Ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ergenekon etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2009

Lugano’ya haksızlık yapıldı; nerde bu devlet?

Sene 1979…

Sakarya Üniversitesi davet etti.

Haftada bir ders vermem istendi.

Kabul ettim.

Bir asistan tahsis edildi bana…

İlk, o gün tanıştım.

Bana refakat ediyordu.

İşlerime yardımcı oluyordu.

3 sene sonra…

Doktora sınavına girdi.

Jürideydim.

Pekiyi dereceyle geçti.

1996’da, hükümette bakan oldu.

Benim görüşlerimi savunuyordu.

Özellikle Gümrük Birliği’nde…

Kıbrıs meselesinde…

Antiemperyalist çizgideydi.

Denktaş’a hayrandı.

*

Kim bunu anlatan profesör?

Erol Manisalı.

Asistan kim?

Abdullah Gül.

*

Profesör içerde.

Denktaş zanlı.

Asistan Çankaya’da.

*

Kim kimdir, tanımak lazım bazen.

*

Bakın, TÜBİTAK, lise öğrencileri arasında araştırma yapmış… Yüzde 97’si Mona Lisa’yı tanıyor, yüzde 98’i Müşfik Kenter’i tanımıyor. Yüzde 98’i Amerikalı rap şarkıcısı 50 Cent’i tanıyor, yüzde 100’ü Fahir Atakoğlu’nu tanımıyor. Roma’daki Pisa Kulesi’nin nerede olduğunu biliyorlar, Antalya’daki Apollon Tapınağı’nın nerede olduğunu bilmiyorlar. Yüzde 81’i Brad Pitt’i tanıyor, yüzde 51’i Mehmet Akif Ersoy’u tanımıyor…

*

Bu araştırmayı yapan TÜBİTAK da, Darwin’i tanımıyor zaten!

*

14 yaşındaki kıza musallat olan 76 yaşındaki adamı kurtarmak için Adli Tıp’ta katakulli çevrilen memlekette… Kız çocuklarının çağdaş eğitim alması için hasta yatağında çırpınan Profesör Türkan Saylan’ın evi basılıyorsa… Şaşılacak fazla bi şey yoktur yukarıdaki örneklere.

*

Neyse boş verin canım…

Galatasaraylı Arda’ya 3 maç ceza verilirken, Fenerbahçeli Lugano’ya 5 maç ceza verilmesi haksızlık oldu hakikaten…

Adaletsizlik oldu.

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 18 Nisan 2009

Dava… Duruşma… Ve Değişim!

Bir sabah uyanıyorsun ki, hakkında bir dava açılmış…
Oysa dava konusu olacak hiçbir şey yapmamışsın…
Gönlün rahat…
Vicdanın temiz…

***

Daha önce başkalarına haksızlık yapıldığını duymuşsun…
Seni ilgilendirmediği için gözlerini kapatmış, kulaklarını tıkamışsın…
Zaten başkalarına dava açılmasının mutlaka bir nedeni de olmalıydı; yoksa niye dava açsınlardı, değil mi?..
Ama senin için hiçbir neden yok…
Mutlaka bir yanlışlık var…

***

Bir duruşmaya katılıyorsun…
Gönlün rahat…
Vicdanın temiz…
Suç işlememişsin ki…
Her soruya açık yüreklilikle ve dürüstçe yanıt veriyorsun…
Seninle ilgili mutlaka bir yanlışlık var…
Ne kadar açık yürekli, ne kadar dürüst olursan yanlışlık o kadar kolay ve çabuk anlaşılır…
Fakat sorular bir garip…
Soruşturmanın gittiği nokta tehlikeli…
Tanıdıkların…
Tanıdıklarının tanıdıkları…
Tanıdıklarının tanıdıklarının tanıdıkları…
Tanıdıklarının tanıdıklarının tanıdıklarının yaptıkları, söyledikleri…
Yaptıkların ve yapmadıkların…
Duyguların ve düşüncelerin…
Görüştüklerin ve görüşmediklerin…
Yavaş yavaş etrafında bir ağ örülüyor:
Sen de artık bir suçlusun…

***

Bu tam bir karabasan…
Gerçek olamaz…
Bu, senin başına gelemez…
Daha önce başkalarına da olduğu öne sürülmüştü…
Ama mutlaka onların bir suçu vardı; yoksa niçin dava açılsındı değil mi?
Oysa sen masumsun…
Ama bir türlü anlatamıyorsun…
Yavaş yavaş fark etmeye başlıyorsun ki, masumiyetini anlatamayan herkes suçludur!

***

Bir sabah uyanıyorsun ki, bir böcek olmuşsun…
Etrafında olup bitenleri görüyor, konuşulanları duyuyorsun…
Ama çevrendekiler seni insan olarak algılamıyor…
Sen onlar için artık sadece bir böceksin!

***

İşte o zaman anlıyorsun davanın ve duruşmanın amacını:
Amaç seni değiştirmek…
Dönüştürmek…
Vatandaşlığını, haklarını, hukukunu, insanlığını, gururunu, haysiyetini, kişiliğini elinden almak…
Böcekleştirmek…

***

Bu bir süreç…
Başlangıcı Kafka’dan:
Dava.
Devamı Dürrenmatt’tan:
Duruşma Gecesi.
Noktayı koyan yine Kafka:
Değişim!
Demokrasiden faşizme…
Vatandaşlıktan kulluğa!
İnsanlıktan böcekliğe!

Emre Kongar - Cumhuriyet, 18 Nisan 2009

27 Mart 2009

Gelsin 3’üncü, 4’üncü İddianameler…

Ergenekon tertibinde ikinci iddianamenin açıklanması seçimden üç gün önceye rastlatıldı...

Peki, bu planlamayı yapan kim?..

Yanıt yok...

*

İddianame mahkemeye verilmeden önce Mustafa Balbay’ın tutuklanması sağlandı...

Çünkü iddianame kabul edildikten sonra tutuklama yetkisi 13’üncü Ağır Ceza’ya geçiyordu...

Sekiz ay önce Balbay’ın tutuklanmasına gerek görmeyen mahkemeye..

Peki, bu planlamayı yapan kim?..

Yanıt yok…

*

İddianamede Uğur Dündar’ın da adı geçiyor...

İddianamenin dedikodusuna göre Dündar’ın eşi sık sık Brezilya’ya gidiyormuş...

Uğur Dündar diyor ki:

“- Eşim ömründe bir kez bile Brezilya’ya gitmedi, iddiayı kanıtlasınlar intihar ederim...”

Bu pis dedikodusal yalancılığı iddianameye kim aşıladı?..

Yanıt yok...

*

Yanıt yok; ama, Ergenekon tertibinin ne olduğu konusunda artık açık seçik bir yanıt var...

Uğur Dündar olayı bir ölçüttür...

Ergenekon tertibi iki yıl önce terzgâhlandı, birinci iddianame 2455 sayfa 450 klasör, ikinci iddianame 1913 sayfa, 250 klasör...

Üçüncü iddianameyi hapishanede tutuklu bekleyenler kimler?..

Üçüncü iddianame diyelim ki 1300 sayfa olsun...

Etti mi toptan 5000 küsur sayfa ve 1000 klasör...

Ve arkası yarın tefrikası...

*

Artık şu lafı söyleyenlerin de külahlarını önlerine koyup düşünmeleri gerek...

Diyorlar ki:

- Dava mahkemeye intikal etmiştir, sanıklar suçsuz sayılmalıdır; ‘sonucu, kararı, neticeyi’ beklemeliyiz...

Ergenekon’un sonucu, neticesi, kararı hiç olmayacaktır...

Çünkü bu koşullarda “olabilemez”...

*

Peki, Ergenekon’un gerekçesi ne?..

Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti’nde iki kırmızı çizgi çiğneniyor:

1) Laiklik..

2) Bölünmezlik..

Ergenekon tertibi bu siyasetin yürütülmesi ve yaptırımı için kullanılıyor...

Son günlerde gelinen aşamaya bakınız:

Kuyular kazılıyor, kemikler, kafatasları çıkarılıyor, subaylar tutuklanıyor...

Asker ‘Terörle savaşıyorum’ derken meğer neler yapmış?..

PKK’ye bağışlama, Apo’ya af gerek...

Asker kötü...

PKK cici...

Bu süreçte askerin sindirilmesi gerek...

*

Ergenekon’un hukukla, demokrasiyle bir ilişkisi yok...

Yargılamanın yasal kuralları çiğneniyor...

Ergenekon’da iddianameler, delilsiz suçlama politikasının binlerce sayfalık kitapları...

Ergenekon dinciliğe sürüklenen bir korku devletinde aydınlık yurttaşları sindirmek için kullanılan bir araç...

İlhan Selçuk - 27 Mart 2009, Cumhuriyet

17 Şubat 2009

İki adam...

BİRİNCİ adam; "Bunlar cumhuriyeti yıkıp tarikat devleti kuruyorlar" dedi...

İkinci adam; ne kadar molla, sofu, tarikatçı, mürit, karısı türbanlı varsa devlet kadrolarına doldurdu...

Birinci adamı suçladınız...

(.........)

Birinci adam;
Tandoğan’da, Çağlayan’da, Kordon’da "Türkiye laiktir, laik kalacak" diye bağırdı...

İkinci adam; Anayasa’mızda cumhuriyetin temel ilkesi laikliği tekmeledi...

Birinci adamın evini bastınız...

(.........)

Birinci adam;
Mustafa Kemal’in açtığı çağdaşlık yolundan sapıldığını öne sürdü...

İkinci adam; ortaçağ görüntüsüyle, türbanı-tesettürü ile çıkıp devletin tepesine oturdu...

Birinci adamı yakaladınız...

(.........)

Birinci adam;
Türkiye’yi yöneten iktidarın, irticanın merkezi olduğunu öne sürdü...

İkinci adam; devletin en yüksek mahkemesi Anayasa Mahkemesi’nde yargılandı ve "irticai faaliyetlerin merkezi olduğuna" karar verildi...

Birinci adamı içeri kapattınız...

*

Birinci adam:


Emekli maaşından başka bir şeyi yok... Genelde devletin verdiği lojmanlarda oturur... Topluca yemek yediklerinde, bir ara masanın altından paralar toplanır da yemeğin faturası ödenir... Hep aynı takım elbiseyi giyer... En zenginleri, yani "kasa" dedikleri tutukluyken öldüğünde, cenazesi para toplanarak kaldırılır...

İkinci adam:

Altın zengini... Torba altınlarını medya yaza yaza bitiremez... Damatlar, oğullar, dünürler, yandaşlar, ortaklar, komisyoncular... Yumurta işleri, bakliyat işleri, mısır işleri, gemicik işleri, parfümeri işleri, mücevherat işleri... Tümü din-iman adına, gizli-kapaklı ve akıl almaz bir iktidar nimeti...

Ama siz birinci adama kızdınız...

(.........)

Birinci adamı;
vatan haini saydınız...

İkinci adamı; başınıza taç yaptınız...

Tebrik ederim sizi...

İyi yaptınız...

Bekir Coşkun - Hürriyet, 17 Şubat 2009

13 Ocak 2009

11. Dalgada Kimler Gözaltına Alınacak?

Bugün (12 Ocak) yandaş medyada, "birileri" sanki düğmeye basmış gibi bundan sonra Ergenekon soruşturması kapsamında kimlerin gözaltına alınacağı açık açık yazıldı.
Sanki kamuoyunu hazırlama çalışmaları başlatılmıştı..
İşte neyin ne olacağını açıkça yazanlar...

Varan 1) Sabah Gazetesi’ne röportaj veren Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu -nereden biliyorsa- uzmanı olduğu Ergenekon Örgütü’nün şemasını anlattı. Bayramoğlu, Ergenekon’un bir ayağının medya içinde olduğunu şu sözlerle gösterdi: “İkincisi ise basın ayağı. 2004'ün en önemli olayı kamuoyu seferberliği etrafında yapılan basın organizasyonudur. Bu dönemde belli çizgideki TV kanalları pıtırak gibi ortaya çıktı. Bunların hangisinin kendiliğinden yayına başladığı, hangisinin de bu sistem için üretildiğini bilmek mümkün değil. Bir gazetenin yapılanması var; eskiden MİT'le, jandarma teşkilatıyla bağlantılı isimler burada birikti. Bu medya organizasyonun önemli bir ayağı da Cumhuriyet gazetesi. Bu işin merkezi.”

Varan 2) Taraf Gazetesi’ne röportaj veren Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür ise “kulağıma yeni çalınanlar” diyerek önümüzdeki dönem Ergenekon operasyonundaki gelişmeleri anlattı. Sabah Yazarı Mahmut Övür bir dahaki dalganın medyanın önemli isimlerini hedef alacağını, gözaltına alınanlar arasında eski bir Genelkurmay Başkanı'nın da olacağını söyledi. Mahmut Övür operasyon için şu ifadeyi kullandı: “Ergenekon’un medyada elemanları var. İddianameye ve örgüt şemasına baktığınızda medyada Ergenekon’la bağlantılı olduğu ileri sürülen çok üst düzeyde isimler var. Kimi halen genel yayın yönetmeni ve yönetici pozisyonunda bunların. Zaten Ergenekon kulislerinde konuşulanlara bakılırsa, önümüzdeki günlerde siyasileri ve medyayı içine alan yeni bir Ergenekon operasyonu daha bekleniyor.”
Bunların dışında Mahmut Övür, Ergenekon Operasyonu’nun ABD sayesinde yapıldığını, ABD’nin gönderdiği dosyalar sayesinde davanın yürütüldüğünü söyledi. Mahmut Övür son operasyon öncesinde de “Bedrettin Dalan nerede?” başlığı ile bir yazı yazmıştı. Bu da operasyonu Övür’ün önceden bildiği yorumlarına neden olmuştu.

Varan 3) Ergenekon hakkında söyledikleriyle sürekli yandaş medyanın gündeminde olan Tuncay Güney bu kez Show TV televizyonuna konuştu. Ve Güney bu kez Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ü işaret etti. Tuncay Güney, Ertuğrul Özkök’ün de gözaltına alınması gerektiğini söyledi.

Varan 4) Yeni Şafak gazetesi yazarı Tamer Korkmaz ise bugün “Hürriyet’in Korkusu” başlığı ile yazdığı yazıda Hürriyet gazetesinin Ergenekoncu olduğunu ve operasyonun büyümesi ile Hürriyet’e de dokunacağını iddia etti. Korkmaz’a göre Hürriyet gazetesi Ergenekoncu olduğu için soruşturmayı gölgeliyordu. Korkmaz şu ifadeleri kullandı: “Ergenekon örgütünün üzerine kararlılıkla gidildikçe Hürriyet'in, yayın yönetmeninin ve yazarlarının paçaları tutuşuyor. Günümüzde Ergenekon için “fasa fiso” diyenlerin başında “Hürriyet'in Kaptanı” geliyor. Hürriyet yazarları “Ergenekon Balonu” dedikçe topraktan “Ergenekon Bombaları” fışkırıyor!”

Varan 5) Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı da medyada Ergenekon'u saklamaya çalışan birilerinin olduğunu yazdı.

Varan 6) Zaman Gazetesi yazarı Mümtaz'er Türköne, Hürriyet Gazetesi'ni işaret ederek, gazetenin bazı yazarlarının Ergenekon operasyonunu önemsizleştirmeye çalıştığını belirtti.

Peki, tüm bunlar tesadüf mü?
Daha önce yazılanların tesadüf olmadığını gördük.
Yani birilerini düğmeye bastı ve 11.operasyonunun ilk hamlesi, psikolojik savaş başlatıldı.

Barış Terkoğlu - Odatv.com

Ergenekon'un Kitabını Bir Amerikalı Yazdı

“Türkiye’de askeri hükümet Ankara’nın 10 yıl önce başlattığı Avrupa Birliği’ne katılma amacından vazgeçerek başvurusunu geri çekiyor, NATO üyeliğini askıya alıyor, Amerika’nın Türkiye topraklarındaki askeri üslerini kullanmasını yasaklıyor ve bundan böyle daha bağımsız bir dış siyaset izleyeceğini açıklayarak Rusya, Çin ve İran’la daha yakın diplomatik, ekonomik ve enerji bağları kuracağını ilan ediyor. Bunlara ek olarak, Kuzey Irak’ı karşısına alıyor.”

Amerika’nın korkulu rüyası bu.

Geçtiğimiz yıl içinde Amerika’nın dış siyasetini belirlemede en önemli kurumlardan biri olan neo-con Brookings Enstitüsü tarafından yayınlanan Winning Turkey, Türkiye’yi Kazanmak kitabında bu uyarı yapılıyor.

Kitabın yazarları Philip H. Gordon ve yakından tanıdığımız isim Ömer Taşpınar, doğru adımlar atılmadığı takdirde Amerika’nın Türkiye’yi kaybedeceği görüşünde.

Akıllarına gelen en korkunç senaryo da bu: “Bağımsız Türkiye”.

NATO’dan çıkma, Amerika-İsrail yerine Rusya, Çin ve İran gibi bölgesel güçlerle bağ kurma bugün Ergenekoncu diye tanıtılan paşaların, aydınların savunduğu yoldu.

Ergenekon Operasyonu gerçekten bir darbeye mi karşı, “Bağımsız Türkiye” idealine mi?

Amerika’nın Türkiye’de darbelerle bir sorunu olmadığını biliyoruz. 1980 darbesindeki rolleri, “Our boys did it!”, “Bizim çocuklar başardı!” yollu konuşmalarını hiçbirimiz unutmadık.

Sorunun yanıtı açık değil mi?

Söz konusu kitabın yazarlarını da tanıyalım. Philip H. Gordon; ABD’li bir akademisyen, Brookings Enstitüsü’nün Dış Politika Çalışmaları bölümü görevlisi ve Ulusal Güvenlik Konseyi eski Avrupa İşleri Direktörü. Ve vurgulanması gereken asıl önemli nokta; Gordon, ABD’nin yeni başkanı Obama’nın danışmanı. Philip H. Gordon ayrıca, Obama’nın dışişleri bakanlığı görevine atadığı Hillary Clinton’ın ekibinde de yer vereceği bir isim. Türkiye ve Ortadoğu üzerine çalışmalarıyla biliniyor.

Ömer Taşpınar ise, Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü olarak görev yapıyor. Radikal’de, Zaman’da yazılar kaleme aldı. Halen Sabah gazetesinde yazıyor. Johns Hopkins üniversitesinde öğretim üyeliği görevini yürütüyor.

Deniz Hakyemez - Odatv.com

Názım Hikmet'in vatandaşlığa alınmasıyla Ergenekon'un ne ilgisi var

AKP hükümetinin Názım Hikmet'i tekrar vatandaşlığa alması ile Ergenekon operasyonu arasında nasıl bir ilişki olabilir.


İlk bakışta birbirinden farklı iki olay gibi görünüyor. Acaba öyle mi? Büyük şairin neden vatandaşlıktan çıkarıldığını biliyor musunuz? Ya yurtdışına neden kaçtığını? Süreç Názım Hikmet'in 28 yıla mahkûm edilmesiyle başladı. Bu mahkemenin gerekçesi neydi biliyor musunuz? "Darbeye teşebbüs!" Peki delil neydi? Hayır, telefon kayıtları değildi! Gelin usta şairin -ilginçtir- Silivri açıklarına demirlemiş Erkin gemisinde yargılanmasına neden olan olaylar dizisine göz atalım.

TARİH: 17 Ocak 1938.

Yer: İstanbul.

Emniyet görevlileri akşam saatlerinde Nişantaşı'ndaki İpek Film Stüdyosu'nu bastı. Bir süredir orada çalışan Názım Hikmet'i sordu.

İpek Film Stüdyosu'nun sahibi -rahmetli İsmail Cem'in babası- ve aynı zamanda Názım Hikmet'in yakın arkadaşı İhsan İpekçi, biraz önce çıktığını söyledi.

Polisler stüdyoda arama yaptı. Názım Hikmet'e ait bazı defter ve kitaplara el koydular.

Sonra İhsan İpekçi'yi de yanlarına alarak birkaç sokak ötedeki Názım Hikmet'in evine gittiler.

Kapıyı Názım Hikmet'in eşi Piraye açtı. Názım Hikmet evde yoktu. Polisler, odalarında uyuyan iki çocuğu -Memet Fuat ve Suzan'ı- uyandırmamaya çalışarak, evde arama yaptı. Bazı yazılara ve kitaplara el koydu.

Bu arada Názım Hikmet'in nerede olduğunu öğrendiler; halasının oğlu gazeteci-yazar Celalettin Ezine'nin Beyoğlu'ndaki evindeydi.

Paris Üniversitesi mezunu hala oğlu Celalettin Ezine, yakın arkadaşı İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Hilmi Ziya Ülken ile birlikte bir düşün dergisi çıkarmak istiyordu. Yayın hayatındaki tecrübesinden dolayı Názım Hikmet'in fikrini almak için yemeğe davet etmişlerdi.

Eve baskın yapılınca şaşırdılar. Polisler, Názım Hikmet'i alıp gittiler.

Şair ne ile suçlandığını henüz bilmiyordu.

Oysa her şey altı ay önce başlamıştı...

Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz

Názım Hikmet ilk kez 1925 yılında Ankara İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı. Bunu diğer davalar takip etti. Davalar genellikle gazetelere yazdığı makaleler yüzünden açılıyordu.

Son olarak 30 Aralık 1936'da gözaltına alınmış ve bu davadan 21 Haziran 1937'de tahliye edilmişti. Ancak karar Yargıtay aşamasındaydı. Bu nedenle çok dikkatli davranıyordu. Artık 35 yaşındaydı. Evliydi; Piraye'nin iki çocuğuna babalık yapıyordu. Muhsin Ertuğrul sayesinde İpek Film Stüdyosu'nda iş bulmuştu. Makalelerini bile artık takma isimle yazıyordu.

Fakat...

1937 yılının bir ağustos günü İpek Sineması holünde karşısına çıkan bir kişi yaşamını altüst etti. Bu kişi, Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz'di.

Názım Hikmet'e hayran olduğunu, gazetelerdeki yazılarını hep okuduğu, Harp Okulu'ndaki arkadaşlarının da kendisini çok takdir ettiğini söyledi.

Üzerinde askeri üniforması olan genç birinin bu derece kendine yakınlık göstermesi Názım Hikmet'i şüphelendirdi. Teşekkür edip, işini bahane ederek uzaklaştı. Ancak canı sıkılmıştı. Telefon rehberinden Emniyet Müdürlüğü'nün telefonunu buldu; 1. Şube'den Başkomiser Salih Tanyeri'yle konuştu:

"Benim her şeyim ortada; nerde oturduğum, nerde çalıştığım, ne yazdığım, kimlerle konuştuğum. Hiçbir gizli saklım yok. Asker kılığında polisler gönderip beni rahatsız etmeyin. Herkesin gözü önünde evimin ekmeğini kazanmaya çalışıyorum. Benden ne istiyorsunuz?.."

Názım Hikmet,
meselenin kapandığını sandı.

Oysa polis, "Bunda bir iş var" deyip, Ankara'yı uyardı ve Ömer Deniz takibe alındı.

Aradan günler geçti...

Ömer Deniz bu kez üzerinde askeri üniformasıyla 3 Aralık 1937'de Názım Hikmet'in Nişantaşı'ndaki evine geldi. Názım ve Piraye evde yoktu. Kapıyı evin emektarı Nine Hanım açtı. Ömer Deniz, Názım Hikmet'e not yazmak için sofadaki sandalyeye oturdu. Tam sırada Názım ile Piraye geldi.

Názım Hikmet karşısında Ömer Deniz'i görünce sinirlendi. "Evime bir hileyle nasıl girersiniz" diye bağırdı. Piraye eşini sakinleştirdi. Ömer Deniz özür diledi, sadece bir iki küçük sorusu olduğunu söyledi. Názım Hikmet sakinleşti, "Ne istiyorsun" dedi.

İlk sorusu, "Subay çıkınca erlere ne öğretelim" oldu. Názım Hikmet, "Talimatlarınızda ne yazıyorsa onu öğreteceksiniz. Anayasamızdaki altı oku öğretin, Atatürk milliyetçiliği dışına çıkmayın" deyip kestirip attı. Ömer Deniz'in bu kez Marx ve Engels ile ilgili soru sormak istemesi üzerine, "Bunları ansiklopedilerde bulabilirsiniz, ben bilgin değilim" diyerek zorunlu konuğunu evden çıkardı.

Genç idealist Ömer Deniz, polis tarafından izlendiğinin ve farkına varmadan hayranı olduğu büyük şairin başına ne belalar açtığının farkında bile değildi.

Harp Okulu'nda arama

Hala oğlunun evinde gözaltına alınan Názım Hikmet, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde fazla kalmadı.

Apar topar Ankara'ya götürüldü.

Ankara'ya götürülmesinin nedeni, Harp Okulu'ndaki başlayan soruşturmayla ilgiliydi.

Okulda arama yapılmış ve bazı öğrencilerin dolaplarında Názım Hikmet'in; 835 Satır, Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Şeyh Bedreddin Destanı gibi şiir kitapları bulunmuştu. Ayrıca bazı askeri öğrencilerin yataklarının altından; İşçi Sınıfı İhtilali, Bolşeviklik Alemi, Stalin'in Hayatı, Puşkin'in Hayatı gibi eserler çıkmıştı.

Öğrenciler; 5409 yaka numaralı Ömer Deniz, 5271 İbrahim Abdülkadir Meriçboyu (Şair A. Kadir), 5408 Şadi Alkılıç (Yazar, nám-ı diğer Şadi Baba), 5227 Necati Çelik, 5202 Naci Fişek, 5362 Orhan Alkaya, 1132 Galip Arda, 5273 İsmail Özdemir'di.

Sosyalizme inanan 20'li yaşlarındaki bu askeri öğrenciler gizlice örgütlenmişti. Liderleri Ömer Deniz'di.

Soruşturmayı yürütenlere göre, fikri lider Názım Hikmet'ti. Ömer Deniz'in İstanbul'da evine gitmesi bunun en önemli kanıtıydı!

Darbe teşebbüsü iddiası

Názım Hikmet, Ankara'ya geldiği gün sorgulandı. Harp Okulu öğrencilerini kışkırtarak darbe yapmak iddiasıyla gözaltına alınmıştı. İddiaları reddetti.

Ankara Merkez Komutanlığı'ndaki cezaevinin tek kişilik hücresine konuldu.

24 Mart 1938'de hákim karşısına çıktı.

Askeri Usul Yasası'na göre sanıkları savunacak avukatları "Adli Amir"in onaylaması gerekiyordu. Názım Hikmet'in avukatı İrfan Emin Kösemihaloğlu kabul edilmemişti.

Ankara'dan Fuat Ömer Keskinoğlu ve Saffet Nezihi Bölükbaşı bulundu.

Názım Hikmet mahkemede şöyle dedi:

"Hapishanede 67 gündür haksız yere ve delili olmayan ağır bir ithamla yatmanın azabı içindeyim. Ben Cumhuriyet'in, Mustafa Kemal'in Türkiye'ye getirdiklerinin ne büyük hizmetler olduğu idrakı içindeyim. Komünist olmam, Mustafa Kemal Paşa'ya saygı duymama, Anayasa'daki altı ilkeye sahip çıkmama máni değildir, yazılarım bunun delilidir.

Marksist bir kültürle yetişmiş, kendi milli kültür kökenlerinden istifade edebilmiş bir şair olarak bir öğrenciye, hem de polisliğinden şüphe ettiğim birine komünizmi tavsiye etmem aklın alamayacağı bir yakıştırmadır. Ömer Deniz'e ordu içinde görev vermem de mümkün değildir."

Sanık Ömer Deniz de Názım Hikmet'i doğruladı. Şairin öyle bir telkini, tavsiyesi, direktifi olmamıştı.

Bu sözler üzerine Názım Hikmet rahatladı.

Mahkeme, karar vermek için duruşmayı 29 Mart'a erteledi.

Avukatlarına göre şair "yüzde bin beş yüz" beraat edecekti.

Ve Askeri Hákim Kazım Yalman kararı açıkladı:

"Ordu içinde kışkırtma çıkarmak isteyen Názım Hikmet, Askeri Ceza Kanunu'nun 94. maddesine göre 15 yıla mahkûm edilmiştir!"

Názım Hikmet
dondu kaldı.

Ömer Deniz 9 yıla mahkûm edilmişti, ancak yaşı 21'den küçük olduğu için cezası 7.5 yıla indirildi. (Ömer Deniz cezasını çekip cezaevinden çıktıktan sonra oyuncakçı dükkánı açtı. Bu dükkándaki çırağı kimdi dersiniz; Müjdat Gezen!)

Názım Hikmet davanın hukuki değil siyasi olduğunu anlamıştı. Yoksa hayatında iki kez gördüğü ve üstelik ajan sanıp polise bildirdiği biriyle konuştuğu için nasıl 15 yıl ceza alabilirdi?

Gazeteci Falih Rıfkı Atay, yıllar sonra TBMM'de Kazım Özalp'ten duyduğu sözleri yazdı: "Vesika yokmuş ha? Delil bulunamazmış ha? Biz onu Divani Harbe mahkûm ettirelim de gününü görsün." (Dünya Gazetesi, 2 Mayıs 1965)

Názım Hikmet, İstanbul'a yakın İmralı Cezaevi'ne nakledilmesini talep etti, ancak aniden İstanbul'a götürüldü. Yargıtay, Názım Hikmet'in 21 Haziran 1937'de tahliye olduğu bir önceki davanın kararını bozmuştu. Dava yeni baştan görülecekti. Fakat Názım Hikmet'i İstanbul'da bir sürpriz dava daha bekliyordu.

Erkin gemisinin özel olarak hazırlanmış duruşma salonunda görülecek bu davanın konusu neydi dersiniz; kitap okutarak donanma personelini darbeye teşvik etmek!

Názım Hikmet'ten Atatürk'e mektup

"CUMHURREİSİ Atatürk'ün Yüksek Katına,

Türk Ordusunu 'isyana teşvik' ettiğim iddiasıyla 'on beş yıl ağır hapis' cezası giydim. Şimdi de Türk Donanmasını 'isyana teşvik etmekle' suçlanıyorum.

Türk inkılabına ve senin adına ant içerim ki suçsuzum.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır.

Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat ve gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Deli, serseri, mürteci, satılmış; inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim.

Askeri isyana teşvik etmedim.

Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.

Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu 'inkılap askerini isyana teşvik' damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.

Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.

Kemalizm ve senden adalet istiyorum.

Türk inkılabına ve senin başına ant içerim ki, suçsuzum."

Bu mektup Atatürk'e ulaşamadı.

Atatürk ağır hastaydı.

Názım Hikmet'in akrabası Ali Fuat Cebesoy'un çabaları da yetmedi. Cebesoy okul yıllarından beri arkadaşı olan Atatürk'e olayı ancak hasta yatağında iletebildi, Atatürk, "Görüyorsun ne durumdayım, Mareşal'i darıltmadan siz bir çözüm bulun" dedi.

Mareşal; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Fevzi Çakmak'tı. Davalarla özel olarak ilgilenmişti. Her taşın altında komünist aramıştı.

Ne ilginçtir, yıllar sonra Genelkurmay Başkanlığı'ndan alınınca bunu kabul edemedi, politikaya atıldı; İnsan Hakları Derneği'ni kurdu ve bu nedenle komünist olmakla itham edildi!

Diyeceksiniz ki mesele sadece komünizmin tehlikeli görülmesi sonucu Názım Hikmet başta olmak üzere onlarca kişinin cezaevlerine tıkılması mıydı?

Eğer ortada hukuk yoksa biliniz ki siyasal bir çekişme vardır. Örneğin, Mustafa Kemal hasta yatağında iken siyasetin gündeminde "milli şefin" kim olacağı sorusu vardı. Bir yanda Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras gibi Sovyetler Birliği ile yakın dış politika yürütenler, öbür yanda diğerleri...

Eh komünistler orduyu kışkırtıyorsa Kaya ve Aras'ın "milli şef" olmasına olanak yoktu.

Zaten sonra ikisi de tasfiye edildiler.

Demem o ki meselelere daha geniş açıdan bakmakta hep yarar var.

Názım Hikmet de Silivri'de yargılandı

NÁZIM Hikmet, Ankara'dan İstanbul'a getirilerek Sultanahmet Cezaevi'ne kondu. Ancak burada uzun kalmadı, haziran ayının son günü Donanma Komutanlığı'na bağlı askerler tarafından Erkin gemisine götürüldü. Önce tuvalete, sonra da ambara hapsedildi. Sürekli seyir halindeki gemide 40 gün kaldı.

Yargılama 10 Ağustos'ta gemide yapıldı. Gemi Silivri açıklarına demir atmıştı.

Peki, dava konusu neydi: Kitap okumak!

Yavuz gemisinde görevli bazı astsubay ve erlerin kitap okudukları istihbaratı alınmıştı. Kitaplar bir "kaynaktan" geliyordu.

Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve eşi Fatma Nudiye Yalçı, "Kıvılcım Kütüphanesi" adında bir yayınevi kurmuşlardı. Buraya gidip gelen 20 yaşındaki (Yazar) Kerim Korcan, arkadaşlarıyla birlikte "Kitap Sevenler Derneği" diye bir topluluk oluşturmuştu. Kerim Korcan'ın ağabeyi Haydar Korcan, askerliğini Yavuz zırhlısında yapıyordu. Hafta sonları gelip buradan kitap alıyor, okuyup geri veriyordu. Zamanla gemideki diğer astsubay ve erler de kitap okumaya başlamıştı.

Buraya kadar her şey normaldi. Ancak Ankara Harp Okulu'ndaki gelişmeler, gözleri bir anda Yavuz zırhlısına çevirmişti. Gemide gizli bir örgütlenme filan yoktu ama sol yayınları okuyanların ileride ne yapacağı belli olmazdı.

Donanma personelini kitap okutup kışkırtarak darbe yapmayı düşünenler olabilirdi

O halde...

25 Nisan 1938'de operasyon başladı.

Hikmet Kıvılcımlı, eşi ve Kerim Korcan gözaltına alındı. Bir ay emniyette işkence gördüler. Gözaltına alınan sanık sayısı 28 kişi oldu.

Soruşturma, ağır baskılar altında kışkırtıcı muhbirler kullanılarak sürdürüldü.

Bu muhbirlerden Astsubay Hamdi Alevtaş'a göre, dört yıl önce tanıştığı Názım Hikmet kendisinden, erlerin mektuplarını okuyup yoksul olanların adreslerini bildirmesini istemişti! Öyle ya, komünistler yoksul bulmakta zorlanıyorlardı!

Soruşturmayı yürüten Savcı Haluk Şehsuvaroğlu davanın hukuki değil siyasi olduğunu anlayarak istifa etti. Üstelik bu durum kendisini çok rahatsız etti, yargıçlıktan ayrıldı.

Okunan kitapların yasak olmadığı Adalet Bakanlığı tarafından mahkemeye bildirilmesi üzerine Savcı Şerif Budak'ın ettiği söz tarihe geçti: "Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz."

Davada adaleti hakim kılmak isteyen hákimler de vardı. Mahkeme Başkanı Amiral Hüsnü Gökdenizer, "Ortada hiçbir şey yok, bu çocuklara yazık ediyorsunuz. Bu yaptığınız donanmaya kötülüktür" diyerek istifasını verdi.

10 Ağustos'ta başlayan duruşmalar 29 Ağustos'ta bitti.

Ve ne yazık ki Názım Hikmet bu davadan da 13 yıl ceza aldı. Toplam cezası 28 yıl olmuştu.

Açıkça görülüyor ki Názım Hikmet hukukun ölçülerine göre değil, siyasal eğilimlerine göre mahkûm ettirilmişti.

Sonrasını biliyorsunuz:

Názım Hikmet İstanbul, Ankara, Çankırı, Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. 1950 yılında çıkarılan afla serbest kaldı.

Ancak çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. Artık adalete inancı kalmamıştı çünkü.

25 Temmuz 1951 tarihinde DP hükümeti tarafından Türk vatandaşlığından çıkarıldı.

Ve Názım Hikmet'e geçen hafta yeniden vatandaşlık hakkı verildi.

Bir yanda dün hukuksuzluk sonucu yurtdışına çıkmak zorunda kalan Názım Hikmet'in vatandaşlığı geri veriliyor, diğer yanda bugün hukuk ihlalleriyle insanlarımızın hayatlarının darmadağın olması sadece seyrediliyor.

Soner Yalçın - Hürriyet, 11 Ocak 2009

09 Ocak 2009

Ergenekon Yalakaları

Adam gazeteci, akademik unvanı da var üstelik, inanılmaz bir pişkinlikle,

- Koskoca emekli Yargıtay Başsavcısı’nın evini aradıklarına göre, herhalde bir şeyler var, diyebiliyor.

Bu denli insan haysiyetinden, bu denli demokrasi fikrinden, bu denli hukuk nosyonundan, bu denli aydın namusundan yoksun bir çıkış olabilir mi?

Bir soruşturmayı başlat, çamur at, bunun gibi kakavanlar ortaya çıksınlar, daha yargı yapılmadan, yargıya gerek kalmadan, hemen işin içinde bir suç olduğuna karar verilsin.

Doğrusu bunlar hödüklük katalizörü olarak, yargının yerine kaim olup, hüküm verecek ve kamuoyunu yönlendireceklerse adalete ne gerek var ki?..

Adam güya hukukçu ve de Bakan olmuş, Ergenekon soruşturması ile ilgili olarak,

- Olay siyasi değil, her şey hukukidir, diyebiliyor.

Adam güya hukukçu ama hukuktan nasibini alamamış, herhangi bir tasarrufun siyasi olmayıp, hukuki olabilmesi, hukuken geçerli sonuçlar doğurabilmesi için yalnızca hâkim veya savcılar tarafından yapılmış olmaları yetmez, aynı zamanda kurallara, hukukun öngördüğü hususlara da uygun olması gerekir.

Savcının ya da hâkimin cinayeti, salt bunlar hukuk adamı diye, hukuken meşru olamaz.

Vural Savaş, Ergenekon soruşturması sırasında hukukun nasıl çiğnendiğini anlatıyor. Vural Savaş dün “Kanal Biz”de haykırıyor, bu soruşturmada ve davada hukuk kurallarının çiğnendiğini, “olay yargıya intikal etmiştir” diye susmanın yanlış olduğunu söylüyordu.

***

Ergenekon soruşturmasının ne olduğunu bilmek için, son dalgayı beklemeye gerek yoktu. Son dalgada gözaltına alınan isimlere bir bakın! tabii İbrahim Şahin gibi Susurluk sosu olsun diye katılan isimleri bir yana bırakın, ortak noktaları nelerdir diye bir sorun kendinize, bu olayın ne olduğunu pekâlâ anlayabilirsiniz.

Gözaltına alınan ve evi aranan toplumca bilinen muteber kişilerin ortak noktası, hepsinin de, AKP’nin laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni, laikliğin, hukukun, yargı bağımsızlığının esamisinin okunmadığı, sosyal devletin yerini, sadaka sistemine bıraktığı bir İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürmeye çalışan sivil darbesine karşı olmalarıdır. Zaten Ergenekon soruşturması, bugüne kadar tıkır tıkır yürütülen sivil darbenin bir parçasıdır.

Bugün artık, sorulması gereken soru, iktidarın meşruiyetini yitirip yitirmediğidir.

Bu sorunun gündeme gelmiş olmasının sorumlusu bizzat Tayyip Erdoğan’ın kendisidir.

Bu gerçekler artık herkesçe bilindiği için Ergenekon’un ne olup ne olmadığı üzerinde durmak yerine, Ergenekon yalakalarına bakmakta yarar olduğunu düşünüyorum.

Ergenekon çerçevesinde gelişen olaylardan duyduğu endişeyi ve rejim hakkındaki haklı kaygılarını dile getiren CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a karşı, Ergenekon yalakaları (Tayyip yalakalarıyla eşanlamlıdır) hemen seslerini yükselttiler:

- Bu yargıya müdahaledir.

Hemen soralım:

- Başbakanın bu davanın savcılığına soyunması yargıya müdahale değil miydi? O zaman nerelerdeydiniz ey Ergenekon yalakaları?

***

Ergenekon yalakalarının en önemli savlarından biri rejime karşı darbe iddiasıdır.

Bu iddia doğru, fakat yalakaların baktıkları yer yanlıştır. Darbeyi görmek isteyenler, laik rejimi İslami rejime dönüştürmeye çalışanlara bakmalıdırlar.

Onlar da yalakaların baktığı yerde değil, tam aksi yönde durmaktadırlar.

Hadi diyelim ki, bunların sığ kafaları yalnızca, askeri darbeye şartlandırılmıştır.

O zaman da onlara şu söylenebilir:

- Efendi darbe arıyorsan mutasavver darbeden önce, gerçekleşmiş darbeye bak. Lideri Marmaris’te duruyor.

Demokratlıktan dem vuranlara da söylemek gerekir ki;

- Yapılmış darbenin hesabını soramayanlar, yapılacağı ileri sürülen darbenin hesabını hiç soramazlar.

Bunların içinden milletvekili bile olmuş güya hukukçu biri de, buyurmuş:

- Artık dokunulamaz kimse kalmadı…

Yapma yahu!

Kendisine hemen dönüp soralım:

- Senin milletvekillerin ve de Başbakan’ın hırsızlık, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma, resmi evrakta sahtekârlık gibi kovuşturmalardan dokunulmazlık zırhının arkasına sığınarak saklanmıyorlar mı? Dokunulmaz değil mi onlar? Onlar orada durdukça, sen hiç utanmadan nasıl ‘kimse dokunulmaz değil artık’ diyebiliyorsun? Sonra kendisine şu husus da anımsatılmalıdır:

- ‘Bizim arkadaşlarımız, yargıya güvenmedikleri için dokunulmazlıkların kaldırılmasını istemiyorlar’ diyen sen değil miydin?

Sizi gidi, Ergenekon yalakaları sizi!..

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 9 Ocak 2009

08 Ocak 2009

‘Laikleri şişe geçireceğim’ diyen adam, Başbakanlık Basın Müşaviri oldu!

Başbakan Erdoğan’ın danışmanı ve Başbakanlık Basın Sözcüsü Akif Beki görevinden ayrılınca dün sormuştum:

“Bakalım bu kez Kanal-7’den hangi isim bu göreve atanacak?”

Yanılmadım... Başbakanlık’ın yeni Basın Müşaviri, Kanal-7 kökenli Kemal Öztürk oldu.

Peki; adı AKP hakkında açılan kapatma davasının iddianamesinde de geçen Kemal Öztürk kimdir?

***

1969’da Ağrı’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi.

Yazı hayatına 1990 yılında İran Devrimi yanlısı bir yayın politikası olan Girişim ve Selam isimli dergilerde başladı. Bu Meydan, İmza, Nehir, Yeni Zemin, Sözleşme, İstanbullu dergilerinde Mir Mahmut Rıza mahlasıyla laiklik karşıtı yazılar yazdı.

1995’te muhabir olarak Yeni Şafak Gazetesi’ne, 1996’da da belgesel yapımcısı olarak Kanal-7’ye geçti. Hazırladığı “İlk Meclis” belgeseli, laiklik karşıtı bulundu ve RTÜK tarafından yasaklandı.

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaretten bir yıl hapse mahkûm oldu.

1999’da Kanal-7’den ayrılarak, dil ve mesleki eğitim almak üzere Amerika’ya gitti.

Daha sonra Bülent Arınç’a danışmanlık yaptı; ardından AKP Basın Bürosu’nda görev aldı.

Nükte Yayınları’ndan 1994 yılında çıkan ve Mir Mahmut Rıza mahlasıyla yazdığı “Bir Garip Oğlanın Hikâyesi” kitabı mahkeme kararıyla toplatıldı. Bu kitap yüzünden de bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bakın, yeni Başbakanlık Basın Müşaviri, 15 yıl önce yazdığı o kitapta kahramanların ağzıyla neler diyordu:

***

- “Devlet kimdir? Helvadan yapılmış puttur.”

- “En sonunda beni bir numaralı terörist yapacak bu pez...nkler, bütün laikleri bir bir şişe geçirecem, ondan sonra anlayacaklar laikliğin faziletlerini. Elin o...pusu bile kalkıp ‘Ben laikim, namusumla çalışıyorum, kimse karışamaz’ demeye başladı. Ula ben böyle laikliğin...”

- “Bak bizim sahte Müslümanlar nasıl bölücülük yapıyorlar. Ben bu yüzden bu adamları sallandıralım diyorum. Ayrıcalık yapanın dinde de katli vaciptir çünkü. Ama dinleyen yok!”

- “Herkes, sineğin şıraya yapıştığı gibi laikliğe sarılır ama kimse onun gerçekte ne anlama geldiğini bilmez. Ne kadar da utanmazlar. Rahmetlinin (Atatürk’ü kastediyor) mirasına sahip çıkan mendeburların hiçbiri, laikliğin ne anlama geldiğini ve nereden geldiğini bilmezler.”

- “Eskiden Türkler’in yetiştirdiği ‘marimus öküzü’nün sol arka bacağının uyluk yeri ile işkembesinin ayrıldığı yerde bir et parçası bulunur. İşte tam buraya ‘laik’ denir. Vee bugün kullandığımız kelimenin de aslı buradan gelmektedir.”

***

İşte; Başbakan’ın yeni Basın Müşaviri böyle biri!

Eminim ki o da, “Canım ben de Sayın Başbakanımız gibi değiştim, öyle düşündüğüm günler geride kaldı” diyecektir!

İyi de Başbakan; hep geçmişte laikliğe küfreden adamları bulup da böyle kritik görevlere getirmek zorunda mı?

***

GÜNÜN SORUSU

Dünkü şok gözaltılardan Başbakan Erdoğan’ın haberi var mıydı?

***

Fethullah’ı eleştirdiler Ergenekoncu oldular!

Türkiye dün bir kez daha bilmem kaçıncı dalga Ergenekon gözaltılarına tanık oldu. Evleri aranan ve gözaltına alınan bu çok önemli isimlerin bir ortak özelliği de Fethullah Gülen cemaatinin laiklik karşıtı eylemleri konusunda toplumu uyarmaları...

İşte birkaç örnek:

***

Gülen davasını sonuna kadar kararlılıkla takip eden Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Ergenekon soruşturmasının sonunun Şemdinli gibi olacağını dile getirmişti. Unutmayın ki; Fethullah Gülen’le bağlantısı olduğu belirtilen ve meslekten ihraç edilen Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya, halen ABD’de bulunuyor.

Bedrettin Dalan, her fırsatta Fethullah Gülen’in okullarının cemaatçi çocuklar yetiştirdiğini ve bunun laiklik için tehdit olduğunu söylemişti.

Emekli Orgeneral Kemal Yavuz, “Fethullah Gülen’in hedefi şeriat devleti” demişti.

MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç ise Fethullah Gülen ve Milli Görüş zihniyetinin kabul edilmesinin mümkün olmadığını defalarca açıklamıştı.

***

Ne dersiniz... Bu tavırlarının faturasını ödüyor olabilirler mi?

Mustafa Mutlu - Vatan, 8 Ocak 2009

12 Eylül 2008

RTE’nin Davalarla Derdi Ne?..

Günümüz Türkiye’sinde iki dava ortalığı birbirine katıyor...

Başbakan Recep Tayyip Bey iki davanın da içinde...

*

Başbakan Erdoğan kendisini açıkça Ergenekon davasının savcısı ilan etti...

“- Ben Ergenekon davasının savcısıyım...”

Oysa herkes Ergenekon davasının savcısı olarak Zekeriya Öz’ü biliyordu...

Meğer bu davanın asıl savcısı AKP’nin, iktidarın, hükümetin başıymış...

*

Dava sürüyor...

Ama, yine herkes biliyor ki bu davanın ne sorgulaması sorgulamaydı, ne iddianamesi iddianame...

Çünkü Başbakan’ın savcısı olduğu dava hukuki değil, siyasidir...

Zaten Ergenekon davasının ne sorgulaması hukuka ve yasalara uygundur, ne de iddianamesi hukuka ve yasalara uygun...

Başbakan RTE’nin böyle bir davanın savcısı olması ne anlam taşıyor?..

*

Gelelim ikinci davaya..

Deniz Feneri davası..

Başbakan bu davanın da içine cumburlop girdi...

Bu kez RTE davanın savcısı değil, adı dava iddianamesinde geçiyor...

Peki, Deniz Feneri davasının içeriği ne?..

Hortumculuk...

Üstelik Deniz Feneri davası Ergenekon gibi Türkiye’de görülmüyor...

Almanya’da sürüyor...

Almanlar bakmışlar ki İslamcılık tezgâhı kuran birtakım Türkler, saf Türkleri kim vurduya getirmişler...

Olaya el koymuşlar...

*

Ama Başbakan bu işe bozulmuş, Türkiye’de davanın haberlerini yansıtan grubun patronu Aydın Doğan’ı düşman ilan etti...

Erdoğan, Doğan’a diyor ki:

- Gazetelerinde Deniz Feneri davasının haberlerini yayımlamayacaksın!

Açıkçası Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Feneri davasında da hızlı taraf olup çıktı...

Allah aşkına Tayyip Bey neden bu davalara bulaşıyor?..

Niçin Ergenekon’da savcılık, Deniz Feneri davasında avukatlık yapıyor?..

*

Bu sorunun yanıtı pek yakında ortaya çıkabilir...

Herkes de şaşırabilir...

Ergenekon ile Deniz Feneri, Başbakan’ın kişiliğinde bütünleşen tek davaya dönüşüyor...

Bu da hayra alamet değil...

İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008

Manzara…

Üç gün önce bir televizyon kanalında izledim onu...

Sibel, sekiz yaşında bir kız çocuğuydu.

Siyah saçlı, kara gözlü.

Elinde çizgili bir defter... Eğri büğrü yazılmış harfler...

Pencereleri açık bir oda. İçeride yirmi-yirmi beş kız ve erkek çocuğu.

Okulları var ama öğretmenleri yok!..

O, geçen yıl yatılı bölge okuluna gitmiş, bir yıl okumuştu; annesini ve babasını özlediği için eğitimini bırakıp köyüne dönmüştü.

Diyarbakır’ın bir köyü...

Bir okul binası kerpiçten yapılmış.

Öğretmeni de yok, öğrencisi de... Çocuklar “okulculuk” oynuyorlar. Sekiz yaşındaki kara gözlü kız çocuğu öğretmen olmuş.

İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi.

Yıl 2008’di.

Gökyüzü sıkılmış bir yumruk gibiydi. Gecenin dokusunda akan ırmağa benzeyen esinti yüzümü yalayıp geçti.

Aklıma Adapazarı Garı’nda parasız kalan Mardinli fındık işçileri geldi. Fındık bahçelerinde çalışıp parasını alamayan Kürt işçiler.

Mardin’e dönecek beş kuruşları yoktu...

Çıplak bakışlı bir korku, düşsüz uykular...

Çocuklar, gençler, yaşlılar... Tüm yüzlerde kurşun karası bir yorgunluk...

Karl Krolow’ın dizelerine yansıyan, ağızlarda sizi sürükleyen zehir tadı. Yaşamın burukluğu. Çaresizliğin bir alev gibi bedeninizi sarması.

İki haber derinden vurdu beni, hüzünlendirdi...

Bu çağda okula gitmeyen çocuklar, hastane kapısında bekleyen yaşlılar, yolsuzluk, talan, vurgun ve yoksulluk...

***

Güneş bir görünüyor, bir kayboluyor...

Sonbaharın arkası kış!..

Bilmem kaç milyon ton parasız kömür dağıtacak hükümet. Ramazan da geldi. İftar çadırları kuruldu. Ardından bayram. Erzak paketleri şimdiden hazırlandı. Garip gurebaya dağıtılacak.

Deniz Feneri e. V. davasında ilginç ilişkileri 18 aydır biliyordum. Paraların nasıl toplandığını, hangi yollarla Türkiye’ye gönderildiğini, kimlere ne kadar verildiğini...

Henüz seçimler yapılmamıştı. Kanal 7 Int’i 100 Alman polisi basmıştı. Sonra işten çıkarmalar başladı. Gözaltı ve tutuklamalar.

Olayın üzerine giden gazeteci sayısı dört...

Tayyip Bey, o dönem el bebek gül bebek!

Almanya’daki “din kardeşlerimizden” neredeyse 50 milyon Avro toplanıyor, paralar ceplenip birileri tarafından paylaşılıyor.

Alan razı, veren razı!..

18 aydır susan kimi köşe yazarları yine döktürmeye başladılar. Aman Tanrım, neler yazıyorlar neler.

Dinci ve tarikatçı medya tam siper. Bizim İzmirli Fehmi ve yakışıklı Ali bu işin içinde Ergenekon’un Almanya ayağı olup olmadığını saptamak için harıl harıl çalışırken Brükselli Hadi “Beni Hürriyet’ten atarlar mı” diye sağa sola haber salıyormuş.

Her neyse!

Vurgun küçük çapta...

Bilinen para 40.6 milyon Avro, bilinmeyen ise 100 milyon Avro...

Dinci takımı için para değil bu!

Bir milyar Avro’yu aşmadıkça hiçbir değeri yok. Jet Fadıl bile gülüyor olup bitenlere.

***

Güneydoğu’da “okulculuk” oynayan çocuklar... Adapazarı Garı’nda peş parasız kalan fındık işçilerinin acısı...

Ah benim güzel yurdum, kardeşlerim, çocuklarım!

Elleri öpülesi kadınlarımız! Köy kahvelerinde pişpirik oynayan erkeklerimiz! Ceplerinde üniversite diplomasıyla dolaşan işsiz gençlerimiz!

Ey benim Türk’üm, Kürt’üm, Lazım, Çerkezim...

Memurum, esnafım, emekçim, dar gelirlim!

Solcularım, sosyalistlerim, Kemalistlerim!

Ey benim, “özgürlükçü solcuyum” diyen liboş tayfam!

Bakın Fenerbahçe’nin İspanyol futbolcusu Güiza ne diyor:

“...Türkiye, İspanyol kültüründen çok uzak. İyi ya da kötü diyemem ama farklı. Kadınlar sokakta baştan aşağı örtünerek dolaşıyor. Yani çarşafın altında ne olduğunu anlamanız için hayal etmeniz gerekiyor.

Ben Türkiye’ye futbol oynamaya ve çok para kazanmaya geldim. Lüks içinde yaşıyorum. Türk yemeklerini çok seviyorum...”

İspanyol gözüyle Türkiye’nin fotoğrafı böyle...

Sizce abartılı mı?..

***

İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi. Hüzün geceye salarken köklerini, içim titriyordu.

Sibel’i ve oyun arkadaşlarını düşündüm. Açlığı, yoksulluğu, yolsuzluğu ve din sömürücülerini...

Ülkem adına utanç duydum!..

Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008

31 Ağustos 2008

86 Yıllık Turhan Selçuk Şimdi Oldu Turhan Çömez!

AKP medyası, Ergenekon belgelerinin verdiği ilhamla, 86 yıllık Turhan Selçuk’u Turhan Çömez yaptı!

Bu kadarı da olmaz demeyin, oldu…

Ergenekon, sadece bütün karanlık olayları çözmekle kalmıyor, yeni olaylar-ilişkiler üretiyor, insanların kimliklerini tümüyle değiştirebiliyor. Henüz küresel bilim, bu aşamaya gelemedi ama, Ergenekon medyası geldi. Dün Star gazetesinin birinci sayfasının yarısından fazlası İlhan Abi’ye ayrılmıştı. İki sütun da bizim payımıza düşmüş! Habere göre, İlhan Abi, Mustafa Balbay’la konuşurken şöyle bir tümce kullanıyor:

“Az önce Turhan telefon etti, bu partiyi kapatmazlarsa felaket olur dedi…”

İlhan Selçuk, Cumhuriyet’in başyazarı, Yayın Kurulu Başkanı. Mustafa Balbay da Ankara Temsilcisi… Günlük konuları konuşmalarından, değerlendirmelerinden daha doğal bir şey olamaz. Böyle bir konuşma iddianameye konuyor, geçelim…

İlhan Abi’nin Turhan dediği kişi, kardeşi Turhan Selçuk…

Telefon görüşmelerimizde zaman zaman Turhan Selçuk’un da adı geçer, onun günlük karikatürlerinden söz açılır.

Turhan-İlhan Selçuk kardeşlerin arasındaki imrenilecek ilişkiyi, karşılıklı bağlılığı sadece Cumhuriyet’in içindekiler değil, biraz mürekkep yalamış herkes bilir.

***

Haberi okuduktan sonra İlhan Abi’yi aradım:

- Abi Star’ı okudunuz mu?

“Hayır okumadım… Yine ne var?”

- Abi Turhan Selçuk’u Turhan Çömez yapmışlar…

“Yaparlar abi…”

- Abi aramızdaki telefon konuşmasını yayımlamışlar. Siz az önce Turhan telefon etti, diyorsunuz… Onun Turhan Çömez olduğunu yazmışlar…

“Yazarlar abi…”

- İlhan Abi, bu da oldu…

“Olur abi…”

Telefon görüşmemiz bu akışla devam etti… İlhan Abi artık hiçbir şeye şaşırmıyor!

Olup bitene gülüyor ama, bütün bunların çok basit bir kurgu olmadığını düşünüyor.

İlhan Abi’nin telefonda sözünü ettiği kişi Turhan Selçuk’tu ama, ola ki diye sordum:

- Abi siz hiç Turhan Çömez’le konuştunuz mu?

Çömez, yıllarca Başbakan’ın özel kalem müdürlüğünü yapmış, Balıkesir’den milletvekili seçilmiş, sonra da AKP muhalifi olmuş bir kişi. Konuşabilirdi de, ama hiç konuşmamış…

***

Yalanın bu kadarına ne denebilir?

Yalanın daniskası desek, az gelir! Ergenekon olayının bütünü içinde bulunduğu iddia edilen kimi kirli işlerin ortaya çıkmasını biz de istiyoruz. Ama, olay artık temiz devlet yaratma kaygısından çıktı. Temiz kalmış herkesi kirletme girişimine dönüştü.

Bu medya faşizmine, hukukun da işlemediğini görüyoruz.

Olay “çamur at izi kalsın”ı da geçti:

Çamura at, orada kalsın…

Bu medya kampanyasına AKP kuyrukçularıyla kimi idraksiz solcular dışında kimse de inanmıyor ama, ısrarla sürdürüyorlar.

12 Eylül döneminde 3 kişi bir araya gelirse, gizli örgüt kurmaktan yargılanıyordu.

Bugün, iki kişi bir araya gelip üçüncü bir kişiye selam yollarsa, hemen medya mahkemesinde yargılanıyor ve terörist ilan ediliyor!

Tam Aziz Nesin’lik bir olaylar zinciri ile karşı karşıyayız…

Bizim de aklımıza bir dizi kara mizah anlatımı geliyor ama, zamana yayalım…

Son sözümüz Turhan Selçuk için…

Mesleğinin ilk yılları dahil hiç çömez olmamıştı…

Yaptılar…

Çok kötü bir karikatür!

Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 31 Ağustos 2008

11 Ağustos 2008

Haincik

Zannedersin Cudi’dir.

Adam Karacaahmet’e kurmuş havanı Selimiye Kışlası’na fırlatıyor; Çamlıca’ya doçka yerleştirip aşağıyı taramasına ramak var...

*

Bizimkiler hálá uyarıyor:

“PKK demeyin, reklamı olur.”

*

Ne diyelim mesela?

Terörişko mu diyelim?

*

Güngören’de çoluk çocuk havaya uçuyor; Vali ebelek gübelek diyor, PKK diyemiyor.

*

Kardeşim...

Adını anmıyoruz diye, hayata mı küsecek örgüt? Psikolojik harekát şampiyonu ABD, Bush’un “El Kaide” demesinde sakınca görmüyorsa, bizim PKK dememizde ne sakınca var? Gülmekten mi öldürmeye çalışıyoruz PKK’yı?

*

Hatırlayın...

PKK, terör örgütü listelerinden çıkmak için kıçını yırttı, adını değiştirdi, önce Kadek, sonra Kongra-Gel yaptı, uğraştık, çabaladık, o PKK’nın bu PKK olduğunu kanıtladık, yeniden listeye soktuk...

Şimdi diyorlar ki:

“PKK demeyin.”

*

Ne diyelim?

Gafilcan mı?

Hadisenin vahametini küçültmek için “canlı bombacık yakalandı” mı diyeceğiz bu saatten sonra?

*

“Üç beş çapulcu” dedik, dedik de, ne geçti elimize? PKK’ya PKK dediğimiz için mi, yoksa AB’ye uyum ayaklarıyla şımarttığınız için mi büyüyor PKK?

*

Üstelik...

Mevzu Atatürkçüler olunca kafa göz girmeyi biliyorsunuz; “darbeciler, suikastçılar, ırkçılar, katiller sürüsü” filan... Madem Ergenekon terör örgütüdür, niye habire “Ergenekoncu” diyorsunuz? Onunki reklam olmuyor mu?

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 10 Ağustos 2008

Karasakallılar Her Dönemde Var!

Şu günlerde Abdurrahman Şeref Bey’in “Tarih Söyleşileri”ni okumaktayım.

İlginç bir rastlantı, tam da günümüzde yaşadıklarımıza benzer bir olayla karşılaşmaz mıyım?

Abdülhamit’in saltanat yıllarında geçen oldukça gülünç, aynı zamanda tehlikeli sonuçlar doğuran bir olay!..

Zamanın Romanya Elçisi Mösyö Bratianu, Boğazkesen’de bir ev kiralamış, Beyoğlu’nda cadde üstünde bir ev! Orasını elçilik binası yapmış, dostlarını, arkadaşlarını devletin büyüklerini davet eder ağırlarmış. Yıl 1879!..

Eski Sadrazam Sait Paşa da bu davetlere çağrılırmış, ama elçiliğin bulunduğu yerin yakışıksız olduğunu düşünerek gitmezmiş... Bir gece yarısı sabaha karşı konağın kapısı çalınır, alelacele uyandırılır... Bu vakitsiz saatte gelen Mabeyn ileri gelenlerinden Memduh Paşa’dır. Eski Sadrazam Sait Paşa yaka paça arabaya sokulup Yıldız Sarayı’na götürülür... ‘Ne ver, ne yok, istenen nedir?’ diyemeden Padişah Abdülhamit’in huzuruna çıkarılır. Padişahın yanında karasakallı biri durmaktadır. Padişah, Memduh Paşa’ya dönerek, “Bu akşam beni tahttan indiriyorlarmış...” der. Memduh Paşa, “Efendim kimin haddine” dese de, padişah yanındaki sakallıyı gösterir, “Öyle diyor” der, sonra Memduh Paşa’ya “Siz gidip biraz dinlenin” der. Yanındaki karasakallıya dönüp, “Siz elinizdeki listeyi okuyun” diye buyurur. Sakallı da, hazırladığı listede adı geçenlerin padişahı tahttan indirmek için Romanya Elçiliği’nde sık sık toplandıklarını söyler... Sadrazam Sait Paşa da listede imiş! Sait Paşa sorar: “Dediklerin doğru mu, hangi kanıtların var?” Karasakallının buna verdiği yanıt: “Ben abdestli biriyim, dediklerime Allah şahidimdir.”

Padişah yine de bu karasakallı kışkırtıcının sözlerine kapılarak, Saffet Paşa’yı sadrazamlıktan alır, yerine Hayrettin Paşa’yı tayin eder.

Karasakallı jurnalcinin listesinde eski Sadrazam Sait Paşa’nın da adı olduğu için ne olur ne olmaz diye... Padişah da onu İstanbul’dan uzaklaştırıp Paris Elçiliği’ne gönderir. Uydurma, yakıştırma da olsa karasakallının ileri sürdüğü liste sonuç vermiştir...

***

Günümüzde de bir dava var! Adına Ergenekon diyorlar. Yüze yakın ünlü ünsüz vatandaş bir yıldır hapislerde. Kim bilir hangi “karasakallıların” gizli suçlamalarına uğramışlar! Şimdi bir de ‘gizli tanıklar’ ortaya çıktı. “Sanıklar” bu gizli tanıkların anlattıklarına göre yargılanacakmış. Hiç gizli tanık olur mu? Adı üstünde “tanık” kişinin, kimliği, neyin nesi olduğu anlaşılmalı ki, dediklerine inanılsın...

***

Abdurrahman Şeref Bey’in “Tarih Söyleşileri” yüz elli yıl önce yaşanmış öyküleri anlatmış. Geleceğin tarihçileri de bugünleri yazacak. Karasakallı jurnalcileri, gizli tanıkları, iki bin beş yüz sayfalık iddianameleri!..

Oktay Akbal - Cumhuriyet, 10 Ağustos 2008

Eşref Saati?..

Gazetelere dün göz atarken Vatan’ın sürmanşetini gördüm, seçim yoklaması yapılmış...
Sonuç:
AKP yüzde 41..
CHP 13..
MHP 8.. imiş...
Gerçek mi?..

*

Derken Hürriyet’in 1’inci sayfasından bir haber:
“İmam savaşını cemaat kazandı..”
Ne olmuş?..
İstanbul Müftülüğü Efdelzade Camii’ne bir imam atamış...
Cemaat demiş ki:
- Alın bu imamı, istemiyoruz...
“Selefi cemaati” dediğini de yaptırmış..
Peki, bu ne anlam taşır?..

*

Artık Türkiye’de tarikatlar ve cemaatler toplumunun dünya görüşü ağır basıyor...
Kuran ve hafız kursları..
Fethullahçı okullar..
Nakşi örgütlenme devleti ele geçirdi, geçirecek...

*

Ortadoğu’da petrol coğrafyası üzerine emperyalizmin hırslarıyla İslamcı, Humeynici, Vahabi, Suudi, Arap, El Kaideci, Şii ve aklınıza ne gelirse dinciliğe dayanan binbir tevatür üzerine, birbirine zıt görünen, ama, bir noktada ve amaçta birleşen güçlerin ortak bir noktası var...
Nedir o?..

*

Bunların tümü, İslam dünyasında Aydınlanma’ya -demek ki Atatürk devrimine- karşıtlıkta buluşuyorlar. Türkiye’de İslamcı devlet için eşref saatinin geldiğine inananların bini bir para...
Avrupa mı?..
Zaten ekonomik açıdan elinin altındaki Türkiye’yi dışlamaktan özel zevk çıkarıyor...
Amerika mı?..
Haydi canım sen de...

*

İslamcılar diyorlar ki:
“- Eşref saati geldi...”
- Peki, ne olacak?..
“- Karşıdevrimi sandıktan çıkarıyoruz...”
- Nasıl?..
“- Karşıdevrimin içeriği antidemokratik, yöntemi demokratik olacak...”
- Ne demek o?..
“- Atatürk devriminin yöntemi antidemokratik, içeriği demokratikti... Biz ılımlı İslamcılar şimdi tersini hayata geçiriyoruz; yöntem demokratik; ama, içerik antidemokratik...”

*

Amerika, Avrupa, İslamcı coğrafya zevkten dört köşe olmuş, tırnaklarını birbirine sürtüyor...
Gerçekten Atatürk’ün Aydınlanma devriminin sonu geldi mi?..
Diyorlar ki:
- Eşref saati geldi...
İslam coğrafyasında nazar boncuğu gibi duran laik Türkiye Cumhuriyeti’nin icabına bakmak için sanki herkes seferber olmuş...
Peki, ne diyelim?..
Diyebiliriz ki:
- Eşref saati ilginç bir saattir, akrebiyle yelkovanıyla kimin için çalıştığı son dakikaya dek pek belli olmaz...
1919’daki olay sakın 21’inci yüzyılda da yinelenmesin?.. 20, 21, 22 derken 23 tazelenip gündeme girmesin?..

*

Biliyorum şimdi Ergenekon savcıları nefeslerini tutmuş, bu satırları okuyorlar...
Boşuna okumasınlar...
Biz “karşıdevrim darbesine karşı” laik Türkiye Cumhuriyeti’nin eşref saatinden söz açıyoruz...
Eşref saati onların değil bizim bileğimizdedir..
Bu bilek bükülemez...

İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 10 Ağustos 2008

09 Ağustos 2008

Kemal Sunal Filmlerinden Postmodernizme

Kemal Sunal filmlerinin omurgası, rahmetli ve sevgili aktörün hemen her filminde yarattığı karakterin kendisiydi.

Bu karakter, izleyici karşısına hangi kişilikle çıkarsa çıksın değişmez özellikleri vardı:

Yukardan atmak.

Böbürlenmek.

Efelenmek.

Saçmalamak.

Göz korkutmaya çalışmak.

Azametli görünme taklidi yapmak.

Olur olmaz lafları bir araya getirmek

Ve böylece de soyutla somutun, gerçekle gerçek dışının, ciddiyle gırgırın, olabilecekle olamayacağın, saçmayla hakikinin karman çorman olduğu bir noktada mizahı yakalamak...

Onun mizahının özgünlüğü, bütün bu karşıtlıkların bıçak sırtı dengesindedir.

Üstüne üstlük, saflık ve kurnazlık karışımı, salak taklidi gülüşüyle üst damağını gözler önüne serdiğinde, kahkahayı koyuverirsiniz.

Bildiğimiz, ölçülü, cinasa ve söz ustalığına dayalı, hem yapmak hem anlamak için zekâ gerektiren klasik mizahtan farklı, azıcık zorlayarak adlandıracak olursak, postmodern bir mizahtır bu...

Kendisi, filmlerinde canlandırdığı tipler gibi güldüğünü hiç görmediğim, canı hep sıkılıyormuş gibi duran bir adamdı...

Kemal Sunal’ı sevgiyle, rahmetle anıyorum.

***

Aklına nereden geldi diye soracak olursanız, hemen yanıtlayayım.

Tümünü okumaya zamanım da niyetim de olmayan bir hukuk belgesinin, gazetelerde gördüğüm bazı bölümlerinden...

Herhangi bir kişi ya da kurumu aşağılamak, küçük düşürmek gibi bir kastım bulunmadığını hemen belirteyim.

Amacım, hukuksal olma iddiası da taşısa, eninde sonunda yazılı ve bu anlamda da yazınsal bir metnin, bir yazın (edebiyat) insanı olarak bende uyandırdığı izlenimi dile getirmeye çalışmak... Bunu yaparken irdelemek istediğim şey bu metnin içeriği de değil. Gerçi sonuçta içerikten pek de ayrı düşünülemeyecek olan bir biçim, tarz, üslup ve kurgu olgusu...

Aşağıdaki alıntıyı, zihninizde bir Kemal Sunal filmi canlandırarak okumanızı öneriyorum.

Suçlanan kişinin suçluluğunu kanıtlamak için daha önceki bir gözaltı dönemine ilişkin bir olaydan söz edilerek şöyle denilmekte:

“...gözaltına alındığında yazılı olarak hazırladığı savunmasının içine akrostişler yerleştirmiş olup her tümcenin sondan ikinci sözcüğünün baş harfleri yan yana getirildiğinde ‘işkence altındayım’ ibaresi ortaya çıkmıştır. Bundan şüphelinin ne kadar uyanık ve zeki olduğu anlaşılmıştır...”

Daha sonra, aynı sanığın bu gözaltıyla ilgili olarak yazdığı kitaptan bazı alıntılar yapılıyor: “Sözgelimi kendime soruyorum: ...Korktun mu? Yanıtlıyorum: Korkmaz olur musun!.. Korku insana özgü bir şeydir. Sen de kuşkusuz korktun, ürktün, kimi zaman ürküye (panik) bile kapıldın. Önemli olan korkuyu yenebilmektir...(...) karşımdakilerden değil en çok kendimden korktum. Ya çözülürsem? Ya kişiliğime yakışmayan bir davranışa kayarsam? Ya paçavralaşırsam? Ya gerçekten teslim olursam? Soruların çengeli aklıma takıldıkça yüreğim sıkıştı...”

Alıntıların ardından yorum geliyor:

“...şeklindeki beyanları ile gizli örgütlenmenin en önemli öğesi olan ‘sır vermemek’ yani kendi söylemi ile çözülmemek için elinden gelen her şeyi yaptığını beyan etmiş olup, şüphelinin kişiliğini tanımamız açısından önemli görülmüştür...”

***

Kimilerinin sanığı olduğum 12 Eylül sonrası iddianamelerinde bile bu türden tuhaflıklar; söz konusu iddianamenin görebildiğim bölümlerinde göze çarpan (postmodern edebiyata özgü) kes yapıştır, tıkıştır, keyfince yakıştır yöntemi yoktu...

Bu dikta dönemi iddianamelerinde bile, anımsadığımca, içerikteki safsatayı örtme amacıyla ve salt biçim açısından da olsa, hukuk “teamül”üne, alışılmış üslup, biçim, kurgu özelliklerine aykırı düşmeme çabası vardı...

Yukarıdaki tiratlar ise bir Kemal Sunal filminde ünlü aktörümüzün vurgularıyla dile getirilmiş olsa kahkahalarla gülebilirdik...

Bu bölümlerin de yer aldığı yamalı bohça görünümündeki belge, hukuksal değil de tam anlamıyla yazınsal bir metin, örneğin bir postmodern polisiye olsa, kurgusal tutarlılık bile aramaz, belki yer yer heyecan da duyarak okuyabilirdik...

Ama ne yazık ki ne biri, ne de öteki...

Söz konusu olan bir Sunal komedisi ya da postmodern edebiyat değil, hukuk, gerçek hayat, hayatlarımız...

Böylece ne gülüyor, ne heyecan duyabiliyoruz...

Ataol Behramoğlu - Cumhuriyet, 9 Ağustos 2008

Sadece büyük, çok büyük bir can sıkıntısı...

01 Ağustos 2008

Sadaka

Yatıp kalkıp “Verilmiş sadakamız varmış” diyor başka bir şey demiyor Kemal Öncü. Neden mi? Çünkü şöyle diyor:

“Yatalım kalkalım, şu Ergenekon darbecilerini hiçbir fedakarlıktan kaçınmayarak medyada teşhir eden, yargılayan ve mahkum edenlere dua edelim. Verilmiş sadakamız varmış beyler! Bunlar darbe yapabilseymiş eğer, 12 Martları, 12 Eylülleri mumla arayacakmışız da haberimiz yokmuş. Türkiye, Türkiye olalı böyle darbe görmedi derim de başka bir şeycikler demem. Bir kere ‘darbe’ dediğinin arkasında ABD olur. ABD’nin izni olmadan, parmağı olmadan darbe yapmak kimin haddine? Ama bunlar yapacakmış meğer!

Ne kadar bağlantıları varsa birer birer açıklandı, Atatürk’ten Ahmet Necdet Sezer’e herkes bir şekilde Ergenekon’a bağlandı ama ABD bağlantısı yolunda en ufak bir ima bile yok. Demek ki bunlar ABD’ye rağmen darbe yapacak kadar güçlü bir örgütmüş, Allah razı olsun bunları teşhir edip kendilerini savunma fırsatı bile vermeden infaz edenlerden. Sonra; açıklandı da ben mi görmedim, var mı bu teröristlerin yerli yabancı büyük sermaye bağlantısı? Türkiye’de darbe olacak, arkasında sermaye olmayacak. Arkasında sermaye olmayan darbe ne demek? Sermayeye karşı darbe demek! Bunlar arkalarına ABD’yi almadıkları gibi sermayeyi de almadan yapacaklarmış meğer mahut darbeyi. Şeytan kulağına kurşun...

O ne güçlü bir örgütmüş yarabbi! Benim aklım hâlâ almamakta ama sizinki elbette alır. Baksanıza silahlara ne kadar müthiş; üç el bombası, beş pompalı tüfek, sekiz de bıçak. Her babayiğidin harcı mıdır? Değildir! Askeri birlik yok, zırhlı birlik yok, arkada ABD yok, darbe finansörünün kendi cenazesini kaldıracak parası yok ama ortada yapılacak bir darbe var.

Hani diyorum, asker olmadan on bin kişiye kırmızı kalpak, on bin kişiye kırmızı bere giydirerek mi yapacaklardı acaba darbeyi renkli devrim misali? Bunların George Soros bağlantısı da açıklanmadı ki birader! Allah, bunları derdest edip yargıç karşısına çıkarmadan posalarını çıkaranlardan, ölüme gönderenlerden razı olsun. Böyle medya her memlekete lazım, çok şükür ki bizde var.”

Oral, borcunu çift taraflı ödüyor!

GEÇEN akşam televizyon kanallarından birine çıkan Radikal gazetesi yazarı Oral Çalışlar, Ergenekon iddianamesi üzerine engin görüşlerini sıralarken ilginç laflar da etmiş. Programı seyreden Sıtkı Ergüney anlatıyor:

“Oral iddianameyi savunurken, İlhan Selçuk’un bir sohbet sırasında ‘iyi’ ve ‘kötü’ darbe ayırımı yaptığını büyük bir heyecanla açıkladı ve ‘İnanmazsanız gidip kendisine sorabiliriz’ dedi. Ergenekon’da aynı adı paylaştığı ülkücü teröristle soyadı benzerliğinden başka bir benzerliği olmadığını kamuoyuna açıkladıktan sonra ‘Doğrucu Davut’ rolüne soyunan Oral, böylece bir yandan savcıya yardımcı olmaya çalışan bir yandan da ne kadar güvenilir bir insan olduğunu sergilemekten kendini alamadı. Bu vesile ile iddianamedeki gizli tanıklardan birinin Oral olabileceği yolundaki düşüncelerimiz pekişti. Öteki gizli tanıklar arasında Hasan Cemal’i de görürsek hiç şaşmamak gerek. Meslek yaşamında Başbakan RTE’nin uçağına binebilen ilk ve tek Cumhuriyet yazarı olma payesine erişen Oral, Cumhuriyet’ten ayrılırken yazdığı veda yazısında İlhan Selçuk’tan övgü ile söz etmiş ve kendisine çok şey borçlu olduğunu söylemişti! Demek ki yeni konumuyla birlikte borcunu çift taraflı olarak böyle ödüyor.”

Deniz Som - Cumhuriyet, 31 Temmuz 2008

30 Temmuz 2008

Tanıklar Azılı Tsk Karşıtı

Savcı Zekeriya Öz’ün hazırladığı 2 bin küsur sayfalık iddianamede sanıklara yöneltilen suçlamalarda en dikkat çekici nokta tanıklar. Savcı Öz’ün bulduğu tanıklar aslında, iddianın mahiyetini açıkça ortaya koyuyor. İşte Öz’ün bulduğu tanıklar ve bu tanıkların sicilleri...

Mehmet Eymür, Eski MİT Kontr Terör Merkezi Başkanı. Tescilli bir İşçi Partisi ve Doğu Perinçek düşmanı. Eymür’ün bu düşmanlığı boşa değil. Zira İşçi Partisi ve Perinçek, Eymür ve ekibinin CİA ve MOSSAD bağlantılı olduğunu ortaya çıkarmıştı. Eymür, MİT’ten uzaklaştırıldı, MİT’e ait gizli bilgileri yurtdışına kaçırmaktan yargılandı. Eymür’ün “Bizi iki kere felce uğrattılar” dediği iki olaysa şunlar. Birincisi Aydınlık’ın 1978-80 arasında yaptığı Türkiye’de devlet içine odaklanmış CIA-MOSSAD bağlantılı unsurlara karşı yürüttüğü aydınlatma faaliyeti. İkincisi, 1987-88 yıllarındaki MİT raporu olayı. Aydınlıkçıların o zaman çıkardığı 2000’e doğru dergisinde Türkiye’yi bölmeye yönelik ayrılıkçı faaliyet ve CIA-MOSSAD bağlantıları, bu faaliyetlerin Türkiye’de devlet içine yerleştirilmiş bazı istihbarat unsurlarının mafya-tarikat bağlantıları hakkındaki yayınlar. Ve arkasından Susurluk’a kadar uzanan bir süreç... Bu yayınlarda Mehmet Eymür ve ustası Hiram Abas’ın yabancı istihbarat örgütleriyle ilişkileri, Abdullah Çatlı ile irtibatları, bazı adı sol örgütleri nasıl yönettikleri bütün yönleriyle açığa çıkarılmıştı. Hanefi Avcı Susurluk kazası olduğu sırada Emniyet İstihbarat Daire Başkan Vekili’ydi. Kaza sonrası Mehmet Ali Birand’ın 32’nci gün programına çıkarak, Susurluk sonrası ortaya çıkan yapının sorumlusu olarak orduyu göstermiş ve orduya yönelik suçlamalarda bulunmuştu. Avcı daha sonra, MİT ve Genelkurmay'la mahkemelik oldu. Avcı, Genelkurmay'ın suç duyurusu üzerine Ankara DGM’ce tutuklanıp, Ayaş Cezaevi’ne gönderilmişti. Avcı cezaevinden çıktıktan sonra emniyetteki görevine geri dönmüştü. AKP’nin iktidara gelmesiyle birlikte yeniden sahneye çıkan Avcı, Emniyet Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Daire başkanlığı’na terfi ettirilmişti. Avcı, “Ergenekon’da tanıklık yapmak” gibi karanlık işleri sürdürebilmek için merkezden sütre gerisine çekildi. Osman Yıldırım Danıştay cinayeti sanığı ama Öz’e göre tanık. Danıştay saldırısıyla ilgili olarak sorgulamasında sürekli farkı ifadeler verdiği tespit edilmiş ve Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından “beyanlarına itibar edilecek biri değildir” denmiş. Mahkeme kararı açıklanırken de “şeriat isterim”, “o İngiliz piçinin kurduğu cumhuriyeti başınıza yıkacağım” diyerek mahkeme üyelerini tehdit etmişti... İşte savcı Zekeriya Öz’ün kendi iddialarını doğrulatmak için bulduğu tanıklar...

Kaynak: Haberin Yeri

Gladyo Yine Can Alacak

Ergenekon Tertibiyle tutuklanan İlsever, tutuklu bulunduğu cezaevinde gece yarısı acil servise kaldırıldı, ancak hiçbir müdahelede bulunulmadan sabaha karşı 4'te cezaevine gönderildi.

Akciğerlerinde mandalina büyüklüğünde kist oluşan İlsever'in, iç kanamadan dolayı gözlerinin kanlandığı, burun kanaması geçirdiği, gözle görülür bir kilo kaybına uğradığı haberleri geliyor. Doktor raporları, tedavisinin sağlıklı koşullarda yapılmaması durumunda, hastalığın kansere dönüşme riski olduğunu gösteriyor. Doktor raporlarına ve bilirkişilerin "hapishanede kalamaz" uyarılarına rağmen, yapılan bütün tahliye başvuruları reddedildi. İlsever'in maruz kaldığı uygulama, bir süre önce ölen Kuddisi Okkır'ın durumunu hatırlatıyor.

Kaynak: Haberin Yeri

Aman Dikkatli Olun!

Ergenekon iddianamesindeki garipliklerden kimilerini CHP milletvekili Atilla Kart, Milliyet’ten Melih Aşık’a anlatmış...

İddianamenin en temel ayrıntılarından birisi Danıştay saldırısı... Ergenekon örgütü Cumhuriyet’e ve Danıştay’a yapılan saldırıyı düzenlemiş... Daha açıkçası azmettirmiş...

Atilla Kart diyor ki:

“Eğer gerçekten böyleyse Alparslan Arslan neden Ergenekon davasının dışında? Arslan’ın Ergenekon davası sanığı olması gerekmez mi?”

Hukukçu değilim!..

Ben de aynı soruyu sordum daha önce...

Melih Aşık soruyor milletvekili Kart’a:

“Bunun nedeni Alparslan Arslan’ın bu suçtan ötürü zaten mahkûm olması mıdır?”

CHP’li Kart:

“Hayır olmaz. Çünkü o dava şu anda Yargıtay aşamasında olduğu için henüz hukuken sonuçlanmamıştır. Ergenekon örgütü hiyerarşisi içinde yer almaktan dolayı hakkında dava açılmalıydı!..”

İddianamedeki tuhaflıklara gelince...

CHP’li Atilla Kart, iddianamenin Tuncay Güney’in 2001 yılında dolandırıcılık suçundan göz altına alındıktan sonra polise verdiği ifadelere ve evinde ele geçirilen belgelere dayandırıldığını öne sürüyor...

Evet aynen öyle...

Tuncay Güney’in ifadeleri ve ele geçirilen belgelerin kanıt olarak iddianamede yer alması şu soruyu bir kez daha sormamızı gerektiriyor:

“Tuncay Güney’in anlattıkları doğruysa, niye davanın sanıkları arasında değil? Çünkü Güney’in bırakın sanık olmayı, neden tanık olarak da adı geçmiyor?”

***

Tuncay Güney’in, CHP’li Kart’ın söylediği gibi suça bulaştığı kabul ediliyor; sonuçta ise ne sanık ne de tanık olarak gösteriliyor...

Melih Aşık soruyor:

“Bu iddianameden ciddi bir sonuç çıkar mı?”

CHP’li Kart:

“Hayır. Sadece pek çok insan mağdur olduğuyla kalır; bir iki gerçek suçlu da bu karambolden istifadeyle paçayı sıyırır. Ama bu soruşturmanın amacı suçluları ortaya çıkarmak değil ki. Bu vesileyle toplumu baskı altına alıp sindirmektir. O amaç da büyük ölçüde gerçekleşmiştir.”

Gerçekten de aylardır bir “korku tüneli”nden geçiyor toplum...

Bırakın sıradan insanları, Atatürkçü, yurtsever, solcu, demokrat yurttaşlar, yazarlar, gazeteciler, bilim insanları, aydınlar birbirleriyle telefonda konuşurlarken çekiniyorlar...

Bu ülkede Atatürkçü, yurtsever olmak suç sanki!..

Dinci, tarikatçı, İkinci Cumhuriyetçi olmak ise “demokrat”lık!..

Türkiye böyle bir noktaya geldi...

Kamusal alanda “İslama yer açmayı” görev edinen, kadınlara karşı uyguladığı sinsi ayrımcılığı demokrasi ve özgürlük gibi kavramlarla örtmeye çalışan bir düşünceyi eleştirmek sizi bir anda “terör” ya da “çete” örgütü üyesi yapabilir...

Onun için suya tirit yazılar yazın ya da “tarikat şeyhleri”yle, din bezirgânlarıyla ve baronlarıyla iyi geçinin...

Türkiye’nin giderek dincileştirildiğini, laik eğitim sisteminin bir kıyıya itildiğini görmeyin!..

Örtülü alkol yasaklarına ses çıkartmayın!..

Çokuluslu “altın avcıları”nın Kaz Dağları’ndan Kaçkarlar’a değin “arama ruhsatı” almalarına göz yumun!..

Zorunlu din derslerinin “seçmeli ders” olmasını savunmayın!..

Alevilerin dışlanmalarını “yaşasın özgürlükler” diye savunun!..

“Sıkmabaş”ı sorun yapmayın!..

Harem-selamlık uygulamalara “İşte demokrasi budur” diye yazılar yazın!..

İşte o zaman özgürsünüz; gazetelerde köşe kapıp, televizyonlarda yorumcu başı olur, demokrasinin tadını çıkarırsınız!..

***

Geçmişi “karanlık” ve geçmişi “aydınlık” insanlar “Ergenekon Albümü”nün içindeler...

Olacak iş mi bu!

O zaman şöyle derim ben:

“Gericiliğe de, darbeye de, çetelere de ve AKP’ye de karşı durmak suç mudur: AKP iktidarına karşı, antiemperyalist, özgürlükçü, eşitlikçi, emekçiden yana bir muhalefetin örgütlenmesi için yola çıkmak gerekmez mi?”

Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
Related Posts with Thumbnails