DÜN Bülent Ecevit'e yazdığı rapordan söz ettiğim Gürbüz Evren, Türkiye'de mumla aradığım, maval okumayan, gerçek (has) bir siyaset sosyoloğu.
Kanal B televizyonunda "Bekleme Odası" adlı bir program yapıyor. Ermeni ve Kürtçülük fesatları ile AB üzerine yayınlanmış üç kitabı var.
SİYASAL İSLAM VURGUSU
Gürbüz Evren, 18 Nisan 1999 ve 3 Kasım 2002 seçimlerinden sonra Bülent Ecevit'e iki uyarı raporu göndermiş. Benim bu iki seçim konusunda şimdiye kadar okuduğum en kusursuz rapor ama ne yazık ki yayınlanmamış.
Gürbüz Evren'in Bülent Ecevit'e gönderdiği 28 Haziran 1999 tarihli rapor şu paragrafla başlıyor: "18 Nisan 1999 seçiminin sonuçları mutlaka doğru okunmalıdır. Aksi takdirde Türkiye'yi çok büyük bir tehlike beklemektedir. Siyasal İslam her geçen gün alan kazanmakta, önümüzdeki seçime kadar tek başına iktidara gelmenin hesaplarını yapmaktadır. Yanlış okumadınız, 'Tek başına iktidar' ifadesini kullandım. Bu, kabul edilmesi mümkün olmayan bir iddia gibi gelebilir. Belki de bu düşüncemi deli saçması sayabilirsiniz."
"Değerli büyüğüm Sayın Başbakan, yoksulluk Türkiye'nin en önemli gerçeklerinden biridir. Siyasal İslamcı kesim 'sadaka' gibi dağıttığı erzak torbaları, odun, kömür, çeyrek altın, giyecek, cep harçlığı, kırtasiye gibi yardımlarla kendisine muhtaç halk yığınları yaratmaktadır. Süreç, söz konusu kitlelerin Siyasal İslam'a bağımlı olması yönünde hızla işlemektedir. Siyasal İslamcı kesimin, yoksul kitleleri cemaatleşmeye götüren çalışmaları zaman zaman kesintiye uğrayıp, katıldığı seçimlerde bir miktar oy yitirse de, her seçimde kemikleşmiş oy olarak tanımlanan seçmen kitlesi büyümektedir."
Gürbüz Evren'in 28 Haziran 1999 tarihli raporunda dile getirdiği yorum ve tahminler 3 Kasım 2002 seçimlerinde doğru çıktı. Gürbüz Evren, Bülent Ecevit'e 22 Aralık 2002 tarihli bir rapor daha gönderdi: "18 Nisan 1999 seçiminin hemen ardından bugünleri işaret eden görüşlerimi içeren bir yazıyı size göndermiş, üzülerek söylüyorum ki bir yanıt alamamıştım. ...3 Kasım 2002 seçiminden sonra ortaya çıkan tablonun, tıpkı 1999 gibi doğru okunamayacağı korkusunu taşıyorum. Evet, siyasal İslamcı kesim 18 Nisan 1999 seçiminin hemen ardından belirttiğim gibi tek başına iktidar oldu. Eğer önümüzdeki süreçte de aşağıda özetleyeceğim çalışma planı (1999'da sunduğum model) uygulanmazsa, üzülerek söylüyorum ki 2007'de yapılacak seçimde Siyasal İslam'ın yeni temsilcisi AKP; ABD, AB, uluslararası sermaye, Arap sermayesi, IMF, tarikat ve cemaatlerin desteğiyle en az yüzde 40 oy oranına ulaşarak yeniden tek başına iktidar olacaktır." Ve Gürbüz Evren'in tahmini bir kez daha doğru çıktı!
PLANI OKUYUN
Yüzdelerle, istatistiklerle uğraşarak laf değirmenliği yapan sosyal bilimcilere, siyaset bilimcilere benzemeyen politika sosyoloğu Gürbüz Evren'i Türkiye kamuoyunun dikkatine sunarım. 1999 ve 2002 yıllarında Ecevit'e sunduğu çalışma planı ne idi acaba? CHP ve DSP bu çalışma planlarını mutlaka okumalı! Okumalı! Okumalı! Okumalııııııııı!!......
Özdemir İnce - Hürriyet, 26 Ocak 2007
Gürbüz Evren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gürbüz Evren etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
29 Mart 2008
Bülent Ecevit’e rapor
POLİTİKA Sosyoloğu Gürbüz Evren’den mesaj aldım. 1999 ve 2002 yıllarında, dönemin başbakanı Bülent Ecevit’e iki rapor göndermiş. 15 Ocak günü bana da gönderdi.
İki raporu da bu sütunda yayınlamak isterdim. İşte ülkemiz için gereken ve safsata yapmayan bir bilim adamı. Kendisine teşekkür ediyor ve 29 Haziran 1999 tarihli raporun bir bölümünü "muhalefet"in dikkatine sunuyorum. AKP’yi taklit etmeleri için değil. Anlayıp önlem almaları için:
* * *
"Varoş olarak adlandırılan kenar mahallelerde oturanlar, artık anakentlerin seçmen nüfusunun yüzde 65’ini oluşturuyor. Ve bu kitlelerin yöneldiği siyasi partinin, seçimlerden başarıyla çıkması kaçınılmazdır. Buna karşın, sayısal azınlığa düştüğü gözlemlenen Atatürkçü, cumhuriyet ilkelerine bağlı kesimler ise, anakentlerin belirli merkezlerine sıkışmakta ya da yeni kurulan uydu kentlerde yoğunlaşmaktadır. Bu, aynı kentlerde, yaşam tarzları, siyasi tercihleri, dünya görüşleri birbirinden farklı iki toplumun doğmasına ve giderek daha belirgin bir şekilde birbirinden ayrılması gibi sıkıntılı bir duruma neden olmaktadır.
TOPLUM İÇİNDE ALTERNATİF TOPLUM
Siyasal İslamcı kesim, anakentlerde yaşayan seçmen kitlelerinin büyük bölümünün yoksullardan oluştuğu gerçeğini kavramış ve bu insanların somut taleplerinin özellikle günlük ihtiyaçları kapsadığını anlamıştır. Bu nedenle var gücüyle belediye yönetimlerini ele geçirmeye ve belediyelerin olanaklarını yoksullar için kullanmaya çalışan siyasal İslam’ın her geçen gün büyüyen yeşil sermayeyi de arkasına alması, tehlikenin boyutlarını büyütmektedir. Siyasal İslamcı kesim Türkiye’de, Mısır kökenli bir örgüt olan ’Müslüman Kardeşler’ modelini yerleştirmeye çalışmaktadır. Bu model, ’Toplum içinde alternatif toplum’ yaratmayı hedefler. Modele göre, yoksul yığınlar ve az gelirli kesimlerin en temel gereksinimleri belirlenir. Ardından, ücretsiz sağlık hizmeti sunan hastaneler ve sağlık merkezleri kurulur, öğrencilere sürekli artan sayıda burs sağlanır, dini eğitim veren kuruluşlar yaygınlaştırılır, daha çok insanı doyuracak aşevi açılır, daha geniş yığınları giydiren, maddi yardım dağıtan hayır kuruluşları çoğaltılır. Düğün, bayram, doğum gibi özel günlerde insanlara yalnız olmadıklarını hissettirecek ziyaretler yapılır, hediyeler verilir. Kısacası bir süre sonra, mevcut düzenin sorunlarını çözemediğine, kendilerine devletin değil de, İslam dininin sahip çıktığına inandırılmış, giyimiyle, yaşam tarzıyla ülke toplumunun bir bölümünden farklı, dini motiflerle süslenmiş, giderek toplumun geri kalanına etki etmeye, baskı altına almaya çalışan bir toplum yaratılır.
SİYASAL İSLAM’I ABD KULLANACAK
Türkiye’de, siyasal İslam’ın sahip olduğu özel hastaneler, dershaneler, özel okullar, Kuran kursları, yurtlar, işadamları, fabrikalar, hayır kuruluşları, aşevleri, medya kuruluşları, yukarıdaki tablonun bir benzeri değil mi? Siyasal İslam, sıraladığım alanlarda her geçen gün daha da güçlenmiyor mu? Değerli büyüğüm Sayın Ecevit, bilinmesi gereken bir başka gerçek ise, önümüzdeki dönemde Türkiye’deki siyasal İslam’ın ABD tarafından kontrol altına alınmak ve sonra da kullanılmak isteneceğidir. Bu, ’Amerikan usulü İslam’ ya da ’Ilımlı İslam’ olarak tanımlanan modelin yaşama geçirilmesi için Türkiye’ye yönelik yeni politikalar anlamına gelir. İşte bu nedenle, büyük bir olasılıkla Refah ve Fazilet partilerinin kadrolarından yeni bir parti kurulabilir."
Özdemir İnce - Hürriyet, 27 Ocak 2008
İki raporu da bu sütunda yayınlamak isterdim. İşte ülkemiz için gereken ve safsata yapmayan bir bilim adamı. Kendisine teşekkür ediyor ve 29 Haziran 1999 tarihli raporun bir bölümünü "muhalefet"in dikkatine sunuyorum. AKP’yi taklit etmeleri için değil. Anlayıp önlem almaları için:
* * *
"Varoş olarak adlandırılan kenar mahallelerde oturanlar, artık anakentlerin seçmen nüfusunun yüzde 65’ini oluşturuyor. Ve bu kitlelerin yöneldiği siyasi partinin, seçimlerden başarıyla çıkması kaçınılmazdır. Buna karşın, sayısal azınlığa düştüğü gözlemlenen Atatürkçü, cumhuriyet ilkelerine bağlı kesimler ise, anakentlerin belirli merkezlerine sıkışmakta ya da yeni kurulan uydu kentlerde yoğunlaşmaktadır. Bu, aynı kentlerde, yaşam tarzları, siyasi tercihleri, dünya görüşleri birbirinden farklı iki toplumun doğmasına ve giderek daha belirgin bir şekilde birbirinden ayrılması gibi sıkıntılı bir duruma neden olmaktadır.
TOPLUM İÇİNDE ALTERNATİF TOPLUM
Siyasal İslamcı kesim, anakentlerde yaşayan seçmen kitlelerinin büyük bölümünün yoksullardan oluştuğu gerçeğini kavramış ve bu insanların somut taleplerinin özellikle günlük ihtiyaçları kapsadığını anlamıştır. Bu nedenle var gücüyle belediye yönetimlerini ele geçirmeye ve belediyelerin olanaklarını yoksullar için kullanmaya çalışan siyasal İslam’ın her geçen gün büyüyen yeşil sermayeyi de arkasına alması, tehlikenin boyutlarını büyütmektedir. Siyasal İslamcı kesim Türkiye’de, Mısır kökenli bir örgüt olan ’Müslüman Kardeşler’ modelini yerleştirmeye çalışmaktadır. Bu model, ’Toplum içinde alternatif toplum’ yaratmayı hedefler. Modele göre, yoksul yığınlar ve az gelirli kesimlerin en temel gereksinimleri belirlenir. Ardından, ücretsiz sağlık hizmeti sunan hastaneler ve sağlık merkezleri kurulur, öğrencilere sürekli artan sayıda burs sağlanır, dini eğitim veren kuruluşlar yaygınlaştırılır, daha çok insanı doyuracak aşevi açılır, daha geniş yığınları giydiren, maddi yardım dağıtan hayır kuruluşları çoğaltılır. Düğün, bayram, doğum gibi özel günlerde insanlara yalnız olmadıklarını hissettirecek ziyaretler yapılır, hediyeler verilir. Kısacası bir süre sonra, mevcut düzenin sorunlarını çözemediğine, kendilerine devletin değil de, İslam dininin sahip çıktığına inandırılmış, giyimiyle, yaşam tarzıyla ülke toplumunun bir bölümünden farklı, dini motiflerle süslenmiş, giderek toplumun geri kalanına etki etmeye, baskı altına almaya çalışan bir toplum yaratılır.
SİYASAL İSLAM’I ABD KULLANACAK
Türkiye’de, siyasal İslam’ın sahip olduğu özel hastaneler, dershaneler, özel okullar, Kuran kursları, yurtlar, işadamları, fabrikalar, hayır kuruluşları, aşevleri, medya kuruluşları, yukarıdaki tablonun bir benzeri değil mi? Siyasal İslam, sıraladığım alanlarda her geçen gün daha da güçlenmiyor mu? Değerli büyüğüm Sayın Ecevit, bilinmesi gereken bir başka gerçek ise, önümüzdeki dönemde Türkiye’deki siyasal İslam’ın ABD tarafından kontrol altına alınmak ve sonra da kullanılmak isteneceğidir. Bu, ’Amerikan usulü İslam’ ya da ’Ilımlı İslam’ olarak tanımlanan modelin yaşama geçirilmesi için Türkiye’ye yönelik yeni politikalar anlamına gelir. İşte bu nedenle, büyük bir olasılıkla Refah ve Fazilet partilerinin kadrolarından yeni bir parti kurulabilir."
Özdemir İnce - Hürriyet, 27 Ocak 2008
05 Eylül 2007
Ermenilerin Yeni Stratejisi: Türkiye'ye Kuşatma
90 yılı aşkın bir süredir dünya kamuoyunu etkilemeye yönelik çalışmalar yürüten ve bunda da başarılı olan Ermeni diasporası için, "Uydurma Soykırım"ın 100. yılı önemli bir dönüm noktası olacaktır. Birçok ülkenin "Uydurma Soykırımı" kabul eden kararlar almasının ardından, Amerikan Kongresi'ne yönelik baskılarını arttıran diaspora, ABD'nin soykırımı tanımasının Türkiye'yi tamamen köşeye sıkıştıracağı ve diğer ülkelerin de ABD'yi izleyeceği düşüncesiyle hareket etmektedir.
ABD'DEKİ DURUM
106 sayılı Ermeni tasarısı Amerikan Kongresi'nde beklemektedir. 435 üyeli Amerikan Temsilciler Meclisi'nde Ermeni tasarısını destekleyenlerin sayısının 218'i aşması durumunda tasarı Genel Kurul gündemine gelecektir. 225 sayısına ulaşıldığı, ama Türk lobisinin çalışmaları üzerine bazı milletvekillerinin desteklerini geri çektiği ifade ediliyor. Halen tasarıyı kesin olarak destekleyen 209 milletvekili bulunuyor. Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi'nin de tasarının gündeme gelmesi için söz verdiği ve çaba harcadığı düşünülürse Türkiye'yi büyük bir tehlikenin beklediği anlaşılacaktır.
Bu konuda son zamanların en önemli gelişmesi, ABD'deki Yahudiler'in baskı grubu olarak bilinen "İftirayla/İnkârla Mücadele Birliği"nin, Ermeni iddiaları hakkındaki tutumunu değiştirmesi olmuştur. Kuruluşun Başkanı Abraham Foxman'ın 21 Ağustos 2007'de, tutumlarını yeniden gözden geçirdiklerini ve Ermeni olaylarının, sonuçları açısından "soykırım" anlamına geldiğini söylemesi, Ermeni iddiaları karşısında Türkiye'nin en büyük destekçisi olarak bilinen Yahudi lobisi ne yapmak istiyor sorusunu da beraberinde getirmiştir.
ABD'deki Yahudi kuruluşunun tavır değişikliğini, Türkiye ile İran'ın enerji alanında ve Irak'ın kuzeyindeki gelişmeler karşısında işbirliği yapmasına, ya da AKP'nin Hamas konusunda izlediği politikaya bağlayan yorumlar yapılıyor. Oysa bu gelişmeyi Ermeniler'in Uydurma Soykırım'ın 100. yıl öncesindeki stratejilerinden ayrı düşünmemek gerekiyor.
YENİ STRATEJİ
Türkiye'de soykırım savunucularını yaratma süreci: Uluslararası kamuoyunun neredeyse tamamını etkileyen Ermeniler, bu kez Türk kamuoyuna yönelerek, soykırım tezini doğrulatacak "Sözde Türkleri" kullanmaya başlamıştır. Avrupa'daki etkili Ermeni lobisi, AB sürecinde yakaladığı Türkiye'de, bilimsel özgürlük, özgür tartışma gibi kavramlardan hareket eden bazı üniversitelerin ve öğretim üyelerinin yanı sıra, medyanın tanınmış bazı isimlerini destekleyerek, bazı etkinlikler yapılmasını sağlamıştır.
Bilgi Üniversitesi'nde gerçekleştirilen Ermeni Konferansı, Ermeniler açısından çok önemli bir gelişmedir. Bu etkinlikle, hem Türk kamuoyunun tepkisi ölçülmüş hem de Türklerin Ermeni tezlerine bizzat Türk vatandaşı durumundaki akademisyenler, uzmanlar ve gazeteciler aracılığıyla alıştırılması için ilk adımlar atılmıştır.
Ermeni tezlerini savunan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı öğretim üyelerinin, yüksek lisans ve doktora öğrencisi olarak seçtikleri gençleri, soykırım tezini güçlendirecek çalışmalara yönlendirmeleri ise, kurulan tuzağın püf noktasıdır. Böylelikle, soykırımın doğruluğunu destekleyen çalışmaların sayısı artacak, dünya kamuoyuna, yeni kuşak Türk akademisyenler soykırımı kabul ediyor mesajı verilecektir. Nitekim Bilgi Üniversitesi'ndeki konferansa katılanlara bakıldığında ve yabancı medya mensuplarının "Birçok Türk akademisyen artık soykırımı kabul ediyor" başlığıyla geçtikleri haberler hatırlandığında hedefe ulaşıldığı anlaşılacaktır.
TAZMİNATLAR
Sigorta Şirketleri ve Bankalara Açılan Davalar: Ermenilerin yeni çalışma alanlarından biri de sigorta şirketlerine açtıkları davalardır. 1915'ten önce hayat sigortası yaptırmış Ermenilerin varisleri oldukları iddiasıyla hukuksal süreç başlatan bir grup Ermeni, The New York Life isimli Sigorta Şirketi'nden tazminat istemiştir.
İlk aşamada, sigorta poliçesi olan Osmanlı vatandaşı 3600 Ermeni'den 1400'ü davayı kazanarak tazminat almayı başardı. Sigorta şirketi geriye kalan 2 bin 200 poliçe sahibinin mirasçılarına da toplam 20 milyon Amerikan Doları ödeme yapılmasını kabul etti.
Ermeniler, sigorta şirketlerinin yanı sıra bazı Alman bankalarına Türkler tarafından öldürülen babalarımızın, dedelerimizin mevduatlarını bizlere vermediniz diyerek Deutsche Bank ile Dresdner Bank aleyhine Los Angeles Eyalet Mahkemesi'nde dava açtılar.
Ermeniler'in avukatlarından Brian Kabateck, Alman "Die Welt" Gazetesi'ne yaptığı açıklamada davayı kazanacaklarını şu sözlerle dile getiriyordu: "Mahkemenin milyarlarca Avro'luk tazminat ödenmesine karar vermesini bekliyoruz. Geçtiğimiz yıl New York Life ve AXA sigorta firmaları aleyhine açılan davada da davcılara ödenen 37 milyon 500 bin dolar ödemeyle taraflar uzlaşmıştı."
Davaların asıl amacının tazminat olmadığını anlamak için ise, Ermeniler'in diğer avukatı Mark Geragos'un sözlerine bakmak gerekiyor: "Davanın asıl amacı, Türklerin Ermenilere soykırım yaptıklarına dünya kamuoyunun dikkatini çekmektir."
Soykırımı inkâr edenleri cezalandırma yasaları: Türkiye'nin elini kolunu bağlamaya yönelik yeni stratejilerin arasında, soykırım karşıtı tezlerin savunulmasını yasaklayacak yasaların çıkartılması da var. İsviçre, inkâr yasasının yürürlükte olduğu ülke olarak tanınıyor. Perinçek davası sırasında İsviçre bu özelliğiyle öne çıkmıştı.
Belçika'da "Reformcu Hareket" olarak adlandırılan Valon Partisi, Uydurma Ermeni soykırımını reddedenlerin 8 gün ila bir yıl hapis, 26 ila 5 bin Avro para cezasına çarptırılmalarını öngören bir yasa tasarısını 2005'te Senato'ya sunmuştu. Haziran 2006'da görüşülerek reddedilen yasa tasarısı Temmuz 2006'da tekrar görüşülmek üzere Komisyona gönderildi.
Fransa'da ise, Uydurma Soykırımı reddedenlerin 1 yıl hapis ve 45 bin Avro para cezasına çarptırılmasını öneren tasarı, Fransa Ulusal Meclisi'nde 12 Ekim 2006'da görüşülerek, 19'a karşı 61 oyla kabul edilmişti. Yasa Senato'ya taşınmadığı için, Haziran 2007'de yapılan milletvekili seçiminden sonra ortaya çıkan meclisin tasarıyı yeniden oylaması gerekiyor. Yasanın yürürlüğe girebilmesi için, Senato'da da onaylanmak zorunda.
Yasayı skandal olarak nitelendiren Fransa Uluslararası İlişkiler ve Strateji Enstitüsü uzmanı Diddier Billion, 12 Ekim 2006 tarihli açıklamasında ülkesini ağır ifadelerle şöyle eleştirmektedir: "Tasarı, cumhuriyet ve demokrasi ilkelerine aykırıdır. Fransız halkı bu milletvekillerini tarih yapmaları için seçmedi. Bu tür girişimler sadece diktatör ülkelerde olur. Fransız milletvekillerinin, kendi ülkeleri hakkında olmayan tarihi bir konu hakkında karar alması ve hapis cezası verebilecek kadar ileri gitmesi iki kez şok edicidir. Ermenilere soykırım yapılıp yapılmadığı başka bir zeminde tartışılabilir. Ancak her durumda bu milletvekillerinin işi değildir. "
YASA GİRİŞİMLERİNE TEPKİLER
Yasaya karşı çıkan Fransız tarihçi Prof. Pierre Nora da Mayıs 2006'da yaptığı değerlendirmede Fransız kamuoyuna bir gerçeği hatırlatıyor: "Ermeni sorununu, İstanbul'da tartışmak Paris'te tartışmaktan daha kolay."
Fransa ve Belçika'dan sonra Hollanda da inkâr yasası için harekete geçen ülkelerden. Hıristiyan Birlik Partisi, soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçları kamuoyu önünde açık bir şekilde, düşmanlık ve ayrımcılık yaratacak şekilde öven, bu suçların olmadığını savunan ya da bu suçların varlığını kabul edenlere hakaret eden kişilere, 1 yıla kadar hapis ve hâkimin belirleyeceği miktarda para cezası verilmesini öngören bir yasa önerisini 1 Haziran 2006'da Meclise sunmuştu.
Hollanda'da ayrıca, Kasım 2006 seçimleri öncesi Türk kökenli adaylara uygulanan, Uydurma Ermeni soykırımını tanımaları yönündeki baskıları da unutmamak gerekir.
Almanya'da ise, Sol Parti listesinden milletvekili seçilerek Federal Meclis'e giren Türk kökenli Prof. Dr. Hakkı Keskin de, Uydurma Soykırımı tanımadığı gerekçesiyle istifaya zorlanmıştı. Sol Parti'nin Federal Meclis Grubu Başkanı olan Oskar Lafontaine, 10 Ocak 2007'de Alman Tagesspiegel gazetesine yaptığı açıklamada Keskin'i sert bir şekilde eleştirirken; "Tarihi gerçekler tartışılamaz. Bunlar kabul edilmek zorunda" demişti.
Soykırımın ders kitaplarında yer alması: Konunun ders kitaplarında yer alması için uzun yıllardır mücadele eden Ermeniler, bu alanda da başarılar elde etmiştir. Fransa ve ABD başta olmak üzere bazı ülkelerdeki okullarda okutulan kitaplarda, Ermenilerin soykırıma uğratıldığını iddia eden bölümlere yer veriliyor. Bu alanda yeni bir hamle yapan Ermeniler, özellikle Türklerin yaşadığı Avrupa ülkelerinde okul kitaplarına soykırım yalanını sokmaya çalışıyor.
Belçika'da inkâr yasası için girişimde bulunan Volan Partisi, Ermeni soykırımının okul kitaplarına, üniversite programlarına ve anı belgelerine sokulmasına ilişkin bir karar tasarısını da Senato gündemine getirmişti.
Almanya'nın Brandenburg Eyaleti Eğitim Bakanı Holger Rupprecht da, gelecek ders yılından itibaren tarih dersi müfredatında Uydurma Ermeni soykırımına yer vereceklerini açıklamıştı.
Ermeniler bu girişim sayesinde bir taşla iki kuş vurmayı hedefliyor. Ders kitaplarında Uydurma Soykırımın yer alması sadece o ülkelerdeki öğrencileri etkilemeyecek, aynı zamanda bu ülkelerde yaşayan Türk öğrencilere de Ermeni tezleri öğretilerek, kalenin içten fethedilmesi yolunda yeni bir adım atılmış olacaktır.
CESARETLENDİRME
Soykırımın Kabul Edilmesine Yardımcı Olmak: Ermeni lobilerinin bir başka stratejisi de, Türkiye'nin soykırımı kabul etmesine yardımcı olunmasını sağlayacak ülkelerin devreye sokulmasıdır. Haziran 2005'te, Alman Federal Meclisi'nde tüm siyasi grupların desteklediği bir karar alındı. Kararda 19151916 olayları soykırım olarak nitelendirilmiyor, ama Osmanlı Devleti'nin müttefiki Almanya'nın Ermenilerin uğradığı büyük katliamlardan haberi olduğu, Almanya'nın bu nedenle kendi sorumluluğunu kabul ettiği belirtilerek, bu olaylardaki sorumluluğunu kabul edebilmesi için Türkiye'ye yardım edileceği, cesaretlendirileceği ifade ediliyordu.
Avrupa Birliği sürecinde bu konuyu sık sık gündeme getiren Avrupalı yönetici ve siyasiler de Türkiye'yi cesaretlendirmek için, "Türkiye tarihiyle yüzleşmelidir" ifadesini kullanıyor. Soykırımı kabul edin dayatmasının Türk kamuoyunda yarattığı tepkiyi gören Avrupalıların bu nedenle "tarihle yüzleşme" söylemine başvurduklarını hatırlatmakta yarar var.
Ermenistan Sınırının Açtırılması: Ermenistan sınırının açılması da yeni stratejiler arasındadır. Avrupa Birliği'nin yetkili isimleri Türkiye'den, sınırın açılmasını talep ederken Komisyonun yayımladığı ilerleme raporu gibi resmi belgelerde de bu talep yer almaktadır.
Sınırın açılması, öncelikle Türkiye ile Azerbaycan arasındaki dayanışmayı ortadan kaldırmayı ve Yukarı Karabağ'ın Ermeniler tarafından işgalini Türkiye'ye kabul ettirmeyi hedeflemektedir. Ermeni anayasasında Türkiye'nin doğusu "Batı Ermenistan" olarak tanımlayan maddeden, Karabağ'ın işgalinden, uyduruk soykırım dayatmasından rahatsız olduğunu her fırsatta dile getiren Türkiye'ye karşı Ermenistan, "önce sınırı aç sonra bunları konuşalım" politikasını izlemektedir.
Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan da sınırın açılmasının Türkiye'nin görevlerinden biri olduğunu söylemektedir. Koçaryan, Alman Die Welt gazetesinin 17 Kasım 2006 tarihli sayısında sınırın açılmasını Avrupa değeri olarak gördüğünü ifade etmektedir; "Tarihçilerin ortadan kaldırabileceği yanlış anlamalar olduğuna inanmıyoruz. Tehcirin gerçekleri ve yüz binlerce Ermeni'nin öldürüldüğü biliniyor. Türkiye'nin sorunu, bunu kabullenmekte. Türk toplumunun AB yolunda tabu olan konuları da tartışmaya hazır olduğunu düşünüyorum. Ancak bir yandan sınırlarını Ermenistan'a kapatırken, diğer yandan üyelik müzakereleri yapması kabul edilemez. Bu, Avrupa değerlerine aykırıdır."
Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasının ardındaki asıl beklentiyi anlamak için Ermeni kaynaklarını yakından izlemek gerekiyor. Rusya Stratejik Araştırmalar Merkezi üyesi Ermeni Sarkis Sarkisyan'ın 24 Kasım 2006 tarihli yazısında, asıl beklentinin anlaşılmasına yardım edecek ifadeler bulunmaktadır;
"Ben, 1920 Sevr Anlaşması'nın hayata geçmesinden yanayım. Gerçi Sevr, Türklerin dayatmasıyla daha sonra Lozan'da değiştirildi; ancak Sevr'de alınan kararların Ermenilerin hakkı olduğunu düşünüyorum. Ermenistan'ın şimdiki temel yaklaşımı soykırımı kabul ettirmektir. Şu açık ki başka şeyler de talep edecektir. Olay sadece olmuş bir gerçeği kabul ettirme sorunu değildir."
TÜRKİYE KÖŞEYE SIKIŞIYOR
"Uydurma Soykırım" ile ilgili kararlar alan ülkelerin sayısındaki artışa bakıldığında, sorunu siyasallaştıran Ermenilerin önemli bir başarı sağladığı görülecektir. Son olarak Şili'nin de listeye eklenmesiyle Uydurma Soykırımı tanıyan ülke sayısı 19'a yükseldi. Ayrıca, ABD'nin 32 eyaletinde alınan, Avrupa Parlamentosu'nun 1987 ve 2000 yıllarında aldığı ve İngiltere'de Gweyneed Bölge Meclisi ve Edinburg Belediye Meclisi, İtalya'da Roma Belediye Meclisi gibi yerel organlarca alınmış kararlar da bulunuyor.
Tüm tartışma ve gelişmeler Ermeni diasporasının istediği yönde ilerlemekte, sorun her türlü tarihsel araştırma ve bilimsel çalışma alanından hızla uzaklaştırılarak tamamen siyasi platforma çekilmektedir. Ne yazık ki Türkiye de her zaman olduğu gelişmelerin gerisinde kalmakta, yeni politikalar geliştirememekte, bu nedenle de her geçen gün daha çok köşeye sıkışmaktadır.
Türkiye'nin, arşivlerimizi açtık açıklamasının ve uzmanlar, tarihçiler bir araya gelsin konuyu görüşsün teklifi de etkili olmamıştır.
Aslında Türkiye, sorunun sadece siyasi platformlarda tartışıldığının farkında. Ermenilere karşı yeterli mücadelenin verilmediğini anlayan duyarlı çevrelerin baskısı, Dışişleri Bakanlığı ve Türk Tarih Kurumu başta olmak üzere bazı kuruluşları harekete geçirmiş, yeni kitaplar yayımlanmış, arşiv belgeleri açıklanmıştır. Ayrıca, yurt içinde ve yurt dışında büyük bir bölümü sadece Türklere yönelik etkinlikler düzenlenmiştir. Bu çalışmaların bir gelişme sağladığı söylenemez. Sorunun boyutlarının kitap ve belge yayımlamayı, konferans düzenlemeyi çoktan aştığını görmemek ve yeni stratejiler belirlememek yenilgiye davetiye çıkarmaktır.
Gürbüz Evren - Cumhuriyet Strateji Eki, 3 Eylül 2007
ABD'DEKİ DURUM
106 sayılı Ermeni tasarısı Amerikan Kongresi'nde beklemektedir. 435 üyeli Amerikan Temsilciler Meclisi'nde Ermeni tasarısını destekleyenlerin sayısının 218'i aşması durumunda tasarı Genel Kurul gündemine gelecektir. 225 sayısına ulaşıldığı, ama Türk lobisinin çalışmaları üzerine bazı milletvekillerinin desteklerini geri çektiği ifade ediliyor. Halen tasarıyı kesin olarak destekleyen 209 milletvekili bulunuyor. Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi'nin de tasarının gündeme gelmesi için söz verdiği ve çaba harcadığı düşünülürse Türkiye'yi büyük bir tehlikenin beklediği anlaşılacaktır.
Bu konuda son zamanların en önemli gelişmesi, ABD'deki Yahudiler'in baskı grubu olarak bilinen "İftirayla/İnkârla Mücadele Birliği"nin, Ermeni iddiaları hakkındaki tutumunu değiştirmesi olmuştur. Kuruluşun Başkanı Abraham Foxman'ın 21 Ağustos 2007'de, tutumlarını yeniden gözden geçirdiklerini ve Ermeni olaylarının, sonuçları açısından "soykırım" anlamına geldiğini söylemesi, Ermeni iddiaları karşısında Türkiye'nin en büyük destekçisi olarak bilinen Yahudi lobisi ne yapmak istiyor sorusunu da beraberinde getirmiştir.
ABD'deki Yahudi kuruluşunun tavır değişikliğini, Türkiye ile İran'ın enerji alanında ve Irak'ın kuzeyindeki gelişmeler karşısında işbirliği yapmasına, ya da AKP'nin Hamas konusunda izlediği politikaya bağlayan yorumlar yapılıyor. Oysa bu gelişmeyi Ermeniler'in Uydurma Soykırım'ın 100. yıl öncesindeki stratejilerinden ayrı düşünmemek gerekiyor.
YENİ STRATEJİ
Türkiye'de soykırım savunucularını yaratma süreci: Uluslararası kamuoyunun neredeyse tamamını etkileyen Ermeniler, bu kez Türk kamuoyuna yönelerek, soykırım tezini doğrulatacak "Sözde Türkleri" kullanmaya başlamıştır. Avrupa'daki etkili Ermeni lobisi, AB sürecinde yakaladığı Türkiye'de, bilimsel özgürlük, özgür tartışma gibi kavramlardan hareket eden bazı üniversitelerin ve öğretim üyelerinin yanı sıra, medyanın tanınmış bazı isimlerini destekleyerek, bazı etkinlikler yapılmasını sağlamıştır.
Bilgi Üniversitesi'nde gerçekleştirilen Ermeni Konferansı, Ermeniler açısından çok önemli bir gelişmedir. Bu etkinlikle, hem Türk kamuoyunun tepkisi ölçülmüş hem de Türklerin Ermeni tezlerine bizzat Türk vatandaşı durumundaki akademisyenler, uzmanlar ve gazeteciler aracılığıyla alıştırılması için ilk adımlar atılmıştır.
Ermeni tezlerini savunan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı öğretim üyelerinin, yüksek lisans ve doktora öğrencisi olarak seçtikleri gençleri, soykırım tezini güçlendirecek çalışmalara yönlendirmeleri ise, kurulan tuzağın püf noktasıdır. Böylelikle, soykırımın doğruluğunu destekleyen çalışmaların sayısı artacak, dünya kamuoyuna, yeni kuşak Türk akademisyenler soykırımı kabul ediyor mesajı verilecektir. Nitekim Bilgi Üniversitesi'ndeki konferansa katılanlara bakıldığında ve yabancı medya mensuplarının "Birçok Türk akademisyen artık soykırımı kabul ediyor" başlığıyla geçtikleri haberler hatırlandığında hedefe ulaşıldığı anlaşılacaktır.
TAZMİNATLAR
Sigorta Şirketleri ve Bankalara Açılan Davalar: Ermenilerin yeni çalışma alanlarından biri de sigorta şirketlerine açtıkları davalardır. 1915'ten önce hayat sigortası yaptırmış Ermenilerin varisleri oldukları iddiasıyla hukuksal süreç başlatan bir grup Ermeni, The New York Life isimli Sigorta Şirketi'nden tazminat istemiştir.
İlk aşamada, sigorta poliçesi olan Osmanlı vatandaşı 3600 Ermeni'den 1400'ü davayı kazanarak tazminat almayı başardı. Sigorta şirketi geriye kalan 2 bin 200 poliçe sahibinin mirasçılarına da toplam 20 milyon Amerikan Doları ödeme yapılmasını kabul etti.
Ermeniler, sigorta şirketlerinin yanı sıra bazı Alman bankalarına Türkler tarafından öldürülen babalarımızın, dedelerimizin mevduatlarını bizlere vermediniz diyerek Deutsche Bank ile Dresdner Bank aleyhine Los Angeles Eyalet Mahkemesi'nde dava açtılar.
Ermeniler'in avukatlarından Brian Kabateck, Alman "Die Welt" Gazetesi'ne yaptığı açıklamada davayı kazanacaklarını şu sözlerle dile getiriyordu: "Mahkemenin milyarlarca Avro'luk tazminat ödenmesine karar vermesini bekliyoruz. Geçtiğimiz yıl New York Life ve AXA sigorta firmaları aleyhine açılan davada da davcılara ödenen 37 milyon 500 bin dolar ödemeyle taraflar uzlaşmıştı."
Davaların asıl amacının tazminat olmadığını anlamak için ise, Ermeniler'in diğer avukatı Mark Geragos'un sözlerine bakmak gerekiyor: "Davanın asıl amacı, Türklerin Ermenilere soykırım yaptıklarına dünya kamuoyunun dikkatini çekmektir."
Soykırımı inkâr edenleri cezalandırma yasaları: Türkiye'nin elini kolunu bağlamaya yönelik yeni stratejilerin arasında, soykırım karşıtı tezlerin savunulmasını yasaklayacak yasaların çıkartılması da var. İsviçre, inkâr yasasının yürürlükte olduğu ülke olarak tanınıyor. Perinçek davası sırasında İsviçre bu özelliğiyle öne çıkmıştı.
Belçika'da "Reformcu Hareket" olarak adlandırılan Valon Partisi, Uydurma Ermeni soykırımını reddedenlerin 8 gün ila bir yıl hapis, 26 ila 5 bin Avro para cezasına çarptırılmalarını öngören bir yasa tasarısını 2005'te Senato'ya sunmuştu. Haziran 2006'da görüşülerek reddedilen yasa tasarısı Temmuz 2006'da tekrar görüşülmek üzere Komisyona gönderildi.
Fransa'da ise, Uydurma Soykırımı reddedenlerin 1 yıl hapis ve 45 bin Avro para cezasına çarptırılmasını öneren tasarı, Fransa Ulusal Meclisi'nde 12 Ekim 2006'da görüşülerek, 19'a karşı 61 oyla kabul edilmişti. Yasa Senato'ya taşınmadığı için, Haziran 2007'de yapılan milletvekili seçiminden sonra ortaya çıkan meclisin tasarıyı yeniden oylaması gerekiyor. Yasanın yürürlüğe girebilmesi için, Senato'da da onaylanmak zorunda.
Yasayı skandal olarak nitelendiren Fransa Uluslararası İlişkiler ve Strateji Enstitüsü uzmanı Diddier Billion, 12 Ekim 2006 tarihli açıklamasında ülkesini ağır ifadelerle şöyle eleştirmektedir: "Tasarı, cumhuriyet ve demokrasi ilkelerine aykırıdır. Fransız halkı bu milletvekillerini tarih yapmaları için seçmedi. Bu tür girişimler sadece diktatör ülkelerde olur. Fransız milletvekillerinin, kendi ülkeleri hakkında olmayan tarihi bir konu hakkında karar alması ve hapis cezası verebilecek kadar ileri gitmesi iki kez şok edicidir. Ermenilere soykırım yapılıp yapılmadığı başka bir zeminde tartışılabilir. Ancak her durumda bu milletvekillerinin işi değildir. "
YASA GİRİŞİMLERİNE TEPKİLER
Yasaya karşı çıkan Fransız tarihçi Prof. Pierre Nora da Mayıs 2006'da yaptığı değerlendirmede Fransız kamuoyuna bir gerçeği hatırlatıyor: "Ermeni sorununu, İstanbul'da tartışmak Paris'te tartışmaktan daha kolay."
Fransa ve Belçika'dan sonra Hollanda da inkâr yasası için harekete geçen ülkelerden. Hıristiyan Birlik Partisi, soykırım ve insanlığa karşı işlenen suçları kamuoyu önünde açık bir şekilde, düşmanlık ve ayrımcılık yaratacak şekilde öven, bu suçların olmadığını savunan ya da bu suçların varlığını kabul edenlere hakaret eden kişilere, 1 yıla kadar hapis ve hâkimin belirleyeceği miktarda para cezası verilmesini öngören bir yasa önerisini 1 Haziran 2006'da Meclise sunmuştu.
Hollanda'da ayrıca, Kasım 2006 seçimleri öncesi Türk kökenli adaylara uygulanan, Uydurma Ermeni soykırımını tanımaları yönündeki baskıları da unutmamak gerekir.
Almanya'da ise, Sol Parti listesinden milletvekili seçilerek Federal Meclis'e giren Türk kökenli Prof. Dr. Hakkı Keskin de, Uydurma Soykırımı tanımadığı gerekçesiyle istifaya zorlanmıştı. Sol Parti'nin Federal Meclis Grubu Başkanı olan Oskar Lafontaine, 10 Ocak 2007'de Alman Tagesspiegel gazetesine yaptığı açıklamada Keskin'i sert bir şekilde eleştirirken; "Tarihi gerçekler tartışılamaz. Bunlar kabul edilmek zorunda" demişti.
Soykırımın ders kitaplarında yer alması: Konunun ders kitaplarında yer alması için uzun yıllardır mücadele eden Ermeniler, bu alanda da başarılar elde etmiştir. Fransa ve ABD başta olmak üzere bazı ülkelerdeki okullarda okutulan kitaplarda, Ermenilerin soykırıma uğratıldığını iddia eden bölümlere yer veriliyor. Bu alanda yeni bir hamle yapan Ermeniler, özellikle Türklerin yaşadığı Avrupa ülkelerinde okul kitaplarına soykırım yalanını sokmaya çalışıyor.
Belçika'da inkâr yasası için girişimde bulunan Volan Partisi, Ermeni soykırımının okul kitaplarına, üniversite programlarına ve anı belgelerine sokulmasına ilişkin bir karar tasarısını da Senato gündemine getirmişti.
Almanya'nın Brandenburg Eyaleti Eğitim Bakanı Holger Rupprecht da, gelecek ders yılından itibaren tarih dersi müfredatında Uydurma Ermeni soykırımına yer vereceklerini açıklamıştı.
Ermeniler bu girişim sayesinde bir taşla iki kuş vurmayı hedefliyor. Ders kitaplarında Uydurma Soykırımın yer alması sadece o ülkelerdeki öğrencileri etkilemeyecek, aynı zamanda bu ülkelerde yaşayan Türk öğrencilere de Ermeni tezleri öğretilerek, kalenin içten fethedilmesi yolunda yeni bir adım atılmış olacaktır.
CESARETLENDİRME
Soykırımın Kabul Edilmesine Yardımcı Olmak: Ermeni lobilerinin bir başka stratejisi de, Türkiye'nin soykırımı kabul etmesine yardımcı olunmasını sağlayacak ülkelerin devreye sokulmasıdır. Haziran 2005'te, Alman Federal Meclisi'nde tüm siyasi grupların desteklediği bir karar alındı. Kararda 19151916 olayları soykırım olarak nitelendirilmiyor, ama Osmanlı Devleti'nin müttefiki Almanya'nın Ermenilerin uğradığı büyük katliamlardan haberi olduğu, Almanya'nın bu nedenle kendi sorumluluğunu kabul ettiği belirtilerek, bu olaylardaki sorumluluğunu kabul edebilmesi için Türkiye'ye yardım edileceği, cesaretlendirileceği ifade ediliyordu.
Avrupa Birliği sürecinde bu konuyu sık sık gündeme getiren Avrupalı yönetici ve siyasiler de Türkiye'yi cesaretlendirmek için, "Türkiye tarihiyle yüzleşmelidir" ifadesini kullanıyor. Soykırımı kabul edin dayatmasının Türk kamuoyunda yarattığı tepkiyi gören Avrupalıların bu nedenle "tarihle yüzleşme" söylemine başvurduklarını hatırlatmakta yarar var.
Ermenistan Sınırının Açtırılması: Ermenistan sınırının açılması da yeni stratejiler arasındadır. Avrupa Birliği'nin yetkili isimleri Türkiye'den, sınırın açılmasını talep ederken Komisyonun yayımladığı ilerleme raporu gibi resmi belgelerde de bu talep yer almaktadır.
Sınırın açılması, öncelikle Türkiye ile Azerbaycan arasındaki dayanışmayı ortadan kaldırmayı ve Yukarı Karabağ'ın Ermeniler tarafından işgalini Türkiye'ye kabul ettirmeyi hedeflemektedir. Ermeni anayasasında Türkiye'nin doğusu "Batı Ermenistan" olarak tanımlayan maddeden, Karabağ'ın işgalinden, uyduruk soykırım dayatmasından rahatsız olduğunu her fırsatta dile getiren Türkiye'ye karşı Ermenistan, "önce sınırı aç sonra bunları konuşalım" politikasını izlemektedir.
Ermenistan Devlet Başkanı Robert Koçaryan da sınırın açılmasının Türkiye'nin görevlerinden biri olduğunu söylemektedir. Koçaryan, Alman Die Welt gazetesinin 17 Kasım 2006 tarihli sayısında sınırın açılmasını Avrupa değeri olarak gördüğünü ifade etmektedir; "Tarihçilerin ortadan kaldırabileceği yanlış anlamalar olduğuna inanmıyoruz. Tehcirin gerçekleri ve yüz binlerce Ermeni'nin öldürüldüğü biliniyor. Türkiye'nin sorunu, bunu kabullenmekte. Türk toplumunun AB yolunda tabu olan konuları da tartışmaya hazır olduğunu düşünüyorum. Ancak bir yandan sınırlarını Ermenistan'a kapatırken, diğer yandan üyelik müzakereleri yapması kabul edilemez. Bu, Avrupa değerlerine aykırıdır."
Türkiye-Ermenistan sınırının açılmasının ardındaki asıl beklentiyi anlamak için Ermeni kaynaklarını yakından izlemek gerekiyor. Rusya Stratejik Araştırmalar Merkezi üyesi Ermeni Sarkis Sarkisyan'ın 24 Kasım 2006 tarihli yazısında, asıl beklentinin anlaşılmasına yardım edecek ifadeler bulunmaktadır;
"Ben, 1920 Sevr Anlaşması'nın hayata geçmesinden yanayım. Gerçi Sevr, Türklerin dayatmasıyla daha sonra Lozan'da değiştirildi; ancak Sevr'de alınan kararların Ermenilerin hakkı olduğunu düşünüyorum. Ermenistan'ın şimdiki temel yaklaşımı soykırımı kabul ettirmektir. Şu açık ki başka şeyler de talep edecektir. Olay sadece olmuş bir gerçeği kabul ettirme sorunu değildir."
TÜRKİYE KÖŞEYE SIKIŞIYOR
"Uydurma Soykırım" ile ilgili kararlar alan ülkelerin sayısındaki artışa bakıldığında, sorunu siyasallaştıran Ermenilerin önemli bir başarı sağladığı görülecektir. Son olarak Şili'nin de listeye eklenmesiyle Uydurma Soykırımı tanıyan ülke sayısı 19'a yükseldi. Ayrıca, ABD'nin 32 eyaletinde alınan, Avrupa Parlamentosu'nun 1987 ve 2000 yıllarında aldığı ve İngiltere'de Gweyneed Bölge Meclisi ve Edinburg Belediye Meclisi, İtalya'da Roma Belediye Meclisi gibi yerel organlarca alınmış kararlar da bulunuyor.
Tüm tartışma ve gelişmeler Ermeni diasporasının istediği yönde ilerlemekte, sorun her türlü tarihsel araştırma ve bilimsel çalışma alanından hızla uzaklaştırılarak tamamen siyasi platforma çekilmektedir. Ne yazık ki Türkiye de her zaman olduğu gelişmelerin gerisinde kalmakta, yeni politikalar geliştirememekte, bu nedenle de her geçen gün daha çok köşeye sıkışmaktadır.
Türkiye'nin, arşivlerimizi açtık açıklamasının ve uzmanlar, tarihçiler bir araya gelsin konuyu görüşsün teklifi de etkili olmamıştır.
Aslında Türkiye, sorunun sadece siyasi platformlarda tartışıldığının farkında. Ermenilere karşı yeterli mücadelenin verilmediğini anlayan duyarlı çevrelerin baskısı, Dışişleri Bakanlığı ve Türk Tarih Kurumu başta olmak üzere bazı kuruluşları harekete geçirmiş, yeni kitaplar yayımlanmış, arşiv belgeleri açıklanmıştır. Ayrıca, yurt içinde ve yurt dışında büyük bir bölümü sadece Türklere yönelik etkinlikler düzenlenmiştir. Bu çalışmaların bir gelişme sağladığı söylenemez. Sorunun boyutlarının kitap ve belge yayımlamayı, konferans düzenlemeyi çoktan aştığını görmemek ve yeni stratejiler belirlememek yenilgiye davetiye çıkarmaktır.
Gürbüz Evren - Cumhuriyet Strateji Eki, 3 Eylül 2007
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)