Yedi yıl önce bugün Amerika’nın başkanı George W. Bush, ağzını dolu dolu doldurarak bağırıyordu:
“Bu bir Haçlı Seferi’dir.”
11 Eylül saldırıları olmuş, Amerika’nın güç ve ihtişamının simgeleri yerle bir edilmişti. Dünya ekonomisine egemenliğin simgesi, Dünya Ticaret Merkezi binaları, ikiz kuleler, iki uçaklı intihar saldırısıyla yıkılmıştı. Amerikan askeri gücünün simgesi Savunma Bakanlığı (Pentagon), yine bir intihar uçağının dalışıyla büyük hasar görmüş, bir kanadı çökmüştü. Amerikan siyasal egemenliğinin simgesi Beyaz Saray, son anda kurtulmuştu. Çünkü, Beyaz Saray’ı vurmak üzere kaçırılan uçak, iddiaya göre, hedefine ulaşamadan vurulmuştu.
Dünya şok geçiriyordu. Amerika da kriz geçiriyordu.
İlk şok atlatılınca, saklandığı yerden çıkan Bush, işte o zaman meydan okumuştu: “Bu bir Haçlı Seferi’dir” diye. Alı al moru mor, öfke içinde, burnundan soluyarak meydan okuyordu: “Bu bir Haçlı Seferi’dir.” Başını Usame Bin Ladin’in çektiğini öne sürdüğü El Kaide adlı bir örgütü suçluyor, “Onları inlerinden bulup çıkaracağız” diyordu.
***
Aradan yedi yıl geçti. Ne Bin Ladin diye biri bulunup yakalanabildi ne de birileri inlerinden bulup çıkarılabildi. Sadece üç şey oldu.
Bir: Amerika Afganistan’ı işgal etti. Taliban yönetimini devirdi. Orta Asya’yı Hint Okyanusu’na bağlayan yoldaki en önemli engeli ortadan kaldırmayı hesap etti. Hâlâ Afganistan’ı ne kadar kontrol edebildiği belli değil.
İki: Amerika Irak’ı işgal etti. Ortadoğu’nun bu önemli petrol ülkesini kana buladı. Irak’ta kitle imha silahları bulunduğu yalanıyla, “Saddam Hüseyin’i devirip, Irak’a demokrasi, insan hakları ve refah getireceği” aldatmacasıyla koskoca ülkeyi harabeye çevirdi. Irak’ı en az üçe böldü, petrol kaynaklarına el koydu. Bush’un yalanlarına inanan zavallı Irak halkı, o gün bugündür kan, ateş, ölüm altında, açlığın, yoksulluğun, susuzluğun, ilaçsızlığın pençesinde hayatta kalmaya çalışıyor. Ölen, öldürülen çocukların sayısı bile bilinmiyor. Tam bir talan ve yağma ülkesi haline geldi Irak.
***
Ve üç: Bush yönetimi, Amerika’nın altmış yıllık müttefiki Türkiye’yi yangın yerine çevirdi. Irak’ın kuzeyinde kendi koruması altında bir Kürt devleti kurup, Türkiye’nin Kürtlerine de aynı yolda yeşil ışık yaktı. Kuzey Irak’ta kurdurduğu devletin gözetim ve desteğinde, Türkiye’yi hedef alan, on binlerce insanın ölümüne yol açan terör örgütüne yardım, yataklık yaptı ve her türlü desteği sağladı.
Bir yandan da demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kimyasını bozmak için kolları sıvadı. Türkiye için, bir ‘Ilımlı İslam’ gömleği biçip zorla giydirmeye girişti.
Yedi yıl önce Bush’un ilan ettiği ‘Haçlı Seferi’nin anlamı işte budur. Türkiye’nin bugün yaşadığı büyük sıkıntının nedeni işte budur.
Hikmet Bila - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008
Hikmet Bila etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikmet Bila etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Eylül 2008
11 Ağustos 2008
‘Kadife’ Savaş
Romantik isimli ‘devrim’lerden geçilmiyordu... ‘Turuncu devrim’, ‘pembe devrim’, ‘kadife devrim’, ‘gül devrimi’, ‘ayva devrimi’... (Sonuncuyu ben uydurdum.)
Gürcistan’da Saakaşvili’nin liderliğinde ayaklan(dırıl)an halk parlamento binasını basarken, televizyonlar canlı yayınlarla ‘kadife devrimi’ dünyaya yayarken sevinç gözyaşları sel gibi akıyordu. İşte Gürcistan da nihayet ‘özgürlük’ler âlemine romantik bir devrimle yatay geçiş yapıyordu...
Batı dünyası bayram ediyordu.
2003 yılı sonlarıydı...
Gel zaman git zaman Gürcistan’da bir şeyler oldu ama, artık canlı yayınlar yoktu. Saakaşvili’nin, Amerika Başkanı Bush tarafından tutulup kameralar karşısında havaya kaldırılan ‘kadife’ elinin bir demir yumruk gibi indiğini kimse fark etmedi. Bush’un desteğini arkasına alan Saakaşvili, Rusya’ya karşı ‘zafere kadar sürekli devrim’ ilan ederken, NATO’ya üye olmak istediğini açıklarken göklere yükselen alkışların gürültüsü içinde Gürcü halkının sefaletini de kimse görmedi. Yoksulluk ve işsizlik içinde debelenen halkın protesto gösterilerini, ‘kadife devrimciler’in şiddetle bastırdıklarını da kimse izleyemedi.
***
Çünkü ‘kadife devrimciler’, Kafkasya’daki bir stratejik kavganın sadece piyonlarıydılar. Allanıp pullanıp kadifelere sarılmış olmaları bu gerçeği uzun süre gizleyemezdi, gizleyemedi. Sözüm ona halka özgürlük, demokrasi, refah getireceklerdi. Getire getire savaş getirdiler.
Görünen o ki, bunu da çok acemice yaptılar. Ben olsaydım, Güney Osetyalıların üzerine tankları, topları gönderirken, ‘Acaba Rusya işin içine karışır da bu devle savaşa tutuşmak zorunda kalır mıyım?’ diye düşünürdüm. Saakaşvili’nin aklına gelmemiş demek ki... Dalgınlık herhalde... Amerika’ya mı güvendi ne? Belki de Amerika, Irak’ta yaptığı gibi uçak gemilerini, zırhlılarını, füzelerini alıp gelir, Rusya’yı bir temiz döver diye hesap etmiştir...
Dünkü Cumhuriyet’te Güney Osetya krizinin son yirmi yılı özetlenmişti. İş zaten bitmiş. Bu topraklarda yirmi yıldır Gürcü otoritesi yok. Adamlar özerkliklerini çoktan ilan etmişler. Kendi anayasalarını yapmış, güvenlik gücünü oluşturmuş, kendi cumhurbaşkanlarını seçmişler. Hatta bağımsızlık için referandum bile yapmışlar. (Kuzey Irak’ın kulakları çınlasın.) Güney Osetyalıların amacı Kuzey Osetya ile birleşmekmiş...
***
Gücü gücü yetene dünyası. Onun bunun piyonu, tetikçisi oldun mu, paçayı kaptırırsın, belayı da bulursun. Daha beş yıl geçmeden ‘kadife devrim’in bir savaş makinesine dönüşmesi başka nasıl açıklanır ki?.. Halkına barış, huzur, refah getirmek yerine, baskı, şiddet ve savaş getirenlerin sonu hiç de hayırlı olmuyor.
Denebilir ki, ‘Ne yapsın adamcağız, kadife devrimden sonra, Güney Osetya sorunu, Abhazya sorunu hiç yakasını bırakmadı ki’...
Doğrudur ama cevabı da hazırdır: O zaman yaptığın işe devrim demezsin. Kadife devrim hiç demezsin. ‘Kadife devrim’in önünde dörtnala koşarken bu sorunları bilmiyor muydun?
Hikmet Bila - Cumhuriyet, 10 Ağustos 2008
Gürcistan’da Saakaşvili’nin liderliğinde ayaklan(dırıl)an halk parlamento binasını basarken, televizyonlar canlı yayınlarla ‘kadife devrimi’ dünyaya yayarken sevinç gözyaşları sel gibi akıyordu. İşte Gürcistan da nihayet ‘özgürlük’ler âlemine romantik bir devrimle yatay geçiş yapıyordu...
Batı dünyası bayram ediyordu.
2003 yılı sonlarıydı...
Gel zaman git zaman Gürcistan’da bir şeyler oldu ama, artık canlı yayınlar yoktu. Saakaşvili’nin, Amerika Başkanı Bush tarafından tutulup kameralar karşısında havaya kaldırılan ‘kadife’ elinin bir demir yumruk gibi indiğini kimse fark etmedi. Bush’un desteğini arkasına alan Saakaşvili, Rusya’ya karşı ‘zafere kadar sürekli devrim’ ilan ederken, NATO’ya üye olmak istediğini açıklarken göklere yükselen alkışların gürültüsü içinde Gürcü halkının sefaletini de kimse görmedi. Yoksulluk ve işsizlik içinde debelenen halkın protesto gösterilerini, ‘kadife devrimciler’in şiddetle bastırdıklarını da kimse izleyemedi.
***
Çünkü ‘kadife devrimciler’, Kafkasya’daki bir stratejik kavganın sadece piyonlarıydılar. Allanıp pullanıp kadifelere sarılmış olmaları bu gerçeği uzun süre gizleyemezdi, gizleyemedi. Sözüm ona halka özgürlük, demokrasi, refah getireceklerdi. Getire getire savaş getirdiler.
Görünen o ki, bunu da çok acemice yaptılar. Ben olsaydım, Güney Osetyalıların üzerine tankları, topları gönderirken, ‘Acaba Rusya işin içine karışır da bu devle savaşa tutuşmak zorunda kalır mıyım?’ diye düşünürdüm. Saakaşvili’nin aklına gelmemiş demek ki... Dalgınlık herhalde... Amerika’ya mı güvendi ne? Belki de Amerika, Irak’ta yaptığı gibi uçak gemilerini, zırhlılarını, füzelerini alıp gelir, Rusya’yı bir temiz döver diye hesap etmiştir...
Dünkü Cumhuriyet’te Güney Osetya krizinin son yirmi yılı özetlenmişti. İş zaten bitmiş. Bu topraklarda yirmi yıldır Gürcü otoritesi yok. Adamlar özerkliklerini çoktan ilan etmişler. Kendi anayasalarını yapmış, güvenlik gücünü oluşturmuş, kendi cumhurbaşkanlarını seçmişler. Hatta bağımsızlık için referandum bile yapmışlar. (Kuzey Irak’ın kulakları çınlasın.) Güney Osetyalıların amacı Kuzey Osetya ile birleşmekmiş...
***
Gücü gücü yetene dünyası. Onun bunun piyonu, tetikçisi oldun mu, paçayı kaptırırsın, belayı da bulursun. Daha beş yıl geçmeden ‘kadife devrim’in bir savaş makinesine dönüşmesi başka nasıl açıklanır ki?.. Halkına barış, huzur, refah getirmek yerine, baskı, şiddet ve savaş getirenlerin sonu hiç de hayırlı olmuyor.
Denebilir ki, ‘Ne yapsın adamcağız, kadife devrimden sonra, Güney Osetya sorunu, Abhazya sorunu hiç yakasını bırakmadı ki’...
Doğrudur ama cevabı da hazırdır: O zaman yaptığın işe devrim demezsin. Kadife devrim hiç demezsin. ‘Kadife devrim’in önünde dörtnala koşarken bu sorunları bilmiyor muydun?
Hikmet Bila - Cumhuriyet, 10 Ağustos 2008
Etiketler:
ABD,
Cumhuriyet Gazetesi,
Hikmet Bila
09 Ağustos 2007
Sarıkamış ve Enver Paşa'nın Torunu
Dünkü Milliyet'te Güneri Cıvaoğlu, Enver Paşa'nın torunu Osman Mayatepek'in bir 'açıklama'sını yayımladı. Mayatepek, dedesine haksızlık yapıldığı görüşünde. "90 bin askerimiz Allahüekber Dağları'nda bir kurşun bile atmadan donarak öldü" şeklindeki yargıyı talihsiz olarak niteliyor ve bu ifadenin yirmili yıllarda (Kurtuluş Savaşı sırasında) politik düşünme atmosferine hizmet ettiğini vurguluyor. Açıkça, Enver Paşa'nın Anadolu'ya dönmesini istemeyen Mustafa Kemal'in, "90 bin asker öldü abartısı"nı cesaretlendirdiğini öne sürüyor.
Mayatepek'e göre Sarıkamış harekâtında ölen asker sayısı 25 bin-40 bin kadar. Bu rakamlar, birçok veriyle çelişse de Mayatepek şu sorunun cevabını vermiyor: 3'üncü Ordu'nun kaybı bu kadarsa, nasıl oldu da Rus ordusu, Sarıkamış'tan, Erzurum'dan girip Bitlis'ten, Muş'tan çıkabildi?
Asıl vahim olan, Mayatepek'in, Sarıkamış faciasının suçunu, Enver Paşa'nın komutanlarından Hafız Hakkı Paşa'ya yüklemeye çalışması. Ona göre Hafız Hakkı Paşa'nın "çabuk zafer ve ona eşlik edecek ün peşindeki kişisel hırsı" felaketin nedeni olmuş. Hafız Hakkı Paşa, Enver Paşa'nın emirlerini dinlememiş. 100 kilometrelik bir cephe açmış ve 10 binden fazla askerin tifodan yataklara (hangi yataklarsa?) düşmesine yol açmış.
Hafız Hakkı Paşa'nın, en az Enver Paşa kadar ün peşinde bir kişisel 'hırs küpü' olduğu doğrudur. En az Enver Paşa kadar askerlik, strateji ve taktik cahili olduğu da doğrudur. Ama onu, hiçbir deneyimi ve askeri başarısı yokken binbaşılıktan paşalığa yükseltip kolordunun başına geçiren de Enver Paşa'dır. Başkomutan olduğu halde, aynı zamanda, deneyimli komutanları kovup 3'üncü Ordu'nun komutanlığını da üstlenen Enver Paşa... Cephe gerisiyle demiryolu bağlantısı bile olmayan, keçiyolu gibi karayollarından, on binlerce aç, susuz, çıplak askeri Sarıkamış karlı dağlarına süren, Orta Asya-Hindistan fatihi olma rüyalarını gören Enver Paşa... Hezimetten sonra, Hafız Hakkı Paşa'yı, 3'üncü Ordu kalıntılarının başına ordu komutanı olarak bırakan da aynı Enver Paşa'dır. Madem Hafız Hakkı Paşa, Enver Paşa'nın emirlerini dinlemeyen, ün peşinde, hırslı ve başarısız bir paşadır, Enver Paşa, neden onu ordunun başında bırakmıştır?
***
Sarıkamış hezimetinin verdiği zarar anlatmakla bitmez. Ama nedense, son zamanlarda, Sarıkamış'ı bir başarı öyküsü gibi anlatma, onun baş sorumlusu Enver Paşa'yı bir kahraman gibi gösterme modası başladı.
***
Torun Mayatepek bir hata daha yapıyor. Başkomutan olarak Sarıkamış'tan sorumlu tutulan Enver Paşa'nın, yine başkomutan olarak neden Çanakkale zaferi nedeniyle övülmediğini soruyor. Sarıkamış nedeniyle Enver Paşa'yı değil de onun emrindeki bir komutanı sorumlu tutan Mayatepek, nedense, sıra Çanakkale'ye gelince, oradaki bir 'ast komutanı' değil, başkomutanı şeref sahibi yapmaya çalışıyor.
Kaldı ki...
Kimsenin Enver Paşa'yı Çanakkale zaferine ortak yapmaya çalışmamasını tavsiye ederim. Enver Paşa'nın torunu bile olsalar... Çünkü Enver Paşa'nın Çanakkale'de verdiği zararları öğrenince, Çanakkale zaferinin Enver Paşa'ya rağmen kazanıldığını öğrenince çok üzülürler.
Hikmet Bila - Cumhuriyet, 8 Ağustos 2007
Mayatepek'e göre Sarıkamış harekâtında ölen asker sayısı 25 bin-40 bin kadar. Bu rakamlar, birçok veriyle çelişse de Mayatepek şu sorunun cevabını vermiyor: 3'üncü Ordu'nun kaybı bu kadarsa, nasıl oldu da Rus ordusu, Sarıkamış'tan, Erzurum'dan girip Bitlis'ten, Muş'tan çıkabildi?
Asıl vahim olan, Mayatepek'in, Sarıkamış faciasının suçunu, Enver Paşa'nın komutanlarından Hafız Hakkı Paşa'ya yüklemeye çalışması. Ona göre Hafız Hakkı Paşa'nın "çabuk zafer ve ona eşlik edecek ün peşindeki kişisel hırsı" felaketin nedeni olmuş. Hafız Hakkı Paşa, Enver Paşa'nın emirlerini dinlememiş. 100 kilometrelik bir cephe açmış ve 10 binden fazla askerin tifodan yataklara (hangi yataklarsa?) düşmesine yol açmış.
Hafız Hakkı Paşa'nın, en az Enver Paşa kadar ün peşinde bir kişisel 'hırs küpü' olduğu doğrudur. En az Enver Paşa kadar askerlik, strateji ve taktik cahili olduğu da doğrudur. Ama onu, hiçbir deneyimi ve askeri başarısı yokken binbaşılıktan paşalığa yükseltip kolordunun başına geçiren de Enver Paşa'dır. Başkomutan olduğu halde, aynı zamanda, deneyimli komutanları kovup 3'üncü Ordu'nun komutanlığını da üstlenen Enver Paşa... Cephe gerisiyle demiryolu bağlantısı bile olmayan, keçiyolu gibi karayollarından, on binlerce aç, susuz, çıplak askeri Sarıkamış karlı dağlarına süren, Orta Asya-Hindistan fatihi olma rüyalarını gören Enver Paşa... Hezimetten sonra, Hafız Hakkı Paşa'yı, 3'üncü Ordu kalıntılarının başına ordu komutanı olarak bırakan da aynı Enver Paşa'dır. Madem Hafız Hakkı Paşa, Enver Paşa'nın emirlerini dinlemeyen, ün peşinde, hırslı ve başarısız bir paşadır, Enver Paşa, neden onu ordunun başında bırakmıştır?
***
Sarıkamış hezimetinin verdiği zarar anlatmakla bitmez. Ama nedense, son zamanlarda, Sarıkamış'ı bir başarı öyküsü gibi anlatma, onun baş sorumlusu Enver Paşa'yı bir kahraman gibi gösterme modası başladı.
***
Torun Mayatepek bir hata daha yapıyor. Başkomutan olarak Sarıkamış'tan sorumlu tutulan Enver Paşa'nın, yine başkomutan olarak neden Çanakkale zaferi nedeniyle övülmediğini soruyor. Sarıkamış nedeniyle Enver Paşa'yı değil de onun emrindeki bir komutanı sorumlu tutan Mayatepek, nedense, sıra Çanakkale'ye gelince, oradaki bir 'ast komutanı' değil, başkomutanı şeref sahibi yapmaya çalışıyor.
Kaldı ki...
Kimsenin Enver Paşa'yı Çanakkale zaferine ortak yapmaya çalışmamasını tavsiye ederim. Enver Paşa'nın torunu bile olsalar... Çünkü Enver Paşa'nın Çanakkale'de verdiği zararları öğrenince, Çanakkale zaferinin Enver Paşa'ya rağmen kazanıldığını öğrenince çok üzülürler.
Hikmet Bila - Cumhuriyet, 8 Ağustos 2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)