Cumhuriyet Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Cumhuriyet Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

03 Eylül 2009

Ilımlı Bir İslam Ülkesinden Görüntüler...

Geçtiğimiz haftalarda Malezya’da yaşananlara ilişkin kimi haberleri, şeriat düzeniyle insan hakları, demokrasi arasındaki ilişkileri tartışan yazıları okurken aklıma yine Richard Holbrooke’un New Perspective Quarterly dergisinde, Türkiye’deki seçim sonuçlarını değerlendirirken söyledikleri geldi: “Batı, dünyada ılımlı İslam istediğini söylüyor. İşte size Müslüman dünyasındaki en demokratik iki ülkeden biri, öbürü de Malezya” (Ağustos 2007).

Önce kısa bir anımsatma
Malezya’nın nüfusunun yüzde 60’ı Malay ve Müslüman, yüzde 40’ı Hıristiyan ve Budist Çinlilerden oluşuyor. Ülkenin hukuk rejimi bu ırk ve din ayrımını yansıtıyor: Müslümanlara şeriat kuralları uygulanıyor, diğerlerine sivil hukuk kuralları.

Ülkeyi 50 yıldır yöneten Bağımsız Malaya Ulusal Birliği (BMUB) muhafazakâr, ırkçı (Müslüman ve Malay) bir parti. Oy tabanı zayıfladıkça, BMUB, köktendinci PAS’a (Pan-Malezya İslami Partisi) yanaşıyor onun politikalarını benimsiyor, şeriat kurallarını daha yaygın, giderek toplumun tümünü etkileyecek biçimde uygulamaya yöneliyor. Bu nedenle de etnik gruplar, dini cemaatler arası çatışmalar giderek çoğalıyor, keskinleşiyor. Gözlemciler, Malezya’da 20 yıl önce başını tesettüre uygun bir biçimde örtenlere pek rastlanmazken, bugün hemen bütün Malezyalı kadınların başlarını örttüklerine işaret ediyorlar. Diğer taraftan şeriat kurallarıyla yönetilmek istemeyenlerin din değiştirmesine de izin verilmiyor, bu yönde girişimlerde bulunanlar cezalandırılıyor (Global Politikültür, 22.08.07).

İnek kellesi, rock konseri ve kamçılara dair...
Şeriat uygulamaları yaygınlaştıkça ve Müslümanların yaşam koşulları giderek daha yakından denetim altına alındıkça, köktendinci akımların cüreti ve etkisi de giderek artıyor.

Örneğin, başkent Kuala Lumpur’a yaklaşık 25 km uzaklıktaki Shah Alam kentinde geçen hafta cuma günü yaklaşık 50-60 kişilik bir grup, bölgelerinde restore edilmesi planlanan 150 yıllık Hindu tapınağını protesto etmek için, cami çıkışında bir yürüyüş düzenlediler. Tapınağın kapısına geldiklerinde “Allahu Ekber” ve “tekbir” sloganlarının ve posterlerinin yanı sıra ellerinde başka bir şeylerin olduğu da dikkat çekiyordu. Göstericiler beraberlerinde kesilmiş inek kafaları getirmişlerdi. Hindular için kutsal sayılan bu hayvanların kesik kafalarını tapınağın kapısına koydular, tükürdüler, tekmelediler, kameralara poz verdiler. The Strait Times’ın aktardığına göre, muhalefet partilerinin fener alayı, basın açıklaması gibi olaylarını dağıtmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan polis gelişmeleri sessizce seyretti.

Bu ikinci en demokratik ülkede, Müslüman ve Malay olmayan azınlıkların yaşamlarının gittikçe zorlaştığı bir gerçek. Ama Müslüman Malay nüfusun da tozpembe bir dünyada yaşadığı söylenemez. Geçen haftalarda iki örnek bu kesimin de bireysel özgürlüklerinin nasıl hızla aşınmakta olduğunu gösteriyor. Bunlardan biri dünya kamuoyunda da yankılanan bir kamçılama cezası olayıydı. Malezyalı Müslüman bir model Kartika Sari Dewi, bir sayfiye kentinde bira içerken görülmüş, tutuklanmış, şeriat yasalarına göre yargılanarak para ve kamçı cezasına çarptırılmıştı. Hem ülkede hem de uluslararası kamuoyunda kadın örgütlerinin insan hakları örgütlerinin protestoları karşısında Malezya hükümeti geri adım attı ve kamçılama cezası süresiz olarak ertelendi.

Sari Dawi’nin davası uluslararası alanda yankı yaptı ama rock konserlerine ilişkin haberler dışarıda pek duyulmuyor. Örneğin, geçmişte Beyonce, Avril Lavigne ve Gwen Stefani konserlerini Müslüman duyarlılıklara ters buldukları için yasaklatan PAS gençlik kolları şu sırada Michaels Learns Rock başlıklı bir konsere kafayı takmış durumda. Bu konser özellikle ramazan ayında gerçekleştirilmeye çalışıldığı için Müslümanlara bir hakaret sayılırmış. (Malezya kaynaklı bloglarda ve Twitter’da tartışmaları izleyebilirsiniz.) “Kesilmiş inek kafalarını tekmelemek mi dediniz?” Yok canım ne alakası var. Hem onlar Hindu n’olacak...

Malezyalı Müslüman gençliğin Black Eyed Peas adlı grubun konserine, sponsorları arasında alkollü içki satan bir şirket olduğundan katılması da yasaklanmış. Konserin web sitesi, ilgilenenlere, “Müslüman değilseniz ve 18 yaşından büyük iseniz gelebilirsiniz, yoksa içeri alınmayacaksınız” uyarısında bulunuyor. Tüm bu gariplikler karşısında, kimi Müslümanlar da “n’olur dinimizi değil PAS’ın fanatikliğini suçlayın” diyorlar... Belki onlara da hak vermek gerekiyor ama Malezya toplumu da bu arada Holbrook modeline uygun olarak “demokratikleşmeye” devam ediyor...

Ergin Yıldızoğlu - Cumhuriyet, 2 Eylül 2009

19 Ağustos 2009

70 Bin Kişilik Cenaze!..

Bu köşede, gözden kaçan ya da üzerinde durulmayan çok önemli bir gelişmeye ısrarla vurgu yapıyoruz. PKK’nin milis yapılanması 5-6 bin kişilik askeri gücünün çok önüne geçti! Örgüt bölge insanını siyasallaştırmakta büyük aşama kaydetti. Bunun o kadar çarpıcı kanıtları var ki her kesimin yaşanan gelişmeler üzerinde dikkatle düşünmesi gerekiyor...

Konuyu biraz daha anlaşılır kılabilmesi açısından şu soru çok önem kazanıyor: Geçmişte çeşitli kentlerde yapılan şehit askerlerin cenaze törenlerine kaç kişi katılmıştır? İnternet üzerinden bir araştırma yapıldığında görülecektir ki sayı 3 ile 10 bin kişi arasında değişir!..

Peki özellikle son iki yılda öldürülen PKK’lilerin cenazeleri nasıl toprağa verildi? Şu bir gerçek ki bundan 5 yıl öncesine kadar PKK’li teröristlerin cenazeleri en çok birkaç yüz kişinin katılımıyla apar topar toprağa verilir, insanlar taziyeye gitmeye bile çekinirdi...

Oysa siyasallaşmış PKK’cilik cenaze merasimlerini de toplumsal gösterilere ve intifada hareketlerine dönüştürdü! Son örnek 15 Ağustos’ta Hakkâri’nin Yüksekova ilçesinde yaşandı. PKK’nin yayın organları bir teröristin cenazesini şöyle duyurdu:

Hatay’ın Antakya ilçesinin Karlısu beldesinde 7 Ağustos’ta çıkan çatışmada yaşamını yitiren Musa Yılmaz’ın cenazesi Yüksekova’da 70 bin kişi tarafından ‘Şehit namirin’ (şehitler ölmez) sloganlarıyla toprağa verildi. Yılmaz’ın cenazesi Yüksekova girişinde yaklaşık 2 bin araçlık konvoyla karşılandı. Cenaze daha sonra Yılmaz’ın ailesinin bulunduğu Yeşildere Mahallesi’ne getirildi. Burada cenaze çoğunluğu yüzleri kapalı gençlerin bulunduğu yaklaşık 10 bin kişi tarafından, ‘İntikam’ sloganlarıyla karşılandı. Öcalan posterleri ile PKK bayrakları açan gençler ise mahalle içinde askeri yürüyüş yaptı. Kitlenin sayısı kısa sürede 70 bin kişiye ulaştı. Daha sonra Yılmaz’ın cenazesi ailesinin evine götürülerek eline kına yakıldı.

Resmi nüfusu 54 bin 400 olan Yüksekova’da bir teröristin cenazesine gerçekten bu kadar büyük bir katılım olmuş muydu? Dün bu soruyu Hakkârili gazeteci arkadaşlarıma sordum. Onlar Yılmaz’ın cenazesine çevre ilçelerden gelenlerin de aralarında bulunduğu 40 bin kişinin katıldığını, bin araçlık bir konvoy oluşturulduğunu söylediler!..

“Kürt açılımı”, “Öcalan’a özgürlük” ve PKK’nin siyasallaştırılması tartışılırken işte bu çok önemli gelişmeler gözden kaçırılıyor!

Mehmet Faraç - Cumhuriyet, 18 Ağustos 2009

‘Yol Haritası’nın Mühendisi Kim?..

PKK lideri Öcalan’ın son avukat görüşmesinde en çok Fethullah Gülen’le ilgili söyledikleri dikkat çekti. Peki, “Ben Fethullah Hoca’yı olumsuz değerlendirmiyorum. Demokratik temelde, karşılıklı yaklaşımlar olabilir” diyen Öcalan, durup dururken konuyu neden bir cemaat liderine getirdi ve zeytin dalı uzattı?

PKK’lilerle Fethullahçılar arasındaki gerginlik son üç yılda doruğa ulaştı. Zaman gazetesi ve Aksiyon dergisinde PKK’nin “Ergenekon”la ilişkilendirilmesine kadar uzanan yayınlara örgüt, Roj TV ve diğer yayın organları üzerinden sert tepkiler verdi. Hatta PKK’nin milis yapılanmaları, artan gerginlik üzerine çeşitli kentlerde Fethullahçılara ait yüzlerce araca molotofkokteyli attı.

Zaman gazetesinin Avrupa ülkelerindeki bazı bürolarının kundaklanmasına varan saldırılar, güvenlik güçlerinin DTP’nin “Türkiye Meclisi” adlı yapılanmasına yönelik geçen aylarda yaptığı operasyonla doruğa çıktı. Operasyonun başlamasından iki gün sonra örgütün yayın organlarından ANF’de yayımlanan bir analiz de PKK-cemaat arasındaki sıkıntının boyutlarını dışavurdu. “Fethullah Gülen 2. Abdülhamid’in intikamını alıyor!” başlıklı yazıda, AKP’nin, Ergenekon operasyonuyla Kemalizmin direnç noktalarına vurduğuna dikkat çekilerek şu görüşlere yer verilmişti:

“Tasfiye süreci gelişirken Fethullahçı oluşum durumdan vazife çıkararak kendi derin devleti ve Ergenekon’unu kurmaya başlamıştır. Ama Gülen cemaati şunu unutmamalıdır ki, Kürtler eski Kürtler değildir. Kemalistlere yaptığınızı Kürtlere yapamayacaksınız.”

Gerginlik sürerken PKK yöneticilerinin Fethullahçılara yönelik tepkileri durmadı. Örneğin Kandil Dağı’ndaki örgüt yöneticilerinden Cemil Bayık açıkça Fethullahçılara yönelik mücadele çağrısı yapmıştı! AKP’nin ideolojik ve maddi gücünü Fethullahçılardan aldığına dikkat çeken Bayık, “AKP’yi başarısızlığa uğratmak istiyorsak, Fethullahçılara karşı mücadele etmemiz, etkisiz kılmamız gerekiyor. AKP’nin etkisizleştirilmesi buradan geçiyor” diye konuşmuştu.

Öcalan’ın manevrası!..

Önceki gün Fethullahçılarla yakınlaşma çağrısı yapan Öcalan, 5 Ocak’taki avukat görüşmesinde Gülen’in faaliyetleriyle ilgili şu değerlendirmeyi yapmıştı:

“El Kaide ile Araplar denetim altında tutulmaya çalışılıyor. Fethullah Gülen’le de Türkiye’deki İslami hareket kontrol edilmeye çalışılıyor. Gülen’in Amerika’da tutulmasının sebebi, İslami hareketi kontrol altında tutarak ikinci bir Humeyni olayının önüne geçilmek istenmesidir.”

Öcalan, 24 Haziran’daki açıklamasında ise Gülen’i küçümsemişti. Ergenekon operasyonunun ardında Fethullahçılar olduğuna ilişkin iddiaları değerlendiren Öcalan, “Basında Gülen’den bahsediyorlar ama tek başına onun buna gücü yetmez, onu bu kadar büyütmeye gerek de yoktur. Sonuçta Erzurumlu bir köy imamıdır” demişti!

PKK’nin Fethullahçılara yönelik eleştirileri bununla da kalmadı. Geçtiğimiz aylarda Kandil Dağı’nda Milliyet yazarı Hasan Cemal’e konuşan Murat Karayılan, şunları söylemişti:

“Bize karşı son üç dört yıldır neden saldırganlaştılar? Fethullahçılar devlet sistemine yerleşmek istiyorlar. Amerika’dan da destek alıyorlar. Belki bugün değil ama geleceğe dönük olarak risktir bunlar.”

Görüldüğü gibi Öcalan’dan Karayılan’a kadar PKK yöneticilerinin yaptığı tüm açıklamalarda Fethullahçılar hedef alınmıştı. Peki Gülen’i önce “İkinci Humeyni” diye tanımlayarak tehlike olarak gösteren sonra da “Sonuçta Erzurumlu bir köy imamı” diye küçümseyen Öcalan’ın Fethullahçılarla ilgili bu manevrası ne anlama geliyor?

Öcalan, Fethullahçıların devlet içindeki örgütlenmelerinin tehlikeli boyutlara ulaştığının farkına mı vardı?

Birileri PKK liderinin kulağına Kürt sorununun Fethullahçılar olmadan çözülemeyeceğini mi fısıldadı?

Yoksa Gülen’in ikamet ettiği Amerika’dan İmralı’ya “uzlaş” mesajı mı gitti?..

Son soru daha önemli; acaba uzun süredir Abant toplantıları, Kuzey Irak’taki yatırımları ve Güneydoğu’daki eğitim faaliyetleriyle Kürt sorununda “aktör” olmaya çalışan Fethullahçılar, çözüm haritasında pergeli ve cetveli ellerine mi aldılar?..

Öcalan’a son günlerde bir şeyler oldu... Ya küçücük hücresinde kafasını bir yerlere çarptı ya da Halfeti’nin Ömerli köyünde çocuklara imamlık yaptığı günleri anımsadı!..

Mehmet Faraç - Cumhuriyet, 18 Ağustos 2009

19 Nisan 2009

Dava… Duruşma… Ve Değişim!

Bir sabah uyanıyorsun ki, hakkında bir dava açılmış…
Oysa dava konusu olacak hiçbir şey yapmamışsın…
Gönlün rahat…
Vicdanın temiz…

***

Daha önce başkalarına haksızlık yapıldığını duymuşsun…
Seni ilgilendirmediği için gözlerini kapatmış, kulaklarını tıkamışsın…
Zaten başkalarına dava açılmasının mutlaka bir nedeni de olmalıydı; yoksa niye dava açsınlardı, değil mi?..
Ama senin için hiçbir neden yok…
Mutlaka bir yanlışlık var…

***

Bir duruşmaya katılıyorsun…
Gönlün rahat…
Vicdanın temiz…
Suç işlememişsin ki…
Her soruya açık yüreklilikle ve dürüstçe yanıt veriyorsun…
Seninle ilgili mutlaka bir yanlışlık var…
Ne kadar açık yürekli, ne kadar dürüst olursan yanlışlık o kadar kolay ve çabuk anlaşılır…
Fakat sorular bir garip…
Soruşturmanın gittiği nokta tehlikeli…
Tanıdıkların…
Tanıdıklarının tanıdıkları…
Tanıdıklarının tanıdıklarının tanıdıkları…
Tanıdıklarının tanıdıklarının tanıdıklarının yaptıkları, söyledikleri…
Yaptıkların ve yapmadıkların…
Duyguların ve düşüncelerin…
Görüştüklerin ve görüşmediklerin…
Yavaş yavaş etrafında bir ağ örülüyor:
Sen de artık bir suçlusun…

***

Bu tam bir karabasan…
Gerçek olamaz…
Bu, senin başına gelemez…
Daha önce başkalarına da olduğu öne sürülmüştü…
Ama mutlaka onların bir suçu vardı; yoksa niçin dava açılsındı değil mi?
Oysa sen masumsun…
Ama bir türlü anlatamıyorsun…
Yavaş yavaş fark etmeye başlıyorsun ki, masumiyetini anlatamayan herkes suçludur!

***

Bir sabah uyanıyorsun ki, bir böcek olmuşsun…
Etrafında olup bitenleri görüyor, konuşulanları duyuyorsun…
Ama çevrendekiler seni insan olarak algılamıyor…
Sen onlar için artık sadece bir böceksin!

***

İşte o zaman anlıyorsun davanın ve duruşmanın amacını:
Amaç seni değiştirmek…
Dönüştürmek…
Vatandaşlığını, haklarını, hukukunu, insanlığını, gururunu, haysiyetini, kişiliğini elinden almak…
Böcekleştirmek…

***

Bu bir süreç…
Başlangıcı Kafka’dan:
Dava.
Devamı Dürrenmatt’tan:
Duruşma Gecesi.
Noktayı koyan yine Kafka:
Değişim!
Demokrasiden faşizme…
Vatandaşlıktan kulluğa!
İnsanlıktan böcekliğe!

Emre Kongar - Cumhuriyet, 18 Nisan 2009

28 Mart 2009

Organize İşler…

Vurgun ve soygun sizler için organize işler...

Zimmete mangır geçirme, evrakta sahtecilik.

Uğur Dündar’a, Mehmet Ali Birand’a gözdağı vermek.

Allah rızası için saf Müslümanları soyup soğana çevirmek.

Çocuklara şirket kurmak, gemicik almak, mısır patlatmak.

Yandaşları koruyup kollamak.

2B Yasası’yla Hazine ve orman alanlarını yağmalamak.

Organize işler!

Dokunulmazlık zırhıyla caka satmak, yargıdan kaçmak...

Naylon fatura düzenleyenleri baş tacı yapmak.

Almanya’da paraları tırtıklarken yakalanıp, 42 milyon Avro’yu yutmak.

İslam ideolojisini, demokrasi ve özgürlük olarak maskeleyip, Güneydoğu’da Hizbullah’a ve Fethullahçılara sığınmak, DTP’yi kündeye getirmek.

Özgür bireye karşı durmak, yurtseverleri “darbe yandaşı” diye suçlamak...

Organize işler!

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını, Frankfurt Havaalanı’nda THY uçağından inerken Alman polislerin köpeklerle kontrol etmelerine ses çıkarmamak.

Yurttaşların itilip kakılmasına, Türkiye’yi üçüncü dünya ülkesi olarak görenlere efelenmemek.

İmamları bürokrasinin önemli noktalarına getirmek.

Yalaka gazetecileri baştacı etmek.

Aydınlık Türkiye için gecesini gündüzüne katan bilim insanlarının yerine, cami avlusundan topladıkları müezzinleri “bilim kurulları”na getirmek.

Organize işler!

***

Yandaş medya yaratmak, özel hastane kurmak, tarikat şeyhlerine boyun eğmek.

Rüşvete, yolsuzluğa göz yummak.

Naylon fatura kesmek, milletvekili seçilip yargıdan kaçmak.

Bekir Coşkun’a kızıp, “Bunlar köpekleriyle yatıp kalkarlar” demek...

Ardından İzmir’de köpek maması dağıtarak pişkinlik yapmak.

Organize işler!

Güdümlü medyayı koruyup kollamak.

Kendisini eleştiren gazetecilerin üzerine kırmızı kalemle “çizik atıp” feleğini şaşırtmak.

Ahmet Taner Kışlalı’yı, Gümüşhane Barosu Başkanı Ali Günday’ı, Danıştay üyelerini tetikçilere hedef gösteren gazetenin yazarlarını Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “ANA” uçağında ağırlamak...

Organize işler!

Muhalefet yapan medyayı sindirip susturmak için maliye müfettişlerini üzerlerine salmak.

Alanlarda, “Bu gazeteleri okumayın, okutmayın” demek.

Cumhuriyet’i susturmak!

Özgür bireyin yerine kendisine “biat” eden kul yaratmak.

Yargıyı sindirmek!

Almanya Deniz Feneri e.V’nin Türkiye ayağı soruşturmasında yayın yasağı koymak!..

Hepsi organize işler!

Seçim öncesi “Hükümet biziz, AKP’li adayı seçin, yoksa hizmet gelmez” diyen.

Demokrasiden ve özgürlüklerden söz eden..

Irak’ın işgaline göz yuman... Gazze’de katliama şaşı bakan...

Evet siz, sizler!

Onlara yandaşlık eden, televizyonlardan parsayı toplayan yandaşlar...

Yarın torunlarınıza ne diyeceksiniz?..

Demokrasi ve özgürlükler elinizde birer oyuncak gibi.

Hepiniz birer fırdöndü!

Hacıyatmaz...

Sizde utanmak yok, sıkılmak yok!

Ara sıra aynaya bir baksanız.

***

Demokrasi ve özgürlükler bizim için bir yaşam biçimidir, bunu aklınızın bir köşesine yazın.

Sakın unutmayın!

Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kanlarıyla, canlarıyla kuruldu.

Türkiye mollaların, tarikat şeyhlerinin değildir... Burası, binlerce yıllık tarihin ve kültürün boy verdiği topraklardır.

İslam ideolojisine laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nde yer yoktur!

Sesimize kulak verin!

Koylarımızı, büklerimizi Arap şeyhlerine sattınız... Dağlarımızı, ovalarımızı “çokuluslu altın avcıları”na teslim ettiniz.

Türkiye bir soygun, vurgun cenneti değildir!

Hem rüşvete, talana, hem asker-sivil darbelere, hem hukukun üstünlüğü ilkesini çiğneyenlere karşı demokratik mücadelemiz sürecek!

Demokratik tepkimiz durmayacak, artacak!

Sinmeyiz, sindiremezsiniz.

Bıkmadan, usanmadan yaptıklarınızı yazacağız, söyleyeceğiz.

Bizi yıldıramazsınız...

Hikmet Çetinkaya - 27 Mart 2009, Cumhuriyet

27 Mart 2009

Gelsin 3’üncü, 4’üncü İddianameler…

Ergenekon tertibinde ikinci iddianamenin açıklanması seçimden üç gün önceye rastlatıldı...

Peki, bu planlamayı yapan kim?..

Yanıt yok...

*

İddianame mahkemeye verilmeden önce Mustafa Balbay’ın tutuklanması sağlandı...

Çünkü iddianame kabul edildikten sonra tutuklama yetkisi 13’üncü Ağır Ceza’ya geçiyordu...

Sekiz ay önce Balbay’ın tutuklanmasına gerek görmeyen mahkemeye..

Peki, bu planlamayı yapan kim?..

Yanıt yok…

*

İddianamede Uğur Dündar’ın da adı geçiyor...

İddianamenin dedikodusuna göre Dündar’ın eşi sık sık Brezilya’ya gidiyormuş...

Uğur Dündar diyor ki:

“- Eşim ömründe bir kez bile Brezilya’ya gitmedi, iddiayı kanıtlasınlar intihar ederim...”

Bu pis dedikodusal yalancılığı iddianameye kim aşıladı?..

Yanıt yok...

*

Yanıt yok; ama, Ergenekon tertibinin ne olduğu konusunda artık açık seçik bir yanıt var...

Uğur Dündar olayı bir ölçüttür...

Ergenekon tertibi iki yıl önce terzgâhlandı, birinci iddianame 2455 sayfa 450 klasör, ikinci iddianame 1913 sayfa, 250 klasör...

Üçüncü iddianameyi hapishanede tutuklu bekleyenler kimler?..

Üçüncü iddianame diyelim ki 1300 sayfa olsun...

Etti mi toptan 5000 küsur sayfa ve 1000 klasör...

Ve arkası yarın tefrikası...

*

Artık şu lafı söyleyenlerin de külahlarını önlerine koyup düşünmeleri gerek...

Diyorlar ki:

- Dava mahkemeye intikal etmiştir, sanıklar suçsuz sayılmalıdır; ‘sonucu, kararı, neticeyi’ beklemeliyiz...

Ergenekon’un sonucu, neticesi, kararı hiç olmayacaktır...

Çünkü bu koşullarda “olabilemez”...

*

Peki, Ergenekon’un gerekçesi ne?..

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde iki kırmızı çizgi çiğneniyor:

1) Laiklik..

2) Bölünmezlik..

Ergenekon tertibi bu siyasetin yürütülmesi ve yaptırımı için kullanılıyor...

Son günlerde gelinen aşamaya bakınız:

Kuyular kazılıyor, kemikler, kafatasları çıkarılıyor, subaylar tutuklanıyor...

Asker ‘Terörle savaşıyorum’ derken meğer neler yapmış?..

PKK’ye bağışlama, Apo’ya af gerek...

Asker kötü...

PKK cici...

Bu süreçte askerin sindirilmesi gerek...

*

Ergenekon’un hukukla, demokrasiyle bir ilişkisi yok...

Yargılamanın yasal kuralları çiğneniyor...

Ergenekon’da iddianameler, delilsiz suçlama politikasının binlerce sayfalık kitapları...

Ergenekon dinciliğe sürüklenen bir korku devletinde aydınlık yurttaşları sindirmek için kullanılan bir araç...

İlhan Selçuk - 27 Mart 2009, Cumhuriyet

22 Mart 2009

Bu Haberi Neden Sakladınız?

Son günlerde gazetecilikle ilgili bazı etik sorunlar yeniden masaya yatırıldı.

Önce yasaya aykırı telefon dinlemeleri, ses kayıtları nasıl yayınlanmalı, bu konuyla ilgili kamu yararı kıstası tartışıldı.

Daha sonra Sabah genel yayın yönetmeni Erdal Şafak’ın ellerine geçen “bomba” bir ekonomi haberini ülke menfaatlerine zarar vereceği gerekçesiyle yayınlamadıklarını yazması başka bir tartışma yarattı. Birçok yazar da bu konudaki fikirlerini açıkladılar.

Ama bugün bu tartışmaların tamamen nafile olduğunu, aslında gazetelerin haber değerlendirmesinde bugün artık tamamen siyasi eğilimlerin hakim olduğunu gösteren tipik ve somut bir örnekle karşı karşıya kaldık.

Haber şu:

Kayseri Garnizon Komutanlığında iki astsubay komutanlığın bilgisayar sistemine girerek sahte emir kaydederken suçüstü yakalandılar. Astsubaylardan biri Fethullah Gülen cemaatine bağlı Işık evlerindeki “ağabeyleri” tarafından yönlendirildiğini itiraf etti.

Şimdi bu haberin hangi gazeteler tarafından nasıl değerlendirildiğine bir bakalım:

Birinci sayfadan görenler:

Posta
Hürriyet
Milliyet
Vatan
Akşam
Habertürk
Sözcü
Cumhuriyet
Yeniçağ
Radikal
Tercüman
Birgün

Birinci sayfadan görmeyenler:

Sabah
Zaman
Türkiye
Star
Yeni Şafak
Bugün
Güneş
Takvim
Milli Gazete
Vakit
Taraf
Yeni Asya

Şu tablo medyanın bugünkü durumunun çok çarpıcı bir örneğidir.

Haberi bir kez daha tekrarlamakta yarar var: Ülke savunmasıyla görevli olan Türk Silah Kuvvetlerinde (kim tarafından sokulmuş olursa olsun) iki köstebek beşinci kol faaliyeti yürütürken yakalanıyorlar ve suçlarını itiraf ediyorlar.

Bu olayın haber değerinin tartışılacak bir yanı var mıdır?

Demek ki aslında gazetecilik, kamu yararı, ülke menfaatleri falan filen tamamen lafı güzaftır.

Bu olayın gazetecilikle ve haber değerlendirmesiyle, kamu yararıyla bir ilgisi yoktur.

Bu manzara, siyasi iktidarın ülkeyi de, medyayı da ikiye bölmüş olmasının manzarasıdır.

Kaynak: OdaTV

09 Ocak 2009

Ergenekon Yalakaları

Adam gazeteci, akademik unvanı da var üstelik, inanılmaz bir pişkinlikle,

- Koskoca emekli Yargıtay Başsavcısı’nın evini aradıklarına göre, herhalde bir şeyler var, diyebiliyor.

Bu denli insan haysiyetinden, bu denli demokrasi fikrinden, bu denli hukuk nosyonundan, bu denli aydın namusundan yoksun bir çıkış olabilir mi?

Bir soruşturmayı başlat, çamur at, bunun gibi kakavanlar ortaya çıksınlar, daha yargı yapılmadan, yargıya gerek kalmadan, hemen işin içinde bir suç olduğuna karar verilsin.

Doğrusu bunlar hödüklük katalizörü olarak, yargının yerine kaim olup, hüküm verecek ve kamuoyunu yönlendireceklerse adalete ne gerek var ki?..

Adam güya hukukçu ve de Bakan olmuş, Ergenekon soruşturması ile ilgili olarak,

- Olay siyasi değil, her şey hukukidir, diyebiliyor.

Adam güya hukukçu ama hukuktan nasibini alamamış, herhangi bir tasarrufun siyasi olmayıp, hukuki olabilmesi, hukuken geçerli sonuçlar doğurabilmesi için yalnızca hâkim veya savcılar tarafından yapılmış olmaları yetmez, aynı zamanda kurallara, hukukun öngördüğü hususlara da uygun olması gerekir.

Savcının ya da hâkimin cinayeti, salt bunlar hukuk adamı diye, hukuken meşru olamaz.

Vural Savaş, Ergenekon soruşturması sırasında hukukun nasıl çiğnendiğini anlatıyor. Vural Savaş dün “Kanal Biz”de haykırıyor, bu soruşturmada ve davada hukuk kurallarının çiğnendiğini, “olay yargıya intikal etmiştir” diye susmanın yanlış olduğunu söylüyordu.

***

Ergenekon soruşturmasının ne olduğunu bilmek için, son dalgayı beklemeye gerek yoktu. Son dalgada gözaltına alınan isimlere bir bakın! tabii İbrahim Şahin gibi Susurluk sosu olsun diye katılan isimleri bir yana bırakın, ortak noktaları nelerdir diye bir sorun kendinize, bu olayın ne olduğunu pekâlâ anlayabilirsiniz.

Gözaltına alınan ve evi aranan toplumca bilinen muteber kişilerin ortak noktası, hepsinin de, AKP’nin laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni, laikliğin, hukukun, yargı bağımsızlığının esamisinin okunmadığı, sosyal devletin yerini, sadaka sistemine bıraktığı bir İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürmeye çalışan sivil darbesine karşı olmalarıdır. Zaten Ergenekon soruşturması, bugüne kadar tıkır tıkır yürütülen sivil darbenin bir parçasıdır.

Bugün artık, sorulması gereken soru, iktidarın meşruiyetini yitirip yitirmediğidir.

Bu sorunun gündeme gelmiş olmasının sorumlusu bizzat Tayyip Erdoğan’ın kendisidir.

Bu gerçekler artık herkesçe bilindiği için Ergenekon’un ne olup ne olmadığı üzerinde durmak yerine, Ergenekon yalakalarına bakmakta yarar olduğunu düşünüyorum.

Ergenekon çerçevesinde gelişen olaylardan duyduğu endişeyi ve rejim hakkındaki haklı kaygılarını dile getiren CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a karşı, Ergenekon yalakaları (Tayyip yalakalarıyla eşanlamlıdır) hemen seslerini yükselttiler:

- Bu yargıya müdahaledir.

Hemen soralım:

- Başbakanın bu davanın savcılığına soyunması yargıya müdahale değil miydi? O zaman nerelerdeydiniz ey Ergenekon yalakaları?

***

Ergenekon yalakalarının en önemli savlarından biri rejime karşı darbe iddiasıdır.

Bu iddia doğru, fakat yalakaların baktıkları yer yanlıştır. Darbeyi görmek isteyenler, laik rejimi İslami rejime dönüştürmeye çalışanlara bakmalıdırlar.

Onlar da yalakaların baktığı yerde değil, tam aksi yönde durmaktadırlar.

Hadi diyelim ki, bunların sığ kafaları yalnızca, askeri darbeye şartlandırılmıştır.

O zaman da onlara şu söylenebilir:

- Efendi darbe arıyorsan mutasavver darbeden önce, gerçekleşmiş darbeye bak. Lideri Marmaris’te duruyor.

Demokratlıktan dem vuranlara da söylemek gerekir ki;

- Yapılmış darbenin hesabını soramayanlar, yapılacağı ileri sürülen darbenin hesabını hiç soramazlar.

Bunların içinden milletvekili bile olmuş güya hukukçu biri de, buyurmuş:

- Artık dokunulamaz kimse kalmadı…

Yapma yahu!

Kendisine hemen dönüp soralım:

- Senin milletvekillerin ve de Başbakan’ın hırsızlık, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma, resmi evrakta sahtekârlık gibi kovuşturmalardan dokunulmazlık zırhının arkasına sığınarak saklanmıyorlar mı? Dokunulmaz değil mi onlar? Onlar orada durdukça, sen hiç utanmadan nasıl ‘kimse dokunulmaz değil artık’ diyebiliyorsun? Sonra kendisine şu husus da anımsatılmalıdır:

- ‘Bizim arkadaşlarımız, yargıya güvenmedikleri için dokunulmazlıkların kaldırılmasını istemiyorlar’ diyen sen değil miydin?

Sizi gidi, Ergenekon yalakaları sizi!..

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 9 Ocak 2009

26 Eylül 2008

Maske Düştü Gerçekler Göründü Yüzleri Kızarmıyor

Bu kadronun ve eteklerine sarılıp siyaset-ticaret yapanların maskeleri düşüyor, gerçek yüzleri görünüyor.

Bir iktidar partisinin ikinci adamı diye anılan siyasetçi, karşıt siyasetçiye ulan diye söz başlıyorsa... bu siyaset adamı işine geldiği için TBMMyi baş tacı eden söylemlerde bulunuyor ve sonra, muhalifinin TBMMde düzenlenecek basın toplantısı önerisine Bu aptalca bir şey diye demokratik rejimin kalbi parlamentoyu aşağılıyorsa... bu adam ve temsil ettiği partiye olumlu gözle bakılabilir mi?

DMM Fırat, Kemal Kılıçdaroğlu ile kozunu paylaşmayaderin terbiye kültürünü sergileyen küfürlerle başladı ve devam ediyor.

Buna karşı Kılıçdaroğlu terbiye seviyesini sergileyen kişiye sadece baron diye alaylı bir sözcükle karşılık veriyor.

RTE ile başladı küfürlü saldırılar. Balık baştan koktu. Aşağı düzeylere kadar geldi.

Yüzde 47 değil yüzde 90 oy da alsalar terbiyesiz sıfatı alınlarında bir damga gibi duracak!

***

Yüzlerindeki maske aşağıya düşünce sadece terbiyeden yoksun oldukları mı kanıtlandı? Hayır.

Dinci kadroların ne denli sahtekâr olduklarını kanıtlayan olaylar çorap söküğü gibi birbiri ardına ortaya çıkmaya başladı.

Ticarette, siyasal amaçlarında dini basit bir araç gibi kullandıklarını sergileyen kimi somut olaylar gündeme girdi.

Köktendinci Vakit gazetesi, CHPye Alman Vakfından büyük para yardımı yapıldığını belgelerle, evet yanlış okumadınız belgelerle manşetlere taşıdı.

Yasalar dış ülkeden para yardımı alan partinin derhal kapatılmasını emrediyor. Sevinç naraları atıldı; CHP kapatılacak!

Bunlar öyle yalancı ki, mumları yatsıdan çok önce sönüyor.

Vakitin haberini Alman Dışişleri Bakanlığı ve Ankara Büyükelçiliği yalanladı.

Vakitin yayımladığı belgenin sahte olduğunu vurgulayarak!

Bunlar din taciri, bunlar güya Müslüman Bunlar sözüm ona İslamın temiz karakterli olmayı emreden kurallarına uygun yaşam sürdüren adamlar ha?

Bunlar usta oldukları din sömürüsüne mütedeyyin, masum insanları alet ediyorlar.

***

AKPnin temsil ettiği din-siyaset karması siyaset anlayışı -Kılıçdaroğlunun belgelerle kanıtladığına göre- noter üçkâğıtçılığına kadar iniyor.

Uluslararası dolandırıcılıktan beş yıl hüküm giyen Mehmet Gürhan Almanyada cezaevinde yattığı sırada İstanbula geliyor. Deniz Fenerinin Türkiyedeki baş sorumlusu Zekeriya Karamana noterden tam vekâlet veriyor.

Dini bütün adamlar bunlar; bir günde iki ayrı ülkede bulunabiliyorlar.

Tam bir hokus pokus olayı. Kanal Dde Mehmet Ali Birand, İstanbulda noteri buldurdu, konuşturdu.

Almanyada cezaevinde olan bir insanın İstanbulda vekâlet vermesini bir türlü açıklayamayan yılışık bir surat ve noterde çalışan sekreterlerin pek çoğu baştan sona tesettürlü!

Bu manzara bile noterin kimlere hizmet verebileceğini kanıtlamaya yetiyor.

***

Namus, dürüstlük Kendi dışında herkes yalancı. Bu sözcükler Zahid Akmanın ağzından eksik olmuyor ama Hürriyet tam yedi olayda yedi yalanının listesini veriyor.

Yalanlarına son örnek: NTVde meydanı bol buldu, atıyor, tutuyor. Ortağı olduğu Hayat Yapının 2003te Armadanın yüzde 3.3ü için 41 bin 416 YTL ödediğini söylüyor. Ancak 24 saat geçmeden avukatı; hayır, 41 bin değil, tam 905 bin 597 YTL ödediğiniaçıklıyor.

Amaca varmak için papaz elbisesi bile giyerim, diyen bir liderin himayesinde olanların yüzleri kızarır mı?

Yüzlerine tükür; yağmur sanıp yarabbi şükür diyecekler!

Cüneyt Arcayürek - Cumhuriyet, 26 Eylül 2008

21 Eylül 2008

Bir 12 Eylül fotoğrafı!

Sorguya çekenin elindeki kemer ve karşısındakilerin yüzündeki korku ifadesi...

12 Eylül döneminde hafızalara kazınan pek çok görüntü var. Bir çok acının yaşandığı karanlık dönem, hapisler, acılar ve işkencelerle anılıyor aradan 28 yıl geçmesine rağmen. Cumhuriyet gazetesinin arşivinden çıkan bu fotoğraf ise çok fazla bilinmemesine rağmen, o dönemde yaşanan işkenceleri ve yaşanan acıları anlatması bakımından döneme damgasını vuran fotoğraflardan birisi.

Sorguya çekenin elindeki kemer ve karşısındakilerin yüzündeki korku ifadesi dikkat çekiciydi. Çoğunun yataklarından kaldırılıp getirildiği belli olan bu insanlar fay hattının tam üzerinde yer alıyordu. (Cumhuriyet)



Kaynak: Vatan Gazetesi

12 Eylül 2008

RTE’nin Davalarla Derdi Ne?..

Günümüz Türkiye’sinde iki dava ortalığı birbirine katıyor...

Başbakan Recep Tayyip Bey iki davanın da içinde...

*

Başbakan Erdoğan kendisini açıkça Ergenekon davasının savcısı ilan etti...

“- Ben Ergenekon davasının savcısıyım...”

Oysa herkes Ergenekon davasının savcısı olarak Zekeriya Öz’ü biliyordu...

Meğer bu davanın asıl savcısı AKP’nin, iktidarın, hükümetin başıymış...

*

Dava sürüyor...

Ama, yine herkes biliyor ki bu davanın ne sorgulaması sorgulamaydı, ne iddianamesi iddianame...

Çünkü Başbakan’ın savcısı olduğu dava hukuki değil, siyasidir...

Zaten Ergenekon davasının ne sorgulaması hukuka ve yasalara uygundur, ne de iddianamesi hukuka ve yasalara uygun...

Başbakan RTE’nin böyle bir davanın savcısı olması ne anlam taşıyor?..

*

Gelelim ikinci davaya..

Deniz Feneri davası..

Başbakan bu davanın da içine cumburlop girdi...

Bu kez RTE davanın savcısı değil, adı dava iddianamesinde geçiyor...

Peki, Deniz Feneri davasının içeriği ne?..

Hortumculuk...

Üstelik Deniz Feneri davası Ergenekon gibi Türkiye’de görülmüyor...

Almanya’da sürüyor...

Almanlar bakmışlar ki İslamcılık tezgâhı kuran birtakım Türkler, saf Türkleri kim vurduya getirmişler...

Olaya el koymuşlar...

*

Ama Başbakan bu işe bozulmuş, Türkiye’de davanın haberlerini yansıtan grubun patronu Aydın Doğan’ı düşman ilan etti...

Erdoğan, Doğan’a diyor ki:

- Gazetelerinde Deniz Feneri davasının haberlerini yayımlamayacaksın!

Açıkçası Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Feneri davasında da hızlı taraf olup çıktı...

Allah aşkına Tayyip Bey neden bu davalara bulaşıyor?..

Niçin Ergenekon’da savcılık, Deniz Feneri davasında avukatlık yapıyor?..

*

Bu sorunun yanıtı pek yakında ortaya çıkabilir...

Herkes de şaşırabilir...

Ergenekon ile Deniz Feneri, Başbakan’ın kişiliğinde bütünleşen tek davaya dönüşüyor...

Bu da hayra alamet değil...

İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008

Manzara…

Üç gün önce bir televizyon kanalında izledim onu...

Sibel, sekiz yaşında bir kız çocuğuydu.

Siyah saçlı, kara gözlü.

Elinde çizgili bir defter... Eğri büğrü yazılmış harfler...

Pencereleri açık bir oda. İçeride yirmi-yirmi beş kız ve erkek çocuğu.

Okulları var ama öğretmenleri yok!..

O, geçen yıl yatılı bölge okuluna gitmiş, bir yıl okumuştu; annesini ve babasını özlediği için eğitimini bırakıp köyüne dönmüştü.

Diyarbakır’ın bir köyü...

Bir okul binası kerpiçten yapılmış.

Öğretmeni de yok, öğrencisi de... Çocuklar “okulculuk” oynuyorlar. Sekiz yaşındaki kara gözlü kız çocuğu öğretmen olmuş.

İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi.

Yıl 2008’di.

Gökyüzü sıkılmış bir yumruk gibiydi. Gecenin dokusunda akan ırmağa benzeyen esinti yüzümü yalayıp geçti.

Aklıma Adapazarı Garı’nda parasız kalan Mardinli fındık işçileri geldi. Fındık bahçelerinde çalışıp parasını alamayan Kürt işçiler.

Mardin’e dönecek beş kuruşları yoktu...

Çıplak bakışlı bir korku, düşsüz uykular...

Çocuklar, gençler, yaşlılar... Tüm yüzlerde kurşun karası bir yorgunluk...

Karl Krolow’ın dizelerine yansıyan, ağızlarda sizi sürükleyen zehir tadı. Yaşamın burukluğu. Çaresizliğin bir alev gibi bedeninizi sarması.

İki haber derinden vurdu beni, hüzünlendirdi...

Bu çağda okula gitmeyen çocuklar, hastane kapısında bekleyen yaşlılar, yolsuzluk, talan, vurgun ve yoksulluk...

***

Güneş bir görünüyor, bir kayboluyor...

Sonbaharın arkası kış!..

Bilmem kaç milyon ton parasız kömür dağıtacak hükümet. Ramazan da geldi. İftar çadırları kuruldu. Ardından bayram. Erzak paketleri şimdiden hazırlandı. Garip gurebaya dağıtılacak.

Deniz Feneri e. V. davasında ilginç ilişkileri 18 aydır biliyordum. Paraların nasıl toplandığını, hangi yollarla Türkiye’ye gönderildiğini, kimlere ne kadar verildiğini...

Henüz seçimler yapılmamıştı. Kanal 7 Int’i 100 Alman polisi basmıştı. Sonra işten çıkarmalar başladı. Gözaltı ve tutuklamalar.

Olayın üzerine giden gazeteci sayısı dört...

Tayyip Bey, o dönem el bebek gül bebek!

Almanya’daki “din kardeşlerimizden” neredeyse 50 milyon Avro toplanıyor, paralar ceplenip birileri tarafından paylaşılıyor.

Alan razı, veren razı!..

18 aydır susan kimi köşe yazarları yine döktürmeye başladılar. Aman Tanrım, neler yazıyorlar neler.

Dinci ve tarikatçı medya tam siper. Bizim İzmirli Fehmi ve yakışıklı Ali bu işin içinde Ergenekon’un Almanya ayağı olup olmadığını saptamak için harıl harıl çalışırken Brükselli Hadi “Beni Hürriyet’ten atarlar mı” diye sağa sola haber salıyormuş.

Her neyse!

Vurgun küçük çapta...

Bilinen para 40.6 milyon Avro, bilinmeyen ise 100 milyon Avro...

Dinci takımı için para değil bu!

Bir milyar Avro’yu aşmadıkça hiçbir değeri yok. Jet Fadıl bile gülüyor olup bitenlere.

***

Güneydoğu’da “okulculuk” oynayan çocuklar... Adapazarı Garı’nda peş parasız kalan fındık işçilerinin acısı...

Ah benim güzel yurdum, kardeşlerim, çocuklarım!

Elleri öpülesi kadınlarımız! Köy kahvelerinde pişpirik oynayan erkeklerimiz! Ceplerinde üniversite diplomasıyla dolaşan işsiz gençlerimiz!

Ey benim Türk’üm, Kürt’üm, Lazım, Çerkezim...

Memurum, esnafım, emekçim, dar gelirlim!

Solcularım, sosyalistlerim, Kemalistlerim!

Ey benim, “özgürlükçü solcuyum” diyen liboş tayfam!

Bakın Fenerbahçe’nin İspanyol futbolcusu Güiza ne diyor:

“...Türkiye, İspanyol kültüründen çok uzak. İyi ya da kötü diyemem ama farklı. Kadınlar sokakta baştan aşağı örtünerek dolaşıyor. Yani çarşafın altında ne olduğunu anlamanız için hayal etmeniz gerekiyor.

Ben Türkiye’ye futbol oynamaya ve çok para kazanmaya geldim. Lüks içinde yaşıyorum. Türk yemeklerini çok seviyorum...”

İspanyol gözüyle Türkiye’nin fotoğrafı böyle...

Sizce abartılı mı?..

***

İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi. Hüzün geceye salarken köklerini, içim titriyordu.

Sibel’i ve oyun arkadaşlarını düşündüm. Açlığı, yoksulluğu, yolsuzluğu ve din sömürücülerini...

Ülkem adına utanç duydum!..

Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008

11 Eylül’ün Hedefi

Yedi yıl önce bugün Amerika’nın başkanı George W. Bush, ağzını dolu dolu doldurarak bağırıyordu:

“Bu bir Haçlı Seferi’dir.”

11 Eylül saldırıları olmuş, Amerika’nın güç ve ihtişamının simgeleri yerle bir edilmişti. Dünya ekonomisine egemenliğin simgesi, Dünya Ticaret Merkezi binaları, ikiz kuleler, iki uçaklı intihar saldırısıyla yıkılmıştı. Amerikan askeri gücünün simgesi Savunma Bakanlığı (Pentagon), yine bir intihar uçağının dalışıyla büyük hasar görmüş, bir kanadı çökmüştü. Amerikan siyasal egemenliğinin simgesi Beyaz Saray, son anda kurtulmuştu. Çünkü, Beyaz Saray’ı vurmak üzere kaçırılan uçak, iddiaya göre, hedefine ulaşamadan vurulmuştu.

Dünya şok geçiriyordu. Amerika da kriz geçiriyordu.

İlk şok atlatılınca, saklandığı yerden çıkan Bush, işte o zaman meydan okumuştu: “Bu bir Haçlı Seferi’dir” diye. Alı al moru mor, öfke içinde, burnundan soluyarak meydan okuyordu: “Bu bir Haçlı Seferi’dir.” Başını Usame Bin Ladin’in çektiğini öne sürdüğü El Kaide adlı bir örgütü suçluyor, “Onları inlerinden bulup çıkaracağız” diyordu.

***

Aradan yedi yıl geçti. Ne Bin Ladin diye biri bulunup yakalanabildi ne de birileri inlerinden bulup çıkarılabildi. Sadece üç şey oldu.

Bir: Amerika Afganistan’ı işgal etti. Taliban yönetimini devirdi. Orta Asya’yı Hint Okyanusu’na bağlayan yoldaki en önemli engeli ortadan kaldırmayı hesap etti. Hâlâ Afganistan’ı ne kadar kontrol edebildiği belli değil.

İki: Amerika Irak’ı işgal etti. Ortadoğu’nun bu önemli petrol ülkesini kana buladı. Irak’ta kitle imha silahları bulunduğu yalanıyla, “Saddam Hüseyin’i devirip, Irak’a demokrasi, insan hakları ve refah getireceği” aldatmacasıyla koskoca ülkeyi harabeye çevirdi. Irak’ı en az üçe böldü, petrol kaynaklarına el koydu. Bush’un yalanlarına inanan zavallı Irak halkı, o gün bugündür kan, ateş, ölüm altında, açlığın, yoksulluğun, susuzluğun, ilaçsızlığın pençesinde hayatta kalmaya çalışıyor. Ölen, öldürülen çocukların sayısı bile bilinmiyor. Tam bir talan ve yağma ülkesi haline geldi Irak.

***

Ve üç: Bush yönetimi, Amerika’nın altmış yıllık müttefiki Türkiye’yi yangın yerine çevirdi. Irak’ın kuzeyinde kendi koruması altında bir Kürt devleti kurup, Türkiye’nin Kürtlerine de aynı yolda yeşil ışık yaktı. Kuzey Irak’ta kurdurduğu devletin gözetim ve desteğinde, Türkiye’yi hedef alan, on binlerce insanın ölümüne yol açan terör örgütüne yardım, yataklık yaptı ve her türlü desteği sağladı.

Bir yandan da demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kimyasını bozmak için kolları sıvadı. Türkiye için, bir ‘Ilımlı İslam’ gömleği biçip zorla giydirmeye girişti.

Yedi yıl önce Bush’un ilan ettiği ‘Haçlı Seferi’nin anlamı işte budur. Türkiye’nin bugün yaşadığı büyük sıkıntının nedeni işte budur.

Hikmet Bila - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008

31 Ağustos 2008

86 Yıllık Turhan Selçuk Şimdi Oldu Turhan Çömez!

AKP medyası, Ergenekon belgelerinin verdiği ilhamla, 86 yıllık Turhan Selçuk’u Turhan Çömez yaptı!

Bu kadarı da olmaz demeyin, oldu…

Ergenekon, sadece bütün karanlık olayları çözmekle kalmıyor, yeni olaylar-ilişkiler üretiyor, insanların kimliklerini tümüyle değiştirebiliyor. Henüz küresel bilim, bu aşamaya gelemedi ama, Ergenekon medyası geldi. Dün Star gazetesinin birinci sayfasının yarısından fazlası İlhan Abi’ye ayrılmıştı. İki sütun da bizim payımıza düşmüş! Habere göre, İlhan Abi, Mustafa Balbay’la konuşurken şöyle bir tümce kullanıyor:

“Az önce Turhan telefon etti, bu partiyi kapatmazlarsa felaket olur dedi…”

İlhan Selçuk, Cumhuriyet’in başyazarı, Yayın Kurulu Başkanı. Mustafa Balbay da Ankara Temsilcisi… Günlük konuları konuşmalarından, değerlendirmelerinden daha doğal bir şey olamaz. Böyle bir konuşma iddianameye konuyor, geçelim…

İlhan Abi’nin Turhan dediği kişi, kardeşi Turhan Selçuk…

Telefon görüşmelerimizde zaman zaman Turhan Selçuk’un da adı geçer, onun günlük karikatürlerinden söz açılır.

Turhan-İlhan Selçuk kardeşlerin arasındaki imrenilecek ilişkiyi, karşılıklı bağlılığı sadece Cumhuriyet’in içindekiler değil, biraz mürekkep yalamış herkes bilir.

***

Haberi okuduktan sonra İlhan Abi’yi aradım:

- Abi Star’ı okudunuz mu?

“Hayır okumadım… Yine ne var?”

- Abi Turhan Selçuk’u Turhan Çömez yapmışlar…

“Yaparlar abi…”

- Abi aramızdaki telefon konuşmasını yayımlamışlar. Siz az önce Turhan telefon etti, diyorsunuz… Onun Turhan Çömez olduğunu yazmışlar…

“Yazarlar abi…”

- İlhan Abi, bu da oldu…

“Olur abi…”

Telefon görüşmemiz bu akışla devam etti… İlhan Abi artık hiçbir şeye şaşırmıyor!

Olup bitene gülüyor ama, bütün bunların çok basit bir kurgu olmadığını düşünüyor.

İlhan Abi’nin telefonda sözünü ettiği kişi Turhan Selçuk’tu ama, ola ki diye sordum:

- Abi siz hiç Turhan Çömez’le konuştunuz mu?

Çömez, yıllarca Başbakan’ın özel kalem müdürlüğünü yapmış, Balıkesir’den milletvekili seçilmiş, sonra da AKP muhalifi olmuş bir kişi. Konuşabilirdi de, ama hiç konuşmamış…

***

Yalanın bu kadarına ne denebilir?

Yalanın daniskası desek, az gelir! Ergenekon olayının bütünü içinde bulunduğu iddia edilen kimi kirli işlerin ortaya çıkmasını biz de istiyoruz. Ama, olay artık temiz devlet yaratma kaygısından çıktı. Temiz kalmış herkesi kirletme girişimine dönüştü.

Bu medya faşizmine, hukukun da işlemediğini görüyoruz.

Olay “çamur at izi kalsın”ı da geçti:

Çamura at, orada kalsın…

Bu medya kampanyasına AKP kuyrukçularıyla kimi idraksiz solcular dışında kimse de inanmıyor ama, ısrarla sürdürüyorlar.

12 Eylül döneminde 3 kişi bir araya gelirse, gizli örgüt kurmaktan yargılanıyordu.

Bugün, iki kişi bir araya gelip üçüncü bir kişiye selam yollarsa, hemen medya mahkemesinde yargılanıyor ve terörist ilan ediliyor!

Tam Aziz Nesin’lik bir olaylar zinciri ile karşı karşıyayız…

Bizim de aklımıza bir dizi kara mizah anlatımı geliyor ama, zamana yayalım…

Son sözümüz Turhan Selçuk için…

Mesleğinin ilk yılları dahil hiç çömez olmamıştı…

Yaptılar…

Çok kötü bir karikatür!

Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 31 Ağustos 2008

22 Ağustos 2008

Rap Rap Rap!… Durmak Yok, Yola Devam!

İstanbul Erenköy’deki Galip Paşa Camii’nde televizyon kameralarının gözükmediği ilginç bir cenaze töreni. Cemaat, caminin küçük avlusunu ancak dolduruyordu. Avluda en ünlü sima şüphesiz Nilüfer Bayar Gürsoy’du. Kocası, Demokrat Parti dönemi milletvekillerinden Ahmet İhsan Gürsoy’u kaybetmişti. Nilüfer Hanım kısacık kesilmiş kızıl renkli saçlarıyla, çok hoş giyimi ve vakur tutumu ile başsağlığı dileklerini kabul ediyordu. Başı şöyle emaneten bile örtülü değildi! Cenaze törenlerinde bazı kadınların başları üzerine ‘derbeder’ bir biçimde attıkları “saygı eşarbı” bile takmamıştı!

Törendeki kadınların da genellikle başı açıktı! İlginç olan, avluda tek bir türbanlının bile olmamasıydı! AKP de yoktu orada. Gözlere İsmet Sezgin takılıyordu!

Galip Paşa’yı dolduranların hepsi Cumhuriyet’in, Atatürk’ün çocuklarıydı... Hemen hiçbirinin ne AKP’li köktendinci ideolojiyle, ne Arap ürünü türbanla ne de dayatılan, ancak Kuran’da olmayan siyasal İslamcı yorumlarla ilişkisi vardı! Ama şüphesiz, bu kadro, 1950’lerden sonra devraldıkları ülke yönetiminde Atatürk devrimlerini ilerletememiş, dolayısıyla demokrasiyi bütün kurum ve kuruluşlarıyla kuramamış, ekonomiyi sürekli dışa bağımlı kılmıştı...

Ve, bu başarısızlıkları nedeniyle de AKP ideolojisini besleyip büyütmüşlerdi! Sonunda iktidarı AKP’ye devrettiler!

AKP’nin Demokrat Parti ve türevlerinin devamı olduğu doğru değildir. Ne siyasi anlayış, ne kadro, ne politika, ne yönetim... Seçimlerde kullandıkları “Menderes-Özal-Erdoğan” imajının, Galip Paşa Camii’nde zerre kadar yankısı yoktu!

AKP, bugünkü politikalarıyla, Cumhuriyet tarihinin en gerici, en bağnaz, en dinci oluşumudur! Bu kısa tarih, en büyük talanların yapıldığı olağanüstü bir dönem olarak anılacaktır!

***

AKP’yi biraz frenleyecek olan ise, giderek daha iyi ortaya çıkıyor ki, karşılaşacağı hukuki, sosyal, ekonomik, politik zorluklar, sorunlar ve daha ötesidir!

Bu nedenle, hemen her alanda AKP’ye karşı en geniş muhalefeti inşa etmek tek çaredir! Ergenekon hava cıvadır! Oradan geriye sadece gerçekten demokrasi düşmanı, çeteciliğini Atatürk ardına saklanarak gerçekleştiren bir avuç kriminal tip kalacaktır! Buradan beklenen genel amaç ise AKP karşısında oluşacak geniş muhalefeti, gerçek demokrasi ve özgürlük cephesini engellemeye yöneliktir!

Bugün AKP izinde kuyruk sallayan solcu eskisi liberallere, CHP Milletvekili Osman Çoşkunoğlu’nun anlattığı bir olguyu ithaf etmek gerekir:

Çoşkunoğlu ABD’de üniversitede hocalık yaptığı dönemde, aynı kürsüde kendisinden daha solda bir İranlı akademisyen ile arkadaştır. Solcular Humeyni ile birlikte Şah’a karşı gösteriler yapıyor. Şah devrilir! İranlı akademisyen, Prof. Çoşkunoğlu’na gelir ve “Bizimkiler İran’da iktidara geldi, beni bir süre idare et, derslerime gir, İran’a gidip geleceğim” der. Çoşkunoğlu, bir daha İranlı arkadaşından haber alamaz...

***

AKP, engelleri bir bir aşarak, her kurumda, kesin ve tek ses iktidarını adım adım kuruyor.. Arkasında dosyaları olan Cumhururbaşkanı Gül, suçdaşı Erbakan’ı affediyor! Ve üniversite rektörlüklerine bir bir adamlarını getiriyor! Rektörler, Gül ve AKP adına pasta kesiyor! Ne arsızlık! Bir rektör de “Biz ülkede devleti yönetiyoruz, hızaya gelirsiniz ya da kötek yersiniz” gibi, ne tür bir diktatörlüğe doğru gittiğimizin işaretini veriyor! Üniversite her türlü baskıya direnmelidir!

Erdoğan, koltuğa ilk oturduğunda “Ne demek, buraya atama yapamayacak mıyız yani” dediği ve özerklik kavramı ile tanıştığı TÜBİTAK’ı, 6 yılın sonunda tek parti yönetiminin kurumu yapmayı gerçekleştiriyor!

Adamlar, özerklikten nefret ediyor! Özerk kurumlara karşı tavırları bile, nasıl bir dikta ve baskı yönetimi anlayışına sahip olduklarının göstergesidir!

AKP engelleri aşarak yürüyor: Durmak yok, yola devam! Başka ne kaldı? Sıradaki gelsin!

Rap rap rap!...

Orhan Bursalı - Cumhuriyet, 21 Ağustos 2008

11 Ağustos 2008

‘Kadife’ Savaş

Romantik isimli ‘devrim’lerden geçilmiyordu... ‘Turuncu devrim’, ‘pembe devrim’, ‘kadife devrim’, ‘gül devrimi’, ‘ayva devrimi’... (Sonuncuyu ben uydurdum.)

Gürcistan’da Saakaşvili’nin liderliğinde ayaklan(dırıl)an halk parlamento binasını basarken, televizyonlar canlı yayınlarla ‘kadife devrimi’ dünyaya yayarken sevinç gözyaşları sel gibi akıyordu. İşte Gürcistan da nihayet ‘özgürlük’ler âlemine romantik bir devrimle yatay geçiş yapıyordu...

Batı dünyası bayram ediyordu.

2003 yılı sonlarıydı...

Gel zaman git zaman Gürcistan’da bir şeyler oldu ama, artık canlı yayınlar yoktu. Saakaşvili’nin, Amerika Başkanı Bush tarafından tutulup kameralar karşısında havaya kaldırılan ‘kadife’ elinin bir demir yumruk gibi indiğini kimse fark etmedi. Bush’un desteğini arkasına alan Saakaşvili, Rusya’ya karşı ‘zafere kadar sürekli devrim’ ilan ederken, NATO’ya üye olmak istediğini açıklarken göklere yükselen alkışların gürültüsü içinde Gürcü halkının sefaletini de kimse görmedi. Yoksulluk ve işsizlik içinde debelenen halkın protesto gösterilerini, ‘kadife devrimciler’in şiddetle bastırdıklarını da kimse izleyemedi.

***

Çünkü ‘kadife devrimciler’, Kafkasya’daki bir stratejik kavganın sadece piyonlarıydılar. Allanıp pullanıp kadifelere sarılmış olmaları bu gerçeği uzun süre gizleyemezdi, gizleyemedi. Sözüm ona halka özgürlük, demokrasi, refah getireceklerdi. Getire getire savaş getirdiler.

Görünen o ki, bunu da çok acemice yaptılar. Ben olsaydım, Güney Osetyalıların üzerine tankları, topları gönderirken, ‘Acaba Rusya işin içine karışır da bu devle savaşa tutuşmak zorunda kalır mıyım?’ diye düşünürdüm. Saakaşvili’nin aklına gelmemiş demek ki... Dalgınlık herhalde... Amerika’ya mı güvendi ne? Belki de Amerika, Irak’ta yaptığı gibi uçak gemilerini, zırhlılarını, füzelerini alıp gelir, Rusya’yı bir temiz döver diye hesap etmiştir...

Dünkü Cumhuriyet’te Güney Osetya krizinin son yirmi yılı özetlenmişti. İş zaten bitmiş. Bu topraklarda yirmi yıldır Gürcü otoritesi yok. Adamlar özerkliklerini çoktan ilan etmişler. Kendi anayasalarını yapmış, güvenlik gücünü oluşturmuş, kendi cumhurbaşkanlarını seçmişler. Hatta bağımsızlık için referandum bile yapmışlar. (Kuzey Irak’ın kulakları çınlasın.) Güney Osetyalıların amacı Kuzey Osetya ile birleşmekmiş...

***

Gücü gücü yetene dünyası. Onun bunun piyonu, tetikçisi oldun mu, paçayı kaptırırsın, belayı da bulursun. Daha beş yıl geçmeden ‘kadife devrim’in bir savaş makinesine dönüşmesi başka nasıl açıklanır ki?.. Halkına barış, huzur, refah getirmek yerine, baskı, şiddet ve savaş getirenlerin sonu hiç de hayırlı olmuyor.

Denebilir ki, ‘Ne yapsın adamcağız, kadife devrimden sonra, Güney Osetya sorunu, Abhazya sorunu hiç yakasını bırakmadı ki’...

Doğrudur ama cevabı da hazırdır: O zaman yaptığın işe devrim demezsin. Kadife devrim hiç demezsin. ‘Kadife devrim’in önünde dörtnala koşarken bu sorunları bilmiyor muydun?

Hikmet Bila - Cumhuriyet, 10 Ağustos 2008

Karasakallılar Her Dönemde Var!

Şu günlerde Abdurrahman Şeref Bey’in “Tarih Söyleşileri”ni okumaktayım.

İlginç bir rastlantı, tam da günümüzde yaşadıklarımıza benzer bir olayla karşılaşmaz mıyım?

Abdülhamit’in saltanat yıllarında geçen oldukça gülünç, aynı zamanda tehlikeli sonuçlar doğuran bir olay!..

Zamanın Romanya Elçisi Mösyö Bratianu, Boğazkesen’de bir ev kiralamış, Beyoğlu’nda cadde üstünde bir ev! Orasını elçilik binası yapmış, dostlarını, arkadaşlarını devletin büyüklerini davet eder ağırlarmış. Yıl 1879!..

Eski Sadrazam Sait Paşa da bu davetlere çağrılırmış, ama elçiliğin bulunduğu yerin yakışıksız olduğunu düşünerek gitmezmiş... Bir gece yarısı sabaha karşı konağın kapısı çalınır, alelacele uyandırılır... Bu vakitsiz saatte gelen Mabeyn ileri gelenlerinden Memduh Paşa’dır. Eski Sadrazam Sait Paşa yaka paça arabaya sokulup Yıldız Sarayı’na götürülür... ‘Ne ver, ne yok, istenen nedir?’ diyemeden Padişah Abdülhamit’in huzuruna çıkarılır. Padişahın yanında karasakallı biri durmaktadır. Padişah, Memduh Paşa’ya dönerek, “Bu akşam beni tahttan indiriyorlarmış...” der. Memduh Paşa, “Efendim kimin haddine” dese de, padişah yanındaki sakallıyı gösterir, “Öyle diyor” der, sonra Memduh Paşa’ya “Siz gidip biraz dinlenin” der. Yanındaki karasakallıya dönüp, “Siz elinizdeki listeyi okuyun” diye buyurur. Sakallı da, hazırladığı listede adı geçenlerin padişahı tahttan indirmek için Romanya Elçiliği’nde sık sık toplandıklarını söyler... Sadrazam Sait Paşa da listede imiş! Sait Paşa sorar: “Dediklerin doğru mu, hangi kanıtların var?” Karasakallının buna verdiği yanıt: “Ben abdestli biriyim, dediklerime Allah şahidimdir.”

Padişah yine de bu karasakallı kışkırtıcının sözlerine kapılarak, Saffet Paşa’yı sadrazamlıktan alır, yerine Hayrettin Paşa’yı tayin eder.

Karasakallı jurnalcinin listesinde eski Sadrazam Sait Paşa’nın da adı olduğu için ne olur ne olmaz diye... Padişah da onu İstanbul’dan uzaklaştırıp Paris Elçiliği’ne gönderir. Uydurma, yakıştırma da olsa karasakallının ileri sürdüğü liste sonuç vermiştir...

***

Günümüzde de bir dava var! Adına Ergenekon diyorlar. Yüze yakın ünlü ünsüz vatandaş bir yıldır hapislerde. Kim bilir hangi “karasakallıların” gizli suçlamalarına uğramışlar! Şimdi bir de ‘gizli tanıklar’ ortaya çıktı. “Sanıklar” bu gizli tanıkların anlattıklarına göre yargılanacakmış. Hiç gizli tanık olur mu? Adı üstünde “tanık” kişinin, kimliği, neyin nesi olduğu anlaşılmalı ki, dediklerine inanılsın...

***

Abdurrahman Şeref Bey’in “Tarih Söyleşileri” yüz elli yıl önce yaşanmış öyküleri anlatmış. Geleceğin tarihçileri de bugünleri yazacak. Karasakallı jurnalcileri, gizli tanıkları, iki bin beş yüz sayfalık iddianameleri!..

Oktay Akbal - Cumhuriyet, 10 Ağustos 2008

Eşref Saati?..

Gazetelere dün göz atarken Vatan’ın sürmanşetini gördüm, seçim yoklaması yapılmış...
Sonuç:
AKP yüzde 41..
CHP 13..
MHP 8.. imiş...
Gerçek mi?..

*

Derken Hürriyet’in 1’inci sayfasından bir haber:
“İmam savaşını cemaat kazandı..”
Ne olmuş?..
İstanbul Müftülüğü Efdelzade Camii’ne bir imam atamış...
Cemaat demiş ki:
- Alın bu imamı, istemiyoruz...
“Selefi cemaati” dediğini de yaptırmış..
Peki, bu ne anlam taşır?..

*

Artık Türkiye’de tarikatlar ve cemaatler toplumunun dünya görüşü ağır basıyor...
Kuran ve hafız kursları..
Fethullahçı okullar..
Nakşi örgütlenme devleti ele geçirdi, geçirecek...

*

Ortadoğu’da petrol coğrafyası üzerine emperyalizmin hırslarıyla İslamcı, Humeynici, Vahabi, Suudi, Arap, El Kaideci, Şii ve aklınıza ne gelirse dinciliğe dayanan binbir tevatür üzerine, birbirine zıt görünen, ama, bir noktada ve amaçta birleşen güçlerin ortak bir noktası var...
Nedir o?..

*

Bunların tümü, İslam dünyasında Aydınlanma’ya -demek ki Atatürk devrimine- karşıtlıkta buluşuyorlar. Türkiye’de İslamcı devlet için eşref saatinin geldiğine inananların bini bir para...
Avrupa mı?..
Zaten ekonomik açıdan elinin altındaki Türkiye’yi dışlamaktan özel zevk çıkarıyor...
Amerika mı?..
Haydi canım sen de...

*

İslamcılar diyorlar ki:
“- Eşref saati geldi...”
- Peki, ne olacak?..
“- Karşıdevrimi sandıktan çıkarıyoruz...”
- Nasıl?..
“- Karşıdevrimin içeriği antidemokratik, yöntemi demokratik olacak...”
- Ne demek o?..
“- Atatürk devriminin yöntemi antidemokratik, içeriği demokratikti... Biz ılımlı İslamcılar şimdi tersini hayata geçiriyoruz; yöntem demokratik; ama, içerik antidemokratik...”

*

Amerika, Avrupa, İslamcı coğrafya zevkten dört köşe olmuş, tırnaklarını birbirine sürtüyor...
Gerçekten Atatürk’ün Aydınlanma devriminin sonu geldi mi?..
Diyorlar ki:
- Eşref saati geldi...
İslam coğrafyasında nazar boncuğu gibi duran laik Türkiye Cumhuriyeti’nin icabına bakmak için sanki herkes seferber olmuş...
Peki, ne diyelim?..
Diyebiliriz ki:
- Eşref saati ilginç bir saattir, akrebiyle yelkovanıyla kimin için çalıştığı son dakikaya dek pek belli olmaz...
1919’daki olay sakın 21’inci yüzyılda da yinelenmesin?.. 20, 21, 22 derken 23 tazelenip gündeme girmesin?..

*

Biliyorum şimdi Ergenekon savcıları nefeslerini tutmuş, bu satırları okuyorlar...
Boşuna okumasınlar...
Biz “karşıdevrim darbesine karşı” laik Türkiye Cumhuriyeti’nin eşref saatinden söz açıyoruz...
Eşref saati onların değil bizim bileğimizdedir..
Bu bilek bükülemez...

İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 10 Ağustos 2008

09 Ağustos 2008

Kemal Sunal Filmlerinden Postmodernizme

Kemal Sunal filmlerinin omurgası, rahmetli ve sevgili aktörün hemen her filminde yarattığı karakterin kendisiydi.

Bu karakter, izleyici karşısına hangi kişilikle çıkarsa çıksın değişmez özellikleri vardı:

Yukardan atmak.

Böbürlenmek.

Efelenmek.

Saçmalamak.

Göz korkutmaya çalışmak.

Azametli görünme taklidi yapmak.

Olur olmaz lafları bir araya getirmek

Ve böylece de soyutla somutun, gerçekle gerçek dışının, ciddiyle gırgırın, olabilecekle olamayacağın, saçmayla hakikinin karman çorman olduğu bir noktada mizahı yakalamak...

Onun mizahının özgünlüğü, bütün bu karşıtlıkların bıçak sırtı dengesindedir.

Üstüne üstlük, saflık ve kurnazlık karışımı, salak taklidi gülüşüyle üst damağını gözler önüne serdiğinde, kahkahayı koyuverirsiniz.

Bildiğimiz, ölçülü, cinasa ve söz ustalığına dayalı, hem yapmak hem anlamak için zekâ gerektiren klasik mizahtan farklı, azıcık zorlayarak adlandıracak olursak, postmodern bir mizahtır bu...

Kendisi, filmlerinde canlandırdığı tipler gibi güldüğünü hiç görmediğim, canı hep sıkılıyormuş gibi duran bir adamdı...

Kemal Sunal’ı sevgiyle, rahmetle anıyorum.

***

Aklına nereden geldi diye soracak olursanız, hemen yanıtlayayım.

Tümünü okumaya zamanım da niyetim de olmayan bir hukuk belgesinin, gazetelerde gördüğüm bazı bölümlerinden...

Herhangi bir kişi ya da kurumu aşağılamak, küçük düşürmek gibi bir kastım bulunmadığını hemen belirteyim.

Amacım, hukuksal olma iddiası da taşısa, eninde sonunda yazılı ve bu anlamda da yazınsal bir metnin, bir yazın (edebiyat) insanı olarak bende uyandırdığı izlenimi dile getirmeye çalışmak... Bunu yaparken irdelemek istediğim şey bu metnin içeriği de değil. Gerçi sonuçta içerikten pek de ayrı düşünülemeyecek olan bir biçim, tarz, üslup ve kurgu olgusu...

Aşağıdaki alıntıyı, zihninizde bir Kemal Sunal filmi canlandırarak okumanızı öneriyorum.

Suçlanan kişinin suçluluğunu kanıtlamak için daha önceki bir gözaltı dönemine ilişkin bir olaydan söz edilerek şöyle denilmekte:

“...gözaltına alındığında yazılı olarak hazırladığı savunmasının içine akrostişler yerleştirmiş olup her tümcenin sondan ikinci sözcüğünün baş harfleri yan yana getirildiğinde ‘işkence altındayım’ ibaresi ortaya çıkmıştır. Bundan şüphelinin ne kadar uyanık ve zeki olduğu anlaşılmıştır...”

Daha sonra, aynı sanığın bu gözaltıyla ilgili olarak yazdığı kitaptan bazı alıntılar yapılıyor: “Sözgelimi kendime soruyorum: ...Korktun mu? Yanıtlıyorum: Korkmaz olur musun!.. Korku insana özgü bir şeydir. Sen de kuşkusuz korktun, ürktün, kimi zaman ürküye (panik) bile kapıldın. Önemli olan korkuyu yenebilmektir...(...) karşımdakilerden değil en çok kendimden korktum. Ya çözülürsem? Ya kişiliğime yakışmayan bir davranışa kayarsam? Ya paçavralaşırsam? Ya gerçekten teslim olursam? Soruların çengeli aklıma takıldıkça yüreğim sıkıştı...”

Alıntıların ardından yorum geliyor:

“...şeklindeki beyanları ile gizli örgütlenmenin en önemli öğesi olan ‘sır vermemek’ yani kendi söylemi ile çözülmemek için elinden gelen her şeyi yaptığını beyan etmiş olup, şüphelinin kişiliğini tanımamız açısından önemli görülmüştür...”

***

Kimilerinin sanığı olduğum 12 Eylül sonrası iddianamelerinde bile bu türden tuhaflıklar; söz konusu iddianamenin görebildiğim bölümlerinde göze çarpan (postmodern edebiyata özgü) kes yapıştır, tıkıştır, keyfince yakıştır yöntemi yoktu...

Bu dikta dönemi iddianamelerinde bile, anımsadığımca, içerikteki safsatayı örtme amacıyla ve salt biçim açısından da olsa, hukuk “teamül”üne, alışılmış üslup, biçim, kurgu özelliklerine aykırı düşmeme çabası vardı...

Yukarıdaki tiratlar ise bir Kemal Sunal filminde ünlü aktörümüzün vurgularıyla dile getirilmiş olsa kahkahalarla gülebilirdik...

Bu bölümlerin de yer aldığı yamalı bohça görünümündeki belge, hukuksal değil de tam anlamıyla yazınsal bir metin, örneğin bir postmodern polisiye olsa, kurgusal tutarlılık bile aramaz, belki yer yer heyecan da duyarak okuyabilirdik...

Ama ne yazık ki ne biri, ne de öteki...

Söz konusu olan bir Sunal komedisi ya da postmodern edebiyat değil, hukuk, gerçek hayat, hayatlarımız...

Böylece ne gülüyor, ne heyecan duyabiliyoruz...

Ataol Behramoğlu - Cumhuriyet, 9 Ağustos 2008

Sadece büyük, çok büyük bir can sıkıntısı...

01 Ağustos 2008

Sadaka

Yatıp kalkıp “Verilmiş sadakamız varmış” diyor başka bir şey demiyor Kemal Öncü. Neden mi? Çünkü şöyle diyor:

“Yatalım kalkalım, şu Ergenekon darbecilerini hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak medyada teşhir eden, yargılayan ve mahkum edenlere dua edelim. Verilmiş sadakamız varmış beyler! Bunlar darbe yapabilseymiş eğer, 12 Martları, 12 Eylülleri mumla arayacakmışız da haberimiz yokmuş. Türkiye, Türkiye olalı böyle darbe görmedi derim de başka bir şeycikler demem. Bir kere ‘darbe’ dediğinin arkasında ABD olur. ABD’nin izni olmadan, parmağı olmadan darbe yapmak kimin haddine? Ama bunlar yapacakmış meğer!

Ne kadar bağlantıları varsa birer birer açıklandı, Atatürk’ten Ahmet Necdet Sezer’e herkes bir şekilde Ergenekon’a bağlandı ama ABD bağlantısı yolunda en ufak bir ima bile yok. Demek ki bunlar ABD’ye rağmen darbe yapacak kadar güçlü bir örgütmüş, Allah razı olsun bunları teşhir edip kendilerini savunma fırsatı bile vermeden infaz edenlerden. Sonra; açıklandı da ben mi görmedim, var mı bu teröristlerin yerli yabancı büyük sermaye bağlantısı? Türkiye’de darbe olacak, arkasında sermaye olmayacak. Arkasında sermaye olmayan darbe ne demek? Sermayeye karşı darbe demek! Bunlar arkalarına ABD’yi almadıkları gibi sermayeyi de almadan yapacaklarmış meğer mahut darbeyi. Şeytan kulağına kurşun...

O ne güçlü bir örgütmüş yarabbi! Benim aklım hâlâ almamakta ama sizinki elbette alır. Baksanıza silahlara ne kadar müthiş; üç el bombası, beş pompalı tüfek, sekiz de bıçak. Her babayiğidin harcı mıdır? Değildir! Askeri birlik yok, zırhlı birlik yok, arkada ABD yok, darbe finansörünün kendi cenazesini kaldıracak parası yok ama ortada yapılacak bir darbe var.

Hani diyorum, asker olmadan on bin kişiye kırmızı kalpak, on bin kişiye kırmızı bere giydirerek mi yapacaklardı acaba darbeyi renkli devrim misali? Bunların George Soros bağlantısı da açıklanmadı ki birader! Allah, bunları derdest edip yargıç karşısına çıkarmadan posalarını çıkaranlardan, ölüme gönderenlerden razı olsun. Böyle medya her memlekete lazım, çok şükür ki bizde var.”

Oral, borcunu çift taraflı ödüyor!

GEÇEN akşam televizyon kanallarından birine çıkan Radikal gazetesi yazarı Oral Çalışlar, Ergenekon iddianamesi üzerine engin görüşlerini sıralarken ilginç laflar da etmiş. Programı seyreden Sıtkı Ergüney anlatıyor:

“Oral iddianameyi savunurken, İlhan Selçuk’un bir sohbet sırasında ‘iyi’ ve ‘kötü’ darbe ayırımı yaptığını büyük bir heyecanla açıkladı ve ‘İnanmazsanız gidip kendisine sorabiliriz’ dedi. Ergenekon’da aynı adı paylaştığı ülkücü teröristle soyadı benzerliğinden başka bir benzerliği olmadığını kamuoyuna açıkladıktan sonra ‘Doğrucu Davut’ rolüne soyunan Oral, böylece bir yandan savcıya yardımcı olmaya çalışan bir yandan da ne kadar güvenilir bir insan olduğunu sergilemekten kendini alamadı. Bu vesile ile iddianamedeki gizli tanıklardan birinin Oral olabileceği yolundaki düşüncelerimiz pekişti. Öteki gizli tanıklar arasında Hasan Cemal’i de görürsek hiç şaşmamak gerek. Meslek yaşamında Başbakan RTE’nin uçağına binebilen ilk ve tek Cumhuriyet yazarı olma payesine erişen Oral, Cumhuriyet’ten ayrılırken yazdığı veda yazısında İlhan Selçuk’tan övgü ile söz etmiş ve kendisine çok şey borçlu olduğunu söylemişti! Demek ki yeni konumuyla birlikte borcunu çift taraflı olarak böyle ödüyor.”

Deniz Som - Cumhuriyet, 31 Temmuz 2008
Related Posts with Thumbnails