Yılmaz Özdil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yılmaz Özdil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07 Ekim 2009

Hanya Konya

Bazı arkadaşlar mesaj atıp, tehdit eder, “Ayağını denk al, gösteririz Hanya’yı Konya’yı” filan der... Halbuki, ana tarafım Giritli, baba tarafım Aksaraylı, doğuştan görmüşüz biz zaten Hanya’yı Konya’yı!

*

Hadi gelin, size de göstereyim.

*

Bizden banka aldılar. Biz onlardan babayı aldık. Bize pamuk satıyorlar. Eskiden biz onlara satardık. Şeftali ithal ediyoruz onlardan... En son sperm ithal ettik.

140 şirketleri var burada, bizim sadece 14 şirketimiz var orada... İkimizin de üç tarafı denizlerle çevrili; dünyanın en büyük deniz taşımacılığı filosuna sahipler, biz hâlâ taka... Yoksulu sıfır, bizde 4 kişiden 1’i yoksul... Açlık sınırı saçmalığı yok onlarda. Rakıyı raki yaptı, biz Amerikalılara sattık. 10 milyon nüfuslu ülkenin telefonunu 27 milyar dolara verdiler, 72 milyon nüfuslu ülkenin telefonunu 6.5 milyar dolara verdik. Suriye sınırını komple kiralamaya kalktık, adam bizim sınırda saksı bile vermiyor. Öğretmeni 3 kat maaş alıyor. Asgari ücreti 2 kat. Ortalama işçi ücreti, 1.500 Euro... AB üyesi, biz değiliz. Kıbrıs Rumu’nu AB’ye soktu, Kıbrıs Türkü’nü Rum’a sokmaya çalışıyoruz. Avrupa şampiyonu oldu, olamadık. Olimpiyat yaptı, yapamadık. Erkeği, bizden 12 yıl fazla yaşıyor. Çocukları senede 14 litre süt içiyor, bizimkiler 4... Kızları ortalama 18’ine kadar eğitime devam ediyor, bizim mecburi olmasına rağmen 11 bile değil... Yüzde 82’si tuvalet kâğıdı kullanıyor, biz yüzde 8... “Bu iş nüfusla olsaydı, Hintliler ineklerle ahırda yatmazdı” diye düşündükleri için, 1 çocuk yapıyorlar. Onların nüfusu kadar işsizimiz var. Kişi başına milli gelirleri harbi hesapla 25 bin dolar, bizimki kofti hesapla anca 8 bin dolar... Kriz vurdu, büyüdüler, bizi hamdolsun teğet geçti, tarihi küçüldük.

*

Kalp krizi yüzde 9, bizde 19...

Onlar zeytinyağı seviyor, biz yağcılığı...

20 bin lirayı görünce, Çanakkale Yağlı Güreşleri’nin ağalığını kime sattık mesela?

Anestis Milonais ağa’ya!

*

Aramızda saat farkı yok ama, 50 sene ilerdeler... Ve, bunu 18 bakanla yapıyorlar.

Biz 27.

*

Seçim oldu, 3 dil bilen, hukuk ve ekonomi masterli başbakanlarını “Daha iyisini yapabilirdin, senin yüzünden geri kalıyoruz” diye sandığa gömdüler.

*

Niye?

Said-i Nursi’den haberleri yok çünkü hıyarağalarının... E noksan maneviyatla, maneviyatsız maneviyatsız olacağı bu.

Yılmaz Özdil, Hürriyet - 7 Ekim 2009

19 Nisan 2009

Lugano’ya haksızlık yapıldı; nerde bu devlet?

Sene 1979…

Sakarya Üniversitesi davet etti.

Haftada bir ders vermem istendi.

Kabul ettim.

Bir asistan tahsis edildi bana…

İlk, o gün tanıştım.

Bana refakat ediyordu.

İşlerime yardımcı oluyordu.

3 sene sonra…

Doktora sınavına girdi.

Jürideydim.

Pekiyi dereceyle geçti.

1996’da, hükümette bakan oldu.

Benim görüşlerimi savunuyordu.

Özellikle Gümrük Birliği’nde…

Kıbrıs meselesinde…

Antiemperyalist çizgideydi.

Denktaş’a hayrandı.

*

Kim bunu anlatan profesör?

Erol Manisalı.

Asistan kim?

Abdullah Gül.

*

Profesör içerde.

Denktaş zanlı.

Asistan Çankaya’da.

*

Kim kimdir, tanımak lazım bazen.

*

Bakın, TÜBİTAK, lise öğrencileri arasında araştırma yapmış… Yüzde 97’si Mona Lisa’yı tanıyor, yüzde 98’i Müşfik Kenter’i tanımıyor. Yüzde 98’i Amerikalı rap şarkıcısı 50 Cent’i tanıyor, yüzde 100’ü Fahir Atakoğlu’nu tanımıyor. Roma’daki Pisa Kulesi’nin nerede olduğunu biliyorlar, Antalya’daki Apollon Tapınağı’nın nerede olduğunu bilmiyorlar. Yüzde 81’i Brad Pitt’i tanıyor, yüzde 51’i Mehmet Akif Ersoy’u tanımıyor…

*

Bu araştırmayı yapan TÜBİTAK da, Darwin’i tanımıyor zaten!

*

14 yaşındaki kıza musallat olan 76 yaşındaki adamı kurtarmak için Adli Tıp’ta katakulli çevrilen memlekette… Kız çocuklarının çağdaş eğitim alması için hasta yatağında çırpınan Profesör Türkan Saylan’ın evi basılıyorsa… Şaşılacak fazla bi şey yoktur yukarıdaki örneklere.

*

Neyse boş verin canım…

Galatasaraylı Arda’ya 3 maç ceza verilirken, Fenerbahçeli Lugano’ya 5 maç ceza verilmesi haksızlık oldu hakikaten…

Adaletsizlik oldu.

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 18 Nisan 2009

28 Ocak 2009

En az 49 tane faili meçhul var bu ülkede

71 milyon 517 bin 100.

Nüfusumuz buymuş.

*

Aslında...

71 milyon 517 bin 149 olacaktı.

49’u öldü.

*

Ankara’da.

Hatırlarsınız...

49 bebe peş peşe can vermiş, el kadar cesetleri kantinden buldukları karton kutulara koyup iade etmişlerdi babalarına, "Gene yap, 9 ay sonra gene gel!"

*

Ağlamıştınız filan hani.

*

Bi tanesi Selin’di.

Kız.

Pembiş pembiş kıyafetleri hazırdı...

Bebek bezi kolisinde verdiler onu.

"New born" yazıyordu kolide...

"Yeni doğdu" yani.

Ölü.

*

"Nasıl olur?" demişti babası kameralara, "Nasıl olur?" diye haykırmıştı... Gitti savcılığa başvurdu, "Lütfen araştırın" dedi, "nasıl olur?"

*

Yazın ortasıydı...

Ağustos başı.

5 ay geçti.

Kışın ortası...

Ocak sonu.

Ankara’da doğan, yaşayan, ölen herkesten sorumlu Ankara Valisi, durdu durdu, bekletti bekletti, unuttunuz tabii bu arada, unuttuk, 5 ay sonra, Cumhuriyet Başsavcılığı’na "soruşturma izni vermediğini" açıkladı...

"Soruştur-ma" dedi!

*

Hastanenin adı Zekai Tahir Burak "Araştırma" Hastanesi... Ama, bebeler niye öldü, "araştırmak" yasak!

*

Faili meçhul kaldı bebeler.

*

"Kimse faili meçhul kalmasın" diye, arkeolog gibi tarlaları kazan, evleri basan, hukukçuları, profesörleri, sendikacıları, gazetecileri içeri tıkan, taaa Kanadalardan sahte hahamları falan "canlı" yayına çıkaran devletimiz... "Cansız" bebelerin üstünü örttü.

*

Kendi günahsız bebelerinize sahip çıkmayıp, Filistin’deki bebeler için nasıl çırpındığınızı bildiğimden... Bu basit konuyla canınızı sıkmak istemezdim.

Cahilliğime verin artık.

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 28 Ocak 2009

07 Eylül 2008

Deniz Feneri az! Okyanus Feneri lazım bunlara...

Yüzyılın tokadı...

Deniz Feneri.

Bakıyorum yazılıp çizilenlere...

Hep aynı benzetmeler yapılıyor:

"Dindar insanlarımızı kandırarak..."

"Temiz duyguları kandırarak..."

"Hassas yürekleri kandırarak..."

"Vicdanlı insanlarımızı kandırarak..."

"Saf Anadolu insanını kandırarak..."

*

Yok öyle!

*

Kendinizi kandırmayın...

Saf maf değil, o para kaptıranlar.

*

Bu dünyada her türlü katakulliye rıza gösterip, öbür dünyayı makbuz karşılığı satın almaya kalkan... Kaç euroysa ödeyip, cennette tapu kapmaya çalışan Şark kurnazı onlar.

*

Üzülmeyin sakın.

*

Gariban şehit çocuklarının yırtık pırtık çoraplarla gezdiği bir ülkede, Mehmetçik Vakfı dururken, Tanzanya’daki yoksullara iftar vermeye çalışıyorsa "vicdan sahibi" Anadolu insanı...

Bırakın dolandırsınlar kardeşim!

*

Sevaptır.

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 7 Eylül 2008

12 Ağustos 2008

ABD, Rusya Çin ve biz...

Gürcistan’a askeri yardım vermek, Şota’ya forma vermeye benzemez... Rusya mangalında Amerikan maşasına kömür taşımak da, varoşa kömür taşımaya benzemez.

*

Türkiye’nin başındakiler, Türkiye’nin başını büyük belaya soktu.

Ama bunu yarın yazarız...

*

Şota demişken, hazır...

Spor yazalım bugün.

*

Pekin Olimpiyatı başladı.

5 tane maskotu var.

Beibei.

Jingjing.

Huanhuan.

Yingying.

Nini.


Sevimli çizgi kahramanlar...

Dünya çocuklarının ilgisini çekebilmek için üretildiler. Biri balık, biri panda, biri antilop, biri kırlangıç, biri de alev... Hem 5 kıtayı sembolize ediyorlar, hem olimpiyat ateşini, hem Çin’in en meşhur 4 hayvanını, hem de doğa sevgisi, oyun, dostluk, neşe, iyimserlik gibi kavramları.

*

Çocuklar kolay ezberlesin, akılda kalsın diye, aynı hecenin iki kez tekrar edilmesinden oluşuyor isimleri... Bu isimlerin hecelerini tek tek, yan yana dizdiğinde şu cümle çıkıyor:

"Bei Jing Huan Ying Ni..."

Yani?

"Pekin’e hoş geldiniz..."

*

Çok hoş di mi?

*

Bilimde, teknolojide, eğitimde, sanatta, sporda, kalkınmada dünyaya tur bindiren Çin’in, çocuklarına sunduğu toplam sembol işte bu: "Yaratıcı zeká."

*

Bush oradaydı.

Putin oradaydı.

Aliyev oradaydı.

Bizimki Bitlis’teydi.

*

Geçti kara tahtanın önüne.

Aldı tebeşiri.

Çocuklarımızın geleceği için...

Milli eğitimin sembollerini yazdı:

Oku.

Düşün.

Uygula.

Neticelendir.


*

Baş harflerini yan yana diziyorsun:

ODUN!

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 12 Ağustos 2008

11 Ağustos 2008

Haincik

Zannedersin Cudi’dir.

Adam Karacaahmet’e kurmuş havanı Selimiye Kışlası’na fırlatıyor; Çamlıca’ya doçka yerleştirip aşağıyı taramasına ramak var...

*

Bizimkiler hálá uyarıyor:

“PKK demeyin, reklamı olur.”

*

Ne diyelim mesela?

Terörişko mu diyelim?

*

Güngören’de çoluk çocuk havaya uçuyor; Vali ebelek gübelek diyor, PKK diyemiyor.

*

Kardeşim...

Adını anmıyoruz diye, hayata mı küsecek örgüt? Psikolojik harekát şampiyonu ABD, Bush’un “El Kaide” demesinde sakınca görmüyorsa, bizim PKK dememizde ne sakınca var? Gülmekten mi öldürmeye çalışıyoruz PKK’yı?

*

Hatırlayın...

PKK, terör örgütü listelerinden çıkmak için kıçını yırttı, adını değiştirdi, önce Kadek, sonra Kongra-Gel yaptı, uğraştık, çabaladık, o PKK’nın bu PKK olduğunu kanıtladık, yeniden listeye soktuk...

Şimdi diyorlar ki:

“PKK demeyin.”

*

Ne diyelim?

Gafilcan mı?

Hadisenin vahametini küçültmek için “canlı bombacık yakalandı” mı diyeceğiz bu saatten sonra?

*

“Üç beş çapulcu” dedik, dedik de, ne geçti elimize? PKK’ya PKK dediğimiz için mi, yoksa AB’ye uyum ayaklarıyla şımarttığınız için mi büyüyor PKK?

*

Üstelik...

Mevzu Atatürkçüler olunca kafa göz girmeyi biliyorsunuz; “darbeciler, suikastçılar, ırkçılar, katiller sürüsü” filan... Madem Ergenekon terör örgütüdür, niye habire “Ergenekoncu” diyorsunuz? Onunki reklam olmuyor mu?

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 10 Ağustos 2008

10 Temmuz 2008

Zahmet olacak ama ara sıra teröristlerin telefonlarını da dinleyin

"150’şer kişilik, 40 ekip kuruldu.

Eşzamanlı baskınlar yapıldı."

Ergenekon operasyonunu böyle duyurmuştu devletin haber ajansı...

"150’şer kişilik, 40 ekip."

*

Evinde pijama-terlik oturan emekli generalleri yakalamak için "6 bin polis"i seferber edersen, bırak vatandaşları, polisi korumak için bile polis kalmıyor maalesef.

*

Hangi gazetecinin telefonda kiminle konuştuğunu, kiminle hatıra fotoğrafı çektirdiğini biliyorsun, dinliyorsun, izliyorsun... Adam elinde pompalı tüfekle burnunun dibine gelmiş, haberin yok.

*

Eminim, polislerimizi şehit edenleri, "Mustafa Balbay’ın tetikçileri" ilan edecektir yalaka gazeteler...

Biz gene de hatırlatalım:

Neve Şalom, Beth Israel.

Sadece 5 gün sonra...

HSBC, İngiliz Konsolosluğu.

Ya, Cumhuriyet Gazetesi?

6 günde 3 defa bombalandı.

Atıp, kaçtılar.

Atıp, kaçtılar.

Atıp, kaçtılar.

Kaçanlardan biri, gitti...

Danıştay’ı bastı.

Sonra, Hrant.

Şimdi, bu.

*

Vali, hep aynı vali.

Polis şefi, hep aynı polis şefi.

*

Türkiye’yi ve dünyayı ayağa kaldıran korkunç olaylar yaşanıyor bu şehirde... Belli ki, ağır istihbarat zafiyeti var, konsantrasyon bozukluğu var. Ama bakıyorsun... Havaalanında esas duruşta bakan karşılamaktan, gazetecileri dinlemekten, emekli generalleri o cezaevinden bu cezaevine taşımaktan, Sinan Aygün’ün eurolarını saymaktan, milletin gözüne biber gazı sıkıp, hastaneye gaz bombası atmaktan, tribüne kurulup maç seyretmekten, teröristleri takip etmeye vakitleri yok arkadaşların.

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 10 Temmuz 2008

12 Haziran 2008

I love Humeyni!

"Humeyni’yi seviyorum.

Atatürk’ü sevmiyorum.

Maraş’ta Fransız askerleri Nene Hatun’un başörtüsüne uzandı. Sütçü İmam ilk ateşi açtı, böylelikle Kurtuluş Savaşı başladı. O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanlar hep Müslüman... Atatürk olmasaydı, İngilizler olsaydı, haklarım daha geniş olacaktı."

*

Böyle dedi.

*

"Türbanlı böyle dedi"
demiyorum; çünkü bütün türbanlılar böyle düşünmediği gibi, böyle düşünen türbansızlar da var.

Demem şu...

*

Nene Hatun, Maraşlı değil.

Erzurumlu.

Savaştığı düşman, Fransız değil.

Rus.

Rus başörtüsüne saldırmadı.

Aziziye Tabyası’na saldırdı.

Milli mücadelenin mangal yürekli evladıdır ama, milli mücadelenin ilk kurşununu Sütçü İmam sıkmadı.

Hasan Tahsin sıktı.

Maraş’ta değil, İzmir’de.

Takvime bak.. Hasan Tahsin’in tetiğe basmasıyla, Sütçü İmam’ın tetiğe basması arasında 6 ay var...

Sütçü İmam, Fransız vurmadı.

Ermeni vurdu.

Maraş’ta düşmana ilk müdahaleyi yapan da, aslında Sütçü İmam değil.

Çakmakçı Sait.

Silahı yoktu.

Yumruğuyla saldırdı.

Şehit oldu.

Maraş’ı önce kim işgal etti?

Arkadaşın İngilteresi!

Kim sesini çıkarmadı?

Arkadaşın padişah efendisi!

Kim kurtardı?

Arkadaşa daha geniş haklar tanıyacak olan İngilizlerin gemisiyle kaçan padişah efendinin idam etmek için arattığı Atatürk!

*

O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanların hep Müslüman olmadığını da görürsünüz...

Bizzat Ordinaryüs Profesör Mazhar Osman’ın ağlayarak okuduğu "şehit listesi"ne göre, bu toprakları İngilizler işgal etmesin diye savaşan, can veren İstanbullu hekimler arasında, 140 Türk, 32 Ermeni, 25 Rum, 18 Yahudi var.

Ve, dikkatinizi çekerim, hepsine birden "şehit" demişler... Çünkü şehitlik kavramı, "o dönemin sosyolojik yapısı"na göre, dinle alakalı değil, yurtseverlikle alakalı.

*

Uzatmayayım.

Tehlike ne İran’dır, ne İngiltere...

Kara cehalettir.

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 12 Haziran 2008

Başsağlığı...

"Seks kölesi"ni biliyordum da...

"Seks kenesi"ni ilk kez duydum.


*

Karabük'te kene ısırması sonucu hayatını kaybeden 75 yaşındaki talihsiz kadının cenaze namazını kıldıran imam açıkladı: "Fuhuştan oluyor..."

*

Fuhuş artınca bu tür şeyler olurmuş!

*

Geçenlerde de, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde bir dergi dağıtıldı... İmam Hatip Liseleri Mezunları Derneği'nin dergisi... Orada da yaz aylarında plajlarımızda sık sık görülen boğulma vakalarına bilimsel açıklama getirilmişti: "Herhangi bir kişi, denizde boğulmak üzereyken, samimi şekilde dua ederse, kurtulur."

*

Kanıt?

Titanik...

*

Dergiye göre, "Titanik'ten kurtulanlar bu şekilde kurtuldu."

*

İstanbul'da da Tıp Festivali başladı.

Camide.

Merkez Efendi Camisi'nde.

Büyükşehir Belediye Başkanı -ki muhallebici mimardır- "şifa olsun" diyerek, "mesir macunu" dağıttı.

*

Netice itibarıyla...

- Rahmetli TC'yi nasıl bilirdiniz?

- İyi bilirdik.

- Hakkınızı helal edin.

- Helal olsun.

- Gömün.

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 1 Haziran 2008

11 Mayıs 2008

Sağlık reformu!

Size kötü bir haberim var...

Milletvekillerimiz hasta.

*

2007 yılında, sadece 1 yıl içinde...

"18 bin 784 kez" doktora gitmişler!

*

Evet... 18 bin 784 kez.

*

Elimde, TBMM Baştabiplik Polikliniği’nin "hasta sayısı"nı döküm döküm gösteren istatistik raporu var.

Göz doktoruna 412 kez...

Dişçiye 643 kez...

Kulak burun boğaza 784 kez...

Dahiliyeciye 1.013 kez...

Dermatoloğa 1.470 kez...

Pratisyene 11.256 kez gitmişler.

351 kez röntgen çektirip...

2.393 kez tahlil yaptırmışlar.

*

İşin hazin tarafı...

Eşleri ve çocukları da hasta.

*

Milletvekillerimizin eşleri ve çocukları, "19 bin 716 kez" doktora gitmişler!

*

Daha hazin tarafı...

Meclis’in personeli ve emekli milletvekillerimiz de hasta...

Onlar da, sadece 1 yıl içinde, "94 bin 441 kez" doktora gitmişler!

*

Fatura?

56 trilyon 535 milyar liracık.

*

Üstelik, iyileşemiyorlar...

Çünkü, 2006 faturası ne?

52 trilyon 611 milyar liracık.

*

Siz seçtiğiniz ve parasını da siz ödediğiniz için, belki bilmek istersiniz diye düşündüm... Cümleten geçmiş olsun.

Vatan sağolsun!

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 10 Mayıs 2008

02 Mayıs 2008

Taksim

Kliment Vefremoviç Voroşilov...

Var mı tanıyan?

Mihail Vesilyeviç Frunze?

*

Hadi bi soru daha... Erkek ceketlerinin düğmeleri sağda mı olur, solda mı?

*

Voroşilov, adı üstünde, Rus.

Frunze de.

Bolşevik devriminin generalleri.

Atatürk için "özel" adamlardı.

Çünkü, Kurtuluş Savaşı’nda dünya bize silah doğrultmuşken, bize destek veren Sovyetler’in "apoletli elçileri"ydi onlar... Frunze, 1921’de TBMM kürsüsüne çıkmış, Rus halkı adına, Sakarya Zaferimizi kutlamıştı. Voroşilov ise, "silahsa silah, paraysa para, isteyin verelim" demek için, savaşın en zorlu günlerinde Ankara’daydı.

Atatürk, onları unutmadı hiç.

*

Diyeceksiniz ki, e-ee?

E’si şu...

Taksim Meydanı’yla ilgili ne zaman bir tartışma olsa, aklıma geliverir Voroşilov ile Frunze... Çünkü, Taksim Cumhuriyet Anıtı’nda heykelleri var onların... Bizzat, Atatürk’ün emriyle dahil edildiler, Anıt’taki figürler arasına... 1928’den beri orada, Taksim’in göbeğinde, Atatürk’ün hemen yanıbaşında duruyorlar.

*

Taksim Cumhuriyet Anıtı’nda "ne var, niye var" gibi soruları merak etmeyen, orada "kim"lerin olduğundan haberi bile olmayan bir toplumun, "Taksim’e çıkarım, çıkartmam" diye kavga etmesinin manası var mıdır? "Gomünistler Moskova’ya" diyen dangalakların, Taksim Anıtı’nda Bolşevik generallerin önünde saygı duruşunda bulunması veya onları sendikalardan koruması, komik değil midir?

*

Habire önünden gelip geçtiğimiz Taksim Cumhuriyet Anıtı yıllardır orada dururken, Atatürk, Rus generalleri yanına yerleştirmişken; nasıl oldu da, 1950’den itibaren, Kurtuluş Savaşı’nda bize kurşun sıkanlarla kanka olup, bize destek verenlere düşman olduk? Atatürk o heykeli, kafasına kuş pislesin, siz de seyredin diye mi dikti?

*

Amaaaan, bana ne be...

Sıkıldık tarihten.

Magazine geçelim...

Erkek ceketlerinin düğmeleri sağda olurken, Taksim Cumhuriyet Anıtı’ndaki Atatürk’ün ceket düğmeleri neden solda?

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 1 Mayıs 2008

01 Nisan 2008

Mehmet Bugün pazar

Spor yapalım biraz.

Spordan Sorumlu Bakan Murat Başesgioğlu, "Milli takımda Türk olmayan Mehmet olmasın" demiş...

Aurelio’yu kastediyor.

*

Hükümette niye İngiliz vatandaşı Mehmet var o zaman?

*

Madem "Türk" kelimesine bu kadar hassasız... Adında "Türk" olan Telekom’u Arap’a satan belgede, Bakan Başesgioğlu’nun imzası yok mu?

*

Milli takımın, bayrağı temsil eden 85 yıllık formasının, durup dururken "kırmızı-beyaz"dan "turkuvaz"a dönmesine niye ses çıkarmadı Spor Bakanı? "Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen turkuvaz" mı diyeceğiz bu saatten sonra?

*

(Spor dedim aklıma geldi... Geçenlerde, Seyit Onbaşı’nın 276 kiloluk top mermisini "iman gücü"yle kaldırdığını söyledi Başbakan... İçimizdeki en imanlı adam Naim Süleymanoğlu mudur? 276 kiloluk top mermisini koysak bugün önlerine, kabine üyeleri kaldırabilir mi? Mesela, Ali Babacan, Ertuğrul Günay... İmansız mıdır? Diyanet İşleri Başkanı, neden Halter Federasyonu Başkanı değil?)

*

Aurelio, 1 kişi.

Biz, 70 milyon.

Herkese yetecek kadar Türk var...

Bu 70 milyondan milli kalitede bir "libero" bulamıyorsak -ki, bulamıyoruz- asıl o zaman telaşa kapılmak lazım!

*

Milli maç öncesinde telekız pazarlığı yapanların, şike şaibesi olanların, bahis oynayanların, basın tribününe "geçirdik" diyenlerin, milli formayı giymesine itiraz eden var mı hiç? Ben duymadım...

*

Gurbetteki 2.5 milyon Türk’ün 700 bini Alman oluyorsa... Eline üç kuruş geçen, çocuğu Amerikalı olsun diye, eşini ABD’de doğurtuyorsa... "Green Card"a hücum varsa... Belçika vatandaşı gazetecilerimiz ekranlara çıkıp, bize akıl verebiliyorsa... Beyaz Saray çıkarları için yemin eden türbanlı arkadaş, milletvekili seçilebiliyorsa... Kraliçe vatandaşı Bakan, normalse...

Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Aurelio’ya, teşekkür borçluyuz, teşekkür.

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 30 Mart 2008

27 Mart 2008

Toplantı...

- Beyler, borsa düşüyor...

- Sezer’in işidir, o yaptı diyelim.

- Sezer emekli oldu birader...

- Başsavcı’nın yüzünden diyelim.

- Bak, o olur...

- 10 milyar dolar kaçırdı diyelim.

- 20 diyelim, 20!

- Bi dakka arayayım şu şişmanı, "Alo, benim ben... 25 milyar dolar kaçırdı diye yaz... 35 mi yazdın? İyi, değiştirme o zaman, 35 milyar dolar kaçırdı yaz... Öbürlerini de ara, onlar da yazsın."

- Dolara n’apçaz?

- 2 sıfır daha atalım.

- Kalmadı ki sıfır... Dedim ben size, bi defada 6’sı birden atılmasın diye, 4’ü atılsaydı, 2’sini de şimdi atardık, yırtardık.

- Valla hiç boşuna kafa yormayalım arkadaş, direkt Euro’ya geçelim, herkes Euro kullansın, indi çıktı stresi olmaz.

- Riyal’e geçsek...

- Dur be kardeşim! Zaten başımız dertte, riyal miyal yumurtlama...

- E canım, İran Riyali demeyiz, Suudi Riyali deriz, ne var bunda? Hacılara da kolaylık olur. Bi taşla iki kuş.

- Kürşat, çıkar şunu kardeşim toplantıdan, gözünü seveyim...

- Gel abi sen, hava alalım biraz.

- Malezya Ringgit’i desek...

- Abi, ölümü öp, çıkalım!

- Tövbe tövbe, ne diyoduk?

- Dolara n’apçaz?

- Başsavcı maaşını komple dolara yatırdı, pariteyi kasten zıplattı diyelim.

- Yerler mi?

- Yemesine yerler de, adamın maaşı 4 bin lira falan... Bizim maaşları da kurcalarlar sonra, akıllarına getirmeyelim.

- Şimdi bakın şöyle yapalım... Başsavcı bu işi çıkarınca Dow Jones düştü, petrol fiyatları yükseldi, petrol yükselince dolar da yükseldi diyelim.

- Hay aklınla bin yaşa!

- İşsizliği de savcıya yıksak mı?

- Yık sen, yık...

- İtiraz edene kömür takviyesi yapın, içeri girenlerin fotoğraflarını da koyun, ülkeyi yıkcaklar, ekonomiyi batırcaklar falan deyin.

*

- Abi...

- Ne?

- Borsa yükselişe geçti...

- Yapma!

- Valla... Dolar da iniyor iyi mi.

- İstikrar deyin o zaman... Ara şişmanı, istikrar yazsın. Piyasa, Başsavcı’ya kulak asmadı yazsın... Çok fena rezil oldu desin.

- İşsizliğe ne desin?

- Onu demesin.

Yılmaz Özdil, Hürriyet, 27 Mart 2008

19 Mart 2008

Nalıncı Keseri

YARGITAY Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi'nde kapatma davası açtı...

*

Bunu duyan Başbakan Erdoğan, hukuka büyük saygısı olduğu için, "Yargıya intikal eden konular üzerinde konuşmamız yanlış olur" dedi.

Meclis Başkanı Toptan da, devleti temsil eden, sorumlu bir siyasetçi olduğunu kanıtlayıp, "Türkiye bir hukuk devletidir, Anayasa Mahkemesi'nin en doğru kararı vereceğine inanıyorum, herkes hukuka güvensin, müsterih olsun" dedi.

Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin ise, her zamanki gibi mantıklı ve olgundu, "Adalet Bakanı olarak, yargıya intikal eden bir konu hakkında yorum yapmam uygun olmaz, ancak şunu söyleyebilirim ki, siyasilerin kendilerini, davranış biçimlerini çek etmelerinde fayda var" dedi.

Eski Adalet Bakanı ve şimdiki Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek ise, dayanamadı, vatandaşın duymak istediği en doğru cümleleri kullandı, "Hizmet için seçilenler, kavga çıkması, gerginlik olması için olaylara adeta çanak tutuyorlar, çok net iddia ediyorum, partinin kapatılmasını en çok siyasiler istiyor, yoksa bu kadar ahmakça politika güdülemezdi" dedi.

*

Ama ne zaman dediler bunları?

DTP için dava açıldığında!

*

Şimdi ne diyorlar?

"Garabet..."

"Yüz karası..."

"Halkı da kapatın bari!"

"Görülmemiş utanç..."

"Savcı yargılansın!"

"Savcı da ölümü tadacak!"

*


Zaten anlatmaya çalıştığımız bu...

Hukuk, bir gün herkese lazım!

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 18 Mart 2008

27 Kasım 2007

DTP, ETP, FTP... Harf çok ZTP’ye kadar yolu var

Günlerdir tartışılıyor...

DTP kapatılsın mı?

Kapatılmasın mı?

*

Kapatılırsa ne olacak?

Yenisi açılacak.

Kapattın daha önce...

Yine açtı.

*

Peki...

Mesela, Avrupa’da parti kapatan "tek" devlet bizimki mi?

Değil.

Ama, Avrupa’da "en çok" kapatan bizimki.

Niye?

Çünkü, Avrupa’da kapatılan partiyi, hem de aynı kadrolarla, bir daha açtırmazlar adama...

Yok öyle yağma!

Bizde ise, çaycı alırken bile temiz káğıdı istiyorlar, parti kurmaya kalk, tescilli PKK’lı bile olsan, fark etmiyor...

Bile bile lades!

*

E sonra?

"Aç kapa, aç kapa!"

Nasıl olsa, soran yok...

"Kardeşim, devlet mi yönetiyorsun, musluk reklamı mı çekiyorsun?"

*

Halbuki...

3 satır tarih okusan.

Aradan 89 sene geçmesine rağmen, Kürt Teali Cemiyeti ile PKK arasında hiçbir fark olmadığını görürsün.

Bu topraklarda kurulan, Kürt İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni, Kürt Milli Fırkası’nı, Kürdistan Teşriki Mesai Cemiyeti’ni hatırlamazsan... Hadiseyi sadece DTP’den ibaret sanman, normal.

Osmanlı’daki Jin, Rozi dergilerini, Serbesti Gazetesi’ni bilmezsen...

Roj TV’yi yeni icat zannetmen de, normal.

Suudi Arabistanlı Lawrence vardı da, Binbaşı Noel yok muydu?

Bugün Amerikalı General Petraeus var da, o gün, Amiral Bristol yok muydu?

Şeyh Said’in taaa 1925’te ayaklanma için belirlediği tarih, Nevruz değil miydi?

Zaten asıl mesele, yine Musul’un, petrolün paylaşımı değil miydi?

*

Öyleydi... Ama, demem o değil.

*

PKK’nın 1978’de kurulduğunu kabul edersek, o günden bugüne, yönetim kadroları aynı mı?

Aynı.

Ya bizim?

10 başbakan değişti.

6 cumhurbaşkanı.

*

Var mı devlet politikası?

Yok.

Ecevit’in yoğurt yiyişi farklıydı, Demirel’in farklı... Yılmaz başka baktı, Çiller başka, Erdoğan başka bakıyor... Evren’in görüşü ne yöndeydi, Özal’ın ne yöndeydi, Gül’ün ne yönde?

Öbürü, ısrarla, hep aynı hat üzerinde ilerliyor.

Sen, habire şerit değiştiriyorsun.

*

Netice?

İşte böyle, döner dolaşır, gelirsin başladığın noktaya ve sanki ilk kez duyuyormuş gibi sorarsın, "kapatalım mı, kapatmayalım mı?"

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 27 Kasım 2007

22 Ağustos 2007

Bavulları hazırlayın...

"Hepimiz Ermeniyiz..."

Alkış.

"Hepimiz Türküz..."

Nazi.

*

Evet, Türk Tarih Kurumu Başkanı’nın lafları yakışıksız da... Öbürü şık mıydı?

*

Kürt milliyetçiliği yapıp, Türklüğü reddedenin Ahmet Türk olması, ayrı bir dram tabii...

*

Bakın, çıkıyor ağızdaki baklalar tek tek... "Herkesi kucaklayacağım" diyen Başbakan, bi anda karakucağa daldı, "benim seçtiğimi cumhurbaşkanı olarak tanımayan, vatandaşlıktan çıksın" deyiverdi...

Neden?

Ananı da al git, kesmedi.

Defol git’e geldi sıra.

Ondan.

*

Sezer’i yuhlamak, serbest...

Gül’e itiraz, vatana ihanet!

*

Ben size söyleyeyim...

Tayyip Erdoğan "ya sev, ya terk et" dediği için, oyu en az 5 puan artmıştır...

Atatürk Türkiyesi, kendi halkı tarafından inkár edildi çünkü.

*

Böyle bundan sonra...

Tarikatlar iktidar.

Türkler azınlık.


Hem Türk, hem laiksen, çare yok, tası tarağı toplayıp gideceksin bu topraklardan.

*

Peki, yolculuk ne zaman?

İki küçük pürüz halledilir halledilmez...

*

Anayasa, madde 66.

"Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür."

Anayasa, madde 23.

"Vatandaş sınır dışı edilemez ve yurda girme hakkından yoksun bırakılamaz."

*

Niye harıl harıl "sivil" anayasa hazırladıklarını zannediyorsunuz...

Belli ki, bu iki madde burundaki "sivilce..."

Sıkıp attıklarında, tamamdır!

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 22 Ağustos 2007

23 Haziran 2007

Hafıza

Rengi, kirli beyaz, mat... Ama hafif yağlı. Macun gibi. Rulosundan bozup, şekil verebiliyorsun, iri taneler halinde ufalamak mümkün. Kokusuz. Sinsi yani... 3 bin derece ısı veriyor. Basıncı, dehşet. Bozulmuyor. Al, 15 yıl sakla.

Nedir bu?
A4.
Ankara'da patlayan...
Portekiz malı.
Irak'tan ithal.

* * *

Küçücük. El kadar. Komple plastik. Minicik iğnesi dışında metali yok... Bu yüzden dedektörle bile yakalayamıyorsun.

Bu nedir?
Mayın.
İtalyan.

Hatırlayalım...
Kasım 1998.
Hürriyet gazetesi.
Öcalan'a villa tahsis edildiği dönemde İtalya'nın Başbakanı olan D'Alema, ne demiş?
"PKK'ya mayın sattık."

* * *

Biraz daha hatırlayalım...
Haziran 1999.
İmralı duruşması.
Öcalan anlattı. Anadolu Ajansı tüm dünyaya servis yaptı. Gazeteler de yazdı.

"Yunanistan, bomba dahil, eğitim verdi, ağır silahlar sağladı. Güney Kıbrıs Rum Kesimi, geçişler ve pasaportlar için yardım etti. Buradan aktarılan paralar, kiliseler aracılığıyla verildi. Paramız Avrupa'da. Çeşitli bankalara yatırılıyor. Ağırlık İsviçre'de... Arşivimiz dağınık, daha çok Avrupa'da... Kazakistan ve Azerbaycan'daki temsilciliklerimiz çok güçlü. Moskova'daki temsilciliğimiz, bunlara para desteğinde bulunuyor. Bayan Mitterand'ın ilişkileri var, doğru. Yugoslavya'da eğitim yaptırdık. İran'da hastanemiz var. Asala ile ilişkimiz oldu. İngiltere, Kürt üzerinde derin bir politikanın sahibi; 150 yıldır... Lord Avebury ile görüştüm. İtalya'da da bir lordla görüştüm. Almanya'da çok sayıda örgüt mensubu var. Alman Senatör Lummer ile Şam'da görüştüm. Almanya'da eylem yapmamamız için benden yardım istedi. Siyasi eğitim merkezi Hollanda... Evler tuttuk, Hollanda makamları ses çıkarmaz. Belçika'da güçlü temsilciliklerimiz var."

Ki, o zamanlar...
Henüz komşumuz olmamıştı ABD.

Unutursan bunları...
Bak, Ankara'nın göbeğine...
Böyle hatırlatırlar.

Ve, ısrarla ısrarla ısrarla ısrarla, diyor ki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt:
"Terör örgütünün arkasındaki kurumlara bakmamız lazım... Kim besliyor bunları? Bunlara bakmamız lazım... Başka bir şey söylemeyeceğim."
Daha ne desin?

* * *

"Yaşasın AB... Bizi demokratikleştirecekler" diye havayi fişek patlatanlara soruyorum...
Daha ne desin?

Yılmaz Özdil - Sabah, 24 Mayıs 2007
Related Posts with Thumbnails