PKK lideri Öcalan’ın son avukat görüşmesinde en çok Fethullah Gülen’le ilgili söyledikleri dikkat çekti. Peki, “Ben Fethullah Hoca’yı olumsuz değerlendirmiyorum. Demokratik temelde, karşılıklı yaklaşımlar olabilir” diyen Öcalan, durup dururken konuyu neden bir cemaat liderine getirdi ve zeytin dalı uzattı?
PKK’lilerle Fethullahçılar arasındaki gerginlik son üç yılda doruğa ulaştı. Zaman gazetesi ve Aksiyon dergisinde PKK’nin “Ergenekon”la ilişkilendirilmesine kadar uzanan yayınlara örgüt, Roj TV ve diğer yayın organları üzerinden sert tepkiler verdi. Hatta PKK’nin milis yapılanmaları, artan gerginlik üzerine çeşitli kentlerde Fethullahçılara ait yüzlerce araca molotofkokteyli attı.
Zaman gazetesinin Avrupa ülkelerindeki bazı bürolarının kundaklanmasına varan saldırılar, güvenlik güçlerinin DTP’nin “Türkiye Meclisi” adlı yapılanmasına yönelik geçen aylarda yaptığı operasyonla doruğa çıktı. Operasyonun başlamasından iki gün sonra örgütün yayın organlarından ANF’de yayımlanan bir analiz de PKK-cemaat arasındaki sıkıntının boyutlarını dışavurdu. “Fethullah Gülen 2. Abdülhamid’in intikamını alıyor!” başlıklı yazıda, AKP’nin, Ergenekon operasyonuyla Kemalizmin direnç noktalarına vurduğuna dikkat çekilerek şu görüşlere yer verilmişti:
“Tasfiye süreci gelişirken Fethullahçı oluşum durumdan vazife çıkararak kendi derin devleti ve Ergenekon’unu kurmaya başlamıştır. Ama Gülen cemaati şunu unutmamalıdır ki, Kürtler eski Kürtler değildir. Kemalistlere yaptığınızı Kürtlere yapamayacaksınız.”
Gerginlik sürerken PKK yöneticilerinin Fethullahçılara yönelik tepkileri durmadı. Örneğin Kandil Dağı’ndaki örgüt yöneticilerinden Cemil Bayık açıkça Fethullahçılara yönelik mücadele çağrısı yapmıştı! AKP’nin ideolojik ve maddi gücünü Fethullahçılardan aldığına dikkat çeken Bayık, “AKP’yi başarısızlığa uğratmak istiyorsak, Fethullahçılara karşı mücadele etmemiz, etkisiz kılmamız gerekiyor. AKP’nin etkisizleştirilmesi buradan geçiyor” diye konuşmuştu.
Öcalan’ın manevrası!..
Önceki gün Fethullahçılarla yakınlaşma çağrısı yapan Öcalan, 5 Ocak’taki avukat görüşmesinde Gülen’in faaliyetleriyle ilgili şu değerlendirmeyi yapmıştı:
“El Kaide ile Araplar denetim altında tutulmaya çalışılıyor. Fethullah Gülen’le de Türkiye’deki İslami hareket kontrol edilmeye çalışılıyor. Gülen’in Amerika’da tutulmasının sebebi, İslami hareketi kontrol altında tutarak ikinci bir Humeyni olayının önüne geçilmek istenmesidir.”
Öcalan, 24 Haziran’daki açıklamasında ise Gülen’i küçümsemişti. Ergenekon operasyonunun ardında Fethullahçılar olduğuna ilişkin iddiaları değerlendiren Öcalan, “Basında Gülen’den bahsediyorlar ama tek başına onun buna gücü yetmez, onu bu kadar büyütmeye gerek de yoktur. Sonuçta Erzurumlu bir köy imamıdır” demişti!
PKK’nin Fethullahçılara yönelik eleştirileri bununla da kalmadı. Geçtiğimiz aylarda Kandil Dağı’nda Milliyet yazarı Hasan Cemal’e konuşan Murat Karayılan, şunları söylemişti:
“Bize karşı son üç dört yıldır neden saldırganlaştılar? Fethullahçılar devlet sistemine yerleşmek istiyorlar. Amerika’dan da destek alıyorlar. Belki bugün değil ama geleceğe dönük olarak risktir bunlar.”
Görüldüğü gibi Öcalan’dan Karayılan’a kadar PKK yöneticilerinin yaptığı tüm açıklamalarda Fethullahçılar hedef alınmıştı. Peki Gülen’i önce “İkinci Humeyni” diye tanımlayarak tehlike olarak gösteren sonra da “Sonuçta Erzurumlu bir köy imamı” diye küçümseyen Öcalan’ın Fethullahçılarla ilgili bu manevrası ne anlama geliyor?
Öcalan, Fethullahçıların devlet içindeki örgütlenmelerinin tehlikeli boyutlara ulaştığının farkına mı vardı?
Birileri PKK liderinin kulağına Kürt sorununun Fethullahçılar olmadan çözülemeyeceğini mi fısıldadı?
Yoksa Gülen’in ikamet ettiği Amerika’dan İmralı’ya “uzlaş” mesajı mı gitti?..
Son soru daha önemli; acaba uzun süredir Abant toplantıları, Kuzey Irak’taki yatırımları ve Güneydoğu’daki eğitim faaliyetleriyle Kürt sorununda “aktör” olmaya çalışan Fethullahçılar, çözüm haritasında pergeli ve cetveli ellerine mi aldılar?..
Öcalan’a son günlerde bir şeyler oldu... Ya küçücük hücresinde kafasını bir yerlere çarptı ya da Halfeti’nin Ömerli köyünde çocuklara imamlık yaptığı günleri anımsadı!..
Mehmet Faraç - Cumhuriyet, 18 Ağustos 2009
Fethullah Gülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fethullah Gülen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
19 Ağustos 2009
22 Mart 2009
Bu Haberi Neden Sakladınız?
Son günlerde gazetecilikle ilgili bazı etik sorunlar yeniden masaya yatırıldı.
Önce yasaya aykırı telefon dinlemeleri, ses kayıtları nasıl yayınlanmalı, bu konuyla ilgili kamu yararı kıstası tartışıldı.
Daha sonra Sabah genel yayın yönetmeni Erdal Şafak’ın ellerine geçen “bomba” bir ekonomi haberini ülke menfaatlerine zarar vereceği gerekçesiyle yayınlamadıklarını yazması başka bir tartışma yarattı. Birçok yazar da bu konudaki fikirlerini açıkladılar.
Ama bugün bu tartışmaların tamamen nafile olduğunu, aslında gazetelerin haber değerlendirmesinde bugün artık tamamen siyasi eğilimlerin hakim olduğunu gösteren tipik ve somut bir örnekle karşı karşıya kaldık.
Haber şu:
Kayseri Garnizon Komutanlığında iki astsubay komutanlığın bilgisayar sistemine girerek sahte emir kaydederken suçüstü yakalandılar. Astsubaylardan biri Fethullah Gülen cemaatine bağlı Işık evlerindeki “ağabeyleri” tarafından yönlendirildiğini itiraf etti.
Şimdi bu haberin hangi gazeteler tarafından nasıl değerlendirildiğine bir bakalım:
Birinci sayfadan görenler:
Posta
Hürriyet
Milliyet
Vatan
Akşam
Habertürk
Sözcü
Cumhuriyet
Yeniçağ
Radikal
Tercüman
Birgün
Birinci sayfadan görmeyenler:
Sabah
Zaman
Türkiye
Star
Yeni Şafak
Bugün
Güneş
Takvim
Milli Gazete
Vakit
Taraf
Yeni Asya
Şu tablo medyanın bugünkü durumunun çok çarpıcı bir örneğidir.
Haberi bir kez daha tekrarlamakta yarar var: Ülke savunmasıyla görevli olan Türk Silah Kuvvetlerinde (kim tarafından sokulmuş olursa olsun) iki köstebek beşinci kol faaliyeti yürütürken yakalanıyorlar ve suçlarını itiraf ediyorlar.
Bu olayın haber değerinin tartışılacak bir yanı var mıdır?
Demek ki aslında gazetecilik, kamu yararı, ülke menfaatleri falan filen tamamen lafı güzaftır.
Bu olayın gazetecilikle ve haber değerlendirmesiyle, kamu yararıyla bir ilgisi yoktur.
Bu manzara, siyasi iktidarın ülkeyi de, medyayı da ikiye bölmüş olmasının manzarasıdır.
Kaynak: OdaTV
Önce yasaya aykırı telefon dinlemeleri, ses kayıtları nasıl yayınlanmalı, bu konuyla ilgili kamu yararı kıstası tartışıldı.
Daha sonra Sabah genel yayın yönetmeni Erdal Şafak’ın ellerine geçen “bomba” bir ekonomi haberini ülke menfaatlerine zarar vereceği gerekçesiyle yayınlamadıklarını yazması başka bir tartışma yarattı. Birçok yazar da bu konudaki fikirlerini açıkladılar.
Ama bugün bu tartışmaların tamamen nafile olduğunu, aslında gazetelerin haber değerlendirmesinde bugün artık tamamen siyasi eğilimlerin hakim olduğunu gösteren tipik ve somut bir örnekle karşı karşıya kaldık.
Haber şu:
Kayseri Garnizon Komutanlığında iki astsubay komutanlığın bilgisayar sistemine girerek sahte emir kaydederken suçüstü yakalandılar. Astsubaylardan biri Fethullah Gülen cemaatine bağlı Işık evlerindeki “ağabeyleri” tarafından yönlendirildiğini itiraf etti.
Şimdi bu haberin hangi gazeteler tarafından nasıl değerlendirildiğine bir bakalım:
Birinci sayfadan görenler:
Posta
Hürriyet
Milliyet
Vatan
Akşam
Habertürk
Sözcü
Cumhuriyet
Yeniçağ
Radikal
Tercüman
Birgün
Birinci sayfadan görmeyenler:
Sabah
Zaman
Türkiye
Star
Yeni Şafak
Bugün
Güneş
Takvim
Milli Gazete
Vakit
Taraf
Yeni Asya
Şu tablo medyanın bugünkü durumunun çok çarpıcı bir örneğidir.
Haberi bir kez daha tekrarlamakta yarar var: Ülke savunmasıyla görevli olan Türk Silah Kuvvetlerinde (kim tarafından sokulmuş olursa olsun) iki köstebek beşinci kol faaliyeti yürütürken yakalanıyorlar ve suçlarını itiraf ediyorlar.
Bu olayın haber değerinin tartışılacak bir yanı var mıdır?
Demek ki aslında gazetecilik, kamu yararı, ülke menfaatleri falan filen tamamen lafı güzaftır.
Bu olayın gazetecilikle ve haber değerlendirmesiyle, kamu yararıyla bir ilgisi yoktur.
Bu manzara, siyasi iktidarın ülkeyi de, medyayı da ikiye bölmüş olmasının manzarasıdır.
Kaynak: OdaTV
Etiketler:
Cumhuriyet Gazetesi,
Fethullah Gülen,
Hürriyet Gazetesi,
OdaTV,
Sabah Gazetesi,
Taraf Gazetesi,
Vakit Gazetesi,
Vatan Gazetesi,
Yeni Şafak Gazetesi,
Zaman Gazetesi
13 Ocak 2009
Neo-Ergenekon örgütünün medya şemasını açıklıyorum
Kimi gazeteler dün belli bir merkezden servis edilmiş gibi duran, bazı 'ortak düşünce'lerin aktarılmasına ayırmıştı sayfalarını. Gelin dünkü basında ön plana çıkan ve Ergenekon'un 11. Dalgası hakkında fikir yürütenleri teker teker inceleyelim.
1. Ali Bayramoğlu
Magazin dünyası onu Sezen Aksu'yla yaşadığı aşktan tanıyor, entelektüel kesimde de yıllardır tutarlı bir şekilde sürdürdüğü ordu düşmanlığıyla adından söz ettiriyor. 28 Şubat mağdurluğunu ranta çevirip İslami kesime yanaşan, Fehmi Koru'yla dostluğu sayesinde o çevrelerde iktidar sahibi olan biri. AKP iktidarından beri gün onun günü. Merkez medyadan uzaklaştırılmıştı, bu hükümet döneminde yıldızı yeniden parladı.
Fransa'da eğitim görmüş. Sosyal bilimci olmasına rağmen beyni müthiş bir statükoya teslim. Geçen hafta katıldığı bir programda kendi görüşlerine uymayan makaleleri okunmasını eleştirmişti, programın sunucusu Ruşen Çakır da kibarca 'Biz de seni yayına aldığımız için kimileri bizi eleştirebilir' diye düz mantıkla bir yanıt vermişti. Beyni bu basit olayda bile iki tarafı göremeyecek kadar dar görüşlü.
Aynı programda 'Ordu'yu savunan insanları' da eleştiriyordu, Nuray Mert de ona 'Ordu'yu da savunabilen insanların olabileceğini' hatırlattı. İşine gelmeyen şeyleri duyunca yüzü bozuluyor, susuyor, işi gargaraya getirip konuyu değiştirmeye uğraşıyor.
Çünkü 'dediğim dedik, astığım astık' tavırlara fazla alışmış. Belli ki bu iktidar döneminde böyle bir özgüven edinmiş: Her şeyi o biliyor, kendinden çok emin, düşünce sistematiğinde 'Acaba, yoksa' gibi kuşkulara yer yok.
Peki bunları nereden biliyor? 11. Dalga'da kimlerin alınacağını nasıl bu kadar kolay söyleyebiliyor?
En yakın arkadaşı, The Marmara Cafe'de kahve saatlerini paylaştığı Fehmi Koru bu fişleme işlerine bakardı, yoksa kendi üzerinden dikkatleri dağıtmak için artık ona mı servis ediyor gizli bilgileri? Eskiden Koru'nun işaret ettiği isimler gözaltına alınıyordu, şimdi gözaltıları önceden tahmin etme görevi Ali Bayramoğlu'nda mı?
2. Mahmut Övür
Geniş kesimlerce tanınmıyor. Kendi yazdığı Sabah gazetesinde bile bir köşeye atılmış, bir kenarda tutuluyor. Haber merkezi yöneticiliğinden dergi genel müdürlüğüne kadar çeşitli görevlerde bulundu, hiçbirini beceremedi. O gün bugündür bir köşede belediye haberleriyle emeklilik için gün dolduruyordu.
1994 yılında kurşunlandı. Bu kurşunlanma hiçbir zaman aydınlanmadı. Ona sorarsanız 'Çatlı'nın görüntülerini yayınladığı' için ama o dönemde hangi kirli ilişkilere girdiği, kimlerlerle ne gibi bir bağ kurduğu, nasıl bir 'network'ün parçası olduğu üzerinde hiç durulmadı. Bu konu kapatıldı. Hala merak ediliyor: O gün neden kurşunlandı?
Kendi gazetesinin bile itibar etmediği bu adama Taraf gazetesi koca bir sayfa ayırmış, o da gazetecilik açısından tüyler ürperten bir itirafta bulunuyor.
Neşe Düzel soruyor: 'Siz Ergenekon'un son operasyonundan kısa bir süre önce 'Dalan nerede' diye bir yazı yazdınız. Operasyonun olacağını biliyor muydunuz?'
Bakın Övür ne diyor: 'Evet. Tahmin ediyordum yani... Çünkü hem polis çevresinde hem de İstanbul'un kulislerinde 'Dalan yok, Dalan nerede, Dalan kaçtı mı? Operasyon yapılacak' denmeye başlanmıştı. Hatta Dalan Amerika'ya gitmeden önce yakın çevresine sıkışmaya başladığını söylemiş. Elimde belge olmadığı için ben bunu siyasi bir kulis gibi yazdım. 'Yerel seçimler yaklaştı, Dalan niye ortada yok' dedim. Dalan o yazıdan sonra beni telefonla aradı. 'Aday olmam için çok baskı var. O yüzden sıkıldım, yurtdışına çıktım' dedi. Oysa iddianamenin satır aralarından okuduğum kadarıyla Dalan, Ergenekon'un siyasi kolunun önemli bir ismi.'
Bu tetikçiye sorulacak iki soru var: Bir kere operasyonu nereden biliyordun, nasıl tahmin ediyordun? İkincisi, elindeki haberi başka bir şekilde çarpıtarak yayınlamak, hedef göstermek hangi meslek etik'ine uygun? Gazetecilikle bağdaşıyor mu bu? Bu çarpıtma yazıyla hedef gösterilmiş olmuyor mu?
Bu cevabı, gazeteciliği şaibeli işlere ve ilişkilere alet ettiğinin kanıtı. Görev yapma izni elinden alınmalı ve gazetecilik dışı ilişkileri sorgulanmalı.
Fehmi Koru'nun İlhan Selçuk'u yazdığın gün Selçuk'un gözaltına alınmasına benzer bir oyunun parçası belli ki.
3. Tamer Korkmaz
Yeni Şafak'ta yazıyor. Tıpkı Tuncay Güney gibi Ertuğrul Özkök'ü hedef gösteriyor. Amacı Doğan Grubu'nu bir şekilde Ergenekon'a iliştirmek. Eskiden ima ediyorlardı, son operasyondan sonra belli ki güç aldılar artık isimleri açık açık telaffuz ediyorlar. Tamer Korkmaz, Zaman'dan koptuktan sonra Fehmi Koru'nun himayesi altına girdi ve kimi yayın organlarına tavsiye edildi.
4. Ekrem Dumanlı
Dershane hocasıydı, şimdi gazete yönetiyor. Fethullah Gülen Cemaati'nin gazetecisi. Zaman'daki yazısında 'Medyada Ergenekon'u gizlemek isteyenlerin olduğunu' yazıyor.
5. Mümtaz'er Türköne
Eşi AKP milletvekili. Susurluk'u savunan Çiller hükümetinin danışmanıydı. Tıpkı zamanında İbrahim Şahin'i aklayan Nazlı Ilıcak gibi o da eskiden yaptıklarını unuttu, üzerini örttü, şimdi en büyük Ergenekon düşmanı. O da Hürriyet'i işaret ediyor, kimi yazarların operasyonu 'önemsizleştirmeye' çalıştığını söylüyor...
6. Ahmet Altan
Bir süredir Ahmet Altan'ın Taraf gazetesindeki kimi tetikçilerde de Ergenekon'u Doğan Grubu'na bağlama telaşı göze çarpıyordu. Asla açık değil, imayla tabii ki! Ne ilginç ki Ahmet Altan'ın kızına, damadına ve babasına Aydın Doğan bakıyor, onun verdiği parayla geçiniyorlar.
Yönettiği gazete ilk günden beri yalan ve servis edilen haberlerle yanlı yayınlar yapıyor ve psikolojik harbin en önemli silahlarından biri.
Neşe Düzel röportajlarındaki ortak desen
Neşe Düzel'in Taraf gazetesindeki röportaj arşivine girdiğinizde ortaya çok ilginç bir şablon çıkıyor. Sırf röportajların başlıklarından bile Neşe Düzel'in konuştuğu insanları neden seçtiğini, ağızlarından hangi cümleyi cımbızladığı ve bu röportajların neye hizmet ettiği ortada. Önceden planlanmış bir model ekseninde yapıldığı izlenimi oluşturuyor bu röportajlar. Başlıklar kendini ele veriyor.
İşte bazı örnekler:
* 'Bizi askeri harcama fakirleştiriyor.'
* 'Asker kendi Kürt politikasını AKP'ye uygulatıyor.'
* 'PKK'sız bir barış artık olamaz.'
* 'Sorumlular divan-ı harbe verilmeli.'
* 'Askeri devlet kurmak istiyorlar.'
* 'AKP uzlaşırsa siyasette biter.'
* 'Solun önceliği darbeyle mücadeledir.'
* 'Kürtler Ergenekon'a tarafsız kalamaz.'
* 'Darbe toplantılarına gazeteciler katıldı.'
Peki bütün bunlar tesadüf mü?
Dünün gazetelerinde servis edilmiş gibi duran bu 'ortak düşünceler' medyadaki kimi isimleri Ergenekon'a bağlama amacı taşıyor. Kendilerince şemalar çıkartıyorlar, örgüt planları yapıyorlar.
Bunun adı medyada cadı avı. Kimi insanlar hedef gösteriliyor, birileri fişleniyor, birilerinin kapısına çarpı atılıyor. İlgisiz insanlarla bağlantı kuruluyor.
Oysa bunu yazanlar kendi kendi kendilerini başka bir şekilde ele veriyor: Adeta bir alternatif örgütün mensubu olduklarına dair el kaldırıp 'Burada!' diyorlar.
Bu alternatif örgütün adı 'Neo-Ergenekon' ve amacı Birinci Cumhuriyeti yıkmak.
Bu isimler Neo-Ergenekon örgütünün medyadaki ayağını mı oluşturuyorlar? Başkalarını 'Ergenekoncu' diye kolayca etiketleyen, hedef gösteren isimler yoksa 'Neo-Ergenekon' diye bir başka isim altında örgütlenmiş olmasınlar?
Onlar nasıl şemalar çıkartıyorlarsa, kendileri de kolaylıkla belli tablolarda yer alabilecek durumdalar.
Bu isimlerin neye hizmet ettiği, nereden emir aldıkları, nasıl oluyor da 'tesadüfen' aynı düşünceleri ayın anda söyledikleri üzerinde durulmalı.
Oray Eğin - Akşam, 13 Ocak 2009
1. Ali Bayramoğlu
Magazin dünyası onu Sezen Aksu'yla yaşadığı aşktan tanıyor, entelektüel kesimde de yıllardır tutarlı bir şekilde sürdürdüğü ordu düşmanlığıyla adından söz ettiriyor. 28 Şubat mağdurluğunu ranta çevirip İslami kesime yanaşan, Fehmi Koru'yla dostluğu sayesinde o çevrelerde iktidar sahibi olan biri. AKP iktidarından beri gün onun günü. Merkez medyadan uzaklaştırılmıştı, bu hükümet döneminde yıldızı yeniden parladı.
Fransa'da eğitim görmüş. Sosyal bilimci olmasına rağmen beyni müthiş bir statükoya teslim. Geçen hafta katıldığı bir programda kendi görüşlerine uymayan makaleleri okunmasını eleştirmişti, programın sunucusu Ruşen Çakır da kibarca 'Biz de seni yayına aldığımız için kimileri bizi eleştirebilir' diye düz mantıkla bir yanıt vermişti. Beyni bu basit olayda bile iki tarafı göremeyecek kadar dar görüşlü.
Aynı programda 'Ordu'yu savunan insanları' da eleştiriyordu, Nuray Mert de ona 'Ordu'yu da savunabilen insanların olabileceğini' hatırlattı. İşine gelmeyen şeyleri duyunca yüzü bozuluyor, susuyor, işi gargaraya getirip konuyu değiştirmeye uğraşıyor.
Çünkü 'dediğim dedik, astığım astık' tavırlara fazla alışmış. Belli ki bu iktidar döneminde böyle bir özgüven edinmiş: Her şeyi o biliyor, kendinden çok emin, düşünce sistematiğinde 'Acaba, yoksa' gibi kuşkulara yer yok.
Peki bunları nereden biliyor? 11. Dalga'da kimlerin alınacağını nasıl bu kadar kolay söyleyebiliyor?
En yakın arkadaşı, The Marmara Cafe'de kahve saatlerini paylaştığı Fehmi Koru bu fişleme işlerine bakardı, yoksa kendi üzerinden dikkatleri dağıtmak için artık ona mı servis ediyor gizli bilgileri? Eskiden Koru'nun işaret ettiği isimler gözaltına alınıyordu, şimdi gözaltıları önceden tahmin etme görevi Ali Bayramoğlu'nda mı?
2. Mahmut Övür
Geniş kesimlerce tanınmıyor. Kendi yazdığı Sabah gazetesinde bile bir köşeye atılmış, bir kenarda tutuluyor. Haber merkezi yöneticiliğinden dergi genel müdürlüğüne kadar çeşitli görevlerde bulundu, hiçbirini beceremedi. O gün bugündür bir köşede belediye haberleriyle emeklilik için gün dolduruyordu.
1994 yılında kurşunlandı. Bu kurşunlanma hiçbir zaman aydınlanmadı. Ona sorarsanız 'Çatlı'nın görüntülerini yayınladığı' için ama o dönemde hangi kirli ilişkilere girdiği, kimlerlerle ne gibi bir bağ kurduğu, nasıl bir 'network'ün parçası olduğu üzerinde hiç durulmadı. Bu konu kapatıldı. Hala merak ediliyor: O gün neden kurşunlandı?
Kendi gazetesinin bile itibar etmediği bu adama Taraf gazetesi koca bir sayfa ayırmış, o da gazetecilik açısından tüyler ürperten bir itirafta bulunuyor.
Neşe Düzel soruyor: 'Siz Ergenekon'un son operasyonundan kısa bir süre önce 'Dalan nerede' diye bir yazı yazdınız. Operasyonun olacağını biliyor muydunuz?'
Bakın Övür ne diyor: 'Evet. Tahmin ediyordum yani... Çünkü hem polis çevresinde hem de İstanbul'un kulislerinde 'Dalan yok, Dalan nerede, Dalan kaçtı mı? Operasyon yapılacak' denmeye başlanmıştı. Hatta Dalan Amerika'ya gitmeden önce yakın çevresine sıkışmaya başladığını söylemiş. Elimde belge olmadığı için ben bunu siyasi bir kulis gibi yazdım. 'Yerel seçimler yaklaştı, Dalan niye ortada yok' dedim. Dalan o yazıdan sonra beni telefonla aradı. 'Aday olmam için çok baskı var. O yüzden sıkıldım, yurtdışına çıktım' dedi. Oysa iddianamenin satır aralarından okuduğum kadarıyla Dalan, Ergenekon'un siyasi kolunun önemli bir ismi.'
Bu tetikçiye sorulacak iki soru var: Bir kere operasyonu nereden biliyordun, nasıl tahmin ediyordun? İkincisi, elindeki haberi başka bir şekilde çarpıtarak yayınlamak, hedef göstermek hangi meslek etik'ine uygun? Gazetecilikle bağdaşıyor mu bu? Bu çarpıtma yazıyla hedef gösterilmiş olmuyor mu?
Bu cevabı, gazeteciliği şaibeli işlere ve ilişkilere alet ettiğinin kanıtı. Görev yapma izni elinden alınmalı ve gazetecilik dışı ilişkileri sorgulanmalı.
Fehmi Koru'nun İlhan Selçuk'u yazdığın gün Selçuk'un gözaltına alınmasına benzer bir oyunun parçası belli ki.
3. Tamer Korkmaz
Yeni Şafak'ta yazıyor. Tıpkı Tuncay Güney gibi Ertuğrul Özkök'ü hedef gösteriyor. Amacı Doğan Grubu'nu bir şekilde Ergenekon'a iliştirmek. Eskiden ima ediyorlardı, son operasyondan sonra belli ki güç aldılar artık isimleri açık açık telaffuz ediyorlar. Tamer Korkmaz, Zaman'dan koptuktan sonra Fehmi Koru'nun himayesi altına girdi ve kimi yayın organlarına tavsiye edildi.
4. Ekrem Dumanlı
Dershane hocasıydı, şimdi gazete yönetiyor. Fethullah Gülen Cemaati'nin gazetecisi. Zaman'daki yazısında 'Medyada Ergenekon'u gizlemek isteyenlerin olduğunu' yazıyor.
5. Mümtaz'er Türköne
Eşi AKP milletvekili. Susurluk'u savunan Çiller hükümetinin danışmanıydı. Tıpkı zamanında İbrahim Şahin'i aklayan Nazlı Ilıcak gibi o da eskiden yaptıklarını unuttu, üzerini örttü, şimdi en büyük Ergenekon düşmanı. O da Hürriyet'i işaret ediyor, kimi yazarların operasyonu 'önemsizleştirmeye' çalıştığını söylüyor...
6. Ahmet Altan
Bir süredir Ahmet Altan'ın Taraf gazetesindeki kimi tetikçilerde de Ergenekon'u Doğan Grubu'na bağlama telaşı göze çarpıyordu. Asla açık değil, imayla tabii ki! Ne ilginç ki Ahmet Altan'ın kızına, damadına ve babasına Aydın Doğan bakıyor, onun verdiği parayla geçiniyorlar.
Yönettiği gazete ilk günden beri yalan ve servis edilen haberlerle yanlı yayınlar yapıyor ve psikolojik harbin en önemli silahlarından biri.
Neşe Düzel röportajlarındaki ortak desen
Neşe Düzel'in Taraf gazetesindeki röportaj arşivine girdiğinizde ortaya çok ilginç bir şablon çıkıyor. Sırf röportajların başlıklarından bile Neşe Düzel'in konuştuğu insanları neden seçtiğini, ağızlarından hangi cümleyi cımbızladığı ve bu röportajların neye hizmet ettiği ortada. Önceden planlanmış bir model ekseninde yapıldığı izlenimi oluşturuyor bu röportajlar. Başlıklar kendini ele veriyor.
İşte bazı örnekler:
* 'Bizi askeri harcama fakirleştiriyor.'
* 'Asker kendi Kürt politikasını AKP'ye uygulatıyor.'
* 'PKK'sız bir barış artık olamaz.'
* 'Sorumlular divan-ı harbe verilmeli.'
* 'Askeri devlet kurmak istiyorlar.'
* 'AKP uzlaşırsa siyasette biter.'
* 'Solun önceliği darbeyle mücadeledir.'
* 'Kürtler Ergenekon'a tarafsız kalamaz.'
* 'Darbe toplantılarına gazeteciler katıldı.'
Peki bütün bunlar tesadüf mü?
Dünün gazetelerinde servis edilmiş gibi duran bu 'ortak düşünceler' medyadaki kimi isimleri Ergenekon'a bağlama amacı taşıyor. Kendilerince şemalar çıkartıyorlar, örgüt planları yapıyorlar.
Bunun adı medyada cadı avı. Kimi insanlar hedef gösteriliyor, birileri fişleniyor, birilerinin kapısına çarpı atılıyor. İlgisiz insanlarla bağlantı kuruluyor.
Oysa bunu yazanlar kendi kendi kendilerini başka bir şekilde ele veriyor: Adeta bir alternatif örgütün mensubu olduklarına dair el kaldırıp 'Burada!' diyorlar.
Bu alternatif örgütün adı 'Neo-Ergenekon' ve amacı Birinci Cumhuriyeti yıkmak.
Bu isimler Neo-Ergenekon örgütünün medyadaki ayağını mı oluşturuyorlar? Başkalarını 'Ergenekoncu' diye kolayca etiketleyen, hedef gösteren isimler yoksa 'Neo-Ergenekon' diye bir başka isim altında örgütlenmiş olmasınlar?
Onlar nasıl şemalar çıkartıyorlarsa, kendileri de kolaylıkla belli tablolarda yer alabilecek durumdalar.
Bu isimlerin neye hizmet ettiği, nereden emir aldıkları, nasıl oluyor da 'tesadüfen' aynı düşünceleri ayın anda söyledikleri üzerinde durulmalı.
Oray Eğin - Akşam, 13 Ocak 2009
Etiketler:
Ahmet Altan,
AKP,
Akşam Gazetesi,
Fehmi Koru,
Fethullah Gülen,
İlhan Selçuk,
Nazlı Ilıcak,
Oray Eğin,
Sabah Gazetesi,
Taraf Gazetesi,
Yeni Şafak Gazetesi,
Zaman Gazetesi
08 Ocak 2009
‘Laikleri şişe geçireceğim’ diyen adam, Başbakanlık Basın Müşaviri oldu!
Başbakan Erdoğan’ın danışmanı ve Başbakanlık Basın Sözcüsü Akif Beki görevinden ayrılınca dün sormuştum:
“Bakalım bu kez Kanal-7’den hangi isim bu göreve atanacak?”
Yanılmadım... Başbakanlık’ın yeni Basın Müşaviri, Kanal-7 kökenli Kemal Öztürk oldu.
Peki; adı AKP hakkında açılan kapatma davasının iddianamesinde de geçen Kemal Öztürk kimdir?
***
1969’da Ağrı’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi.
Yazı hayatına 1990 yılında İran Devrimi yanlısı bir yayın politikası olan Girişim ve Selam isimli dergilerde başladı. Bu Meydan, İmza, Nehir, Yeni Zemin, Sözleşme, İstanbullu dergilerinde Mir Mahmut Rıza mahlasıyla laiklik karşıtı yazılar yazdı.
1995’te muhabir olarak Yeni Şafak Gazetesi’ne, 1996’da da belgesel yapımcısı olarak Kanal-7’ye geçti. Hazırladığı “İlk Meclis” belgeseli, laiklik karşıtı bulundu ve RTÜK tarafından yasaklandı.
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaretten bir yıl hapse mahkûm oldu.
1999’da Kanal-7’den ayrılarak, dil ve mesleki eğitim almak üzere Amerika’ya gitti.
Daha sonra Bülent Arınç’a danışmanlık yaptı; ardından AKP Basın Bürosu’nda görev aldı.
Nükte Yayınları’ndan 1994 yılında çıkan ve Mir Mahmut Rıza mahlasıyla yazdığı “Bir Garip Oğlanın Hikâyesi” kitabı mahkeme kararıyla toplatıldı. Bu kitap yüzünden de bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Bakın, yeni Başbakanlık Basın Müşaviri, 15 yıl önce yazdığı o kitapta kahramanların ağzıyla neler diyordu:
***
- “Devlet kimdir? Helvadan yapılmış puttur.”
- “En sonunda beni bir numaralı terörist yapacak bu pez...nkler, bütün laikleri bir bir şişe geçirecem, ondan sonra anlayacaklar laikliğin faziletlerini. Elin o...pusu bile kalkıp ‘Ben laikim, namusumla çalışıyorum, kimse karışamaz’ demeye başladı. Ula ben böyle laikliğin...”
- “Bak bizim sahte Müslümanlar nasıl bölücülük yapıyorlar. Ben bu yüzden bu adamları sallandıralım diyorum. Ayrıcalık yapanın dinde de katli vaciptir çünkü. Ama dinleyen yok!”
- “Herkes, sineğin şıraya yapıştığı gibi laikliğe sarılır ama kimse onun gerçekte ne anlama geldiğini bilmez. Ne kadar da utanmazlar. Rahmetlinin (Atatürk’ü kastediyor) mirasına sahip çıkan mendeburların hiçbiri, laikliğin ne anlama geldiğini ve nereden geldiğini bilmezler.”
- “Eskiden Türkler’in yetiştirdiği ‘marimus öküzü’nün sol arka bacağının uyluk yeri ile işkembesinin ayrıldığı yerde bir et parçası bulunur. İşte tam buraya ‘laik’ denir. Vee bugün kullandığımız kelimenin de aslı buradan gelmektedir.”
***
İşte; Başbakan’ın yeni Basın Müşaviri böyle biri!
Eminim ki o da, “Canım ben de Sayın Başbakanımız gibi değiştim, öyle düşündüğüm günler geride kaldı” diyecektir!
İyi de Başbakan; hep geçmişte laikliğe küfreden adamları bulup da böyle kritik görevlere getirmek zorunda mı?
***
GÜNÜN SORUSU
Dünkü şok gözaltılardan Başbakan Erdoğan’ın haberi var mıydı?
***
Fethullah’ı eleştirdiler Ergenekoncu oldular!
Türkiye dün bir kez daha bilmem kaçıncı dalga Ergenekon gözaltılarına tanık oldu. Evleri aranan ve gözaltına alınan bu çok önemli isimlerin bir ortak özelliği de Fethullah Gülen cemaatinin laiklik karşıtı eylemleri konusunda toplumu uyarmaları...
İşte birkaç örnek:
***
Gülen davasını sonuna kadar kararlılıkla takip eden Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Ergenekon soruşturmasının sonunun Şemdinli gibi olacağını dile getirmişti. Unutmayın ki; Fethullah Gülen’le bağlantısı olduğu belirtilen ve meslekten ihraç edilen Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya, halen ABD’de bulunuyor.
Bedrettin Dalan, her fırsatta Fethullah Gülen’in okullarının cemaatçi çocuklar yetiştirdiğini ve bunun laiklik için tehdit olduğunu söylemişti.
Emekli Orgeneral Kemal Yavuz, “Fethullah Gülen’in hedefi şeriat devleti” demişti.
MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç ise Fethullah Gülen ve Milli Görüş zihniyetinin kabul edilmesinin mümkün olmadığını defalarca açıklamıştı.
***
Ne dersiniz... Bu tavırlarının faturasını ödüyor olabilirler mi?
Mustafa Mutlu - Vatan, 8 Ocak 2009
“Bakalım bu kez Kanal-7’den hangi isim bu göreve atanacak?”
Yanılmadım... Başbakanlık’ın yeni Basın Müşaviri, Kanal-7 kökenli Kemal Öztürk oldu.
Peki; adı AKP hakkında açılan kapatma davasının iddianamesinde de geçen Kemal Öztürk kimdir?
1969’da Ağrı’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi.
Yazı hayatına 1990 yılında İran Devrimi yanlısı bir yayın politikası olan Girişim ve Selam isimli dergilerde başladı. Bu Meydan, İmza, Nehir, Yeni Zemin, Sözleşme, İstanbullu dergilerinde Mir Mahmut Rıza mahlasıyla laiklik karşıtı yazılar yazdı.
1995’te muhabir olarak Yeni Şafak Gazetesi’ne, 1996’da da belgesel yapımcısı olarak Kanal-7’ye geçti. Hazırladığı “İlk Meclis” belgeseli, laiklik karşıtı bulundu ve RTÜK tarafından yasaklandı.
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaretten bir yıl hapse mahkûm oldu.
1999’da Kanal-7’den ayrılarak, dil ve mesleki eğitim almak üzere Amerika’ya gitti.
Daha sonra Bülent Arınç’a danışmanlık yaptı; ardından AKP Basın Bürosu’nda görev aldı.
Nükte Yayınları’ndan 1994 yılında çıkan ve Mir Mahmut Rıza mahlasıyla yazdığı “Bir Garip Oğlanın Hikâyesi” kitabı mahkeme kararıyla toplatıldı. Bu kitap yüzünden de bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Bakın, yeni Başbakanlık Basın Müşaviri, 15 yıl önce yazdığı o kitapta kahramanların ağzıyla neler diyordu:
- “Devlet kimdir? Helvadan yapılmış puttur.”
- “En sonunda beni bir numaralı terörist yapacak bu pez...nkler, bütün laikleri bir bir şişe geçirecem, ondan sonra anlayacaklar laikliğin faziletlerini. Elin o...pusu bile kalkıp ‘Ben laikim, namusumla çalışıyorum, kimse karışamaz’ demeye başladı. Ula ben böyle laikliğin...”
- “Bak bizim sahte Müslümanlar nasıl bölücülük yapıyorlar. Ben bu yüzden bu adamları sallandıralım diyorum. Ayrıcalık yapanın dinde de katli vaciptir çünkü. Ama dinleyen yok!”
- “Herkes, sineğin şıraya yapıştığı gibi laikliğe sarılır ama kimse onun gerçekte ne anlama geldiğini bilmez. Ne kadar da utanmazlar. Rahmetlinin (Atatürk’ü kastediyor) mirasına sahip çıkan mendeburların hiçbiri, laikliğin ne anlama geldiğini ve nereden geldiğini bilmezler.”
- “Eskiden Türkler’in yetiştirdiği ‘marimus öküzü’nün sol arka bacağının uyluk yeri ile işkembesinin ayrıldığı yerde bir et parçası bulunur. İşte tam buraya ‘laik’ denir. Vee bugün kullandığımız kelimenin de aslı buradan gelmektedir.”
İşte; Başbakan’ın yeni Basın Müşaviri böyle biri!
Eminim ki o da, “Canım ben de Sayın Başbakanımız gibi değiştim, öyle düşündüğüm günler geride kaldı” diyecektir!
İyi de Başbakan; hep geçmişte laikliğe küfreden adamları bulup da böyle kritik görevlere getirmek zorunda mı?
GÜNÜN SORUSU
Dünkü şok gözaltılardan Başbakan Erdoğan’ın haberi var mıydı?
Fethullah’ı eleştirdiler Ergenekoncu oldular!
Türkiye dün bir kez daha bilmem kaçıncı dalga Ergenekon gözaltılarına tanık oldu. Evleri aranan ve gözaltına alınan bu çok önemli isimlerin bir ortak özelliği de Fethullah Gülen cemaatinin laiklik karşıtı eylemleri konusunda toplumu uyarmaları...
İşte birkaç örnek:
Gülen davasını sonuna kadar kararlılıkla takip eden Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Ergenekon soruşturmasının sonunun Şemdinli gibi olacağını dile getirmişti. Unutmayın ki; Fethullah Gülen’le bağlantısı olduğu belirtilen ve meslekten ihraç edilen Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya, halen ABD’de bulunuyor.
Bedrettin Dalan, her fırsatta Fethullah Gülen’in okullarının cemaatçi çocuklar yetiştirdiğini ve bunun laiklik için tehdit olduğunu söylemişti.
Emekli Orgeneral Kemal Yavuz, “Fethullah Gülen’in hedefi şeriat devleti” demişti.
MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç ise Fethullah Gülen ve Milli Görüş zihniyetinin kabul edilmesinin mümkün olmadığını defalarca açıklamıştı.
Ne dersiniz... Bu tavırlarının faturasını ödüyor olabilirler mi?
Mustafa Mutlu - Vatan, 8 Ocak 2009
18 Eylül 2008
Gül, Gülen'in iftarına katılacak
Fethullah Gülen Cemaati'nin her yıl New York'taki Waldorf Astoria Oteli'nde düzenlediği "Dostluk Yemeği"ne bu yıl BM Genel Kurul toplantıları için ABD'ye gelecek olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Dışişleri Bakanı Ali Babacan'ın yanı sıra eski ABD Başkanı Bill Clinton'ın katılması kesinleşti. Clinton ve Gül, gecede birer konuşma da yapacak.
25 Eylül Perşembe akşamı verilecek iftar yemeğine New York ve New Jersey eyalet senatörlerinin yanı sıra akademik çevrelerden ve sanat dünyasından isimler de davet edildi. Gülen Cemaati'nin geçen yıl da düzenlediği "Dostluk İftarına" New York Senatörü Hillary Clinton ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan katılmıştı.
Cemaat, geçen yılki yemekte Hillary Clinton'ın başkanlık seçim kampanyası için 250.000 dolar bağış toplamıştı.
Kaynak: Vatan Gazetesi
25 Eylül Perşembe akşamı verilecek iftar yemeğine New York ve New Jersey eyalet senatörlerinin yanı sıra akademik çevrelerden ve sanat dünyasından isimler de davet edildi. Gülen Cemaati'nin geçen yıl da düzenlediği "Dostluk İftarına" New York Senatörü Hillary Clinton ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan katılmıştı.
Cemaat, geçen yılki yemekte Hillary Clinton'ın başkanlık seçim kampanyası için 250.000 dolar bağış toplamıştı.
Kaynak: Vatan Gazetesi
14 Eylül 2008
Kitap Önerileri - 2
Eser Adı: Köstebek
Yazar: Necip Hablemitoğlu
Yayınevi: Pozitif Yayınları
"Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz; en doğru, en hakiki tarihat, tarikat-ı medeniyedir; medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kafidir..."
Mustafa Kemal Atatürk
Yıl 2002, Dr. Necip Hablemitoğlu, "Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olma yolunda, devrimlerden dönüş sürecin sancılarını yaşıyor" diyerek endişelerini dile getiriyor, bulgularını ortaya koyuyor:
"Yeni bin yılın şeyhlerinin, dervişlerinin, müritlerinin ve meczuplarının amaçlarının da değiştiği gözlemleniyor. Artık amaç, bir şeriat devleti kurmak değil. Şriat, iktidarı, parayı, her türlü gücü ele geçirmenin sadece simgesel kliseleşmiş adı. Mürtecilik yani gerilik de artık salt dinsel anlamda kullanılmıyor."
"Bunlara karşı olmak, onaylamamak artık yetmiyor... Her gerçek kamu görevlisinin mağdur olma pahasına, elini taşın altına koyması; devletimizin, tam bağımsızlığımızın geleceği açısından inisiyatif kullanırken canının yanmasını, bedel ödemesini göze alması gerekiyor."
"Ben Türküm ve Başka Türkiye yok" diyerek yola çıkmış ve bunun bedelini canıyla ödemiş gerçek bir aydın olan Necip Hablemitoğlu, "Köstebek" kitabında irtica tehdidini, devlet kademelerindeki örgütlenmelerini kuşkuya yer bırakmadan belgelerle ispatlıyor.
Yazar: Necip Hablemitoğlu
Yayınevi: Pozitif Yayınları
"Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olamaz; en doğru, en hakiki tarihat, tarikat-ı medeniyedir; medeniyetin emir ve talep ettiğini yapmak, insan olmak için kafidir..."Mustafa Kemal Atatürk
Yıl 2002, Dr. Necip Hablemitoğlu, "Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, dervişler, müritler ve meczuplar memleketi olma yolunda, devrimlerden dönüş sürecin sancılarını yaşıyor" diyerek endişelerini dile getiriyor, bulgularını ortaya koyuyor:
"Yeni bin yılın şeyhlerinin, dervişlerinin, müritlerinin ve meczuplarının amaçlarının da değiştiği gözlemleniyor. Artık amaç, bir şeriat devleti kurmak değil. Şriat, iktidarı, parayı, her türlü gücü ele geçirmenin sadece simgesel kliseleşmiş adı. Mürtecilik yani gerilik de artık salt dinsel anlamda kullanılmıyor."
"Bunlara karşı olmak, onaylamamak artık yetmiyor... Her gerçek kamu görevlisinin mağdur olma pahasına, elini taşın altına koyması; devletimizin, tam bağımsızlığımızın geleceği açısından inisiyatif kullanırken canının yanmasını, bedel ödemesini göze alması gerekiyor."
"Ben Türküm ve Başka Türkiye yok" diyerek yola çıkmış ve bunun bedelini canıyla ödemiş gerçek bir aydın olan Necip Hablemitoğlu, "Köstebek" kitabında irtica tehdidini, devlet kademelerindeki örgütlenmelerini kuşkuya yer bırakmadan belgelerle ispatlıyor.
09 Eylül 2008
Yeni Sabetayizm: Fethullahçılık
Arşivde gezinirken yıllar önce Yalçın Küçük’le yaptığım bir röportaja denk geldim. Prof. Küçük’e neden Sabetayizm meselesiyle ilgilendiğini soruyorum, kendisini neyin tetiklediğini merak ediyorum. Bana “İsmail Cem’in Cumhurbaşkanı olmasını engellemek için yola çıktım” diyor, sonradan araştırıp işin derinine indikçe Sabetayizm’in kollarının nasıl da her yere uzandığını görmüş. Sabetayistlerin birbirini kolladığını, bu lobicilik yüzünden Türkiye’de yeteneğin önündeki bütün kapıların kapatıldığını da bu vesileyle hepimizin yüzüne vuruyor.
Hoca’nın haklı çıktığı bir nokta bu. Hakikaten de Türkiye’de bir şey yapmak isteyenler lobi duvarlarına çarpıyor ve bu lobinin birbirini kollama alışkanlığı pek çok yeteneksize Türkiye’deki rant kapısını açıyor.
Sesi olmayan şarkıcılar, zeki olmayan siyasetçiler, hiçbir kıymeti olmayan emekli büyükelçiler, gazeteciler... Yalçın Küçük her sektörden putları devirdi, yeteneksizleri afişe etti ve ortaya çıktı ki pek çoğunun ortak noktası da Sabetayist olmalarıydı.
Kendi maskelerinin düştüğünü görenler, yeteneksizlikleriyle bunca sene varolanlar bu isyandan hoşnut değildi elbette. “Çatlak profesör” gibi küçültücü tanımlarla Prof. Küçük’ü ve yazdıklarını hafife almaya çalıştılar. Ancak ters tepti. Yalçın Küçük daha da güçlendi, isyanı daha da yayıldı ve Rüştü’nün yeteneksizliğinden tutun da Tarkan’ın başarısızlığına kadar yumruğunu indirdiği bütün putlar darmadağın oldu... Ne Kemal Derviş Türkiye’yi kurtardı, ne İsmail Cem Cumhurbaşkanı oldu...
Türkiye, putperest bir toplum olmayı benimsedi maalesef. Hayatın her alanında yeteneğe kapatılan kapılar putlarla örtüldü, insanlar uyutuldu.
Burada Sabetayizm’i bir etnik köken olarak değil bir lobi olarak algılamak daha doğru. Yalçın Küçük’ün de işaret ettiği üzere 1967’ye kadar bu topraklardaki Sabetayizmle, Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra aldığı şekil bambaşka...
Türkiye’yle paralel olarak dünyada da Sabetay Sevi ve Sabetayizm hakkında yapılan araştırmalar kapalı kapılar ardında gizlenen bu konunun daha rahat anlaşılmasına sebep oldu. Sabetayizm korkulacak, utanılacak bir şey değildir, Yalçın Küçük’ün de aslında çalışmalarında altını çizdiği budur: Ancak kendi yeteneksizliklerini Sabetayizm’in ardına gizleyenler ve bunun rantını yemeye çalışanlar mücadele edilesidir. Onların yaptığı gerçek Sabetayistlere de ihanettir çünkü.
Putperest toplumların özellikleri devrilen bir tanenin yerine yenisini koymaktaki beceri ve hızlarıdır. Bugün Türkiye’de Sabetayizm meselesi şeffaflaşmıştır artık.
Ama ortaya yeni bir put çıkmış, ne yazık ki düzen de aynı şekilde işlemeye devam etmektedir.
Türkiye’deki insanların taptığı bu yeni putun adı Fethullah Gülen’dir. Gülen ve çevresindeki insanların kontol edemeyeceği kadar çok sayıda insan Cemaat’i ve adını kullanarak bir yerlere gelmeye, rant elde etmeye ve Türkiye’yi kuşatma çabası içindedir. Bunu çok net görebiliyoruz.
Acaba bugünün pek çok Fethullahçısının aslında Sabetayist olmalarının etkisi var mıdır?
Hepimiz kuşatma altındayız ve bir kez daha yeteneğe bütün kapılar kapatılmış durumda.
Mesela medyayı ele alın: Hiçbir becerisi, zekası ve özel yeteneği olmayanlar bir yerlere yerleşiyor bu dönemde. Halıcıdan, dershane hocasından, kapıcınız yapmayacağınız zavallılardan Genel Yayın Yönetmeni oluyor. Birtakım dinci kanallara medyada hiçbir kıdemi, adı bilinmeyen insanlar üst düzey yönetici olarak atanıyor. Kimileri Cemaat’in parasıyla tetikçi gazeteler çıkartıyor. Bunlara büyük paralar veriliyor, Amerika’dan getirtiliyor, özel misyonla evden çıkartılıyor.
Cumhurbaşkanı YÖK’e tartışmalı bir başkan atıyor, sonradan öğreniyoruz ki Fethullahçıymış meğerse.
Altın Portakal’da bile ödül kazanan filmin yönetmeninin karısı Fethullahçı. Tesadüf mü?
Gün geçmiyor ki medyada bir şovmen, bir magazin malzemesi Hocaefendi’nin adını zikretmesin.
Televizyonlarda en çok parayı kazanan, en çok program yapanların yolları bir şekilde Fethullah Gülen’e uzanıveriyor. Birden şirket sahibi oluyorlar, yapımcılık yapıyorlar, milyonlarca dolarla oynuyorlar. Soruşturuyorsunuz, “Fethullahçı” diyorlar.
Futbolda gidip Hocaefendi’nin elini öpen Milli Takımlar teknik direktörü oluyor. Her sene THY’nin New York uçağıyla Hocaefendi’yi ziyaret eden, Cemaat’e parasal yardımda bulunan bir futbolcu sportif hayatındaki tüm istikrarsızlıklara (sakatlık, yedeklik vs.) rağmen rekor transfere Fenerbahçe’ye transfer olabiliyor.
Küçük esnafken büyüyen, dönüşen sermayenin temsilcilerinden olanlar Hocefendi’ye biat edenler. Büyük holdingleri satın alıyorlar, iş sahalarını genişletiyorlar. 10 sene önce adı duyulmayan bir adam bugün teknesinde Cumhurbaşkanı’nı ağırlıyor, Fethullah Gülen’den hayranlıkla bahsediyor.
Her yerde, her alanda, her şekilde kuşatılmış durumdayız. Cemaat’ten olmayanların yaşam şansı bulamayacağı bir Türkiye’ye doğru gidiyoruz.
Bu kuşatmaya boyun mu eğeceğiz, kıracak mıyız?
Tıpkı Sabetayizm tartışmalarında olduğu gibi, önce karanlık bir konu olan Fethullah Gülen Cemaati’nin de kodlarını çözmemiz gerekiyor.
Oray Eğin - Akşam, 13 Ağustos 2008
Hoca’nın haklı çıktığı bir nokta bu. Hakikaten de Türkiye’de bir şey yapmak isteyenler lobi duvarlarına çarpıyor ve bu lobinin birbirini kollama alışkanlığı pek çok yeteneksize Türkiye’deki rant kapısını açıyor.
Sesi olmayan şarkıcılar, zeki olmayan siyasetçiler, hiçbir kıymeti olmayan emekli büyükelçiler, gazeteciler... Yalçın Küçük her sektörden putları devirdi, yeteneksizleri afişe etti ve ortaya çıktı ki pek çoğunun ortak noktası da Sabetayist olmalarıydı.
Kendi maskelerinin düştüğünü görenler, yeteneksizlikleriyle bunca sene varolanlar bu isyandan hoşnut değildi elbette. “Çatlak profesör” gibi küçültücü tanımlarla Prof. Küçük’ü ve yazdıklarını hafife almaya çalıştılar. Ancak ters tepti. Yalçın Küçük daha da güçlendi, isyanı daha da yayıldı ve Rüştü’nün yeteneksizliğinden tutun da Tarkan’ın başarısızlığına kadar yumruğunu indirdiği bütün putlar darmadağın oldu... Ne Kemal Derviş Türkiye’yi kurtardı, ne İsmail Cem Cumhurbaşkanı oldu...
Türkiye, putperest bir toplum olmayı benimsedi maalesef. Hayatın her alanında yeteneğe kapatılan kapılar putlarla örtüldü, insanlar uyutuldu.
Burada Sabetayizm’i bir etnik köken olarak değil bir lobi olarak algılamak daha doğru. Yalçın Küçük’ün de işaret ettiği üzere 1967’ye kadar bu topraklardaki Sabetayizmle, Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra aldığı şekil bambaşka...
Türkiye’yle paralel olarak dünyada da Sabetay Sevi ve Sabetayizm hakkında yapılan araştırmalar kapalı kapılar ardında gizlenen bu konunun daha rahat anlaşılmasına sebep oldu. Sabetayizm korkulacak, utanılacak bir şey değildir, Yalçın Küçük’ün de aslında çalışmalarında altını çizdiği budur: Ancak kendi yeteneksizliklerini Sabetayizm’in ardına gizleyenler ve bunun rantını yemeye çalışanlar mücadele edilesidir. Onların yaptığı gerçek Sabetayistlere de ihanettir çünkü.
Putperest toplumların özellikleri devrilen bir tanenin yerine yenisini koymaktaki beceri ve hızlarıdır. Bugün Türkiye’de Sabetayizm meselesi şeffaflaşmıştır artık.
Ama ortaya yeni bir put çıkmış, ne yazık ki düzen de aynı şekilde işlemeye devam etmektedir.
Türkiye’deki insanların taptığı bu yeni putun adı Fethullah Gülen’dir. Gülen ve çevresindeki insanların kontol edemeyeceği kadar çok sayıda insan Cemaat’i ve adını kullanarak bir yerlere gelmeye, rant elde etmeye ve Türkiye’yi kuşatma çabası içindedir. Bunu çok net görebiliyoruz.
Acaba bugünün pek çok Fethullahçısının aslında Sabetayist olmalarının etkisi var mıdır?
Hepimiz kuşatma altındayız ve bir kez daha yeteneğe bütün kapılar kapatılmış durumda.
Mesela medyayı ele alın: Hiçbir becerisi, zekası ve özel yeteneği olmayanlar bir yerlere yerleşiyor bu dönemde. Halıcıdan, dershane hocasından, kapıcınız yapmayacağınız zavallılardan Genel Yayın Yönetmeni oluyor. Birtakım dinci kanallara medyada hiçbir kıdemi, adı bilinmeyen insanlar üst düzey yönetici olarak atanıyor. Kimileri Cemaat’in parasıyla tetikçi gazeteler çıkartıyor. Bunlara büyük paralar veriliyor, Amerika’dan getirtiliyor, özel misyonla evden çıkartılıyor.
Cumhurbaşkanı YÖK’e tartışmalı bir başkan atıyor, sonradan öğreniyoruz ki Fethullahçıymış meğerse.
Altın Portakal’da bile ödül kazanan filmin yönetmeninin karısı Fethullahçı. Tesadüf mü?
Gün geçmiyor ki medyada bir şovmen, bir magazin malzemesi Hocaefendi’nin adını zikretmesin.
Televizyonlarda en çok parayı kazanan, en çok program yapanların yolları bir şekilde Fethullah Gülen’e uzanıveriyor. Birden şirket sahibi oluyorlar, yapımcılık yapıyorlar, milyonlarca dolarla oynuyorlar. Soruşturuyorsunuz, “Fethullahçı” diyorlar.
Futbolda gidip Hocaefendi’nin elini öpen Milli Takımlar teknik direktörü oluyor. Her sene THY’nin New York uçağıyla Hocaefendi’yi ziyaret eden, Cemaat’e parasal yardımda bulunan bir futbolcu sportif hayatındaki tüm istikrarsızlıklara (sakatlık, yedeklik vs.) rağmen rekor transfere Fenerbahçe’ye transfer olabiliyor.
Küçük esnafken büyüyen, dönüşen sermayenin temsilcilerinden olanlar Hocefendi’ye biat edenler. Büyük holdingleri satın alıyorlar, iş sahalarını genişletiyorlar. 10 sene önce adı duyulmayan bir adam bugün teknesinde Cumhurbaşkanı’nı ağırlıyor, Fethullah Gülen’den hayranlıkla bahsediyor.
Her yerde, her alanda, her şekilde kuşatılmış durumdayız. Cemaat’ten olmayanların yaşam şansı bulamayacağı bir Türkiye’ye doğru gidiyoruz.
Bu kuşatmaya boyun mu eğeceğiz, kıracak mıyız?
Tıpkı Sabetayizm tartışmalarında olduğu gibi, önce karanlık bir konu olan Fethullah Gülen Cemaati’nin de kodlarını çözmemiz gerekiyor.
Oray Eğin - Akşam, 13 Ağustos 2008
01 Eylül 2008
Bu iki gazeteye dikkat
Ergenekon davasıyla ilgili bugünlerde yabancı basında da sık sık haberler, yorumlar çıkıyor. Geçenlerde bu yazılardan birini okurken düşündüm; bu gazeteciler nereden besleniyor, haber kaynakları nedir. Elbette bazılarının temsilcisi var. Ama her zaman için birincil kaynak o ülkenin basınıdır. Bir yabancı ajans, Türkiye hakkında haber yapmak için bu ülkenin gazetelerini, dergilerini takip eder. Zannediliyor ki yabancı gazeteciler de bunu yapıyor. Sandığınız gibi değil. Zaten pek çoğu Türkçe bilmiyor. Doğal olarak da Türkçe yayınlardan bilgi alamıyorlar.
Bu noktada İngilizce yayımlanan Türk gazetelerine rağbet ediyorlar. Türkiye’de şu anda sadece iki tane İngilizce gazete var. Doğan Grubu’nun sahibi olduğu Turkish Daily News ve Zaman gazetesinin çıkardığı Today’s Zaman.
Today’s Zaman’ın yayın çizgisi belli. Zaman’dan, Cemaat’in dikte ettirdiğinden farkı yok. Ergenekon’a ve AKP’ye bakışları belli. Bir anlamda yandaş İngilizce gazete... Zaten başyazarları da Fehmi Koru.
Yabancılar kuşkusuz bunu biliyordur. Gazeteyi de o büyüteçten, neye hizmet ettiğini bilerek takip ediyorlardır. Bazılarının mutlaka belli bir rezervi vardır Today’s Zaman’a karşı.
Ama “bağımsız” ve yandaş olmayan haberleri almak isteyenler için yegane kaynak Turkish Daily News. TDN’in herhangi bir Cemaat bağı yok, zaten Aydın Doğan’ın gazetesi. Yayın çizgisinin de bu yüzden merkezde olması beklenir: Tarafsız, objektif ve mesafeli.
Ancak işin garip tarafı, Turkish Daily News herhangi bir Doğan gazetesi gibi değil. Hürriyet’ten de, Milliyet’ten de çok farklı bir eğilimde.
Peki yabancılara yönelik tek tarafsız kaynak olması beklenen bu gazetenin yayın çizgisini kimler belirliyor?
Gelin künyeye bakalım.
TDN’in tepesinde Nuri Çolakoğlu’nun adı geçiyor. Ama o yayına karışmayacak kadar başka işlerle meşgul, zaten titri de CEO.
Gazetenin “executive editor” unvanı ise Eyüp Can Sağlık’a verilmiş. Yani bütün yayın çizgisinden sorumlu, editoryal kadronun en tepesindeki insan.
Eyüp Can, aynı zamanda Doğan Grubu’nun Referans gazetesini çıkartıyor. Ama bir görevi daha var: Grubun Cemaat’le ilişkilerden sorumlu üyesi.
Referans’a transfer edilmeden önce Zaman gazetesinde çalışıyordu, Amerika’da yetiştirildi ve Zaman’ın yenilenme sürecinin mimarlarından oldu.
Eyüp Can’ın da siyasi görüşü ve Ergenekon’a bakışı belli. Zaten bu konularda yazdığı yazılar ortada.
Turkish Daily News’deki Cemaat eğilimi Eyüp Can’la sınırlı değil. Gazetenin yorum sayfasını hazırlayan, yani dışarıdan gelen makaleleri takip eden ve Türk basınından seçkilerden sorumlu ismi de Mustafa Akyol.
Doğan Grubu üst düzeyinden Taha Akyol’un oğlu olan Mustafa Akyol bu görevinin yanı sıra AKP’nin yayın organı Star gazetenin de köşe yazarı. Zaman zaman dış basına AKP yanlısı yazılar da yazıyor. Zaten bunlar o kadar maharetlidir ki hiçbir zaman tek bir görevleri olmaz, tek bir grupta çalışmazlar, koltuklarının altında birden fazla karpuz taşırlar.
Ayrıca Mustafa Akyol’un da Cemaatçi olduğu bilinir. Eskiden Adnan Hoca’cıydı, şimdi Fethullah Gülen’e daha yakın. Hocaefendi’nin Amerika’da kalabilmek için alması gereken Green Card başvurusunda referans gösterdiği isimlerden biri.
Yabancılara sunulan basın seçkisi ve dışarıdan alınan makaleler Akyol’un süzgecinden geçiyor. Bu yüzden de TDN’in yorum sayfasında da genellikle Akyol’un kişisel görüşüne yakın yazılar basılıyor: AKP’ye yakın, Ergenekon’a yandaş medyanınkine benzer tavır alan türden...
Düşünün, Türkiye’yi takip etmek isteyen dünyanın önde gelen isimlerine nasıl yanlı bir haber servisi yapılıyor.
Nasıl ilginç bir operasyon değil mi?
Yabancı basında TSK aleyhinde, Kemalizm’e karşı, AKP’yi öven, İkinci Cumhuriyet’i göklere çıkaran haberler-yorumlar çıkınca herkes şaşırıyordu. Artık hiç kimse şaşırmaz zannediyorum: Operasyon bu kadar gözümüzün içine baka baka yapılıyor.
Kimileri “İngilizce gazete canım, ne kadar satıyor ki” diye küçümserken, dünyanın Türkiye’ye bakışını bu tirajı düşük gazetelerin belirlediğini bilmiyor.
Not: Eskiden Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin İnternet sitesinde İngilizce haber özetleri vardı, Turkish Daily News bünyeye katılınca “Artık yabancı gazetemiz var, onun tirajını düşürmeyelim” diye vazgeçildi. Doğrusu bu fikri de kimin ortaya attığını merak ediyorum.
Oray Eğin - Akşam, 1 Eylül 2008
Bu noktada İngilizce yayımlanan Türk gazetelerine rağbet ediyorlar. Türkiye’de şu anda sadece iki tane İngilizce gazete var. Doğan Grubu’nun sahibi olduğu Turkish Daily News ve Zaman gazetesinin çıkardığı Today’s Zaman.
Today’s Zaman’ın yayın çizgisi belli. Zaman’dan, Cemaat’in dikte ettirdiğinden farkı yok. Ergenekon’a ve AKP’ye bakışları belli. Bir anlamda yandaş İngilizce gazete... Zaten başyazarları da Fehmi Koru.
Yabancılar kuşkusuz bunu biliyordur. Gazeteyi de o büyüteçten, neye hizmet ettiğini bilerek takip ediyorlardır. Bazılarının mutlaka belli bir rezervi vardır Today’s Zaman’a karşı.
Ama “bağımsız” ve yandaş olmayan haberleri almak isteyenler için yegane kaynak Turkish Daily News. TDN’in herhangi bir Cemaat bağı yok, zaten Aydın Doğan’ın gazetesi. Yayın çizgisinin de bu yüzden merkezde olması beklenir: Tarafsız, objektif ve mesafeli.
Ancak işin garip tarafı, Turkish Daily News herhangi bir Doğan gazetesi gibi değil. Hürriyet’ten de, Milliyet’ten de çok farklı bir eğilimde.
Peki yabancılara yönelik tek tarafsız kaynak olması beklenen bu gazetenin yayın çizgisini kimler belirliyor?
Gelin künyeye bakalım.
TDN’in tepesinde Nuri Çolakoğlu’nun adı geçiyor. Ama o yayına karışmayacak kadar başka işlerle meşgul, zaten titri de CEO.
Gazetenin “executive editor” unvanı ise Eyüp Can Sağlık’a verilmiş. Yani bütün yayın çizgisinden sorumlu, editoryal kadronun en tepesindeki insan.
Eyüp Can, aynı zamanda Doğan Grubu’nun Referans gazetesini çıkartıyor. Ama bir görevi daha var: Grubun Cemaat’le ilişkilerden sorumlu üyesi.
Referans’a transfer edilmeden önce Zaman gazetesinde çalışıyordu, Amerika’da yetiştirildi ve Zaman’ın yenilenme sürecinin mimarlarından oldu.
Eyüp Can’ın da siyasi görüşü ve Ergenekon’a bakışı belli. Zaten bu konularda yazdığı yazılar ortada.
Turkish Daily News’deki Cemaat eğilimi Eyüp Can’la sınırlı değil. Gazetenin yorum sayfasını hazırlayan, yani dışarıdan gelen makaleleri takip eden ve Türk basınından seçkilerden sorumlu ismi de Mustafa Akyol.
Doğan Grubu üst düzeyinden Taha Akyol’un oğlu olan Mustafa Akyol bu görevinin yanı sıra AKP’nin yayın organı Star gazetenin de köşe yazarı. Zaman zaman dış basına AKP yanlısı yazılar da yazıyor. Zaten bunlar o kadar maharetlidir ki hiçbir zaman tek bir görevleri olmaz, tek bir grupta çalışmazlar, koltuklarının altında birden fazla karpuz taşırlar.
Ayrıca Mustafa Akyol’un da Cemaatçi olduğu bilinir. Eskiden Adnan Hoca’cıydı, şimdi Fethullah Gülen’e daha yakın. Hocaefendi’nin Amerika’da kalabilmek için alması gereken Green Card başvurusunda referans gösterdiği isimlerden biri.
Yabancılara sunulan basın seçkisi ve dışarıdan alınan makaleler Akyol’un süzgecinden geçiyor. Bu yüzden de TDN’in yorum sayfasında da genellikle Akyol’un kişisel görüşüne yakın yazılar basılıyor: AKP’ye yakın, Ergenekon’a yandaş medyanınkine benzer tavır alan türden...
Düşünün, Türkiye’yi takip etmek isteyen dünyanın önde gelen isimlerine nasıl yanlı bir haber servisi yapılıyor.
Nasıl ilginç bir operasyon değil mi?
Yabancı basında TSK aleyhinde, Kemalizm’e karşı, AKP’yi öven, İkinci Cumhuriyet’i göklere çıkaran haberler-yorumlar çıkınca herkes şaşırıyordu. Artık hiç kimse şaşırmaz zannediyorum: Operasyon bu kadar gözümüzün içine baka baka yapılıyor.
Kimileri “İngilizce gazete canım, ne kadar satıyor ki” diye küçümserken, dünyanın Türkiye’ye bakışını bu tirajı düşük gazetelerin belirlediğini bilmiyor.
Not: Eskiden Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin İnternet sitesinde İngilizce haber özetleri vardı, Turkish Daily News bünyeye katılınca “Artık yabancı gazetemiz var, onun tirajını düşürmeyelim” diye vazgeçildi. Doğrusu bu fikri de kimin ortaya attığını merak ediyorum.
Oray Eğin - Akşam, 1 Eylül 2008
30 Temmuz 2008
Türkiye Kuşatıldı
Güngören katliamını bizim gazete şöyle vurguladı:
“Çifte bombalı saldırıda biri henüz doğmamış bebek olarak 18 kişi yaşamını yitirdi. 7 yaralının durumu ağır. 115 yaralının çoğu taburcu edildi. 50’ye yakın kişinin tedavileri sürüyor.”
Çoluk çocuk, kadın, erkek, genç yaşlı...
Hepsi de canavarlığın kurbanı oldular...
*
Peki, bu akıl almaz cinayetin, havsalaya sığmaz katliamın sorumlusu kim?..
Kimisi El Kaide diyor..
Kimisi PKK..
Soru kesinlikle aydınlatılmalıdır...
Gerçi bu kadar iğrenç, bu kadar alçakça bir eylemi hiçbir örgüt üstlenemez...
Hangi örgüt -terörist de olsa- kalkıp “ben bebek katiliyim” diyebilir?..
Böyle bir şeyi söyleyebilen örgüt, kendi kendisini insanlığın ve dünya kamuoyunun gözünde mahkûm etmiş demektir...
*
Türkiye’de öteden beri particilik, siyaset, kulisçilik, üçkâğıtçılık iktidarın Emniyet güçlerine yaklaşımını belirlemiştir...
Yeni bir parti iktidara geldi mi, gözü polistedir...
Hemen eski kadrolar temizlenir...
Kilit noktalarına iktidarın adamları yerleştirilir...
Siyasetle uğraşmaktan güvenliğe zaman ayırmaya vakit kalmaz...
AKP iktidarı bu yolda şampiyon...
Fethullah Gülen de cabası...
Oysa polis, hele bu süreçte, devlet güvenliğinin can damarı...
*
Güngören katliamına bir göz atmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi tehdit ve tehlikelerle kuşatıldığını anlamak için yeterli...
Ama, Türkiye’de rejim çağdaş demokrasiden ve ülkenin varoluş kaygılarından çok uzaklara düştü...
Acaba Güngören katliamı gözümüzü açar mı?..
Sanmıyorum...
Devletin varoluşunu değil, kendi iktidarının önyargılarını önde tutan kafalar bugün Türkiye’nin başında...
Sorunlar da bu noktada çözümsüzlüğe kilitleniyor...
*
En yakın olasılık ne?..
Uzmanlar diyorlar ki:
Katliamın arkasında ya El Kaide var...
Ya da PKK...
Biri dinci...
Öteki bölücü...
Türkiye kuşatılmıştır...
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
“Çifte bombalı saldırıda biri henüz doğmamış bebek olarak 18 kişi yaşamını yitirdi. 7 yaralının durumu ağır. 115 yaralının çoğu taburcu edildi. 50’ye yakın kişinin tedavileri sürüyor.”
Çoluk çocuk, kadın, erkek, genç yaşlı...
Hepsi de canavarlığın kurbanı oldular...
*
Peki, bu akıl almaz cinayetin, havsalaya sığmaz katliamın sorumlusu kim?..
Kimisi El Kaide diyor..
Kimisi PKK..
Soru kesinlikle aydınlatılmalıdır...
Gerçi bu kadar iğrenç, bu kadar alçakça bir eylemi hiçbir örgüt üstlenemez...
Hangi örgüt -terörist de olsa- kalkıp “ben bebek katiliyim” diyebilir?..
Böyle bir şeyi söyleyebilen örgüt, kendi kendisini insanlığın ve dünya kamuoyunun gözünde mahkûm etmiş demektir...
*
Türkiye’de öteden beri particilik, siyaset, kulisçilik, üçkâğıtçılık iktidarın Emniyet güçlerine yaklaşımını belirlemiştir...
Yeni bir parti iktidara geldi mi, gözü polistedir...
Hemen eski kadrolar temizlenir...
Kilit noktalarına iktidarın adamları yerleştirilir...
Siyasetle uğraşmaktan güvenliğe zaman ayırmaya vakit kalmaz...
AKP iktidarı bu yolda şampiyon...
Fethullah Gülen de cabası...
Oysa polis, hele bu süreçte, devlet güvenliğinin can damarı...
*
Güngören katliamına bir göz atmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi tehdit ve tehlikelerle kuşatıldığını anlamak için yeterli...
Ama, Türkiye’de rejim çağdaş demokrasiden ve ülkenin varoluş kaygılarından çok uzaklara düştü...
Acaba Güngören katliamı gözümüzü açar mı?..
Sanmıyorum...
Devletin varoluşunu değil, kendi iktidarının önyargılarını önde tutan kafalar bugün Türkiye’nin başında...
Sorunlar da bu noktada çözümsüzlüğe kilitleniyor...
*
En yakın olasılık ne?..
Uzmanlar diyorlar ki:
Katliamın arkasında ya El Kaide var...
Ya da PKK...
Biri dinci...
Öteki bölücü...
Türkiye kuşatılmıştır...
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
06 Temmuz 2008
Çeteci Medya
Bilgi kirliliği "çeteci medya"nın sayfalarında. İş dönüp dolaşıp 2004 yılına geldi...
ADD Genel Başkanı emekli orgeneral Şener Eruygur'un Fenerbahçe Orduevi'ndeki odasında "fişleme" dosyası çıktığı; Ergenekon'da emekli orgeneral Hurşit Tolon'un "büyük balık" olmadığı yazılıp çizilmeye başlandı...
Böyle durumlarda yazı yazmak gerçekten zor...
"Çeteci medya"ya birileri haber hazırlayıp servis yapıyor, manşetler bile aynı atılıyor...
Bu arada Ümraniye’de ele geçen el bombalarının iddianame hazırlanmadan yargı kararıyla "imha edildiği" ortaya çıkıyor...
Dün sabah NTV'de CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ı dinliyorum...
Baykal şöyle diyor:
"Ergenekon davası adli değil, siyasi davadır..."
Baykal'ın savı doğru değil mi?
Son gözaltıların yargı kararı 29 Haziran günü alınıyor ama 1 Temmuz Salı günü yapılıyor...
Aynı gün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın AKP'nin kapatılma davasında sözlü açıklaması var...
İlginç bir rastlantı...
Şu anda 50 kişi tutuklu...
İşadamı Kuddusi Okkır 13 ay önce tutuklandı. Okkır, cezaevinde akciğer kanseri hastalığına yakalandı. Tedavi edilmedi. Eşi Sabriye Okkır, eşini bir hastanede buldu.
Sabriye Hanım bakın ne diyor:
"Eşimi bir sedyeyle hastaneye getirip bırakmışlar. Çok zayıflamıştı ve bilinci kapalıydı.
Avukatlar aracılığıyla eşimin tutuksuz yargılanmasını istedik. Ancak 'delilleri karartır' gerekçesiyle bize 'hayır' yanıtı verdiler. Ölümle savaşan bir insan delil karartabilir mi?"
***
"Çeteci Medya" Ergenekon'la uğraşırken Hrant Dink, rahip Santoro cinayetini, Malatya katliamını unuttu...
Cumhuriyet'i bombalayan, kanlı Danıştay baskınını düzenleyen Alparslan Arslan'ı "Ergenekon"la ilişkilendirenler, yargı kararıyla bunun "fos" çıktığını gördüler. Üstelik Alparslan Arslan, Fethullah Gülen'den özür diledi.
Unutkan bir toplumuz...
Malatya katliamını yapanlar, Hrant Dink'i öldürenler hangi tarikat şeyhlerinin yurtlarında, evlerinde kalmışlardı?
Nedense bu cinayetlerin "tarikat ayağı" bir türlü ortaya çıkmadı...
Bugün çok zor bir dönemden geçiyoruz...
Kılıçlar çekilmiş!..
Bakın Ahmet Taner Kışlalı'yı, Danıştay üyelerini hedef gösteren malum köktendinci gazetenin yazdıklarına:
"Kaos için kurşun 7 Temmuz’da sıkılacaktı..."
Bu arada "dincilik"ten ötürü TSK’den atılan emekli binbaşıyı konuşturmuşlar:
"Üzerine vazife olmayan konularda durumdan vazife çıkarıp Kuran kursları, ilahi okuyan çocuklar, cami cemaatiyle uğraşarak ordunun imkânını israf edenler; Ergenekon konusunda neden görevlerini yapmıyorlar? Bunun hesabının sorulması lazım."
Hesap kime sorulacak?
Türk Silahlı Kuvvetleri'ne!..
Evet!..
Hedefinde Türk Silahlı Kuvvetleri bulunuyor köktendinci gazetenin...
***
"Çete Medyası"nın dünkü bombası harikaydı:
"Ergenekon’un Susurluk Çetesi bağlantısı..."
Tamam oldu!..
Çıkarılsın o bağlantı.
Cumhuriyet gazetesi Susurluk'un üzerine gitti; Aydın Engin'le Güneydoğu'daki Hizbullah'ı ortaya çıkardı...
Siz Mustafa Balbay'la katil sanık Osman Gürbüz'ü aynı kefeye koyup tartmaya kalkarsanız "Ergenekon"un "Susurluk" bağlantısını nasıl çözeceksiniz?
Susurluk dışarıda Balbay içeride...
Size kargalar bile güler!..
Gelelim şu, darbeci generaller olayına: Şener Eruygur ve Hurşit Tolon mu yapacaklardı o darbeyi:
Nerede kanıtlar?
Günlükleri Oramiral Özden Örnek mi yazmıştı haberlere göre, yalanlandı? "Sarıkız" ve "Ayışığı" kodlu darbe planı mı?
Bir gazete, iki derginin haberi mi kanıtlar...
Çıkarın elinizdeki kanıtları o zaman ortaya...
Elbet "Darbelere hayır" diyeceğiz...
Bir kez daha yineliyorum:
"Ne şeriat ne darbe; tam bağımsız, laik, demokratik Türkiye!"
Az kalsın unutuyordum. Tarikat şeyhi Fethullah'ın gazetesi dün ne yazdı biliyor musunuz?
3 Temmuz 1993'teki Sıvas katliamını "Ergenekon" gerçekleştirmiş; bu arada iki MİT elemanı da Madımak’ta yakılmış.
Vay anasını sayın seyirciler!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 5 Temmuz 2008
ADD Genel Başkanı emekli orgeneral Şener Eruygur'un Fenerbahçe Orduevi'ndeki odasında "fişleme" dosyası çıktığı; Ergenekon'da emekli orgeneral Hurşit Tolon'un "büyük balık" olmadığı yazılıp çizilmeye başlandı...
Böyle durumlarda yazı yazmak gerçekten zor...
"Çeteci medya"ya birileri haber hazırlayıp servis yapıyor, manşetler bile aynı atılıyor...
Bu arada Ümraniye’de ele geçen el bombalarının iddianame hazırlanmadan yargı kararıyla "imha edildiği" ortaya çıkıyor...
Dün sabah NTV'de CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ı dinliyorum...
Baykal şöyle diyor:
"Ergenekon davası adli değil, siyasi davadır..."
Baykal'ın savı doğru değil mi?
Son gözaltıların yargı kararı 29 Haziran günü alınıyor ama 1 Temmuz Salı günü yapılıyor...
Aynı gün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın AKP'nin kapatılma davasında sözlü açıklaması var...
İlginç bir rastlantı...
Şu anda 50 kişi tutuklu...
İşadamı Kuddusi Okkır 13 ay önce tutuklandı. Okkır, cezaevinde akciğer kanseri hastalığına yakalandı. Tedavi edilmedi. Eşi Sabriye Okkır, eşini bir hastanede buldu.
Sabriye Hanım bakın ne diyor:
"Eşimi bir sedyeyle hastaneye getirip bırakmışlar. Çok zayıflamıştı ve bilinci kapalıydı.
Avukatlar aracılığıyla eşimin tutuksuz yargılanmasını istedik. Ancak 'delilleri karartır' gerekçesiyle bize 'hayır' yanıtı verdiler. Ölümle savaşan bir insan delil karartabilir mi?"
***
"Çeteci Medya" Ergenekon'la uğraşırken Hrant Dink, rahip Santoro cinayetini, Malatya katliamını unuttu...
Cumhuriyet'i bombalayan, kanlı Danıştay baskınını düzenleyen Alparslan Arslan'ı "Ergenekon"la ilişkilendirenler, yargı kararıyla bunun "fos" çıktığını gördüler. Üstelik Alparslan Arslan, Fethullah Gülen'den özür diledi.
Unutkan bir toplumuz...
Malatya katliamını yapanlar, Hrant Dink'i öldürenler hangi tarikat şeyhlerinin yurtlarında, evlerinde kalmışlardı?
Nedense bu cinayetlerin "tarikat ayağı" bir türlü ortaya çıkmadı...
Bugün çok zor bir dönemden geçiyoruz...
Kılıçlar çekilmiş!..
Bakın Ahmet Taner Kışlalı'yı, Danıştay üyelerini hedef gösteren malum köktendinci gazetenin yazdıklarına:
"Kaos için kurşun 7 Temmuz’da sıkılacaktı..."
Bu arada "dincilik"ten ötürü TSK’den atılan emekli binbaşıyı konuşturmuşlar:
"Üzerine vazife olmayan konularda durumdan vazife çıkarıp Kuran kursları, ilahi okuyan çocuklar, cami cemaatiyle uğraşarak ordunun imkânını israf edenler; Ergenekon konusunda neden görevlerini yapmıyorlar? Bunun hesabının sorulması lazım."
Hesap kime sorulacak?
Türk Silahlı Kuvvetleri'ne!..
Evet!..
Hedefinde Türk Silahlı Kuvvetleri bulunuyor köktendinci gazetenin...
***
"Çete Medyası"nın dünkü bombası harikaydı:
"Ergenekon’un Susurluk Çetesi bağlantısı..."
Tamam oldu!..
Çıkarılsın o bağlantı.
Cumhuriyet gazetesi Susurluk'un üzerine gitti; Aydın Engin'le Güneydoğu'daki Hizbullah'ı ortaya çıkardı...
Siz Mustafa Balbay'la katil sanık Osman Gürbüz'ü aynı kefeye koyup tartmaya kalkarsanız "Ergenekon"un "Susurluk" bağlantısını nasıl çözeceksiniz?
Susurluk dışarıda Balbay içeride...
Size kargalar bile güler!..
Gelelim şu, darbeci generaller olayına: Şener Eruygur ve Hurşit Tolon mu yapacaklardı o darbeyi:
Nerede kanıtlar?
Günlükleri Oramiral Özden Örnek mi yazmıştı haberlere göre, yalanlandı? "Sarıkız" ve "Ayışığı" kodlu darbe planı mı?
Bir gazete, iki derginin haberi mi kanıtlar...
Çıkarın elinizdeki kanıtları o zaman ortaya...
Elbet "Darbelere hayır" diyeceğiz...
Bir kez daha yineliyorum:
"Ne şeriat ne darbe; tam bağımsız, laik, demokratik Türkiye!"
Az kalsın unutuyordum. Tarikat şeyhi Fethullah'ın gazetesi dün ne yazdı biliyor musunuz?
3 Temmuz 1993'teki Sıvas katliamını "Ergenekon" gerçekleştirmiş; bu arada iki MİT elemanı da Madımak’ta yakılmış.
Vay anasını sayın seyirciler!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 5 Temmuz 2008
02 Temmuz 2008
Rumi Forum Kimin?
Yazı masamın başına oturup düşünmeye başladım:
“Nereden başlayayım acaba?”
Çünkü konular birbirine karıştı... Kafam allak bullak oldu...
Hava da sıcak...
Türk edebiyatının önde gelen adlarından Latife Tekin’in Karabük’te başına gelenler, AKP’li Belediye Başkanı Hüseyin Erer’in celallenmesi neyin habercisi sizce?
Dinci faşizmin!..
Latife Tekin, hükümetin enerji politikalarını eleştirince AKP’li başkan durumdan vazife çıkarıp haykırıyor:
“Sen buraya benim paramla geldin, siyaset yapamazsın!..”
Latife Tekin bir anda kendini Sıvas’ta Madımak Oteli’nde sanıyor...
AKP’li başkan izleyicilere gözdağı veriyor bu arada:
“Alkışlamayın onu, boynunuzu kırarım!..”
AKP’li belediye, il, ilçe başkanlarının Anadolu’da terör estirdiklerini, polisleri, öğretmenleri, doktorları, hemşireleri, memurları “bizden değil” diyerek valilere, kaymakamlara baskı yaptırıp sürdüklerini biliyorum.
Türkiye dinci-tarikatçı bir yapıya bürünüyor... Fethullahçı-Nakşi örgütlenme sürüyor...
Fethullah Gülen olayı bir kanıt olarak karşımızda. Fethullah’ın CIA’yla ilişkisi apaçık ortada.
Fethullah Gülen’in Washington’da nasıl örgütlendiği, nasıl etkinlik kazandığı, hazırlatılan raporlarla kesinlik kazanıyor.
Rand Corporation adlı Amerikan düşünce kuruluşunun hazırladığı rapor, “Türkiye’de Siyasal İslamın Yükselişi” başlığını taşıyordu.
Bu raporun tanıtımı ise Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu “Rumi Forum” adlı kuruluşta yapılmıştı.
***
Fethullah Gülen’in ısmarladığı bu rapor, AKP’ye o denli yumuşak bakıyor ki, insan ister istemez şu yorumda bulunuyor:
“Bu AKP, Türkiye’de demokrasi ve özgürlüklerin simgesi...”
Rapor Pentagon’u yanıltmak istiyordu.
Raporu hazırlayan Stephen Larrabe’yle, “Rand Corporation” uzmanlarından Angel Rabasa ilginç bir açıklama yapmışlardı:
“Raporu yazma düşüncesi Fethullah Gülen’in Rumi Forum’undan geldi. Türkiye’ye gittiğimizde böyle bir rapor hazırlamamız istendi.”
Peki, raporun hazırlanmasını isteyenler kimler!
Medyada, hükümette etkin olan Fethullahçılar...
Böyle raporlar parayla yazılır...
25 milyar dolara egemen olan Fethullah Gülen için para hiç önemli değildir...
Bu işin arkasında ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman da var. Edelman Pentagon’da siyasi işlerden sorumlu müsteşar konumunda.
Fethullahçılar pazarlama işinde bir numara...
Rapora bakarsanız Türkiye’de sinsice İslamileştirme olmuyormuş. Türkiye’nin üçte biri laik, üçte ikisi dindarmış. Sorun laik-dindar çatışmasından kaynaklanıyormuş.
Gördünüz mü oyunu?
Laiklik dindarlığın önünde bir engel midir Türkiye’de?
Okuldan fazla cami var. Ramazanda Türk Silahlı Kuvvetleri’nde sahura kalkar asker. Her kışlada cami, mescit bulunur.
***
Raporda ayrıca, dindarların demokrat, özgürlükçü; laiklerin baskıcı, faşist oldukları vurgulanıyor.
Türkiye’deki dinci partiler ve tarikatlar laikliği “dinsizlik” olarak gösterirler hep. Fethullahçıların Amerikalılara hazırlattığı bu raporda da aynı ifadeler dikkat çekiyor.
İşte Fethullahçıların gerçek yüzü...
Bakın nereden, nereye geldim...
Hâlâ yazı masamın başındayım ve “Nereden başlamalıyım acaba” diye düşünüyorum...
Siyasal İslamın simge adı Fethullah Gülen, Türk edebiyatının simge adı Latife Tekin...
Latife Tekin Karabük’te linç edilebilirdi... Fethullah Gülen’in müritleri ve dinciler başına bir iş açabilirdi...
Türkiye’nin geldiği noktaya bakın..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 1 Temmuz 2008
“Nereden başlayayım acaba?”
Çünkü konular birbirine karıştı... Kafam allak bullak oldu...
Hava da sıcak...
Türk edebiyatının önde gelen adlarından Latife Tekin’in Karabük’te başına gelenler, AKP’li Belediye Başkanı Hüseyin Erer’in celallenmesi neyin habercisi sizce?
Dinci faşizmin!..
Latife Tekin, hükümetin enerji politikalarını eleştirince AKP’li başkan durumdan vazife çıkarıp haykırıyor:
“Sen buraya benim paramla geldin, siyaset yapamazsın!..”
Latife Tekin bir anda kendini Sıvas’ta Madımak Oteli’nde sanıyor...
AKP’li başkan izleyicilere gözdağı veriyor bu arada:
“Alkışlamayın onu, boynunuzu kırarım!..”
AKP’li belediye, il, ilçe başkanlarının Anadolu’da terör estirdiklerini, polisleri, öğretmenleri, doktorları, hemşireleri, memurları “bizden değil” diyerek valilere, kaymakamlara baskı yaptırıp sürdüklerini biliyorum.
Türkiye dinci-tarikatçı bir yapıya bürünüyor... Fethullahçı-Nakşi örgütlenme sürüyor...
Fethullah Gülen olayı bir kanıt olarak karşımızda. Fethullah’ın CIA’yla ilişkisi apaçık ortada.
Fethullah Gülen’in Washington’da nasıl örgütlendiği, nasıl etkinlik kazandığı, hazırlatılan raporlarla kesinlik kazanıyor.
Rand Corporation adlı Amerikan düşünce kuruluşunun hazırladığı rapor, “Türkiye’de Siyasal İslamın Yükselişi” başlığını taşıyordu.
Bu raporun tanıtımı ise Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu “Rumi Forum” adlı kuruluşta yapılmıştı.
***
Fethullah Gülen’in ısmarladığı bu rapor, AKP’ye o denli yumuşak bakıyor ki, insan ister istemez şu yorumda bulunuyor:
“Bu AKP, Türkiye’de demokrasi ve özgürlüklerin simgesi...”
Rapor Pentagon’u yanıltmak istiyordu.
Raporu hazırlayan Stephen Larrabe’yle, “Rand Corporation” uzmanlarından Angel Rabasa ilginç bir açıklama yapmışlardı:
“Raporu yazma düşüncesi Fethullah Gülen’in Rumi Forum’undan geldi. Türkiye’ye gittiğimizde böyle bir rapor hazırlamamız istendi.”
Peki, raporun hazırlanmasını isteyenler kimler!
Medyada, hükümette etkin olan Fethullahçılar...
Böyle raporlar parayla yazılır...
25 milyar dolara egemen olan Fethullah Gülen için para hiç önemli değildir...
Bu işin arkasında ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman da var. Edelman Pentagon’da siyasi işlerden sorumlu müsteşar konumunda.
Fethullahçılar pazarlama işinde bir numara...
Rapora bakarsanız Türkiye’de sinsice İslamileştirme olmuyormuş. Türkiye’nin üçte biri laik, üçte ikisi dindarmış. Sorun laik-dindar çatışmasından kaynaklanıyormuş.
Gördünüz mü oyunu?
Laiklik dindarlığın önünde bir engel midir Türkiye’de?
Okuldan fazla cami var. Ramazanda Türk Silahlı Kuvvetleri’nde sahura kalkar asker. Her kışlada cami, mescit bulunur.
***
Raporda ayrıca, dindarların demokrat, özgürlükçü; laiklerin baskıcı, faşist oldukları vurgulanıyor.
Türkiye’deki dinci partiler ve tarikatlar laikliği “dinsizlik” olarak gösterirler hep. Fethullahçıların Amerikalılara hazırlattığı bu raporda da aynı ifadeler dikkat çekiyor.
İşte Fethullahçıların gerçek yüzü...
Bakın nereden, nereye geldim...
Hâlâ yazı masamın başındayım ve “Nereden başlamalıyım acaba” diye düşünüyorum...
Siyasal İslamın simge adı Fethullah Gülen, Türk edebiyatının simge adı Latife Tekin...
Latife Tekin Karabük’te linç edilebilirdi... Fethullah Gülen’in müritleri ve dinciler başına bir iş açabilirdi...
Türkiye’nin geldiği noktaya bakın..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 1 Temmuz 2008
01 Temmuz 2008
Fethullah Gülen, Artık Türkiye’ye Dön
Pennsylvania Doğu Bölgesi Mahkemesi Yargıcı Stewart Dalzell, Fethullah Gülen için davada verilen belgelerin inandırıcı olmadığını öne sürerek “Yeşil Kart”ı engelledi...
Yargıç Dalzell ne diyor:
“Gülen’in Yeşil Kart alabilmesi için olağanüstü yetenekte olması gerekir. Yeşil Kart alabilmesi için ulusal ve uluslararası toplumda mesleğinde en üst düzeyde bulunması gerekir. Kendisi din adamıdır, ama eğitimci olarak karşımıza çıkmıştır. Yani Yeşil Kart’ı eğitimci olarak almak istiyor.”
Yargıç Dalzell’in 4 Haziran 2008 tarihli mahkeme kararında Gülen’in akademisyenlikten çok uzak olduğu vurgulanıyor...
Bu ne demektir?
Türkçesi şu:
“İlkokul mezunu bir kişi, bilim adamı olamaz. Fethullah Gülen, akademisyenlere para ödeyerek kendi sponsorluğunda konferanslar, paneller düzenletiyor. Daha açıkçası, kendisine övgüler düzdürüyor. Kendisini bir numaralı düşünür seçtiriyor. Propagandasını yaptırıyor. Böylece öne çıkıyor. Kendi çalışmalarını finanse etmek Fethullah Gülen’i akademisyen yapmaz.”
Yargı kararında çok önemli bir bölüm daha var, o da şu:
“Fethullah Gülen, Türkiye’de siyasi etkinliği olan dini bir hareketin lideri. Referans mektuplarında Gülen’in eğitimi, hangi okullarda ders verdiği bilgisi ve diploması yok.”
Yargı, Gülen’in ödüllerini de tanımadı. Savcı Yardımcısı Frye’nin elinde, Gülen’in 1959 yılındaki imamlık diploması bulunuyor. Bir de bu görevden 1981 yılında emekliye ayrıldığı belgesi.
Yargı heyeti, UNESCO’nun Romanya Komisyonu’nun verdiği “Liyakat Ödülü”nü tanımadı...
***
Fethullah Gülen’in “Yeşil Kart” için mahkemeye başvurulan destek mektuplarında ilk sırada kim var, biliyor musunuz?
CIA’nın analiz ve prodüksiyon direktörü olarak emekli olan George Fidas...
Aynı zamanda CIA’nın Balkanlar uzmanı da olan George Fidas, şu sıralar Washington Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ders veriyor...
Fidas, Yunan asıllı. Ayrıca Joint Military Intelligence Council’de görevli...
Şimdi sıkı durun...
Fethullah Gülen’in “Yeşil Kart”lı olması için referans mektubu yazanlar arasında eski CIA ajanı Graham Fuller de yer alıyor...
Daha başkaları da var elbet...
Türkiye’den eski başbakanlardan Yıldırım Akbulut, eski Mili Eğitim Bakanı AKP’li Mehmet Sağlam, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, çok sayıda bilim insanı, Katolik papazlar, TÜGİAD Yönetim Kurulu Başkanı Murat Saraylı...
Mektuplar iki bin sayfadan oluşan dosyada...
Şimdi gelelim en önemli konuya:
Savcılık kayıtlarında Fethullah Gülen’in finansal kaynaklarına ilişkin savlar dikkat çekici...
Savcılık savı aynen şöyle:
“Fethullah Gülen hareketinin projelerinin arkasında Suudi Arabistan, İran, Türkiye, hatta CIA bulunuyor. Ankara’da yıllık gelirinin yüzde 10 ile yüzde 70’ini Gülen hareketine bağışlayan işadamları var. Kendileri açıkladı. İstanbul’da yaşayan bir işadamı, Gülen hareketine yılda 4-5 milyon dolar bağışlıyor...”
***
Evet... Olay ortada... Gülen’e “Yeşil Kart” verilmedi ABD’den...
Fethullah Gülen’in avukatlarının “Yeşil Kart” işinin peşini bırakmayacaklarını biliyorum...
Daha önce de “Yeşil Kart” başvurusu yapmışlar ve sonuç alamamışlardı. Benim bildiğim bu üçüncü başvuru.
ABD’deki mücadele sürecek!
Fethullah Gülen “vize” almadan ABD’ye rahatça girip çıkmak için yapıyor başvuruyu...
Eee, kolay değil ABD’de yaşamak. Dünyanın 100 düşünürü arasından birinci seçilmek. Dolarlar yeşil yeşil. CIA’nın eski uzmanları yanlarında.
Ah, şu yargı da olmasa!.. İşler tıkır tıkır yürüyecek!
Haydi Fethullah Gülen, seni bekliyorum, ülkene hemen geri dön!..
Nasıl bir şenlik olacak, çok merak ediyorum!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 27 Haziran 2008
Yargıç Dalzell ne diyor:
“Gülen’in Yeşil Kart alabilmesi için olağanüstü yetenekte olması gerekir. Yeşil Kart alabilmesi için ulusal ve uluslararası toplumda mesleğinde en üst düzeyde bulunması gerekir. Kendisi din adamıdır, ama eğitimci olarak karşımıza çıkmıştır. Yani Yeşil Kart’ı eğitimci olarak almak istiyor.”
Yargıç Dalzell’in 4 Haziran 2008 tarihli mahkeme kararında Gülen’in akademisyenlikten çok uzak olduğu vurgulanıyor...
Bu ne demektir?
Türkçesi şu:
“İlkokul mezunu bir kişi, bilim adamı olamaz. Fethullah Gülen, akademisyenlere para ödeyerek kendi sponsorluğunda konferanslar, paneller düzenletiyor. Daha açıkçası, kendisine övgüler düzdürüyor. Kendisini bir numaralı düşünür seçtiriyor. Propagandasını yaptırıyor. Böylece öne çıkıyor. Kendi çalışmalarını finanse etmek Fethullah Gülen’i akademisyen yapmaz.”
Yargı kararında çok önemli bir bölüm daha var, o da şu:
“Fethullah Gülen, Türkiye’de siyasi etkinliği olan dini bir hareketin lideri. Referans mektuplarında Gülen’in eğitimi, hangi okullarda ders verdiği bilgisi ve diploması yok.”
Yargı, Gülen’in ödüllerini de tanımadı. Savcı Yardımcısı Frye’nin elinde, Gülen’in 1959 yılındaki imamlık diploması bulunuyor. Bir de bu görevden 1981 yılında emekliye ayrıldığı belgesi.
Yargı heyeti, UNESCO’nun Romanya Komisyonu’nun verdiği “Liyakat Ödülü”nü tanımadı...
***
Fethullah Gülen’in “Yeşil Kart” için mahkemeye başvurulan destek mektuplarında ilk sırada kim var, biliyor musunuz?
CIA’nın analiz ve prodüksiyon direktörü olarak emekli olan George Fidas...
Aynı zamanda CIA’nın Balkanlar uzmanı da olan George Fidas, şu sıralar Washington Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde ders veriyor...
Fidas, Yunan asıllı. Ayrıca Joint Military Intelligence Council’de görevli...
Şimdi sıkı durun...
Fethullah Gülen’in “Yeşil Kart”lı olması için referans mektubu yazanlar arasında eski CIA ajanı Graham Fuller de yer alıyor...
Daha başkaları da var elbet...
Türkiye’den eski başbakanlardan Yıldırım Akbulut, eski Mili Eğitim Bakanı AKP’li Mehmet Sağlam, ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Morton Abramowitz, çok sayıda bilim insanı, Katolik papazlar, TÜGİAD Yönetim Kurulu Başkanı Murat Saraylı...
Mektuplar iki bin sayfadan oluşan dosyada...
Şimdi gelelim en önemli konuya:
Savcılık kayıtlarında Fethullah Gülen’in finansal kaynaklarına ilişkin savlar dikkat çekici...
Savcılık savı aynen şöyle:
“Fethullah Gülen hareketinin projelerinin arkasında Suudi Arabistan, İran, Türkiye, hatta CIA bulunuyor. Ankara’da yıllık gelirinin yüzde 10 ile yüzde 70’ini Gülen hareketine bağışlayan işadamları var. Kendileri açıkladı. İstanbul’da yaşayan bir işadamı, Gülen hareketine yılda 4-5 milyon dolar bağışlıyor...”
***
Evet... Olay ortada... Gülen’e “Yeşil Kart” verilmedi ABD’den...
Fethullah Gülen’in avukatlarının “Yeşil Kart” işinin peşini bırakmayacaklarını biliyorum...
Daha önce de “Yeşil Kart” başvurusu yapmışlar ve sonuç alamamışlardı. Benim bildiğim bu üçüncü başvuru.
ABD’deki mücadele sürecek!
Fethullah Gülen “vize” almadan ABD’ye rahatça girip çıkmak için yapıyor başvuruyu...
Eee, kolay değil ABD’de yaşamak. Dünyanın 100 düşünürü arasından birinci seçilmek. Dolarlar yeşil yeşil. CIA’nın eski uzmanları yanlarında.
Ah, şu yargı da olmasa!.. İşler tıkır tıkır yürüyecek!
Haydi Fethullah Gülen, seni bekliyorum, ülkene hemen geri dön!..
Nasıl bir şenlik olacak, çok merak ediyorum!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 27 Haziran 2008
Fethullah’a ABD’den Yargı Darbesi
Haberi önceki gün Ankara’da öğrendim; dün sabah da İstanbul’da Fethullahçı Zaman gazetesinin manşetine baktım:
“Adalet tecelli etti, Gülen’in beraat kararı kesinleşti...”
İki gündür sevinçten uçuyorum...
Fethullah Gülen on yıldır gurbet ellerde yaşıyordu...
Kolay değil, ABD’de yaşayıp Atlantik ötesinden gazetelerini, televizyonlarını, finans kuruluşlarını, okullarını, yurtlarını, hastanelerini yönetmek...
Ekrem Dumanlı, Fethullah Gülen’i çok özlemiş belli. O da “Mahkeme kalplerdeki kararı tescil etti” diye başlık atmış yazısına...
İki ayrı haber Fethullah’ın müritlerini coşturmuş...
Birinci haber:
Foreign Policy adlı dergi Fethullah Gülen’i “Yaşayan en büyük 100 entelektüel” anketinde birinci seçmiş. Orhan Pamuk dördüncü olmuş.
Vay be!..
Onlar kanat takıp havalanadursun, benim
göğsüm kabardı...
İkinci haber:
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun oyçokluğu ile aldığı karar: “Suçlamaları kanıtlayacak hiçbir delil yok, beraat...”
Bir üçüncü haber...
Bu haber nedense Zaman gazetesinde yok...
Oysa bu haber çok önemli...
Haber Hürriyet’in 27. sayfasında. Razi Canikligil (New York) imzalı haberin başlığı şöyle:
“ABD’den yeşil kart alamadı, bir ay süresi kaldı...”
Yeşil kart alamayan kim?
Fethullah Gülen!..
Bu haber bomba!..
Hürriyet’in birinci sayfasında yer alması gerekmez mi?
***
Türkiye-Almanya yarıfinal maçı neredeyse tam sayfa Hürriyet’te...
Yine de birinci sayfasında yer bulabilirdi Hürriyet’in...
Zaman’ı Yaysat dağıtıyor, ne olur ne olmaz...
Hürriyet’in haberini okuyorum:
“ABD’de oturma, seyahat etme ve çalışma izni sağlayan ‘Green Card’ (Yeşil Kart) için yaptığı başvuru ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi tarafından reddedilen Fethullah Gülen, kararın düzeltilmesi için açtığı davayı kaybetti.
Mahkeme, Gülen’in ‘olağanüstü yetenekli eğitimci’ statüsünde Yeşil Kart alabilmesi için öne sürdüğü argümanları yetersiz buldu.
Göçmen bürosunu haklı bulan Pennsylvania Doğu Bölgesi Mahkemesi yargıcı Stewart Dalzell’in kararı sonrası Gülen’in bir ay içinde ABD’yi terk etmesi gerekiyor.
Ancak yasalarda açıkça belirtilmediği için bu süre kesin değil. Kaçak olarak ülkede kalabileceği bu sürenin de 6 aya kadar uzayabileceği belirtiliyor.”
Ne yapacak şimdi Fethullah Gülen ve müritleri?
İşleri zor!..
Acaba Fethullah Gülen Türkiye’ye mi gelecek yoksa İngiltere’ye mi yoksa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne mi gidecek?
Ben, Türkiye’ye gelmesinden yanayım!..
Gelsin.. işin başına geçsin!..
Kadrolar tamam. Herkes görevinin başında.
ğrendiğim kadarıyla, din baronu Türkiye’ye gelmek istemiyormuş bir yıl daha...
Her neyse!..
Hürriyet’in haberini okumayı sürdüreyim:
“Göçmen bürosunun yanı sıra Yurtiçi Güvenlik Bakanı Michael Chertoff ve FBI Direktörü Robert S. Mueller’den de şikâyetçi olduğu davada Fethullah Gülen’i, Klasko, Rulan, Stock&Seltzer avukatlık bürosu savundu.
Göçmenlik bürosu ise Eyalet Savcısı Patrick Catherine Frye tarafından savunuldu.
Avukatları, dava dilekçesinde Gülen’in Türkiye’nin en önemli dini lideri, dini hoşgörü savunucusu ve dünyanın sayılı eğitimcilerinden biri olduğunu iddia etti.
Gülen için 1992’de Pennsylvania’da ‘Golden Generation Worship and Retreat Center Inc.’ tarafından ‘özel göçmen din görevlisi’ statüsünde vize başvurusu yapıldığı ifade edildi.”
***
Oldu mu şimdi; Fethullah’a bu yapılır mı?
Aklıma Hakan Yavuz’un Reuters Ajansı’na yaptığı açıklama geldi...
Eski AKP Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen’in eski eşi olan ve bir dönem Fethullah Gülen’e yakınlığıyla tanınan, Utah Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersi veren Hakan Yavuz, din baronunun eylemlerini söyle anlatıyordu:
“Bu siyasi bir hareket... Ve her zaman da öyle oldu. İktidarın çok önemli olduğunu düşünüyorlar. Türkiye’yi ileride dindar dünyanın merkezine dönüştürecek ve ülkeyi İslamlaştıracak elit bir sınıf yetiştirmek istiyorlar. Bu şu anda ülkedeki en güçlü hareket. Medyada, Eğitim Bakanlığı’nda ve polis teşkilatı içinde güçlüler... Bugün geldikleri nokta beni korkutuyor. Toplumda onların karşısında denge yaratacak başka hiçbir hareket yok...”
Bitmedi...
Devamı yarına!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 26 Haziran 2008
“Adalet tecelli etti, Gülen’in beraat kararı kesinleşti...”
İki gündür sevinçten uçuyorum...
Fethullah Gülen on yıldır gurbet ellerde yaşıyordu...
Kolay değil, ABD’de yaşayıp Atlantik ötesinden gazetelerini, televizyonlarını, finans kuruluşlarını, okullarını, yurtlarını, hastanelerini yönetmek...
Ekrem Dumanlı, Fethullah Gülen’i çok özlemiş belli. O da “Mahkeme kalplerdeki kararı tescil etti” diye başlık atmış yazısına...
İki ayrı haber Fethullah’ın müritlerini coşturmuş...
Birinci haber:
Foreign Policy adlı dergi Fethullah Gülen’i “Yaşayan en büyük 100 entelektüel” anketinde birinci seçmiş. Orhan Pamuk dördüncü olmuş.
Vay be!..
Onlar kanat takıp havalanadursun, benim
göğsüm kabardı...
İkinci haber:
Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun oyçokluğu ile aldığı karar: “Suçlamaları kanıtlayacak hiçbir delil yok, beraat...”
Bir üçüncü haber...
Bu haber nedense Zaman gazetesinde yok...
Oysa bu haber çok önemli...
Haber Hürriyet’in 27. sayfasında. Razi Canikligil (New York) imzalı haberin başlığı şöyle:
“ABD’den yeşil kart alamadı, bir ay süresi kaldı...”
Yeşil kart alamayan kim?
Fethullah Gülen!..
Bu haber bomba!..
Hürriyet’in birinci sayfasında yer alması gerekmez mi?
***
Türkiye-Almanya yarıfinal maçı neredeyse tam sayfa Hürriyet’te...
Yine de birinci sayfasında yer bulabilirdi Hürriyet’in...
Zaman’ı Yaysat dağıtıyor, ne olur ne olmaz...
Hürriyet’in haberini okuyorum:
“ABD’de oturma, seyahat etme ve çalışma izni sağlayan ‘Green Card’ (Yeşil Kart) için yaptığı başvuru ABD Vatandaşlık ve Göçmenlik Servisi tarafından reddedilen Fethullah Gülen, kararın düzeltilmesi için açtığı davayı kaybetti.
Mahkeme, Gülen’in ‘olağanüstü yetenekli eğitimci’ statüsünde Yeşil Kart alabilmesi için öne sürdüğü argümanları yetersiz buldu.
Göçmen bürosunu haklı bulan Pennsylvania Doğu Bölgesi Mahkemesi yargıcı Stewart Dalzell’in kararı sonrası Gülen’in bir ay içinde ABD’yi terk etmesi gerekiyor.
Ancak yasalarda açıkça belirtilmediği için bu süre kesin değil. Kaçak olarak ülkede kalabileceği bu sürenin de 6 aya kadar uzayabileceği belirtiliyor.”
Ne yapacak şimdi Fethullah Gülen ve müritleri?
İşleri zor!..
Acaba Fethullah Gülen Türkiye’ye mi gelecek yoksa İngiltere’ye mi yoksa Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne mi gidecek?
Ben, Türkiye’ye gelmesinden yanayım!..
Gelsin.. işin başına geçsin!..
Kadrolar tamam. Herkes görevinin başında.
ğrendiğim kadarıyla, din baronu Türkiye’ye gelmek istemiyormuş bir yıl daha...
Her neyse!..
Hürriyet’in haberini okumayı sürdüreyim:
“Göçmen bürosunun yanı sıra Yurtiçi Güvenlik Bakanı Michael Chertoff ve FBI Direktörü Robert S. Mueller’den de şikâyetçi olduğu davada Fethullah Gülen’i, Klasko, Rulan, Stock&Seltzer avukatlık bürosu savundu.
Göçmenlik bürosu ise Eyalet Savcısı Patrick Catherine Frye tarafından savunuldu.
Avukatları, dava dilekçesinde Gülen’in Türkiye’nin en önemli dini lideri, dini hoşgörü savunucusu ve dünyanın sayılı eğitimcilerinden biri olduğunu iddia etti.
Gülen için 1992’de Pennsylvania’da ‘Golden Generation Worship and Retreat Center Inc.’ tarafından ‘özel göçmen din görevlisi’ statüsünde vize başvurusu yapıldığı ifade edildi.”
***
Oldu mu şimdi; Fethullah’a bu yapılır mı?
Aklıma Hakan Yavuz’un Reuters Ajansı’na yaptığı açıklama geldi...
Eski AKP Genel Başkan Yardımcısı Edibe Sözen’in eski eşi olan ve bir dönem Fethullah Gülen’e yakınlığıyla tanınan, Utah Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersi veren Hakan Yavuz, din baronunun eylemlerini söyle anlatıyordu:
“Bu siyasi bir hareket... Ve her zaman da öyle oldu. İktidarın çok önemli olduğunu düşünüyorlar. Türkiye’yi ileride dindar dünyanın merkezine dönüştürecek ve ülkeyi İslamlaştıracak elit bir sınıf yetiştirmek istiyorlar. Bu şu anda ülkedeki en güçlü hareket. Medyada, Eğitim Bakanlığı’nda ve polis teşkilatı içinde güçlüler... Bugün geldikleri nokta beni korkutuyor. Toplumda onların karşısında denge yaratacak başka hiçbir hareket yok...”
Bitmedi...
Devamı yarına!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 26 Haziran 2008
Ufuk Uras'a çağrı: Nazlı Ilıcak'a iki çift laf söyleyin lütfen
Bu tür konular üstüne kafa yormuyorum. Hem pek ilgi alanıma girmiyor hem de AKP’den CHP’ye uzanan ortaoyununa dair söz söylemeyi sevmiyorum. Ama bu kez durum farklı. Çünkü mevzu bahis olan Nazlı Ilıcak; Nazlı Ilıcak’ın demokrasi havarisi kesilmesi ve demokratlığına bizim kimi solcuları inandırmış olması. Kendisi demokrasiyi içselleştirme sürecini tamamlamış ya; diğerlerinin demokrat olup olmadığına bile karar verecek bir doygunluğa ulaşmış. Ilıcak’a göre; Mesut Yılmaz değil, Ufuk Uras gibi düşünen solcular demokrasinin önünü açabilir. Nazlı Ilıcak’ın Ufuk Uras’ı yerlere göklere sığdıramamasının nedeni ise, Avrupa Parlamentosu’nda Yeşiller grubunun düzenlediği bir panelde Uras’ın söyledikleri. Uras, Mesut Yılmaz’ın, Türkiye ile İran, Humeyni ile Erdoğan benzetmelerine karşı çıkıyor, dolayısıyla da Ilıcak’ın övgülerine mazhar oluyor. Bütün bunlar tartışılabilir. Ufuk Uras gibi düşünmüyorum, düşünmem de mümkün değil; Mesut Yılmaz gibi düşünmek zorunda da değilim. Ancak şunu vurgulamak durumundayım: Nazlı Ilıcak’ın övgülerine mazhar olmak, tarif etmenin mümkün olmayacağı kadar yaralardı beni. Nazlı Ilıcak’ın sol düşmanlığı alenidir. Dolayısıyla benimki sıradan solcu, Melih Pekdemir’in ifadesiyle “kazma solcu” refleksidir.
Nazlı Ilıcak ile askeri darbe ilişkisine bir göz atmakta fayda bulunmaktadır. Ilıcak’ın darbelere karşı olduğu külliyen yalandır. O, darbeyle değil, darbenin kime vurduğuyla ilgilidir. Ilıcak, sağ iktidarı alaşağı eden 27 Mayıs’a karşıdır; onlarca devrimciyi katleden 12 Mart’ın destekçisidir. Ilıcak 12 Eylül günlerinde kraldan çok kralcıdır. Çünkü 12 Eylül sola karşı yapılmıştır. 28 Şubat ve 27 Nisan ve benzeri asker odaklı girişimler onun kara defterindedir; çünkü iktidarda kendi camiası vardır. Ilıcak’a göre darbelerin iyi ya da kötü olması duruma göre değişir; iyi de olabilir, kötü de. Kimin cezaevine gönderildiği, kimin idam sehpasına çıkarıldığı, hangi kurumların kapatıldığına bakılmalıdır.
Ilıcak 27 Mayıs ile 12 Eylül’ü karşılaştırıyor, 16 Eylül 1980 tarihli Tercüman gazetesinde: “Birkaç gündür 12 Eylül harekâtı ile 27 Mayıs’ın mukayesesi yapılıyor ve hemen herkes, birincisinin üstünlüğünü ortaya koyuyor. Biz bu konuda tarafsız olamayız. Çünkü 27 Mayıs, mensubu bulunduğumuz Demokrat Parti camiasına karşıydı. Hâlbuki 12 Eylül’de açıklanan hedeflerle yıllardır bizim yazdıklarımız arasında, geniş bir mutabakat vardır.”
Devam edelim, etmek gerekiyor çünkü. Bugünün demokrasi aşığı, egemenliğin kayıtsız şartsız kime ait olduğu tartışmasının ahkâm kesicisi Ilıcak bakın vakti zamanında neler yazmış: “(…) Türkiye’de demokrasi, demagoji ve anarşiye dönüşmüştür. Otorite ve hürriyet arasındaki denge birincisi aleyhine bozulmuş, bir otorite boşluğu doğmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu boşluğu doldurdu.(…) Hürriyet halk için değil, aydınlar için lüzumludur, belki kulağa hoş gelmeyen ama gerçeği aksettiren bir sözdür. Parlamentonun feshi ve demokrasinin bir süre askıya alınması, mutlaka geniş halk kitlelerini fazla etkilememiştir.” (19 Eylül 1980 Tercüman)
Az sonra okuyacağız alıntı ise tam ibretliktir. Nazlı Ilıcak’ın bir solcuyu övmesinin nasıl yaralayıcı olacağına ilişkin yukarıdaki satırların müsebbibi aşağıdaki alıntıdır: “1974 affıyla anarşistleri sokağa salıvermiş. 12 Mart’ın Türün Paşasına, Elverdi Paşasına faşist damgası vurulmuş, kontrgerilla iddiaları ile etraf bulandırılmış, (…) İşte 12 Eylül, Türk milletinin meşru müdafaaya geçtiği gündür. İdamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir. (…) 1972’de Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a Meclis’te oylarıyla sahip çıkanların Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesini ‘devlet terörü’ olarak vasıflandıranların artık sesi soluğu kesilmiştir.” (10 Ekim 1980 Tercüman.)
Durum bundan ibarettir. Denizlere, Mahirlere, yani bizimkilere duyduğu kin ve nefret, işte Nazlı Ilıcak budur. Darbe karşıtlığı, AKP’li olduğundandır. Şimdi hiç kimse kalkıp, “değişmiş olamaz mı” mavalı okumaya kalkmasın.
Nazlı Ilıcak birini övüyorsa, hele bu bir solcuysa, ortada bir sorun var demektir.
Bu yazı asıl olarak, Ufuk Uras’a seslenmek için kaleme alınmıştır. Sevgili Ufuk Uras, ÖDP’nin 12 yıllık üyesi olarak sizden şunu istiyorum. Çıkın ortaya ve “Denizlerin, Mahirlerin ölümüne alkış tutan Nazlı Ilıcak, benim adımı ağzına almasın” deyin.
Söyleyin ki, size dair tükenmeye yüz tutmuş umudum, bir parça çoğalsın. Nazlı Ilıcak’ın övgüsünü mü, benim umudumun çoğalmasını mı daha çok önemsiyorsunuz, bunu anlamalıyım. Sonra elbette tartışılır; sol adına AKP’nin değirmenine su taşımanın ne anlama geldiğini, ne idüğü belirsiz, omurgasız bir demokrasi söylemiyle AKP’nin Amerikancılığını bile önemsemeyen akıl tutulmasını.
Ama önce Nazlı Ilıcak’a iki çift laf söyleyin lütfen!
Seçmen sorusu: Fettullah Gülen’le ilgili beraat kararını, “Yargının kararı. Bir şey diyemeyeceğim. Hayırlısı neyse o olsun.” şeklinde yorumladığınızı yazdı gazeteler. Bir seçmeninizin aklına takılmış, beni aracı tutarak size sormuş: “Fethullah Gülen ile ilgili beraat kararını onayan Yargıtay Ceza Genel Kurulu "yargı" oluyor da, türbana ret kararını alan Anayasa Mahkemesi ya da AKP’ye kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı "yargı" olmuyor mu?” Siz de beni aracı tutup seçmeninizi yanıtlayabilirsiniz.
İnönü Alpat
Kaynak: http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=17888
Nazlı Ilıcak ile askeri darbe ilişkisine bir göz atmakta fayda bulunmaktadır. Ilıcak’ın darbelere karşı olduğu külliyen yalandır. O, darbeyle değil, darbenin kime vurduğuyla ilgilidir. Ilıcak, sağ iktidarı alaşağı eden 27 Mayıs’a karşıdır; onlarca devrimciyi katleden 12 Mart’ın destekçisidir. Ilıcak 12 Eylül günlerinde kraldan çok kralcıdır. Çünkü 12 Eylül sola karşı yapılmıştır. 28 Şubat ve 27 Nisan ve benzeri asker odaklı girişimler onun kara defterindedir; çünkü iktidarda kendi camiası vardır. Ilıcak’a göre darbelerin iyi ya da kötü olması duruma göre değişir; iyi de olabilir, kötü de. Kimin cezaevine gönderildiği, kimin idam sehpasına çıkarıldığı, hangi kurumların kapatıldığına bakılmalıdır.
Ilıcak 27 Mayıs ile 12 Eylül’ü karşılaştırıyor, 16 Eylül 1980 tarihli Tercüman gazetesinde: “Birkaç gündür 12 Eylül harekâtı ile 27 Mayıs’ın mukayesesi yapılıyor ve hemen herkes, birincisinin üstünlüğünü ortaya koyuyor. Biz bu konuda tarafsız olamayız. Çünkü 27 Mayıs, mensubu bulunduğumuz Demokrat Parti camiasına karşıydı. Hâlbuki 12 Eylül’de açıklanan hedeflerle yıllardır bizim yazdıklarımız arasında, geniş bir mutabakat vardır.”
Devam edelim, etmek gerekiyor çünkü. Bugünün demokrasi aşığı, egemenliğin kayıtsız şartsız kime ait olduğu tartışmasının ahkâm kesicisi Ilıcak bakın vakti zamanında neler yazmış: “(…) Türkiye’de demokrasi, demagoji ve anarşiye dönüşmüştür. Otorite ve hürriyet arasındaki denge birincisi aleyhine bozulmuş, bir otorite boşluğu doğmuştu. Türk Silahlı Kuvvetleri, bu boşluğu doldurdu.(…) Hürriyet halk için değil, aydınlar için lüzumludur, belki kulağa hoş gelmeyen ama gerçeği aksettiren bir sözdür. Parlamentonun feshi ve demokrasinin bir süre askıya alınması, mutlaka geniş halk kitlelerini fazla etkilememiştir.” (19 Eylül 1980 Tercüman)
Az sonra okuyacağız alıntı ise tam ibretliktir. Nazlı Ilıcak’ın bir solcuyu övmesinin nasıl yaralayıcı olacağına ilişkin yukarıdaki satırların müsebbibi aşağıdaki alıntıdır: “1974 affıyla anarşistleri sokağa salıvermiş. 12 Mart’ın Türün Paşasına, Elverdi Paşasına faşist damgası vurulmuş, kontrgerilla iddiaları ile etraf bulandırılmış, (…) İşte 12 Eylül, Türk milletinin meşru müdafaaya geçtiği gündür. İdamlar bu meşru müdafaanın bir neticesidir. (…) 1972’de Deniz Gezmiş’e, Yusuf Aslan’a, Hüseyin İnan’a Meclis’te oylarıyla sahip çıkanların Kızıldere’de Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürülmesini ‘devlet terörü’ olarak vasıflandıranların artık sesi soluğu kesilmiştir.” (10 Ekim 1980 Tercüman.)
Durum bundan ibarettir. Denizlere, Mahirlere, yani bizimkilere duyduğu kin ve nefret, işte Nazlı Ilıcak budur. Darbe karşıtlığı, AKP’li olduğundandır. Şimdi hiç kimse kalkıp, “değişmiş olamaz mı” mavalı okumaya kalkmasın.
Nazlı Ilıcak birini övüyorsa, hele bu bir solcuysa, ortada bir sorun var demektir.
Bu yazı asıl olarak, Ufuk Uras’a seslenmek için kaleme alınmıştır. Sevgili Ufuk Uras, ÖDP’nin 12 yıllık üyesi olarak sizden şunu istiyorum. Çıkın ortaya ve “Denizlerin, Mahirlerin ölümüne alkış tutan Nazlı Ilıcak, benim adımı ağzına almasın” deyin.
Söyleyin ki, size dair tükenmeye yüz tutmuş umudum, bir parça çoğalsın. Nazlı Ilıcak’ın övgüsünü mü, benim umudumun çoğalmasını mı daha çok önemsiyorsunuz, bunu anlamalıyım. Sonra elbette tartışılır; sol adına AKP’nin değirmenine su taşımanın ne anlama geldiğini, ne idüğü belirsiz, omurgasız bir demokrasi söylemiyle AKP’nin Amerikancılığını bile önemsemeyen akıl tutulmasını.
Ama önce Nazlı Ilıcak’a iki çift laf söyleyin lütfen!
Seçmen sorusu: Fettullah Gülen’le ilgili beraat kararını, “Yargının kararı. Bir şey diyemeyeceğim. Hayırlısı neyse o olsun.” şeklinde yorumladığınızı yazdı gazeteler. Bir seçmeninizin aklına takılmış, beni aracı tutarak size sormuş: “Fethullah Gülen ile ilgili beraat kararını onayan Yargıtay Ceza Genel Kurulu "yargı" oluyor da, türbana ret kararını alan Anayasa Mahkemesi ya da AKP’ye kapatma davası açan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı "yargı" olmuyor mu?” Siz de beni aracı tutup seçmeninizi yanıtlayabilirsiniz.
İnönü Alpat
Kaynak: http://www.sendika.org/yazi.php?yazi_no=17888
Etiketler:
Fethullah Gülen,
Nazlı Ilıcak,
Ufuk Uras
20 Haziran 2008
Güce Odaklı İslam
AKP’nin TBMM’de grubu olan partilerle ilişkisi nasıl?
333 milletvekiliyle Meclis’te çoğunluğu sahip AKP, ne ana muhalefet partisi CHP, ne MHP, ne de DTP’yle ilişkiye giriyor...
“Sıkmabaş” konusunda MHP’yle anlaşan, anayasa değişikliğinden sonra Devlet Bahçeli’yle de ipleri koparan Tayyip Bey ve arkadaşları sadece caka satıyorlar, kapatma davasına karşı, bir ileri, bir geri taktikle vakit geçiriyorlar...
Tayyip Bey, yurtiçi, yurtdışı gezilerine çıkıyor, zaman zaman Araf suresinin 179. ayetinden alıntılar yapıyor:
“Bazı insanların kulakları vardır duymazlar, gözleri vardır görmezler, dilleri vardır gerçekleri söylemezler...”
Her salı günü televizyonlarda Tayyip Bey’i, Baykal’ı, Bahçeli’yi grup toplantılarında izliyoruz..
Tayyip Bey, olup bitenlerin tek sorumlusunun CHP olduğunu öne sürüyor, Bahçeli’ye vuruyor ve böylece AKP grubundan alkış topluyor.
AKP yaklaşık yedi yıldır iktidarda...
Yedi yıldır ağızlarında “demokrasi ve özgürlük” türküsü...
Peki, AKP yedi yıldır demokrasi ve özgürlükleri genişletti mi?
Nerede!..
Varsa yoksa “sıkmabaş”...
Halk sağlığı, gençliğin korunmasını gerekçe göstererek, alkollü içki satış tüketimi alanlarını kısıtlayan ve yasaklayan AKP hükümeti değil mi?
Devlet kadrolarında siyasal İslamcı bir yapı oluşturulurken, atamalarda “liyakat ve kariyer” yerine “din ve aidiyeti” öne çıkaran AKP hükümeti değil mi?
Milletvekili çoğunluğuna dayanarak anayasanın değiştirilmesi teklif bile edilemez ilkesini ortadan kaldırmaya kalkışan, ‘anayasa’da tanımının yeterli olmadığını öne sürerek laiklik ilkesini aşındırmaya çalışan AKP hükümeti değil mi?
***
İmam hatip liselerinde uygulanan katsayı sisteminin bir hak çiğnemesi olduğunu söyleyen düşünce AKP’de egemen...
Bu yetmezmiş gibi “din ve inanç özgürlüğ” kılıfıyla 12 yaşın altındaki çocukların Kuran kursuna gitmelerini engelleyen düzenlemeye AKP karşı...
Milli Eğitim Temel Yasası’nın, okul kitaplarını da dinselleştirdiği bilinmeyen bir eylem değil...
Laik demokratik Cumhuriyetin Başbakanı neler söylüyor:
“Ulemaya danışmak gerek... Af yetkisi maktulün mirasçılarına aittir...”
Bunlar dinsel söylem değil mi?
Türkiye bir krize doğru adım adım ilerlerken kendi kendime soruyorum:
“Yoksa ben çok mu kötümserim?..
Yoksa hep karanlık senaryolar mı yazıyorum?”
Bakıyorum AKP iktidarı “hem suçlu, hem güçlü” görünmek için yangına ateşle gidiyor...
Tarikatçı medya Tayyip Bey’i teslim almış...
ABD’de yaşayan Fethullah Gülen, Çankaya-TBMM ilişkisi için belki de şöyle bir senaryo hazırlamış:
“Tayyip Erdoğan ve ekibini AKP’den arındırıp, yeni bir siyasal yapı oluşturmak...”
Fethullah Gülen, son otuz yılın en güçlü dönemini yaşıyor...
Devlet içinde örgütlenmesi bitmiştir.
Çünkü, devletin en önemli “istihbarat birimi” Fethullahçıların elindedir...
İsterseniz, ABD’de Utah Üniversitesi Siyasi Bilimler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. M. Hakan Yavuz’un, Özdemir İnce’ye gönderdiği açıklamadan bir bölüm vereyim:
“... Söz konusu cemaatin bugünkü konumundan, ciddi şekilde hem demokrasimiz açısından, hem toplumsal barış açısından kaygı duyuyorum.
Cemaat bir siyasi proje peşinde ve bu Cumhuriyetin kuruluş felsefesine uygun bir proje değil...”
İşte Fethullahçıların gerçek yüzü...
Bunu, ben değil Hakan Yavuz söylüyor. Üstelik Fethullahçıların uluslararası aktörlerle ilişkilerinin sorgulanmasını istiyor...
Evet... AKP, Fethullahçıların tuzağına düştü. Tek amaçları, devlet içinde örgütlenmek, Çankaya’ya Abdullah Gül’ü çıkarmaktı. Görevlerini bitirip güçlendiler.
***
AKP kapatılırsa, yeni projelerini uluslararası aktörlerle birlikte gerçekleştirecekler.
Projenin adı çok önceden konmuştur:
“Büyük Ortadoğu Projesi...”
Tayyip Bey bu tuzağın içine düşürülmüştür, bilerek ya da bilmeyerek...
AKP’nin “Milli Görüş” çizgisindeki milletvekilleri acaba hiç uyarmadılar mı Tayyip Bey’i?
Bilemem!..
Benim bildiğim Tayyip Bey’e “gaz” vermişlerdir Fethullahçılar son sekiz ay içinde. Tayyip Bey de bu dolduruşla “tam gaz” gitmiştir işte.
Hakan Yavuz ne diyordu:
“Cemaat (Fethullah Gülen ve takımı) özelde Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’unu, genelde ise İslamı ‘araçsallaştırmıştır’. Gittikçe İslamsız bir İslam anlayışı hâkim olmakta ve güce odaklanmış bu İslam anlayışı ahlaki çekirdekten uzaklaşmaktadır.”
Bunun anlamı nedir?
Yanıtını Fethullah Gülen versin!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 19 Haziran 2008
333 milletvekiliyle Meclis’te çoğunluğu sahip AKP, ne ana muhalefet partisi CHP, ne MHP, ne de DTP’yle ilişkiye giriyor...
“Sıkmabaş” konusunda MHP’yle anlaşan, anayasa değişikliğinden sonra Devlet Bahçeli’yle de ipleri koparan Tayyip Bey ve arkadaşları sadece caka satıyorlar, kapatma davasına karşı, bir ileri, bir geri taktikle vakit geçiriyorlar...
Tayyip Bey, yurtiçi, yurtdışı gezilerine çıkıyor, zaman zaman Araf suresinin 179. ayetinden alıntılar yapıyor:
“Bazı insanların kulakları vardır duymazlar, gözleri vardır görmezler, dilleri vardır gerçekleri söylemezler...”
Her salı günü televizyonlarda Tayyip Bey’i, Baykal’ı, Bahçeli’yi grup toplantılarında izliyoruz..
Tayyip Bey, olup bitenlerin tek sorumlusunun CHP olduğunu öne sürüyor, Bahçeli’ye vuruyor ve böylece AKP grubundan alkış topluyor.
AKP yaklaşık yedi yıldır iktidarda...
Yedi yıldır ağızlarında “demokrasi ve özgürlük” türküsü...
Peki, AKP yedi yıldır demokrasi ve özgürlükleri genişletti mi?
Nerede!..
Varsa yoksa “sıkmabaş”...
Halk sağlığı, gençliğin korunmasını gerekçe göstererek, alkollü içki satış tüketimi alanlarını kısıtlayan ve yasaklayan AKP hükümeti değil mi?
Devlet kadrolarında siyasal İslamcı bir yapı oluşturulurken, atamalarda “liyakat ve kariyer” yerine “din ve aidiyeti” öne çıkaran AKP hükümeti değil mi?
Milletvekili çoğunluğuna dayanarak anayasanın değiştirilmesi teklif bile edilemez ilkesini ortadan kaldırmaya kalkışan, ‘anayasa’da tanımının yeterli olmadığını öne sürerek laiklik ilkesini aşındırmaya çalışan AKP hükümeti değil mi?
***
İmam hatip liselerinde uygulanan katsayı sisteminin bir hak çiğnemesi olduğunu söyleyen düşünce AKP’de egemen...
Bu yetmezmiş gibi “din ve inanç özgürlüğ” kılıfıyla 12 yaşın altındaki çocukların Kuran kursuna gitmelerini engelleyen düzenlemeye AKP karşı...
Milli Eğitim Temel Yasası’nın, okul kitaplarını da dinselleştirdiği bilinmeyen bir eylem değil...
Laik demokratik Cumhuriyetin Başbakanı neler söylüyor:
“Ulemaya danışmak gerek... Af yetkisi maktulün mirasçılarına aittir...”
Bunlar dinsel söylem değil mi?
Türkiye bir krize doğru adım adım ilerlerken kendi kendime soruyorum:
“Yoksa ben çok mu kötümserim?..
Yoksa hep karanlık senaryolar mı yazıyorum?”
Bakıyorum AKP iktidarı “hem suçlu, hem güçlü” görünmek için yangına ateşle gidiyor...
Tarikatçı medya Tayyip Bey’i teslim almış...
ABD’de yaşayan Fethullah Gülen, Çankaya-TBMM ilişkisi için belki de şöyle bir senaryo hazırlamış:
“Tayyip Erdoğan ve ekibini AKP’den arındırıp, yeni bir siyasal yapı oluşturmak...”
Fethullah Gülen, son otuz yılın en güçlü dönemini yaşıyor...
Devlet içinde örgütlenmesi bitmiştir.
Çünkü, devletin en önemli “istihbarat birimi” Fethullahçıların elindedir...
İsterseniz, ABD’de Utah Üniversitesi Siyasi Bilimler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. M. Hakan Yavuz’un, Özdemir İnce’ye gönderdiği açıklamadan bir bölüm vereyim:
“... Söz konusu cemaatin bugünkü konumundan, ciddi şekilde hem demokrasimiz açısından, hem toplumsal barış açısından kaygı duyuyorum.
Cemaat bir siyasi proje peşinde ve bu Cumhuriyetin kuruluş felsefesine uygun bir proje değil...”
İşte Fethullahçıların gerçek yüzü...
Bunu, ben değil Hakan Yavuz söylüyor. Üstelik Fethullahçıların uluslararası aktörlerle ilişkilerinin sorgulanmasını istiyor...
Evet... AKP, Fethullahçıların tuzağına düştü. Tek amaçları, devlet içinde örgütlenmek, Çankaya’ya Abdullah Gül’ü çıkarmaktı. Görevlerini bitirip güçlendiler.
***
AKP kapatılırsa, yeni projelerini uluslararası aktörlerle birlikte gerçekleştirecekler.
Projenin adı çok önceden konmuştur:
“Büyük Ortadoğu Projesi...”
Tayyip Bey bu tuzağın içine düşürülmüştür, bilerek ya da bilmeyerek...
AKP’nin “Milli Görüş” çizgisindeki milletvekilleri acaba hiç uyarmadılar mı Tayyip Bey’i?
Bilemem!..
Benim bildiğim Tayyip Bey’e “gaz” vermişlerdir Fethullahçılar son sekiz ay içinde. Tayyip Bey de bu dolduruşla “tam gaz” gitmiştir işte.
Hakan Yavuz ne diyordu:
“Cemaat (Fethullah Gülen ve takımı) özelde Said-i Nursi’nin Risale-i Nur’unu, genelde ise İslamı ‘araçsallaştırmıştır’. Gittikçe İslamsız bir İslam anlayışı hâkim olmakta ve güce odaklanmış bu İslam anlayışı ahlaki çekirdekten uzaklaşmaktadır.”
Bunun anlamı nedir?
Yanıtını Fethullah Gülen versin!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 19 Haziran 2008
18 Mayıs 2008
Hakan Yavuz Neden Korkuyor?
Prof. Dr. Hakan Yavuz on yıldır ABD’de çalışıyor. Yavuz, Utah Üniversitesi’nde siyaset bilimi dersleri veriyor. Hakan Yavuz’un eski eşi Edibe Sözen ise AKP Genel Başkan Yardımcısı ve İstanbul Milletvekili...
Hakan Yavuz, bunca yıl Fethullah Gülen hareketini savunmuş bir kişiydi...
Bir de baktım ki şimdilerde içini bir korku sarmış Fethullahçı hareketin Türkiye’yi kuşatmaya başladığına tanık olunca...
Ne denir? Günaydın!..
New York Times’tan sonra İngiltere merkezli uluslararası haber ajansı Reuters’in deneyimli muhabiri Alexandre Hudson, Türkiye’ye gelmiş, Fethullahçılarla konuşmuş...
Fethullahçı Zaman gazetesi bakın haberi nasıl vermiş manşetten:
“Reuters’in Gülen yorumu: Modern hayata kök salan İslam’ın savunucusu...”
Oysa, Reuters’in başlığı şuydu:
“Türk-İslam Vaizi: Tehdit mi, hayırsever mi?”
Reuters’in tüm dünyaya geçtiği haberde, daha düne dek Fethullah Gülen’e övgüler yağdıran, onları yere göğe sığdıramayan, yazıları Zaman gazetesinde çıkan Hakan Yavuz sanki incir ağacından baş üstü düşmüş...
Hakan Yavuz’un Reuters ajansı muhabirine söyledikleri şu İngilizce metinde:
“Bu siyasi bir hareket... Ve her zaman da öyle oldu. İktidarın çok önemli olduğunu düşünüyorlar. Türkiye’yi ileride dindar dünyanın merkezine dönüştürecek ve ülkeyi İslamlaştıracak elit bir sınıf yetiştirmek istiyorlar. Bu şu anda ülkedeki en güçlü hareket. Medyada, Eğitim Bakanlığı’nda ve polis teşkilatı içinde güçlüler... Bugün geldikleri nokta beni korkutuyor. Toplumda onların karşısında denge yaratacak başka hiçbir hareket yok...”
***
Yıllardır bu köşede Fethullah Gülen hareketinin “siyasal” olduğunu yazdım; devletin duyarlı kurumlarında nasıl örgütlendiklerini kanıtlarıyla ortaya koydum...
Fethullahçıların “maskelerini” indirdikçe medyanın sözde demokrat yazarları, sağ ve sol yelpazedeki politikacılar “Hocaefendi” diye sahip çıktılar...
Fethullahçılar devletin duyarlı kurumları olan Milli Eğitim, emniyet teşkilatında, yargı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nde F tipi örgütlenmeye 1983 seçimlerinden sonra Turgut Özal döneminde başladılar.
Yıl 2008 ve işlem bitmiştir!..
Reuters ajansının geçtiği haberde Hakan Yavuz her şeyi açıkça söylüyor. Ancak, Fethullahçı gazeteler ve internet siteleri Hakan Yavuz’un konuşmasındaki işlerine gelmeyen bölümleri makaslayıp, iki satır veriyorlar:
“Türkiye’yi dini dünyanın merkezi yapmak için elit bir sınıf meydana getirmek istiyorlar. Toplumda onları dengeleyebilecek başka bir hareket yok.”
Peki, Fethullahçıların devlet kurumlarında güçlenmelerini; bu güçlenmeden korktuğunu, eylemlerinin siyasal olduğunu söylemiyor mu Hakan Yavuz?
Söylüyor!..
TV kanallarında gazetecilik etiğinden sık sık söz eden Zaman gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Hakan Yavuz’un şu sözlerini niçin sansürlüyor?
“Medyada, Milli Eğitim Bakanlığı’nda ve polis teşkilatı içinde güçlüler... Bugün geldikleri nokta beni korkutuyor...”
Hakan Yavuz yıllar önce Zaman gazetesinde (1 Eylül 2002) ne diyordu:
“Seçim telaşı içinde olan Türkiye’nin dini haritası değişiyor. Bir yanda Fethullah Gülen ile diğer yanda başörtülü kızlarla uğraşan ve sivil dini oluşumları düşman olarak gören Türkiye ne yazık ki her açıdan çöküntü içinde. Çöken sadece Türk ekonomisi değil. Asıl çöküntü ahlaki yapıda. Kısacası, modern insana kendi kutsalını inşa etme imkânı sunamayan Türkiye bari o hakkı tanımalı. Yoksa, harita ummadığımız şekilde değişecektir. Dışarıdan Türkiye’deki dinsel haritadaki kıpırdanmaları izleyen biri olarak gördüğüm şu: Yavaş ama derin şekilde Türkiye’nin dinsel haritası değişiyor. Türkiye gerçekçi anlamda laikliğin tohumlarını ekiyor. Dinsel çoğulculuğun arttığı Türkiye’de inananlar devletin kutsal alandan çekilmesini istiyorlar.”
Bir de Hakan Yavuz’un ABD’de yapılan Gülen Sempozyumu’nun kitaplaştırılan yayınında yer alan makalesinden bir bölümü aynen aktaralım:
“İstikrarlı bir Türkiye için İslami değerlerle Kemalist siyasi sistem arasında bir denge gerekir. Gülen hareketi bu dengeye bir ulaşma yolu sunuyor...”
***
Yıllardır Fethullah Gülen hareketinin “siyasal amaçlı” olduğunu yazmaktan yoruldum...
Gerçekler bir bir ortaya çıkarken bizim aydınlarımız, solcularımız olup bitenleri görmezden geliyorlar...
Hakan Yavuz, Fethullah hareketinden korkuyor... Yavuz 6-7 yıl önce korkmuyordu...
Hakan Yavuz’un bir yanıtı olmalı korkularına ilişkin...
Öyle değil mi?
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 17 Mayıs 2008
Hakan Yavuz, bunca yıl Fethullah Gülen hareketini savunmuş bir kişiydi...
Bir de baktım ki şimdilerde içini bir korku sarmış Fethullahçı hareketin Türkiye’yi kuşatmaya başladığına tanık olunca...
Ne denir? Günaydın!..
New York Times’tan sonra İngiltere merkezli uluslararası haber ajansı Reuters’in deneyimli muhabiri Alexandre Hudson, Türkiye’ye gelmiş, Fethullahçılarla konuşmuş...
Fethullahçı Zaman gazetesi bakın haberi nasıl vermiş manşetten:
“Reuters’in Gülen yorumu: Modern hayata kök salan İslam’ın savunucusu...”
Oysa, Reuters’in başlığı şuydu:
“Türk-İslam Vaizi: Tehdit mi, hayırsever mi?”
Reuters’in tüm dünyaya geçtiği haberde, daha düne dek Fethullah Gülen’e övgüler yağdıran, onları yere göğe sığdıramayan, yazıları Zaman gazetesinde çıkan Hakan Yavuz sanki incir ağacından baş üstü düşmüş...
Hakan Yavuz’un Reuters ajansı muhabirine söyledikleri şu İngilizce metinde:
“Bu siyasi bir hareket... Ve her zaman da öyle oldu. İktidarın çok önemli olduğunu düşünüyorlar. Türkiye’yi ileride dindar dünyanın merkezine dönüştürecek ve ülkeyi İslamlaştıracak elit bir sınıf yetiştirmek istiyorlar. Bu şu anda ülkedeki en güçlü hareket. Medyada, Eğitim Bakanlığı’nda ve polis teşkilatı içinde güçlüler... Bugün geldikleri nokta beni korkutuyor. Toplumda onların karşısında denge yaratacak başka hiçbir hareket yok...”
***
Yıllardır bu köşede Fethullah Gülen hareketinin “siyasal” olduğunu yazdım; devletin duyarlı kurumlarında nasıl örgütlendiklerini kanıtlarıyla ortaya koydum...
Fethullahçıların “maskelerini” indirdikçe medyanın sözde demokrat yazarları, sağ ve sol yelpazedeki politikacılar “Hocaefendi” diye sahip çıktılar...
Fethullahçılar devletin duyarlı kurumları olan Milli Eğitim, emniyet teşkilatında, yargı ve Türk Silahlı Kuvvetleri’nde F tipi örgütlenmeye 1983 seçimlerinden sonra Turgut Özal döneminde başladılar.
Yıl 2008 ve işlem bitmiştir!..
Reuters ajansının geçtiği haberde Hakan Yavuz her şeyi açıkça söylüyor. Ancak, Fethullahçı gazeteler ve internet siteleri Hakan Yavuz’un konuşmasındaki işlerine gelmeyen bölümleri makaslayıp, iki satır veriyorlar:
“Türkiye’yi dini dünyanın merkezi yapmak için elit bir sınıf meydana getirmek istiyorlar. Toplumda onları dengeleyebilecek başka bir hareket yok.”
Peki, Fethullahçıların devlet kurumlarında güçlenmelerini; bu güçlenmeden korktuğunu, eylemlerinin siyasal olduğunu söylemiyor mu Hakan Yavuz?
Söylüyor!..
TV kanallarında gazetecilik etiğinden sık sık söz eden Zaman gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı, Hakan Yavuz’un şu sözlerini niçin sansürlüyor?
“Medyada, Milli Eğitim Bakanlığı’nda ve polis teşkilatı içinde güçlüler... Bugün geldikleri nokta beni korkutuyor...”
Hakan Yavuz yıllar önce Zaman gazetesinde (1 Eylül 2002) ne diyordu:
“Seçim telaşı içinde olan Türkiye’nin dini haritası değişiyor. Bir yanda Fethullah Gülen ile diğer yanda başörtülü kızlarla uğraşan ve sivil dini oluşumları düşman olarak gören Türkiye ne yazık ki her açıdan çöküntü içinde. Çöken sadece Türk ekonomisi değil. Asıl çöküntü ahlaki yapıda. Kısacası, modern insana kendi kutsalını inşa etme imkânı sunamayan Türkiye bari o hakkı tanımalı. Yoksa, harita ummadığımız şekilde değişecektir. Dışarıdan Türkiye’deki dinsel haritadaki kıpırdanmaları izleyen biri olarak gördüğüm şu: Yavaş ama derin şekilde Türkiye’nin dinsel haritası değişiyor. Türkiye gerçekçi anlamda laikliğin tohumlarını ekiyor. Dinsel çoğulculuğun arttığı Türkiye’de inananlar devletin kutsal alandan çekilmesini istiyorlar.”
Bir de Hakan Yavuz’un ABD’de yapılan Gülen Sempozyumu’nun kitaplaştırılan yayınında yer alan makalesinden bir bölümü aynen aktaralım:
“İstikrarlı bir Türkiye için İslami değerlerle Kemalist siyasi sistem arasında bir denge gerekir. Gülen hareketi bu dengeye bir ulaşma yolu sunuyor...”
***
Yıllardır Fethullah Gülen hareketinin “siyasal amaçlı” olduğunu yazmaktan yoruldum...
Gerçekler bir bir ortaya çıkarken bizim aydınlarımız, solcularımız olup bitenleri görmezden geliyorlar...
Hakan Yavuz, Fethullah hareketinden korkuyor... Yavuz 6-7 yıl önce korkmuyordu...
Hakan Yavuz’un bir yanıtı olmalı korkularına ilişkin...
Öyle değil mi?
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 17 Mayıs 2008
14 Mayıs 2008
Fethullah Artık Dön
Fethullah Gülen, ABD’den neden dönmüyor?..
Dönecekti ama birden vazgeçti!..
Dönüş tarihi 8 ya da 11 Nisan’dı
...
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Fethullahçıların tüm planlarını bozdu...
Daha önceleri yazdım...
Fethullahçılar Güneydoğu’yu kuşattılar tam anlamıyla...
Diyarbakır’da “Işık Odaları” açılıyor; Batman, Malatya, Van, Gaziantep, Şanlıurfa gibi kentler “Fethullahçılar” tarafından kuşatılıyor.
Ben Fethullah’ın ABD’den Türkiye’ye hemen dönmesini istiyorum...
Hoca, 10 yıldır yurt özlemi çekiyor...
Hemen İstanbul’a gelsin, Altunizade’deki konutuna yerleşsin; Hakan Şükür’le öpüşüp koklaşsın; işlerini buradan yönetsin!..
Fethullah, ABD’den dönerse, Ergenekon olayı da açıklık kazanır. Belki bizim bilmediğimiz gerçekler ortaya çıkar...
Sahi şu Ergenekon’a ilişkin ayrıntılar nedir, iddianame ne zaman hazırlanacak, çok merak ediyorum...
Benim Ergenekon’a bakışım çok açık, daha önce yazdım, yineleyeyim:
“Bu işin sonuna dek gidilmeli, karanlıkta hiçbir şey kalmamalı!..”
Ergenekon’da ilk gözaltı ve tutuklamalar on ay önce olmadı mı? Oldu! Ardından ikincisi geldi, sonra üçüncüsü!..
Peki iddianame neden hazırlanmıyor?
Bilmiyorum!..
12 Eylül 1980 sonrası sıkıyönetim döneminde 2 bin 500 sanıklı DİSK davasının iddianamesi 15-16 ayda bitirilmişti.
Fethullahçılar, dinciler, Soros’un çocukları, Amerikan mızıkacıları, yobaz-hokkabaz takımı şimdilerde “laikçi faşist” sloganıyla TV ekranlarında boy gösteriyorlar...
Arkalarında ise Avrupalı destekçileri...
***
Olli Rehn, Joost Lagendijk, Javier Solana, Cem Özdemir, Dimitrij Rupel...
Bu beyler AKP’ye, Fethullahçılara koşulsuz destek veriyorlar... Bu ülkenin yurtseverlerini, demokratlarını, gerçek aydınlarını “laik faşistler” olarak görüyorlar...
CHP ve Deniz Baykal ise hedefte...
İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perinçek gözaltına alındıklarında dilleri tutulan bu beyler, “sıkmabaş”, “Tayyip - AKP” gündeme geldiğinde bülbül gibi şakıyorlar.
Damat Lagendijk, Fethullahçıların Avrupa’daki işlerini izleyen Cem Özdemir...
Yaptıkları açıklamaları alt alta koyup okuyun, şaşıracaksınız...
Bunlar Türkiye’yi yönetiyor, yargıya kafa tutuyorlar...
Lagendijk, Anayasa Mahkemesi’ne doğrudan hakaret etme yürekliliğini kimden alıyor, söyler misiniz?
Cumhuriyet mitinglerine katılan milyonlarca aydınlık yüzlü, laik demokrat insanımızı “Ergenekon çetesi” olarak gösteren düşünce, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu CHP’yi de “darbeci, baskıcı, ulusalcı” olarak değerlendiriyor.
Bu bir oyundur!..
İnsanları “darbeci - çeteci - laik faşist” diye suçlamak Fethullahçıların ortaya attığı bir slogandır...
Para gücü Fethullahçılardadır bugün. Sabah ve atv olayını eşelediğinizde Fethullahçı gücü görebilirsiniz.
Burada Deniz Baykal ve CHP’ye de bir çift sözüm olacak...
İç çekişmeler bitmeli, kısır döngü çatışmaları durmalıdır. CHP, demokrat ve solcu kimliğini ortaya koymalıdır.
Gün “sol”da birleşme, dayanışma, kardeşlik günü olmalıdır...
Dinci ve tarikatçı yapılanma Türkiye’yi kuşatıyor...
***
Türkiye’yi yönetmeye kalkışan, tarikatçıları - Fethullahçıları, AKP’yi “demokrasinin ve özgürlüklerin simgesi” olarak gören, Anayasa Mahkemesi’ne hakaretler yağdıran Olli Rehn, Joost Lagendijk neden bu ülkeyi işgal eden “Çokuluslu Altın Avcıları”na karşı tepki koymazlar...
Kaz Dağları’nı, Tunceli’yi, Erzincan’ı, Kaçkarlar’ı, Eşme Kışladağı’nı, Madra Dağları’nı işgal eden, çevreyi kirleten, zehirleyen “Çokuluslu Altın Avcıları”nı bağırlarına basarlar...
Çünkü tarikatçı - Fethullahçı sermaye onların sağ koludur Türkiye’de...
Bu öykü biraz uzundur...
Sırası geldikçe anlatacağım!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 13 Mayıs 2008
Dönecekti ama birden vazgeçti!..
Dönüş tarihi 8 ya da 11 Nisan’dı
...
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Fethullahçıların tüm planlarını bozdu...
Daha önceleri yazdım...
Fethullahçılar Güneydoğu’yu kuşattılar tam anlamıyla...
Diyarbakır’da “Işık Odaları” açılıyor; Batman, Malatya, Van, Gaziantep, Şanlıurfa gibi kentler “Fethullahçılar” tarafından kuşatılıyor.
Ben Fethullah’ın ABD’den Türkiye’ye hemen dönmesini istiyorum...
Hoca, 10 yıldır yurt özlemi çekiyor...
Hemen İstanbul’a gelsin, Altunizade’deki konutuna yerleşsin; Hakan Şükür’le öpüşüp koklaşsın; işlerini buradan yönetsin!..
Fethullah, ABD’den dönerse, Ergenekon olayı da açıklık kazanır. Belki bizim bilmediğimiz gerçekler ortaya çıkar...
Sahi şu Ergenekon’a ilişkin ayrıntılar nedir, iddianame ne zaman hazırlanacak, çok merak ediyorum...
Benim Ergenekon’a bakışım çok açık, daha önce yazdım, yineleyeyim:
“Bu işin sonuna dek gidilmeli, karanlıkta hiçbir şey kalmamalı!..”
Ergenekon’da ilk gözaltı ve tutuklamalar on ay önce olmadı mı? Oldu! Ardından ikincisi geldi, sonra üçüncüsü!..
Peki iddianame neden hazırlanmıyor?
Bilmiyorum!..
12 Eylül 1980 sonrası sıkıyönetim döneminde 2 bin 500 sanıklı DİSK davasının iddianamesi 15-16 ayda bitirilmişti.
Fethullahçılar, dinciler, Soros’un çocukları, Amerikan mızıkacıları, yobaz-hokkabaz takımı şimdilerde “laikçi faşist” sloganıyla TV ekranlarında boy gösteriyorlar...
Arkalarında ise Avrupalı destekçileri...
***
Olli Rehn, Joost Lagendijk, Javier Solana, Cem Özdemir, Dimitrij Rupel...
Bu beyler AKP’ye, Fethullahçılara koşulsuz destek veriyorlar... Bu ülkenin yurtseverlerini, demokratlarını, gerçek aydınlarını “laik faşistler” olarak görüyorlar...
CHP ve Deniz Baykal ise hedefte...
İlhan Selçuk, Kemal Alemdaroğlu, Doğu Perinçek gözaltına alındıklarında dilleri tutulan bu beyler, “sıkmabaş”, “Tayyip - AKP” gündeme geldiğinde bülbül gibi şakıyorlar.
Damat Lagendijk, Fethullahçıların Avrupa’daki işlerini izleyen Cem Özdemir...
Yaptıkları açıklamaları alt alta koyup okuyun, şaşıracaksınız...
Bunlar Türkiye’yi yönetiyor, yargıya kafa tutuyorlar...
Lagendijk, Anayasa Mahkemesi’ne doğrudan hakaret etme yürekliliğini kimden alıyor, söyler misiniz?
Cumhuriyet mitinglerine katılan milyonlarca aydınlık yüzlü, laik demokrat insanımızı “Ergenekon çetesi” olarak gösteren düşünce, Mustafa Kemal Atatürk’ün kurduğu CHP’yi de “darbeci, baskıcı, ulusalcı” olarak değerlendiriyor.
Bu bir oyundur!..
İnsanları “darbeci - çeteci - laik faşist” diye suçlamak Fethullahçıların ortaya attığı bir slogandır...
Para gücü Fethullahçılardadır bugün. Sabah ve atv olayını eşelediğinizde Fethullahçı gücü görebilirsiniz.
Burada Deniz Baykal ve CHP’ye de bir çift sözüm olacak...
İç çekişmeler bitmeli, kısır döngü çatışmaları durmalıdır. CHP, demokrat ve solcu kimliğini ortaya koymalıdır.
Gün “sol”da birleşme, dayanışma, kardeşlik günü olmalıdır...
Dinci ve tarikatçı yapılanma Türkiye’yi kuşatıyor...
***
Türkiye’yi yönetmeye kalkışan, tarikatçıları - Fethullahçıları, AKP’yi “demokrasinin ve özgürlüklerin simgesi” olarak gören, Anayasa Mahkemesi’ne hakaretler yağdıran Olli Rehn, Joost Lagendijk neden bu ülkeyi işgal eden “Çokuluslu Altın Avcıları”na karşı tepki koymazlar...
Kaz Dağları’nı, Tunceli’yi, Erzincan’ı, Kaçkarlar’ı, Eşme Kışladağı’nı, Madra Dağları’nı işgal eden, çevreyi kirleten, zehirleyen “Çokuluslu Altın Avcıları”nı bağırlarına basarlar...
Çünkü tarikatçı - Fethullahçı sermaye onların sağ koludur Türkiye’de...
Bu öykü biraz uzundur...
Sırası geldikçe anlatacağım!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 13 Mayıs 2008
Etiketler:
Cem Özdemir,
CHP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Deniz Baykal,
Dimitrij Rupel,
Ergenekon,
Fethullah Gülen,
Hikmet Çetinkaya,
Javier Solana,
Joost Lagendijk,
Olli Rehn
11 Mayıs 2008
Fethullah Hareketi Neden Tartışılmaz?
"Türk medyası" Fethullah Gülen hareketini masaya yatırıp enine boyuna tartışabilmiş midir?
Hayır!..
"Türk medyası"nın patronları "Fethullah Gülen" hareketini tartıştırmazlar; kıyısından, köşesinden tartıştırır gibi yaptırırlar, üstüne gidenleri de sustururlar!..
Mustafa Balbay, Fethullah Gülen’in ne yapmak istediğini çok açık bir biçimde köşesinde (12 Nisan 2008) yazdı...
Ben yıllardır yazıyorum...
Şöyle bir hesap yaptım, 35 yıldır Fethullah Gülen hareketini yakından izliyorum...
Fethullah Gülen’in amacı nedir, ne yapmak istiyor?
Fethullah Gülen hareketi "İslam"a değil, ABD’ye yakın. Balbay’ın saptamasıyla "Hz. Muhammed’siz ve Kuran’sız bir İslam hareketi."
Saptama doğru!..
Fethullah Gülen hareketinin ne olduğunu Kerimov gördü ilk kez ve Özbekistan’daki tüm "Nurcu okulları"nı kapattı.
Rusya daha sonraları ayrımına vardı ve okulları devletleştirdi...
Bu okullar "Türk okulları" olarak biliniyor. Doğru değil. ABD güdümünde İngilizce eğitim veren "Nur okulları"dır bunlar. Okulların amacı Afrika ülkelerinden, Orta Asya Cumhuriyetlerine dek yayılmaktır.
Fethullahçılar tüm ülkelerde ABD desteğinde açıyor bu okulları. Kimi emekli paşalar bu okulların düzenlenmesinde görev alıyorlar.
Türkiye’ye gelince...
Okullar, yurtlar, Işıkevleri, dershaneler, hastaneler...
Asya Bank onların!.. Tekstil onların elinde...
Türkiye’de 2500 dershanenin 2 bini Fethullahçıların...
Medyada çok etkinler...
İçlerinde en demokrat görünenleri 1 Mayıs’ı "komünist bayramı" olarak görürler...
***
Michael Rubin, ABD’nin Ortadoğu ve İran uzmanıdır...
Beyaz Saray yönetiminin neo-con (yeni muhafazakâr) çizgisinin düşünce kuruluşlarından "American Enterprise Institute"de araştırmacı olan Rubin, "Middle East Quarterly" dergisinin de editörüdür.
Rubin, Fethullah’ı kime benzetiyor?
Humeyni’ye!..
Rubin, AKP iktidarını, AKP medyasını da sert bir dille eleştirirken şöyle diyor:
"Erdoğan çekişmeyi körüklerken, onun ve Gülen’in, Türk köşe yazarları ve yorumcuları arasındaki destekçileri İslamcılığı demokrasiyle, laikliği faşizmle özdeşleştiriyor; çok sayıdaki Batılı diplomatın, ‘ılımlı İslam’ kabulüyle kucaklanmasına hoşgörü göstermeye hevesli olduğu bir çizgi bu. Erdoğan’ın kendisi, Hitler’in yolunu açanın laiklik olduğunu, İslamcılığın asla böyle bir sonuç üretmeyeceğini söyledi."
Rubin, Türkiye’de laik eğitim sistemine yönelik saldırıların kurnazca ama etkili biçimde yürütüldüğünü ise iki yıl önce yazdı...
Ne diyordu Rubin:
"Öğrencilerin önünde üç seçenek mevcut: İmam hatip liselerine yazılıp imam olabilir; ticaret veya meslek okullarına girebilir ya da laik liselere kaydolup, daha sonra üniversiteye gidip kariyer yapabilirler. Erdoğan bu sistemi değiştirdi; imam hatip diplomalarını lise diplomalarıyla eş tutarak İslamcı öğrencilerin üniversiteye girmesi ve devlet görevlerine başvurmasına olanak sağladı. Denetim ve ayar mekanizmalarını da by-pass etmeye girişti. Rektörlerden oluşan YÖK, üniversiteleri siyasi İslama daha davetkâr kılacak taleplerini reddedince AKP ağırlıklı parlamento 15 yeni üniversite kurma önerisinde bulundu.
Erdoğan, diplomatlara amacının eğitimi güçlendirmek olduğunu söylese de Türk akademisyenler bu hamleyle dilediği rektörleri seçip YÖK’ü yandaşlarıyla dolduracağını söylüyor.
Böylesi taktikler artık sıradanlaştı. Pek çok laik şahsiyetin itirazlarına rağmen Erdoğan’ın ısrarıyla AKP teknokratların zorunlu emeklilik yaşını indiren bir karar da geçirdi.
Bu, 9 bin yargıcın neredeyse 4 bininin değiştirilmesi manasına geliyor.
Türkler AKP’nin yargı bağımsızlığını tırpanlama peşinde olduğundan şüphe ediyor. Mayıs 2005’te AKP’li Meclis Başkanı Bülent Arınç, yargıçlar çıkarılan yasaları engellemeye devam ederse AKP’nin Anayasa Mahkemesi’ni kapatabileceği uyarısında bulundu."
***
Rubin’in iki makalesinden iki örnek verdim...
Fethullah Gülen 8 ya da 12 Nisan 2008’de Türkiye’ye dönecekti ABD’den...
Dönemedi!..
Çünkü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Fethullah’ın aklanmasını öngören Yargıtay Dokuzuncu Dairesi kararına itiraz etmiş; Gülen’in çalışmalarının “cürüm işlemek üzere çete oluşturmak” kapsamında değerlendirilmesini istemişti...
Bitmedi, devamı salı gününe kaldı...
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 10 Mayıs 2008
Hayır!..
"Türk medyası"nın patronları "Fethullah Gülen" hareketini tartıştırmazlar; kıyısından, köşesinden tartıştırır gibi yaptırırlar, üstüne gidenleri de sustururlar!..
Mustafa Balbay, Fethullah Gülen’in ne yapmak istediğini çok açık bir biçimde köşesinde (12 Nisan 2008) yazdı...
Ben yıllardır yazıyorum...
Şöyle bir hesap yaptım, 35 yıldır Fethullah Gülen hareketini yakından izliyorum...
Fethullah Gülen’in amacı nedir, ne yapmak istiyor?
Fethullah Gülen hareketi "İslam"a değil, ABD’ye yakın. Balbay’ın saptamasıyla "Hz. Muhammed’siz ve Kuran’sız bir İslam hareketi."
Saptama doğru!..
Fethullah Gülen hareketinin ne olduğunu Kerimov gördü ilk kez ve Özbekistan’daki tüm "Nurcu okulları"nı kapattı.
Rusya daha sonraları ayrımına vardı ve okulları devletleştirdi...
Bu okullar "Türk okulları" olarak biliniyor. Doğru değil. ABD güdümünde İngilizce eğitim veren "Nur okulları"dır bunlar. Okulların amacı Afrika ülkelerinden, Orta Asya Cumhuriyetlerine dek yayılmaktır.
Fethullahçılar tüm ülkelerde ABD desteğinde açıyor bu okulları. Kimi emekli paşalar bu okulların düzenlenmesinde görev alıyorlar.
Türkiye’ye gelince...
Okullar, yurtlar, Işıkevleri, dershaneler, hastaneler...
Asya Bank onların!.. Tekstil onların elinde...
Türkiye’de 2500 dershanenin 2 bini Fethullahçıların...
Medyada çok etkinler...
İçlerinde en demokrat görünenleri 1 Mayıs’ı "komünist bayramı" olarak görürler...
***
Michael Rubin, ABD’nin Ortadoğu ve İran uzmanıdır...
Beyaz Saray yönetiminin neo-con (yeni muhafazakâr) çizgisinin düşünce kuruluşlarından "American Enterprise Institute"de araştırmacı olan Rubin, "Middle East Quarterly" dergisinin de editörüdür.
Rubin, Fethullah’ı kime benzetiyor?
Humeyni’ye!..
Rubin, AKP iktidarını, AKP medyasını da sert bir dille eleştirirken şöyle diyor:
"Erdoğan çekişmeyi körüklerken, onun ve Gülen’in, Türk köşe yazarları ve yorumcuları arasındaki destekçileri İslamcılığı demokrasiyle, laikliği faşizmle özdeşleştiriyor; çok sayıdaki Batılı diplomatın, ‘ılımlı İslam’ kabulüyle kucaklanmasına hoşgörü göstermeye hevesli olduğu bir çizgi bu. Erdoğan’ın kendisi, Hitler’in yolunu açanın laiklik olduğunu, İslamcılığın asla böyle bir sonuç üretmeyeceğini söyledi."
Rubin, Türkiye’de laik eğitim sistemine yönelik saldırıların kurnazca ama etkili biçimde yürütüldüğünü ise iki yıl önce yazdı...
Ne diyordu Rubin:
"Öğrencilerin önünde üç seçenek mevcut: İmam hatip liselerine yazılıp imam olabilir; ticaret veya meslek okullarına girebilir ya da laik liselere kaydolup, daha sonra üniversiteye gidip kariyer yapabilirler. Erdoğan bu sistemi değiştirdi; imam hatip diplomalarını lise diplomalarıyla eş tutarak İslamcı öğrencilerin üniversiteye girmesi ve devlet görevlerine başvurmasına olanak sağladı. Denetim ve ayar mekanizmalarını da by-pass etmeye girişti. Rektörlerden oluşan YÖK, üniversiteleri siyasi İslama daha davetkâr kılacak taleplerini reddedince AKP ağırlıklı parlamento 15 yeni üniversite kurma önerisinde bulundu.
Erdoğan, diplomatlara amacının eğitimi güçlendirmek olduğunu söylese de Türk akademisyenler bu hamleyle dilediği rektörleri seçip YÖK’ü yandaşlarıyla dolduracağını söylüyor.
Böylesi taktikler artık sıradanlaştı. Pek çok laik şahsiyetin itirazlarına rağmen Erdoğan’ın ısrarıyla AKP teknokratların zorunlu emeklilik yaşını indiren bir karar da geçirdi.
Bu, 9 bin yargıcın neredeyse 4 bininin değiştirilmesi manasına geliyor.
Türkler AKP’nin yargı bağımsızlığını tırpanlama peşinde olduğundan şüphe ediyor. Mayıs 2005’te AKP’li Meclis Başkanı Bülent Arınç, yargıçlar çıkarılan yasaları engellemeye devam ederse AKP’nin Anayasa Mahkemesi’ni kapatabileceği uyarısında bulundu."
***
Rubin’in iki makalesinden iki örnek verdim...
Fethullah Gülen 8 ya da 12 Nisan 2008’de Türkiye’ye dönecekti ABD’den...
Dönemedi!..
Çünkü Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Fethullah’ın aklanmasını öngören Yargıtay Dokuzuncu Dairesi kararına itiraz etmiş; Gülen’in çalışmalarının “cürüm işlemek üzere çete oluşturmak” kapsamında değerlendirilmesini istemişti...
Bitmedi, devamı salı gününe kaldı...
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 10 Mayıs 2008
16 Nisan 2008
Gülen Humeyni gibi
ABD'li İran ve Ortadoğu uzmanı Michael Rubin, "Türkiye'nin dönüm noktası" başlıklı makalesinde, hakkındaki "şeriat amaçlı çete" kurma suçlaması Yargıtay'ın gündeminde bulunan Fethullah Gülen'i, İran'daki İslam devriminin başındaki Ayetullah Humeyni'ye benzeterek Amerikan yönetimine, "Dini yönetim getirmek isteyen AKP hükümetini desteklemeyin" çağrısında bulundu. Beyaz Saray yönetiminin neocon (yeni muhafazakâr) çizgisinin düşünce kuruluşlarından "American Enterprise Institute" (AEI) araştırmacısı ve "Middle East Quarterly" dergisinin editörü olan Rubin'in makalesi, "National Review" dergisinin internet sitesinde yayımlandı.
Fethullah Gülen'in Teksas Üniversitesi'nde "barış kahramanı" olarak ödüllendirildiği, Londra'da İngiliz diplomatlar ve lordlar tarafından konferansta selamlandığı ve yıl sonunda Amerikan Georgetown Üniversitesi'nde Gülen cemaati üzerine bir konferans yapılacağı hatırlatılan makalede, cemaatin dünya çapında milyarlarca dolarlık şirketlere, okullara, yardım kuruluşlarına ve medya organlarına sahip olduğuna dikkat çekildi. Makalede, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın döneminde on binlerce Gülen taraftarının Türk devleti bürokrasisine girdiği ve özellikle polis teşkilatıyla İçişleri Bakanlığı kadrolarında yoğunlaştıkları belirtildi.
'AKP nüfuz kurdu'
Gazetemizde yer alan haberleri kaynak gösteren Rubin, Gülen'in 1973 yılında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından "din devleti kurma girişimiyle" suçlandığını, 1986 yılında Türk ordusu içinde cemaatin bir hücresinin tespit edildiğini, 1998 ve 1999 yıllarında Gülen'in taraftarlarına seslenirken sarf ettiği, "devletin kontrolünü sessizce ele geçirmeyi" öğütleyen sözlerinin televizyon ve gazetelerde yer aldığını dile getirdi.
ABD'li uzman, Gülen hakkında "laiklik karşıtlığı" nedeniyle 1998 yılında açılan davanın, 2002 yılında iktidara gelen AKP'nin medya ve yargı üzerinde nüfuz kurmasının ardından 5 Mayıs 2006'da bozulduğunu, ancak mahkeme sürecinin hâlâ tamamlanmadığını ifade etti.
Gülen'in yargı sürecinden kurtulması halinde Türkiye'ye dönebileceğini yazan Rubin, "Eğer bunu yaparsa, 2008 İstanbul'u, 1979 Tahran'ı gibi görünebilir" dedi. Rubin, makalesinin bu kısmında, halen Gülen ile Humeyni'nin benzer yanlarını vurgularken Humeyni'nin sürgünde olduğu Paris'te, Avusturya televizyonu muhabirine, "İslami Cumhuriyetin lideri olmak istemiyorum, hükümet gücünün elimde olmasını istemiyorum" diyerek dünyayı kandırdığını anımsattı. Sözlerini, "Şimdi Ankara'da olduğu gibi, o zaman da Tahran'daki elçilik yetkilileri, siyasi seçkinlerle 'garden partileri' tercih ediyor ve toplumun çok dar bir kesimiyle temas kuruyorlardı" diye sürdüren Rubin, ABD Dışişleri Bakanlığı ve CIA'in, Humeyni'nin niyeti hakkında "kör" olduğunu vurguladı.
'Laik düzen sallantıda'
Rubin, Gülen sessiz kalsa da, Türkiye'ye dönüşünün taraftarlarınca, 1924 yılında kaldırılan "halifeliğin" yeniden tesisi gibi gösterileceği tahmininde bulunarak Türkiye'deki anayasal laik düzenin hiç bu kadar sallantıda olmadığı yorumunu yaptı. AKP'nin medyayı kontrolü altına aldığına ve gazeteciler üzerindeki baskıların arttığına işaret edilen makalede, şu ifadelere yer verildi: "Erdoğan ve Gülen'in, Türk köşeyazarları ve yorumcuları arasındaki destekçileri İslamcılığı demokrasiyle, laikliği faşizmle özdeşleştiriyor; çok sayıdaki Batılı diplomatın, 'ılımlı İslam' kabulüyle kucaklanmasına hoşgörü göstermeye hevesli olduğu bir çizgi bu. Erdoğan'ın kendisi Hitler'in yolunu açanın laiklik olduğunu, İslamcılığın asla böyle bir sonuç üretmeyeceğini söyledi."
'Rice, AKP'ye destek açıklaması yapacak'
AKP'ye Anayasanın laiklik ilkesini çiğnediği gerekçesiyle kapatma davası açılmasının ardından, 21 Mart günü gazetemizin başyazarı İlhan Selçuk'un da aralarında bulunduğu çok sayıda kişinin gözaltına alındığını hatırlatan Rubin, Hürriyet gazetesi köşeyazarı Ahmet Hakan'ın da Fethullah Gülen'in amcasının oğlu Kemalettin Gülen tarafından telefonla tehdit edildiğine dikkat çekti.
ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın bu hafta içinde, kapatma davasına karşı AKP'ye destek vereceği "duyumunu" aktaran Amerikalı uzman, böylesi bir çıkışın Türk kamuoyunun tepkisini çekeceği uyarısında bulundu. Rubin, mahkeme sürecinin devamına destek yönünde sözler sarf etmesi durumunda ise Condoleezza Rice'ın bu defa AKP tarafından suçlanabileceğinin altını çizdi.
Bush yönetimini 7 yıldır Irak, Filistin ve Lübnan'da izlediği yanlış politikalar nedeniyle "demokratikleşme" idealini "kirli bir kelimeye" çevirmekle suçlayan Rubin, ABD'nin daha fazla demokrasiyi altüst etmek için dini kullanan ve hukuk düzeni yerine kargaşa arayışında olan partileri desteklememesini istedi. ABD Dışişleri Bakanı'na seslenen Rubin, makalesini, "Türkiye uçuruma yaklaşıyor. Lütfen Bakan Rice, kenardan aşağı itmeyin" diye bitirdi.
Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi
Fethullah Gülen'in Teksas Üniversitesi'nde "barış kahramanı" olarak ödüllendirildiği, Londra'da İngiliz diplomatlar ve lordlar tarafından konferansta selamlandığı ve yıl sonunda Amerikan Georgetown Üniversitesi'nde Gülen cemaati üzerine bir konferans yapılacağı hatırlatılan makalede, cemaatin dünya çapında milyarlarca dolarlık şirketlere, okullara, yardım kuruluşlarına ve medya organlarına sahip olduğuna dikkat çekildi. Makalede, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın döneminde on binlerce Gülen taraftarının Türk devleti bürokrasisine girdiği ve özellikle polis teşkilatıyla İçişleri Bakanlığı kadrolarında yoğunlaştıkları belirtildi.
'AKP nüfuz kurdu'
Gazetemizde yer alan haberleri kaynak gösteren Rubin, Gülen'in 1973 yılında İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından "din devleti kurma girişimiyle" suçlandığını, 1986 yılında Türk ordusu içinde cemaatin bir hücresinin tespit edildiğini, 1998 ve 1999 yıllarında Gülen'in taraftarlarına seslenirken sarf ettiği, "devletin kontrolünü sessizce ele geçirmeyi" öğütleyen sözlerinin televizyon ve gazetelerde yer aldığını dile getirdi.
ABD'li uzman, Gülen hakkında "laiklik karşıtlığı" nedeniyle 1998 yılında açılan davanın, 2002 yılında iktidara gelen AKP'nin medya ve yargı üzerinde nüfuz kurmasının ardından 5 Mayıs 2006'da bozulduğunu, ancak mahkeme sürecinin hâlâ tamamlanmadığını ifade etti.
Gülen'in yargı sürecinden kurtulması halinde Türkiye'ye dönebileceğini yazan Rubin, "Eğer bunu yaparsa, 2008 İstanbul'u, 1979 Tahran'ı gibi görünebilir" dedi. Rubin, makalesinin bu kısmında, halen Gülen ile Humeyni'nin benzer yanlarını vurgularken Humeyni'nin sürgünde olduğu Paris'te, Avusturya televizyonu muhabirine, "İslami Cumhuriyetin lideri olmak istemiyorum, hükümet gücünün elimde olmasını istemiyorum" diyerek dünyayı kandırdığını anımsattı. Sözlerini, "Şimdi Ankara'da olduğu gibi, o zaman da Tahran'daki elçilik yetkilileri, siyasi seçkinlerle 'garden partileri' tercih ediyor ve toplumun çok dar bir kesimiyle temas kuruyorlardı" diye sürdüren Rubin, ABD Dışişleri Bakanlığı ve CIA'in, Humeyni'nin niyeti hakkında "kör" olduğunu vurguladı.
'Laik düzen sallantıda'
Rubin, Gülen sessiz kalsa da, Türkiye'ye dönüşünün taraftarlarınca, 1924 yılında kaldırılan "halifeliğin" yeniden tesisi gibi gösterileceği tahmininde bulunarak Türkiye'deki anayasal laik düzenin hiç bu kadar sallantıda olmadığı yorumunu yaptı. AKP'nin medyayı kontrolü altına aldığına ve gazeteciler üzerindeki baskıların arttığına işaret edilen makalede, şu ifadelere yer verildi: "Erdoğan ve Gülen'in, Türk köşeyazarları ve yorumcuları arasındaki destekçileri İslamcılığı demokrasiyle, laikliği faşizmle özdeşleştiriyor; çok sayıdaki Batılı diplomatın, 'ılımlı İslam' kabulüyle kucaklanmasına hoşgörü göstermeye hevesli olduğu bir çizgi bu. Erdoğan'ın kendisi Hitler'in yolunu açanın laiklik olduğunu, İslamcılığın asla böyle bir sonuç üretmeyeceğini söyledi."
'Rice, AKP'ye destek açıklaması yapacak'
AKP'ye Anayasanın laiklik ilkesini çiğnediği gerekçesiyle kapatma davası açılmasının ardından, 21 Mart günü gazetemizin başyazarı İlhan Selçuk'un da aralarında bulunduğu çok sayıda kişinin gözaltına alındığını hatırlatan Rubin, Hürriyet gazetesi köşeyazarı Ahmet Hakan'ın da Fethullah Gülen'in amcasının oğlu Kemalettin Gülen tarafından telefonla tehdit edildiğine dikkat çekti.
ABD Dışişleri Bakanı Rice'ın bu hafta içinde, kapatma davasına karşı AKP'ye destek vereceği "duyumunu" aktaran Amerikalı uzman, böylesi bir çıkışın Türk kamuoyunun tepkisini çekeceği uyarısında bulundu. Rubin, mahkeme sürecinin devamına destek yönünde sözler sarf etmesi durumunda ise Condoleezza Rice'ın bu defa AKP tarafından suçlanabileceğinin altını çizdi.
Bush yönetimini 7 yıldır Irak, Filistin ve Lübnan'da izlediği yanlış politikalar nedeniyle "demokratikleşme" idealini "kirli bir kelimeye" çevirmekle suçlayan Rubin, ABD'nin daha fazla demokrasiyi altüst etmek için dini kullanan ve hukuk düzeni yerine kargaşa arayışında olan partileri desteklememesini istedi. ABD Dışişleri Bakanı'na seslenen Rubin, makalesini, "Türkiye uçuruma yaklaşıyor. Lütfen Bakan Rice, kenardan aşağı itmeyin" diye bitirdi.
Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi
14 Nisan 2008
Yargıtay'dan 24 delil
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, Fethullah Gülen hakkındaki beraat kararını onayan Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nin kararına itiraz ederken yaptığı "çete" belirlemesi için 24 delil gösterdi. Başsavcılığın 21 sayfalık itirazında, Gülen'in çete kurup yönettiği iddiasına dayanak yaptığı, aralarında Gülen'in konuşmaları, Genelkurmay ve Emniyet raporlarının da yer aldığı delillerden bazıları şöyle:
- Fethullah Gülen'in kitapları: Asrın Getirdiği Tereddütler, İrşad Ekseni, Fasıldan Fasıla, Küçük Dünyam, Bu Kavga Kimin?, Alvarlı Efe, İz Düşümler, Hitap Çiçekleri.
- Gülen'in konuşması: Arkadaşlarımızın mevcudiyeti İslami geleceğimiz adına bu işin garantisidir. Bu açıdan adliye, mülkiye veya başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ülkelerde garantimizdir. Esnek olun, sivrilmeden can damarlarında dolanın. Kuvvet dengesi yoksa kuvvete başvurmayın. Fuzuli kahramanlık yerine ele geçirmeyi tercih ederim.
- Gülen'in konuşması: Oyunu dünyaya göre oynuyoruz. Bütün dünyaya talibiz. Hazreti Muhammed 'in davası dünyanın bir yerine, bir kıtasına münhasır kalamaz. Gelin dünyanın bütün bucağına Namı Celili Muhammedi'yi duyuralım.
- Gülen'in konuşması: ...Cumhuriyet döneminde ilk kadının asıldığı yerdir Erzurum. Çarşafını çıkarmıyor diye, ilk defa Cumhuriyet Caddesi'nde asılmış bir kadın. İyi bir Osmanlı şehridir fakat saffetini koruyamamıştır, biraz bozdu... asker bozdu... asker, subay kadınları açık gezince yeni yetişen nesiller böyle mekteplerde, zor noktalar...
* Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün Gülen ve örgütü hakkındaki 21 Nisan 1999 tarihli raporu.
* Maltepe Askeri Lisesi'ne sızma çalışmaları ile ilgili soruşturma dosyası: Gülen örgütü amaçları karşısında en büyük engel olarak gördüğü TSK'ye nüfuz etmeye özel bir önem vermektedir. Özel imkânlar sağlayarak subay, astsubay çocuklarını okul ve dershanelerine kaydetmeye çalışmakta, askeri liselerdeki öğrenciler ile irtibat kurarak Işık Evlerindeki toplantılara bu öğrencilerin katılımlarını sağlayarak Risalei Nur ve Fethullah Gülen'e ait kitapların okutulması ve bantların dinletilmesi faaliyetlerinde bulunmaktadırlar.
* Genelkurmay Başkanlığı'nın raporu: Devletin bütün kadrolarında, bürokraside, eğitim, asker ve emniyette kadrolaşarak, vakıf, okul ve dershanelerle eğitilmiş taban oluşturmayı, gizli ve örtülü yöntemiyle yurtiçinde ve yurtdışında faaliyet göstererek Atatürk ilke ve inkılaplarını ortadan kaldırmayı demokratik laik sistemi yıkarak İslami esaslara dayalı bir devlet kurmayı hedeflediği...
**Emniyet Genel Müdürlüğü raporları: Faaliyetlerin ağırlıklı olarak legal kurum ve kuruluşlar vasıtasıyla yürütüldüğü, hem yurtiçi hem yurtdışında eğitim kurumları vasıtasıyla çeşitli dallarda başarılar sağlamak suretiyle eğitim alanlarında kendi propagandalarını yaptıkları, bu şekilde eğitim kurumlarına halkın rağbet etmelerini sağladıkları, şirketler vasıtasıyla özel okulların işletildiği, Türkiye ve diğer ülkelerde, eğitim kurumları başta olmak üzere açılan kurum-kuruluşların koordinesini sağlamak ve faaliyetlerini sürdürmek amacıyla hiyerarşik olarak ülke, bölge, il, semt, ev sorumlularının (imamların) bulunduğu, bazı büyük şirket ve vakıflara bağlı bölge ve il şube başkanlarının da yapılanmada etkili oldukları...
**Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Abant Toplantısı: Fethullah Gülen'in onursal başkanlığını yaptığı bu toplantıda, laiklik ve devlet kavramları erozyona tabi tutulmuş, hak ve özgürlüklerin tanımı ve sayımında laikliğin kısıtlayıcı bir ilke olarak yer almaması gerekir denilerek, yasalarda yer alan laikliği koruyucu düzenlemelere karşı çıkılmıştır.
* Nurettin Veren katıldığı televizyon programında, örgütün para kaynakları, kontrol ettiği büyük mali gücün çapı, finans, sanayi, eğitim, sağlık ve medya sektörlerinde sahip olduğu firma, kuruluş ve yatırımlar, vakıflar, paraların nasıl toplandığı, bu İslami-politik örgütün nasıl kurulduğu, yönetildiği ve işlediği, başta mülkiye, Silahlı Kuvvetler, Emniyet ve Mili Eğitim olmak üzere devlet içinde nasıl örgütlendiği hakkında bilgi vermiştir. Gerektiğinde belirtilen kişi dinlenerek, örgütün yapısı ve finans kaynakları hakkında detaylı bilgiler de elde edilebilir.
Yargıtay Birinci Başkanlığı'na ulaştırılan itirazda, "Dosya kapsamında yer alan ve özetle aktarılan iddiayı sabit kılan deliller bağlamında Gülen'e yüklenen suçun" değerlendirmesi şöyle yapıldı:
"Fethullah Gülen'in ülke içinde oluşturup, daha sonra ülke dışında organize edip yönettiği örgütün, Türkiye'de mevcut anayasal düzeni değiştirmek ve laiklik ilkesini de kaldırarak, yerine şeriat esaslarına dayalı devlet kurmak amacında olduğu, devlet idaresini ele geçirmeyi hedeflediği, sanık Fethullah Gülen'in yurtdışına çıktığı 21 Mart 1999 tarihinden sonra da aynı amaç doğrultusunda faaliyetlerini sürdürdüğü, teşekkülün varlığını koruduğu sonucuna varılmıştır."
Başsavcılığın itirazını Yargıtay Ceza Genel Kurulu görüşecek. Kurulun başsavcının görüşü doğrultusunda karar vermesi durumunda Gülen'in şeriat amaçlı, devlet için çete kurduğu kesinleşecek, ancak zamanaşımı nedeniyle Gülen hüküm giymeyecek. Başsavcılığın suçun sürdüğü yönündeki değerlendirmesi ışığında Gülen hakkında yeni soruşturma da gündeme gelebilecek.
Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi
- Fethullah Gülen'in kitapları: Asrın Getirdiği Tereddütler, İrşad Ekseni, Fasıldan Fasıla, Küçük Dünyam, Bu Kavga Kimin?, Alvarlı Efe, İz Düşümler, Hitap Çiçekleri.
- Gülen'in konuşması: Arkadaşlarımızın mevcudiyeti İslami geleceğimiz adına bu işin garantisidir. Bu açıdan adliye, mülkiye veya başka hayati bir müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti ferdi mevcudiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ülkelerde garantimizdir. Esnek olun, sivrilmeden can damarlarında dolanın. Kuvvet dengesi yoksa kuvvete başvurmayın. Fuzuli kahramanlık yerine ele geçirmeyi tercih ederim.
- Gülen'in konuşması: Oyunu dünyaya göre oynuyoruz. Bütün dünyaya talibiz. Hazreti Muhammed 'in davası dünyanın bir yerine, bir kıtasına münhasır kalamaz. Gelin dünyanın bütün bucağına Namı Celili Muhammedi'yi duyuralım.
- Gülen'in konuşması: ...Cumhuriyet döneminde ilk kadının asıldığı yerdir Erzurum. Çarşafını çıkarmıyor diye, ilk defa Cumhuriyet Caddesi'nde asılmış bir kadın. İyi bir Osmanlı şehridir fakat saffetini koruyamamıştır, biraz bozdu... asker bozdu... asker, subay kadınları açık gezince yeni yetişen nesiller böyle mekteplerde, zor noktalar...
* Ankara Emniyet Müdürlüğü'nün Gülen ve örgütü hakkındaki 21 Nisan 1999 tarihli raporu.
* Maltepe Askeri Lisesi'ne sızma çalışmaları ile ilgili soruşturma dosyası: Gülen örgütü amaçları karşısında en büyük engel olarak gördüğü TSK'ye nüfuz etmeye özel bir önem vermektedir. Özel imkânlar sağlayarak subay, astsubay çocuklarını okul ve dershanelerine kaydetmeye çalışmakta, askeri liselerdeki öğrenciler ile irtibat kurarak Işık Evlerindeki toplantılara bu öğrencilerin katılımlarını sağlayarak Risalei Nur ve Fethullah Gülen'e ait kitapların okutulması ve bantların dinletilmesi faaliyetlerinde bulunmaktadırlar.
* Genelkurmay Başkanlığı'nın raporu: Devletin bütün kadrolarında, bürokraside, eğitim, asker ve emniyette kadrolaşarak, vakıf, okul ve dershanelerle eğitilmiş taban oluşturmayı, gizli ve örtülü yöntemiyle yurtiçinde ve yurtdışında faaliyet göstererek Atatürk ilke ve inkılaplarını ortadan kaldırmayı demokratik laik sistemi yıkarak İslami esaslara dayalı bir devlet kurmayı hedeflediği...
**Emniyet Genel Müdürlüğü raporları: Faaliyetlerin ağırlıklı olarak legal kurum ve kuruluşlar vasıtasıyla yürütüldüğü, hem yurtiçi hem yurtdışında eğitim kurumları vasıtasıyla çeşitli dallarda başarılar sağlamak suretiyle eğitim alanlarında kendi propagandalarını yaptıkları, bu şekilde eğitim kurumlarına halkın rağbet etmelerini sağladıkları, şirketler vasıtasıyla özel okulların işletildiği, Türkiye ve diğer ülkelerde, eğitim kurumları başta olmak üzere açılan kurum-kuruluşların koordinesini sağlamak ve faaliyetlerini sürdürmek amacıyla hiyerarşik olarak ülke, bölge, il, semt, ev sorumlularının (imamların) bulunduğu, bazı büyük şirket ve vakıflara bağlı bölge ve il şube başkanlarının da yapılanmada etkili oldukları...
**Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın Abant Toplantısı: Fethullah Gülen'in onursal başkanlığını yaptığı bu toplantıda, laiklik ve devlet kavramları erozyona tabi tutulmuş, hak ve özgürlüklerin tanımı ve sayımında laikliğin kısıtlayıcı bir ilke olarak yer almaması gerekir denilerek, yasalarda yer alan laikliği koruyucu düzenlemelere karşı çıkılmıştır.
* Nurettin Veren katıldığı televizyon programında, örgütün para kaynakları, kontrol ettiği büyük mali gücün çapı, finans, sanayi, eğitim, sağlık ve medya sektörlerinde sahip olduğu firma, kuruluş ve yatırımlar, vakıflar, paraların nasıl toplandığı, bu İslami-politik örgütün nasıl kurulduğu, yönetildiği ve işlediği, başta mülkiye, Silahlı Kuvvetler, Emniyet ve Mili Eğitim olmak üzere devlet içinde nasıl örgütlendiği hakkında bilgi vermiştir. Gerektiğinde belirtilen kişi dinlenerek, örgütün yapısı ve finans kaynakları hakkında detaylı bilgiler de elde edilebilir.
Yargıtay Birinci Başkanlığı'na ulaştırılan itirazda, "Dosya kapsamında yer alan ve özetle aktarılan iddiayı sabit kılan deliller bağlamında Gülen'e yüklenen suçun" değerlendirmesi şöyle yapıldı:
"Fethullah Gülen'in ülke içinde oluşturup, daha sonra ülke dışında organize edip yönettiği örgütün, Türkiye'de mevcut anayasal düzeni değiştirmek ve laiklik ilkesini de kaldırarak, yerine şeriat esaslarına dayalı devlet kurmak amacında olduğu, devlet idaresini ele geçirmeyi hedeflediği, sanık Fethullah Gülen'in yurtdışına çıktığı 21 Mart 1999 tarihinden sonra da aynı amaç doğrultusunda faaliyetlerini sürdürdüğü, teşekkülün varlığını koruduğu sonucuna varılmıştır."
Başsavcılığın itirazını Yargıtay Ceza Genel Kurulu görüşecek. Kurulun başsavcının görüşü doğrultusunda karar vermesi durumunda Gülen'in şeriat amaçlı, devlet için çete kurduğu kesinleşecek, ancak zamanaşımı nedeniyle Gülen hüküm giymeyecek. Başsavcılığın suçun sürdüğü yönündeki değerlendirmesi ışığında Gülen hakkında yeni soruşturma da gündeme gelebilecek.
Kaynak: Cumhuriyet Gazetesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)