 2008
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Gülen'in beraatını öngören Yargıtay 9. Ceza Dairesi kararına itiraz etti. Gülen'in faaliyetlerinin "cürüm işlemek üzere çete oluşturmak" kapsamında değerlendirilmesini istedi.
2- Rusya Yüksek Mahkemesi, Gülen'in bu ülkedeki faaliyetlerini yasakladı.
Birbirinden çok farklı gelişen bu iki haber, Gülen'le ilgili tartışmaların önümüzdeki dönem daha da alevleneceğini gösteriyor.
Gülen, Saidi Nursi ardılı hareketler içinde kendine özgü yöntemlerle gelişirken, 1990'ların ilk yarısında birden büyüdü ve Orta Asya steplerinde üç haneli rakamlarla sayılan okullara ulaştı.
Neden ve hangi kaynakla?
Bu sorunun çok değişik yanıtları verildi. Orta Asya'yı sürüne sürüne dolaşmış bir kişi olarak, benim gözlemim şu:
ABD, 1991'de Sovyetler Birliği'nin çökmesinden sonra, Moskova'nın etki sahasından çıkan coğrafyada nüfuz sahibi olmak için Gülen'i taşeron olarak kullandı!
***
Orta Asya ülkeleri, 300 yıldır devlet kuramamış olmanın getirdiği tutuklukla, çözülmenin ardından yön aradılar. Bu arayışın bugün de devam ettiğini söylemek abartı olmaz. Halen Orta Asya'da, ABD, Çin ve Rusya ana küresel güçler, İran ve Suudi Arabistan da bölgesel akımlar olarak nüfuz rekabeti içinde.
Gülen'le birlikte ABD; yarım doz Türklüğü, bir doz İslamı, iki doz da Amerikan kültürünü kullanıp önemli adımlar attı.
Gülen hareketi öylesine dallanıp budaklandı ki; Abant'ta başlattıkları forumu nerelere abandıracaklarını bilemediler. Mübarek Abant, New York'tan Kahire'ye kadar gitmedik yer bırakmadı.
Gülen şimdi Afrika'ya yöneldi. Türkiye'nin büyükelçilik açamadığı ülkelerde Gülen okullar açıyor!
Nasıl?
ABD desteğiyle!
Zira Afrika'da ABD, AB ve Çin arasında ciddi bir rekabet var. ABD; Gülen'i nüfusunun bir bölümü Müslüman olan ülkelerde kullanıyor.
Görünen o ki Rusya, gidişin farkına vardı! Bir süredir bu ülkeden gelen haberler Gülen hareketi açısından iç açıcı değildi.
***
Hareketin Türkiye içindeki boyutu ne durumda?
Arkadaşların temel stratejisi sessiz ve derinden ilerlemek. İzledikleri yol şöyle özetlenebilir:
1- Mevcut hükümetlerle ters düşme, hepsini uygun yöntemlerle kullanmaya bak.
2- Tek başına çok güçlü organizasyonlar kurma, biraz büyüyen bir kurumu hemen değişik adlara böl.
3- Ekonomik konulara dolaylı ağırlık ver.
4- Kadrolaşmaya öncelik ver, sindire sindire yürü.
5- Yurtiçinde eğitim yatırımlarına önem ver ama, çok öne çıkarma.
6- Bağlı şirketlerle eğitim kurumlarını iç içe sokma, olabildiğince birbirinden farklı görünsünler.
7- Yüksek yayın gücüne ulaş, medyada etkin ol.
8- Katı, radikal görüşlü örgütlerden uzak dur.
Bu anlayışla kamuoyunda sanılandan çok daha ileri güç elde eden Gülen hareketinin kendini uzun süre gizlemesi artık zor görünüyor.
Gülen hareketinin ABD'ye yakınlığı İslama yakınlığından daha fazla! The Economist'in onu "peygamber" ilan edecek kadar ileri gitmesiyle birlikte şu yorumlar da yapılmaya başladı:
Bu, Hz. Muhammed'siz ve Kuran'sız bir İslam hareketidir!
Türkiye Gülen hareketini tartıştıkça gerçekler daha net ortaya çıkacak!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 12 Nisan 2008
11 Nisan 2008
Laiklik Arkadan Gelsin!
AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ve genişlemeden sorumlu komiser Olli Rehn'in Ankara ziyareti öncesinde başlattıkları Türkiye'ye yönelik operasyon, 5 yıldır dikkat çekmeye çalıştığımız kimi gerçeklerin daha net anlaşılmasını sağladı.
Genel durum şöyle özetlenebilir:
AB ile AKP Türkiye'ye karşı anlaştı!
AB penceresinden Ankara şöyle görünüyor:
Türkiye'nin temelleri, ortak değerleri, her şey bir yana, AKP bir yana!
AB, 14 Mart'ta açılan AKP davasına başlangıçta mesafeli baktı. 10 günlük bir "değerlendirme" ve "AKP ile istişare" sürecinden sonra atışlara başladı.
Kapatma davası zemininde AKP ile AB'nin Türkiye'deki laiklik ve yargı sistemiyle ilgili olarak neredeyse aynı düşündükleri bir kez daha ortaya çıktı. Kim kimi etkiliyor, ayrı konu... AB temsilcileri yürürlükteki yasalara dayalı olarak açılan bir dava için "yargı darbesi" diyecek kadar ileri gidiyor ve AKP bu saldırıları zevkle izliyor!
***
AB'nin "yargı darbesine" dayalı olarak ikinci saldırısı ise laikliğe!
Sanki Avrupa kıtası, yüzlerce yıl dinin toplumsal yaşamdaki yerini sağlıklı temellere oturtmak için milyonlarca insanın kanını dökmedi...
Sanki Roma İmparatoru Sezar'ın çevresi, devlet yönetimini onun etrafında biçimlendirmek için "İsa 'nın hakkı İsa'ya, Sezar'ın hakkı Sezar'a" deyimini üretmedi...
Sanki bilimi, dini iktidar gücü olarak kullanan kişilerin yarattığı dogmalardan kurtarmak için bin yıla yakın süre uğraş vermedi...
Bütün bunları yapan Avrupa, şimdi Türkiye'ye şu şarkıları söylüyor:
Laikliğin ne önemi var, mühim olan demokrasi!
Evrensel gerçek o ki; demokrasi ancak laiklik varsa yeşerebilir, gelişebilir. Deyim yerindeyse, laiklik topraktır, demokrasi ağaç!
AB Türkiye'ye, sizde toprak olmasa da olur, biz size meyvelerle donatılmış plastik ağaçlar verir, güzel görünmenizi sağlarız, diyor.
AB kadar olmasa da, ABD katlarından da Türkiye'de laiklik dahil her şeyin yeniden tarif edilmesi gerektiği yorumları geliyor. Türkiye'ye "İslami demokrasi" tanımını uygun görüyorlar.
Onlara sormak gerekir:
Irak tipi mi?
***
Türkiye, bugün AB ile müzakere yapma ortamında ise bunu neye borçlu?
Atatürk devrimlerine...
Dün 10 Nisan Laiklik Günü idi. 10 Nisan 1928'de, anayasada temel bir değişiklik yapıldı ve bir hukuk metninde olmaması gereken dini ifadeler çıkarıldı.
Aynı süreçte, hukukta da önemli adımlar atıldı.
Halen Türkiye'de uygulanmakta olan medeni hukuk İsviçre'den, idare hukuku Fransa'dan, ceza hukuku İtalya'dan, vergi hukuku Almanya'dan alındı...
Eğer Türkiye'de Kurtuluş Savaşı'nın ardından büyük bir kuruluş savaşı yaşanmasa, her şey bugünkü Arap Yarımadası ülkelerindeki gibi olsa, AB ile "tam üyelik" görüşmeleri yapılabilir miydi?
Önümüzde bir Fas örneği var. Fas, Avrupa'yla neredeyse iç içe. Arada bir Cebelitarık var. 1990'ların ortasında onlar da AB'ye başvurdular. "Hiçbir ortak durum yok" yanıtı aldılar.
AB, AKP aşkına kendi değerlerine de saygısızlık ediyor.
Yukarıda saydığımız hukuk adımlarını AB bize dayattığı için değil, ülkemizin gereksinimi olduğu için attık. Böyle giderse AB'ye söylenecek tek şey şu:
Gölge etmeyin!
Biz kendi yolumuzu buluruz...
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 11 Nisan 2008
Genel durum şöyle özetlenebilir:
AB ile AKP Türkiye'ye karşı anlaştı!
AB penceresinden Ankara şöyle görünüyor:
Türkiye'nin temelleri, ortak değerleri, her şey bir yana, AKP bir yana!
AB, 14 Mart'ta açılan AKP davasına başlangıçta mesafeli baktı. 10 günlük bir "değerlendirme" ve "AKP ile istişare" sürecinden sonra atışlara başladı.
Kapatma davası zemininde AKP ile AB'nin Türkiye'deki laiklik ve yargı sistemiyle ilgili olarak neredeyse aynı düşündükleri bir kez daha ortaya çıktı. Kim kimi etkiliyor, ayrı konu... AB temsilcileri yürürlükteki yasalara dayalı olarak açılan bir dava için "yargı darbesi" diyecek kadar ileri gidiyor ve AKP bu saldırıları zevkle izliyor!
***
AB'nin "yargı darbesine" dayalı olarak ikinci saldırısı ise laikliğe!
Sanki Avrupa kıtası, yüzlerce yıl dinin toplumsal yaşamdaki yerini sağlıklı temellere oturtmak için milyonlarca insanın kanını dökmedi...
Sanki Roma İmparatoru Sezar'ın çevresi, devlet yönetimini onun etrafında biçimlendirmek için "İsa 'nın hakkı İsa'ya, Sezar'ın hakkı Sezar'a" deyimini üretmedi...
Sanki bilimi, dini iktidar gücü olarak kullanan kişilerin yarattığı dogmalardan kurtarmak için bin yıla yakın süre uğraş vermedi...
Bütün bunları yapan Avrupa, şimdi Türkiye'ye şu şarkıları söylüyor:
Laikliğin ne önemi var, mühim olan demokrasi!
Evrensel gerçek o ki; demokrasi ancak laiklik varsa yeşerebilir, gelişebilir. Deyim yerindeyse, laiklik topraktır, demokrasi ağaç!
AB Türkiye'ye, sizde toprak olmasa da olur, biz size meyvelerle donatılmış plastik ağaçlar verir, güzel görünmenizi sağlarız, diyor.
AB kadar olmasa da, ABD katlarından da Türkiye'de laiklik dahil her şeyin yeniden tarif edilmesi gerektiği yorumları geliyor. Türkiye'ye "İslami demokrasi" tanımını uygun görüyorlar.
Onlara sormak gerekir:
Irak tipi mi?
***
Türkiye, bugün AB ile müzakere yapma ortamında ise bunu neye borçlu?
Atatürk devrimlerine...
Dün 10 Nisan Laiklik Günü idi. 10 Nisan 1928'de, anayasada temel bir değişiklik yapıldı ve bir hukuk metninde olmaması gereken dini ifadeler çıkarıldı.
Aynı süreçte, hukukta da önemli adımlar atıldı.
Halen Türkiye'de uygulanmakta olan medeni hukuk İsviçre'den, idare hukuku Fransa'dan, ceza hukuku İtalya'dan, vergi hukuku Almanya'dan alındı...
Eğer Türkiye'de Kurtuluş Savaşı'nın ardından büyük bir kuruluş savaşı yaşanmasa, her şey bugünkü Arap Yarımadası ülkelerindeki gibi olsa, AB ile "tam üyelik" görüşmeleri yapılabilir miydi?
Önümüzde bir Fas örneği var. Fas, Avrupa'yla neredeyse iç içe. Arada bir Cebelitarık var. 1990'ların ortasında onlar da AB'ye başvurdular. "Hiçbir ortak durum yok" yanıtı aldılar.
AB, AKP aşkına kendi değerlerine de saygısızlık ediyor.
Yukarıda saydığımız hukuk adımlarını AB bize dayattığı için değil, ülkemizin gereksinimi olduğu için attık. Böyle giderse AB'ye söylenecek tek şey şu:
Gölge etmeyin!
Biz kendi yolumuzu buluruz...
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 11 Nisan 2008
Etiketler:
AB,
Cumhuriyet Gazetesi,
Mustafa Balbay
01 Nisan 2008
Kapatma Davası ve Rehn Geyiği!
AKP'ye yönelik kapatma davasının Anayasa Mahkemesi'ndeki süreci dün resmen başladı. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın hazırladığı iddianame AKP'ye özel olarak ulaştırıldıktan sonra "savunma süreci" başlayacak.
Bu süre bir ay... AKP isterse uzatılabilir...
AKP ve medyası, dün olağanüstü bir beklenti içindeydi. Anayasa Mahkemesi, iddianameyi reddedebilir, böylece dava, en azından bir süre için devreden çıkmış olurdu. AKP'liler bu olasılığın gerçekleşmesi halinde ne yapacaklarını şöyle özetliyorlardı:
"O zaman anayasa değişikliğine gerek kalmaz!"
Salt bu yaklaşım bile, AKP'nin anayasa değişikliğini sadece ve sadece kendisi için istediğinin en somut göstergesi.
Dava ne kadar sürer?
Önceki kapatma davaları da dikkate alındığında bu yılın son çeyreğini bulur.
Nasıl sonuçlanır?
Bu sorunun yanıtını biz vermeyelim, AKP kulisine bırakalım. Arkadaşların yorumu şöyle:
"Bizi kesin kapatırlar. Ona göre önlem alalım... Anayasayı değiştirip, davayı ne olursa olsun düşürelim!"
Yeniden altını çizelim, bunlar AKP kulisinde konuşulanların bir bölümü... Öteki bölümlerini başka yazı konusu yaparız!
***
Dava başladı... Bize göre bu sürecin nasıl seyredeceğini iyi öngörenler arasında iki kesim var:
AKP ve AB...
AKP boyutunu bir ölçüde yukarıda aktardık... AB'den gelen haberler aynı zamanda Türkiye'ye bakışın göstergesi.
AB komisyonunun ilerlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn 14 Mart'ta açılan kapatma davası için 15 gün sonra şöyle konuştu:
"Eğer AKP kapatılırsa AB müzakereleri kesilir!"
İlk soru:
DTP'nin kapatılma davasında bu değerlendirmeyi yaptı mı?
Hayır...
İkinci soru:
Rehn, davanın açılıp-açılmamasını sorun etmiyor. Kararı yorumluyor. Bu durumda Rehn için sorun Türkiye'de yasaların ne olduğu-olmadığı değil, AKP için ne karar verildiği, öyle mi?
Evet... Yaptığı açıklama onu gösteriyor.
Bu durumda ortaya şu gerçek çıkıyor:
AB için önemli olan Türkiye'nin demokratikleşmesi, yasalarının AB'ye uygun olup olmaması değil, AKP'nin başına bir şey gelmemesi... Anlaşılan AB, Türkiye'ye özel AB komiseri atamayla AKP icraatı arasında bir fark görmüyor. O yüzden de ne pahasına olursa olsun, korumaya çalışıyor.
***
Rehn, eğer şunu deseydi, bir ölçüde anlardık:
"Türkiye'de parti kapatmaya ilişkin yasalar çok ağır. Kapatma aşamasına gelmeden önce partilerin denetimi için daha alt mekanizmalar olmalı... Örneğin, tek tek kişilerin sorumluluğu öne çıkarılmalı..."
Rehn, bunun yerine doğrudan mevcut bir yasanın uygulanmasını sorun yapıyor.
İş Rehn'le de bitmiyor... Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye raportörü Ria Oomen-Ruijten'in mayısta yayımlanması planlanan taslak raporunda şu değerlendirme var:
"Türkiye'de herkesin güvenebileceği bir yargı yok. AKP'ye ve DTP'ye açılan davalar beklemede. Türkiye'de siyasi sürece yargı darbesi yapılıyor..."
Bu taslak değil, taslama...
Rehn'inki de kusura bakmasın ama, Anadolu diliyle ren geyiği muhabbetine benziyor!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 01 Nisan 2008
Bu süre bir ay... AKP isterse uzatılabilir...
AKP ve medyası, dün olağanüstü bir beklenti içindeydi. Anayasa Mahkemesi, iddianameyi reddedebilir, böylece dava, en azından bir süre için devreden çıkmış olurdu. AKP'liler bu olasılığın gerçekleşmesi halinde ne yapacaklarını şöyle özetliyorlardı:
"O zaman anayasa değişikliğine gerek kalmaz!"
Salt bu yaklaşım bile, AKP'nin anayasa değişikliğini sadece ve sadece kendisi için istediğinin en somut göstergesi.
Dava ne kadar sürer?
Önceki kapatma davaları da dikkate alındığında bu yılın son çeyreğini bulur.
Nasıl sonuçlanır?
Bu sorunun yanıtını biz vermeyelim, AKP kulisine bırakalım. Arkadaşların yorumu şöyle:
"Bizi kesin kapatırlar. Ona göre önlem alalım... Anayasayı değiştirip, davayı ne olursa olsun düşürelim!"
Yeniden altını çizelim, bunlar AKP kulisinde konuşulanların bir bölümü... Öteki bölümlerini başka yazı konusu yaparız!
***
Dava başladı... Bize göre bu sürecin nasıl seyredeceğini iyi öngörenler arasında iki kesim var:
AKP ve AB...
AKP boyutunu bir ölçüde yukarıda aktardık... AB'den gelen haberler aynı zamanda Türkiye'ye bakışın göstergesi.
AB komisyonunun ilerlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn 14 Mart'ta açılan kapatma davası için 15 gün sonra şöyle konuştu:
"Eğer AKP kapatılırsa AB müzakereleri kesilir!"
İlk soru:
DTP'nin kapatılma davasında bu değerlendirmeyi yaptı mı?
Hayır...
İkinci soru:
Rehn, davanın açılıp-açılmamasını sorun etmiyor. Kararı yorumluyor. Bu durumda Rehn için sorun Türkiye'de yasaların ne olduğu-olmadığı değil, AKP için ne karar verildiği, öyle mi?
Evet... Yaptığı açıklama onu gösteriyor.
Bu durumda ortaya şu gerçek çıkıyor:
AB için önemli olan Türkiye'nin demokratikleşmesi, yasalarının AB'ye uygun olup olmaması değil, AKP'nin başına bir şey gelmemesi... Anlaşılan AB, Türkiye'ye özel AB komiseri atamayla AKP icraatı arasında bir fark görmüyor. O yüzden de ne pahasına olursa olsun, korumaya çalışıyor.
***
Rehn, eğer şunu deseydi, bir ölçüde anlardık:
"Türkiye'de parti kapatmaya ilişkin yasalar çok ağır. Kapatma aşamasına gelmeden önce partilerin denetimi için daha alt mekanizmalar olmalı... Örneğin, tek tek kişilerin sorumluluğu öne çıkarılmalı..."
Rehn, bunun yerine doğrudan mevcut bir yasanın uygulanmasını sorun yapıyor.
İş Rehn'le de bitmiyor... Avrupa Parlamentosu'nun Türkiye raportörü Ria Oomen-Ruijten'in mayısta yayımlanması planlanan taslak raporunda şu değerlendirme var:
"Türkiye'de herkesin güvenebileceği bir yargı yok. AKP'ye ve DTP'ye açılan davalar beklemede. Türkiye'de siyasi sürece yargı darbesi yapılıyor..."
Bu taslak değil, taslama...
Rehn'inki de kusura bakmasın ama, Anadolu diliyle ren geyiği muhabbetine benziyor!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 01 Nisan 2008
26 Mart 2008
AKP'nin Hukuku Kapatma Girişimi!
Bilinen fıkradır:
Abuzittin otoyolda ters yöne girmiş. Karşıdan gelen bütün araçlara korna çalıp öfke sanatıyla bağırmış:
- Birinizi, ikinizi anladım da, niye hepiniz ters yöne girdiniz yahuu!
AKP, hukukta kendisine ters gelen bütün yasaları değiştirip, bağırıyor:
- Niye böyle hukuksuz yasalar çıkmış yahuu!
Yeni bir anayasa haftasına girdik. AKP'den bir demokratik güzellik daha izleyeceğiz. Partilerin kapatılmasıyla ilgili değişiklik için irade tamam. Zaten milli irade ellerinde olduğu için değişiklik iradesine ulaşmak da zor olmuyor.
AKP'li Ergün durumu gazetecilere şöyle açıkladı:
"Parti kapatmalarda anayasa değişikliği zaruri hale geldi."
Neden zaruri?
AKP hakkında dava açıldığı için!
Nasıl bir değişiklik yapmalı, sorusuna yanıt arıyorlar. İki seçeneği tartışıyorlar:
1- Kitabına uygun bir düzenleme yapıp sadece AKP'nin kapatılmasını olanaksız hale getirelim.
2- Düzenlemenin bu kadarı çok sırıtabilir, tüm partilerin kapatılmasını çok zorlaştıralım.
****
Yukarıdaki iki şık da kendi içinde iç halkalara ayrılıyor. Bu ayrımların nedeni şu:
340 milletvekili ile anayasayı tek başına değiştirme gücüne sahip olmayan AKP'ye hangi parti koltuk değneği olacak?
Buna verilecek yanıta göre de anayasa değişikliğinin içeriği değişecek. Örneğin, MHP'nin desteği gerekli görülürse, parti kapatmada "terör" unsuru çok öne çıkarılacak, yeni düzenlemenin anlamı şu olacak:
DTP rahatlıkla kapatılabilir ama, AKP kesinlikle kapatılamaz.
Eğer, MHP'den umut kesilirse bu kez bağımsızlar ve DTP'nin desteği kaçınılmaz hale gelecek. O zaman değişiklik şu zemine oturacak:
Bir parti açıktan, hiç tartışmaya meydan vermeyecek şekilde teröre destek veriyorum demediği sürece kapatılamaz.
Böylece DTP kendisine azıcık çekidüzen verdiğinde, "PKK dahil herkes şiddetten vazgeçmeli, bu çözüm değildir" dediğinde davadan kurtulmuş olacak. DTP de AKP'den takıyye eğitimi aldığına göre sorun yok demektir!
Ne kadar demokratik, özgürlükçü bir düzenleme değil mi?
****
MHP, türbanla ilgili anayasa değişikliğine evet derken şu gerekçeyi duyurmuştu:
"AKP'nin elinden mağduriyet kozunu alacağız."
AKP dün, "MHP desteklemezse referandumu da göze alırız" diyerek MHP'yi bir bakıma köşeye sıkıştırdı. Böylece, koz almak isteyen MHP, AKP elinde biraz koz, biraz poz haline geldi!
AKP'nin önünde bir hukuk engeli daha var.
Konuyla çok yakından ilgili hukukçuların irdelemelerine göre parti kapatma davası sürerken yapılacak bir yasal değişiklik o davayı etkilemiyor.
Neden?
Çünkü, parti kapatma ceza davası değil, hukuk davası. Bu nedenle ceza davalarında uygulanan "sanığın lehine olanın uygulanması" ilkesi geçerli değil. Hukuk davalarında davanın açıldığı an hangi düzenleme varsa o geçerli.
AKP bunu aşmak için geçici bir madde eklemeyi düşünüyor. Taslaklardan biri şu:
"Bu değişiklik yapıldığında açılmış olan davaların tümü düşer!"
Girişimlerin özeti şu:
AKP kapılarını hukuka kapatmak!
Ben kapatma davası diye buna derim!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 26 Mart 2008
Abuzittin otoyolda ters yöne girmiş. Karşıdan gelen bütün araçlara korna çalıp öfke sanatıyla bağırmış:
- Birinizi, ikinizi anladım da, niye hepiniz ters yöne girdiniz yahuu!
AKP, hukukta kendisine ters gelen bütün yasaları değiştirip, bağırıyor:
- Niye böyle hukuksuz yasalar çıkmış yahuu!
Yeni bir anayasa haftasına girdik. AKP'den bir demokratik güzellik daha izleyeceğiz. Partilerin kapatılmasıyla ilgili değişiklik için irade tamam. Zaten milli irade ellerinde olduğu için değişiklik iradesine ulaşmak da zor olmuyor.
AKP'li Ergün durumu gazetecilere şöyle açıkladı:
"Parti kapatmalarda anayasa değişikliği zaruri hale geldi."
Neden zaruri?
AKP hakkında dava açıldığı için!
Nasıl bir değişiklik yapmalı, sorusuna yanıt arıyorlar. İki seçeneği tartışıyorlar:
1- Kitabına uygun bir düzenleme yapıp sadece AKP'nin kapatılmasını olanaksız hale getirelim.
2- Düzenlemenin bu kadarı çok sırıtabilir, tüm partilerin kapatılmasını çok zorlaştıralım.
****
Yukarıdaki iki şık da kendi içinde iç halkalara ayrılıyor. Bu ayrımların nedeni şu:
340 milletvekili ile anayasayı tek başına değiştirme gücüne sahip olmayan AKP'ye hangi parti koltuk değneği olacak?
Buna verilecek yanıta göre de anayasa değişikliğinin içeriği değişecek. Örneğin, MHP'nin desteği gerekli görülürse, parti kapatmada "terör" unsuru çok öne çıkarılacak, yeni düzenlemenin anlamı şu olacak:
DTP rahatlıkla kapatılabilir ama, AKP kesinlikle kapatılamaz.
Eğer, MHP'den umut kesilirse bu kez bağımsızlar ve DTP'nin desteği kaçınılmaz hale gelecek. O zaman değişiklik şu zemine oturacak:
Bir parti açıktan, hiç tartışmaya meydan vermeyecek şekilde teröre destek veriyorum demediği sürece kapatılamaz.
Böylece DTP kendisine azıcık çekidüzen verdiğinde, "PKK dahil herkes şiddetten vazgeçmeli, bu çözüm değildir" dediğinde davadan kurtulmuş olacak. DTP de AKP'den takıyye eğitimi aldığına göre sorun yok demektir!
Ne kadar demokratik, özgürlükçü bir düzenleme değil mi?
****
MHP, türbanla ilgili anayasa değişikliğine evet derken şu gerekçeyi duyurmuştu:
"AKP'nin elinden mağduriyet kozunu alacağız."
AKP dün, "MHP desteklemezse referandumu da göze alırız" diyerek MHP'yi bir bakıma köşeye sıkıştırdı. Böylece, koz almak isteyen MHP, AKP elinde biraz koz, biraz poz haline geldi!
AKP'nin önünde bir hukuk engeli daha var.
Konuyla çok yakından ilgili hukukçuların irdelemelerine göre parti kapatma davası sürerken yapılacak bir yasal değişiklik o davayı etkilemiyor.
Neden?
Çünkü, parti kapatma ceza davası değil, hukuk davası. Bu nedenle ceza davalarında uygulanan "sanığın lehine olanın uygulanması" ilkesi geçerli değil. Hukuk davalarında davanın açıldığı an hangi düzenleme varsa o geçerli.
AKP bunu aşmak için geçici bir madde eklemeyi düşünüyor. Taslaklardan biri şu:
"Bu değişiklik yapıldığında açılmış olan davaların tümü düşer!"
Girişimlerin özeti şu:
AKP kapılarını hukuka kapatmak!
Ben kapatma davası diye buna derim!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 26 Mart 2008
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Mustafa Balbay
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)