07 Ekim 2009
Said Nursi, Atatürk İçin Ne Demişti?
Ahmedi Hani, Ahmet Kaya, Nazım Hikmet gibi Başbakan’ın adını andığı isimler bir yana Saidi-Nursi’nin adını anması Atatürkçü çevreleri kızdırdı. Bunun nedeni Said-i Nursi’nin eserlerinde sıklıkla bahsettiği “Deccal” kavramı ile Atatürk’ü işaret ettiği iddiası.
İslami literatürde “Deccal” en ağır hakaret sayılan ifadelerden biri. Deccal; yalan söyleyen, aldatan, karıştıran kişi anlamına gelir. İslami fikriyata göre Deccal’in ortaya çıkması kıyamet alametlerinden biri olarak da görülüyor.
Said-i Nursi’nin Deccal teorisini oluşturan satırlar şöyle sıralanabilir:
“Ben bir manevi alemde, İslam Deccalini gördüm. Yalnız bir tek gözünde teshirce bir manyetizma gözümle müşahade ettim ve onu bütün bir münkir bildim. İşte bu inkarı mutlaktan çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata hücum eder.(...) Fakat kahraman ve mücahit ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur–u iman ve Kur’an ışığıyla hakikat–i hal–i göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılıyor.” (Şualar458–459,Siracun Nur 247)
Saidi Nursi, başlangıçta şifreli olarak işaret ettiği Deccal’in kim olduğunu daha sonra şöyle anlatıyor:
“Ölmüş gitmiş dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis–i Şerif’in ihbariyle Kur’an’a zararlı bir adam çıkacak demiştim. Sonra Mustafa Kemal’in o adam olduğunu zaman gösterdi." (Emirdağ Lahikası I/278, Yirmiyedinci mektuptan Sabık Reis–i Cumhur’a ve üç makama gönderilen istida)
Saidi Nursi, Mustafa Kemal’e yönelik Deccal suçlamasında daha da ileri giderek şunları yazar:
“...Lozan Muahedesinde söz veren ve pek şiddetli ve dehşetli hücumlarına rağmen hiçbir hakiki Müslüman Türk’ü Protestan yapamayan ve Millet–i İslam için pek zararlı olduğunu ef’aliyle ispat eden ve Hadis– Şerif’in haber verdiği o müthiş şahıs kendisi olduğunu(yani Deccal, y.n) hayat ve mematiyle gösteren Mustafa Kemal’e bir mahrem eserde ‘din yıkıcı Süfyan’ dediğimizi (...)” (Emirdağ Lahikası I,50–51;Yirmiyedinci Mektuptan Mahkeme–i Kübra’ya Şekva ve Müdafaatın Bir Haşiyesi olan Parçanın Hülasasıdır, Ayrıca Müdafaalar, 226–227)
İşte Başbakan’ın Said-i Nursi’ye yönelik atıfları bu nedenle Atatürkçüler’i kızdırdı.
Kaynak: OdaTV
26 Eylül 2009
Çevrecinin Daniskası!
25 Şubat 2009
AKP'nin yönetim anlayışı...
AKP Kırıkkale Milletvekili Mustafa Özbayrak: "Biz Ankara'dan izin vermediğimiz sürece siz burada taş üsütne taş koyamazsınız. Onun için eğer birileri size gelip de ben şunu yapacağım, ben bunu yapacağım diyorsa inanmayın. Yapamazlar; bize rağmen yapamazlar."
Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin: "Hükümetimizle kavga eden, zıtlaşan yerel yönetimler her projelerini Ankara’dan geçiremiyor. Maalesef bu Türkiye'nin gerçeği. O nedenle halkıyla barışık, hükümetiyle barışık, devletiyle barışık mahalli yöneticiler işbaşında olursa bizim sorunlarımız daha çabuk çözülür."
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: "Şimdi bunların belediye başkan adayları, 'belediyeyi alayım 100 bin işçi alacağım' diyor. Arkadaş sen bu 100 bin işçiyi nereye, kimin müsaadesiyle alacaksın. Bir belediye İçişleri Bakanlığının izni olmadan işçi alamaz."
17 Şubat 2009
İki adam...
İkinci adam; ne kadar molla, sofu, tarikatçı, mürit, karısı türbanlı varsa devlet kadrolarına doldurdu...
Birinci adamı suçladınız...
(.........)
Birinci adam; Tandoğan’da, Çağlayan’da, Kordon’da "Türkiye laiktir, laik kalacak" diye bağırdı...
İkinci adam; Anayasa’mızda cumhuriyetin temel ilkesi laikliği tekmeledi...
Birinci adamın evini bastınız...
(.........)
Birinci adam; Mustafa Kemal’in açtığı çağdaşlık yolundan sapıldığını öne sürdü...
İkinci adam; ortaçağ görüntüsüyle, türbanı-tesettürü ile çıkıp devletin tepesine oturdu...
Birinci adamı yakaladınız...
(.........)
Birinci adam; Türkiye’yi yöneten iktidarın, irticanın merkezi olduğunu öne sürdü...
İkinci adam; devletin en yüksek mahkemesi Anayasa Mahkemesi’nde yargılandı ve "irticai faaliyetlerin merkezi olduğuna" karar verildi...
Birinci adamı içeri kapattınız...
*
Birinci adam:
Emekli maaşından başka bir şeyi yok... Genelde devletin verdiği lojmanlarda oturur... Topluca yemek yediklerinde, bir ara masanın altından paralar toplanır da yemeğin faturası ödenir... Hep aynı takım elbiseyi giyer... En zenginleri, yani "kasa" dedikleri tutukluyken öldüğünde, cenazesi para toplanarak kaldırılır...
İkinci adam:
Altın zengini... Torba altınlarını medya yaza yaza bitiremez... Damatlar, oğullar, dünürler, yandaşlar, ortaklar, komisyoncular... Yumurta işleri, bakliyat işleri, mısır işleri, gemicik işleri, parfümeri işleri, mücevherat işleri... Tümü din-iman adına, gizli-kapaklı ve akıl almaz bir iktidar nimeti...
Ama siz birinci adama kızdınız...
(.........)
Birinci adamı; vatan haini saydınız...
İkinci adamı; başınıza taç yaptınız...
Tebrik ederim sizi...
İyi yaptınız...
Bekir Coşkun - Hürriyet, 17 Şubat 2009
09 Ocak 2009
Ergenekon Yalakaları
- Koskoca emekli Yargıtay Başsavcısı’nın evini aradıklarına göre, herhalde bir şeyler var, diyebiliyor.
Bu denli insan haysiyetinden, bu denli demokrasi fikrinden, bu denli hukuk nosyonundan, bu denli aydın namusundan yoksun bir çıkış olabilir mi?
Bir soruşturmayı başlat, çamur at, bunun gibi kakavanlar ortaya çıksınlar, daha yargı yapılmadan, yargıya gerek kalmadan, hemen işin içinde bir suç olduğuna karar verilsin.
Doğrusu bunlar hödüklük katalizörü olarak, yargının yerine kaim olup, hüküm verecek ve kamuoyunu yönlendireceklerse adalete ne gerek var ki?..
Adam güya hukukçu ve de Bakan olmuş, Ergenekon soruşturması ile ilgili olarak,
- Olay siyasi değil, her şey hukukidir, diyebiliyor.
Adam güya hukukçu ama hukuktan nasibini alamamış, herhangi bir tasarrufun siyasi olmayıp, hukuki olabilmesi, hukuken geçerli sonuçlar doğurabilmesi için yalnızca hâkim veya savcılar tarafından yapılmış olmaları yetmez, aynı zamanda kurallara, hukukun öngördüğü hususlara da uygun olması gerekir.
Savcının ya da hâkimin cinayeti, salt bunlar hukuk adamı diye, hukuken meşru olamaz.
Vural Savaş, Ergenekon soruşturması sırasında hukukun nasıl çiğnendiğini anlatıyor. Vural Savaş dün “Kanal Biz”de haykırıyor, bu soruşturmada ve davada hukuk kurallarının çiğnendiğini, “olay yargıya intikal etmiştir” diye susmanın yanlış olduğunu söylüyordu.
Ergenekon soruşturmasının ne olduğunu bilmek için, son dalgayı beklemeye gerek yoktu. Son dalgada gözaltına alınan isimlere bir bakın! tabii İbrahim Şahin gibi Susurluk sosu olsun diye katılan isimleri bir yana bırakın, ortak noktaları nelerdir diye bir sorun kendinize, bu olayın ne olduğunu pekâlâ anlayabilirsiniz.
Gözaltına alınan ve evi aranan toplumca bilinen muteber kişilerin ortak noktası, hepsinin de, AKP’nin laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni, laikliğin, hukukun, yargı bağımsızlığının esamisinin okunmadığı, sosyal devletin yerini, sadaka sistemine bıraktığı bir İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürmeye çalışan sivil darbesine karşı olmalarıdır. Zaten Ergenekon soruşturması, bugüne kadar tıkır tıkır yürütülen sivil darbenin bir parçasıdır.
Bugün artık, sorulması gereken soru, iktidarın meşruiyetini yitirip yitirmediğidir.
Bu sorunun gündeme gelmiş olmasının sorumlusu bizzat Tayyip Erdoğan’ın kendisidir.
Bu gerçekler artık herkesçe bilindiği için Ergenekon’un ne olup ne olmadığı üzerinde durmak yerine, Ergenekon yalakalarına bakmakta yarar olduğunu düşünüyorum.
Ergenekon çerçevesinde gelişen olaylardan duyduğu endişeyi ve rejim hakkındaki haklı kaygılarını dile getiren CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a karşı, Ergenekon yalakaları (Tayyip yalakalarıyla eşanlamlıdır) hemen seslerini yükselttiler:
- Bu yargıya müdahaledir.
Hemen soralım:
- Başbakanın bu davanın savcılığına soyunması yargıya müdahale değil miydi? O zaman nerelerdeydiniz ey Ergenekon yalakaları?
Ergenekon yalakalarının en önemli savlarından biri rejime karşı darbe iddiasıdır.
Bu iddia doğru, fakat yalakaların baktıkları yer yanlıştır. Darbeyi görmek isteyenler, laik rejimi İslami rejime dönüştürmeye çalışanlara bakmalıdırlar.
Onlar da yalakaların baktığı yerde değil, tam aksi yönde durmaktadırlar.
Hadi diyelim ki, bunların sığ kafaları yalnızca, askeri darbeye şartlandırılmıştır.
O zaman da onlara şu söylenebilir:
- Efendi darbe arıyorsan mutasavver darbeden önce, gerçekleşmiş darbeye bak. Lideri Marmaris’te duruyor.
Demokratlıktan dem vuranlara da söylemek gerekir ki;
- Yapılmış darbenin hesabını soramayanlar, yapılacağı ileri sürülen darbenin hesabını hiç soramazlar.
Bunların içinden milletvekili bile olmuş güya hukukçu biri de, buyurmuş:
- Artık dokunulamaz kimse kalmadı…
Yapma yahu!
Kendisine hemen dönüp soralım:
- Senin milletvekillerin ve de Başbakan’ın hırsızlık, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma, resmi evrakta sahtekârlık gibi kovuşturmalardan dokunulmazlık zırhının arkasına sığınarak saklanmıyorlar mı? Dokunulmaz değil mi onlar? Onlar orada durdukça, sen hiç utanmadan nasıl ‘kimse dokunulmaz değil artık’ diyebiliyorsun? Sonra kendisine şu husus da anımsatılmalıdır:
- ‘Bizim arkadaşlarımız, yargıya güvenmedikleri için dokunulmazlıkların kaldırılmasını istemiyorlar’ diyen sen değil miydin?
Sizi gidi, Ergenekon yalakaları sizi!..
Ali Sirmen - Cumhuriyet, 9 Ocak 2009
08 Ocak 2009
‘Laikleri şişe geçireceğim’ diyen adam, Başbakanlık Basın Müşaviri oldu!
“Bakalım bu kez Kanal-7’den hangi isim bu göreve atanacak?”
Yanılmadım... Başbakanlık’ın yeni Basın Müşaviri, Kanal-7 kökenli Kemal Öztürk oldu.
Peki; adı AKP hakkında açılan kapatma davasının iddianamesinde de geçen Kemal Öztürk kimdir?
1969’da Ağrı’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi.
Yazı hayatına 1990 yılında İran Devrimi yanlısı bir yayın politikası olan Girişim ve Selam isimli dergilerde başladı. Bu Meydan, İmza, Nehir, Yeni Zemin, Sözleşme, İstanbullu dergilerinde Mir Mahmut Rıza mahlasıyla laiklik karşıtı yazılar yazdı.
1995’te muhabir olarak Yeni Şafak Gazetesi’ne, 1996’da da belgesel yapımcısı olarak Kanal-7’ye geçti. Hazırladığı “İlk Meclis” belgeseli, laiklik karşıtı bulundu ve RTÜK tarafından yasaklandı.
9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaretten bir yıl hapse mahkûm oldu.
1999’da Kanal-7’den ayrılarak, dil ve mesleki eğitim almak üzere Amerika’ya gitti.
Daha sonra Bülent Arınç’a danışmanlık yaptı; ardından AKP Basın Bürosu’nda görev aldı.
Nükte Yayınları’ndan 1994 yılında çıkan ve Mir Mahmut Rıza mahlasıyla yazdığı “Bir Garip Oğlanın Hikâyesi” kitabı mahkeme kararıyla toplatıldı. Bu kitap yüzünden de bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.
Bakın, yeni Başbakanlık Basın Müşaviri, 15 yıl önce yazdığı o kitapta kahramanların ağzıyla neler diyordu:
- “Devlet kimdir? Helvadan yapılmış puttur.”
- “En sonunda beni bir numaralı terörist yapacak bu pez...nkler, bütün laikleri bir bir şişe geçirecem, ondan sonra anlayacaklar laikliğin faziletlerini. Elin o...pusu bile kalkıp ‘Ben laikim, namusumla çalışıyorum, kimse karışamaz’ demeye başladı. Ula ben böyle laikliğin...”
- “Bak bizim sahte Müslümanlar nasıl bölücülük yapıyorlar. Ben bu yüzden bu adamları sallandıralım diyorum. Ayrıcalık yapanın dinde de katli vaciptir çünkü. Ama dinleyen yok!”
- “Herkes, sineğin şıraya yapıştığı gibi laikliğe sarılır ama kimse onun gerçekte ne anlama geldiğini bilmez. Ne kadar da utanmazlar. Rahmetlinin (Atatürk’ü kastediyor) mirasına sahip çıkan mendeburların hiçbiri, laikliğin ne anlama geldiğini ve nereden geldiğini bilmezler.”
- “Eskiden Türkler’in yetiştirdiği ‘marimus öküzü’nün sol arka bacağının uyluk yeri ile işkembesinin ayrıldığı yerde bir et parçası bulunur. İşte tam buraya ‘laik’ denir. Vee bugün kullandığımız kelimenin de aslı buradan gelmektedir.”
İşte; Başbakan’ın yeni Basın Müşaviri böyle biri!
Eminim ki o da, “Canım ben de Sayın Başbakanımız gibi değiştim, öyle düşündüğüm günler geride kaldı” diyecektir!
İyi de Başbakan; hep geçmişte laikliğe küfreden adamları bulup da böyle kritik görevlere getirmek zorunda mı?
GÜNÜN SORUSU
Dünkü şok gözaltılardan Başbakan Erdoğan’ın haberi var mıydı?
Fethullah’ı eleştirdiler Ergenekoncu oldular!
Türkiye dün bir kez daha bilmem kaçıncı dalga Ergenekon gözaltılarına tanık oldu. Evleri aranan ve gözaltına alınan bu çok önemli isimlerin bir ortak özelliği de Fethullah Gülen cemaatinin laiklik karşıtı eylemleri konusunda toplumu uyarmaları...
İşte birkaç örnek:
Gülen davasını sonuna kadar kararlılıkla takip eden Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Ergenekon soruşturmasının sonunun Şemdinli gibi olacağını dile getirmişti. Unutmayın ki; Fethullah Gülen’le bağlantısı olduğu belirtilen ve meslekten ihraç edilen Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya, halen ABD’de bulunuyor.
Bedrettin Dalan, her fırsatta Fethullah Gülen’in okullarının cemaatçi çocuklar yetiştirdiğini ve bunun laiklik için tehdit olduğunu söylemişti.
Emekli Orgeneral Kemal Yavuz, “Fethullah Gülen’in hedefi şeriat devleti” demişti.
MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç ise Fethullah Gülen ve Milli Görüş zihniyetinin kabul edilmesinin mümkün olmadığını defalarca açıklamıştı.
Ne dersiniz... Bu tavırlarının faturasını ödüyor olabilirler mi?
Mustafa Mutlu - Vatan, 8 Ocak 2009
26 Eylül 2008
Maske Düştü Gerçekler Göründü Yüzleri Kızarmıyor
Bir iktidar partisinin ikinci adamı diye anılan siyasetçi, karşıt siyasetçiye ulan diye söz başlıyorsa... bu siyaset adamı işine geldiği için TBMM’yi baş tacı eden söylemlerde bulunuyor ve sonra, muhalifinin TBMM’de düzenlenecek basın toplantısı önerisine “Bu aptalca bir şey” diye demokratik rejimin kalbi parlamentoyu aşağılıyorsa... bu adam ve temsil ettiği partiye olumlu gözle bakılabilir mi?
DMM Fırat, Kemal Kılıçdaroğlu ile “kozunu paylaşmaya” derin terbiye kültürünü sergileyen küfürlerle başladı ve devam ediyor.
Buna karşı Kılıçdaroğlu terbiye seviyesini sergileyen kişiye sadece “baron” diye alaylı bir sözcükle karşılık veriyor.
RTE ile başladı küfürlü saldırılar. Balık baştan koktu. Aşağı düzeylere kadar geldi.
Yüzde 47 değil yüzde 90 oy da alsalar terbiyesiz sıfatı alınlarında bir damga gibi duracak!
***
Yüzlerindeki maske aşağıya düşünce sadece terbiyeden yoksun oldukları mı kanıtlandı? Hayır.
Dinci kadroların ne denli sahtekâr olduklarını kanıtlayan olaylar çorap söküğü gibi birbiri ardına ortaya çıkmaya başladı.
Ticarette, siyasal amaçlarında dini basit bir araç gibi kullandıklarını sergileyen kimi somut olaylar gündeme girdi.
Köktendinci Vakit gazetesi, CHP’ye Alman Vakfı’ndan büyük para yardımı yapıldığını belgelerle, evet yanlış okumadınız belgelerle manşetlere taşıdı.
Yasalar dış ülkeden para yardımı alan partinin derhal kapatılmasını emrediyor. Sevinç naraları atıldı; CHP kapatılacak!
Bunlar öyle yalancı ki, mumları yatsıdan çok önce sönüyor.
Vakit’in haberini Alman Dışişleri Bakanlığı ve Ankara Büyükelçiliği yalanladı.
Vakit’in yayımladığı belgenin sahte olduğunu vurgulayarak!
Bunlar din taciri, bunlar güya Müslüman… Bunlar sözüm ona İslamın temiz karakterli olmayı emreden kurallarına uygun yaşam sürdüren adamlar ha?
Bunlar usta oldukları din sömürüsüne mütedeyyin, masum insanları alet ediyorlar.
***
AKP’nin temsil ettiği din-siyaset karması siyaset anlayışı -Kılıçdaroğlu’nun belgelerle kanıtladığına göre- noter üçkâğıtçılığına kadar iniyor.
Uluslararası dolandırıcılıktan beş yıl hüküm giyen Mehmet Gürhan Almanya’da cezaevinde yattığı sırada İstanbul’a geliyor. Deniz Feneri’nin Türkiye’deki baş sorumlusu Zekeriya Karaman’a noterden tam vekâlet veriyor.
Dini bütün adamlar bunlar; bir günde iki ayrı ülkede bulunabiliyorlar.
Tam bir hokus pokus olayı. Kanal D’de Mehmet Ali Birand, İstanbul’da noteri buldurdu, konuşturdu.
Almanya’da cezaevinde olan bir insanın İstanbul’da vekâlet vermesini bir türlü açıklayamayan yılışık bir surat ve noterde çalışan sekreterlerin pek çoğu baştan sona tesettürlü!
Bu manzara bile noterin kimlere hizmet verebileceğini kanıtlamaya yetiyor.
***
Namus, dürüstlük… Kendi dışında herkes yalancı. Bu sözcükler Zahid Akman’ın ağzından eksik olmuyor ama Hürriyet tam yedi olayda yedi yalanının listesini veriyor.
Yalanlarına son örnek: NTV’de meydanı bol buldu, atıyor, tutuyor. Ortağı olduğu Hayat Yapı’nın 2003’te Armada’nın yüzde 3.3’ü için 41 bin 416 YTL ödediğini söylüyor. Ancak 24 saat geçmeden avukatı; “hayır, 41 bin değil, tam 905 bin 597 YTL ödediğini” açıklıyor.
Amaca varmak için papaz elbisesi bile giyerim, diyen bir liderin himayesinde olanların yüzleri kızarır mı?
Yüzlerine tükür; yağmur sanıp yarabbi şükür diyecekler!
Cüneyt Arcayürek - Cumhuriyet, 26 Eylül 2008
18 Eylül 2008
Gül, Gülen'in iftarına katılacak
25 Eylül Perşembe akşamı verilecek iftar yemeğine New York ve New Jersey eyalet senatörlerinin yanı sıra akademik çevrelerden ve sanat dünyasından isimler de davet edildi. Gülen Cemaati'nin geçen yıl da düzenlediği "Dostluk İftarına" New York Senatörü Hillary Clinton ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan katılmıştı.
Cemaat, geçen yılki yemekte Hillary Clinton'ın başkanlık seçim kampanyası için 250.000 dolar bağış toplamıştı.
Kaynak: Vatan Gazetesi
12 Eylül 2008
RTE’nin Davalarla Derdi Ne?..
Başbakan Recep Tayyip Bey iki davanın da içinde...
*
Başbakan Erdoğan kendisini açıkça Ergenekon davasının savcısı ilan etti...
“- Ben Ergenekon davasının savcısıyım...”
Oysa herkes Ergenekon davasının savcısı olarak Zekeriya Öz’ü biliyordu...
Meğer bu davanın asıl savcısı AKP’nin, iktidarın, hükümetin başıymış...
*
Dava sürüyor...
Ama, yine herkes biliyor ki bu davanın ne sorgulaması sorgulamaydı, ne iddianamesi iddianame...
Çünkü Başbakan’ın savcısı olduğu dava hukuki değil, siyasidir...
Zaten Ergenekon davasının ne sorgulaması hukuka ve yasalara uygundur, ne de iddianamesi hukuka ve yasalara uygun...
Başbakan RTE’nin böyle bir davanın savcısı olması ne anlam taşıyor?..
*
Gelelim ikinci davaya..
Deniz Feneri davası..
Başbakan bu davanın da içine cumburlop girdi...
Bu kez RTE davanın savcısı değil, adı dava iddianamesinde geçiyor...
Peki, Deniz Feneri davasının içeriği ne?..
Hortumculuk...
Üstelik Deniz Feneri davası Ergenekon gibi Türkiye’de görülmüyor...
Almanya’da sürüyor...
Almanlar bakmışlar ki İslamcılık tezgâhı kuran birtakım Türkler, saf Türkleri kim vurduya getirmişler...
Olaya el koymuşlar...
*
Ama Başbakan bu işe bozulmuş, Türkiye’de davanın haberlerini yansıtan grubun patronu Aydın Doğan’ı düşman ilan etti...
Erdoğan, Doğan’a diyor ki:
- Gazetelerinde Deniz Feneri davasının haberlerini yayımlamayacaksın!
Açıkçası Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Feneri davasında da hızlı taraf olup çıktı...
Allah aşkına Tayyip Bey neden bu davalara bulaşıyor?..
Niçin Ergenekon’da savcılık, Deniz Feneri davasında avukatlık yapıyor?..
*
Bu sorunun yanıtı pek yakında ortaya çıkabilir...
Herkes de şaşırabilir...
Ergenekon ile Deniz Feneri, Başbakan’ın kişiliğinde bütünleşen tek davaya dönüşüyor...
Bu da hayra alamet değil...
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008
Manzara…
Sibel, sekiz yaşında bir kız çocuğuydu.
Siyah saçlı, kara gözlü.
Elinde çizgili bir defter... Eğri büğrü yazılmış harfler...
Pencereleri açık bir oda. İçeride yirmi-yirmi beş kız ve erkek çocuğu.
Okulları var ama öğretmenleri yok!..
O, geçen yıl yatılı bölge okuluna gitmiş, bir yıl okumuştu; annesini ve babasını özlediği için eğitimini bırakıp köyüne dönmüştü.
Diyarbakır’ın bir köyü...
Bir okul binası kerpiçten yapılmış.
Öğretmeni de yok, öğrencisi de... Çocuklar “okulculuk” oynuyorlar. Sekiz yaşındaki kara gözlü kız çocuğu öğretmen olmuş.
İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi.
Yıl 2008’di.
Gökyüzü sıkılmış bir yumruk gibiydi. Gecenin dokusunda akan ırmağa benzeyen esinti yüzümü yalayıp geçti.
Aklıma Adapazarı Garı’nda parasız kalan Mardinli fındık işçileri geldi. Fındık bahçelerinde çalışıp parasını alamayan Kürt işçiler.
Mardin’e dönecek beş kuruşları yoktu...
Çıplak bakışlı bir korku, düşsüz uykular...
Çocuklar, gençler, yaşlılar... Tüm yüzlerde kurşun karası bir yorgunluk...
Karl Krolow’ın dizelerine yansıyan, ağızlarda sizi sürükleyen zehir tadı. Yaşamın burukluğu. Çaresizliğin bir alev gibi bedeninizi sarması.
İki haber derinden vurdu beni, hüzünlendirdi...
Bu çağda okula gitmeyen çocuklar, hastane kapısında bekleyen yaşlılar, yolsuzluk, talan, vurgun ve yoksulluk...
***
Güneş bir görünüyor, bir kayboluyor...
Sonbaharın arkası kış!..
Bilmem kaç milyon ton parasız kömür dağıtacak hükümet. Ramazan da geldi. İftar çadırları kuruldu. Ardından bayram. Erzak paketleri şimdiden hazırlandı. Garip gurebaya dağıtılacak.
Deniz Feneri e. V. davasında ilginç ilişkileri 18 aydır biliyordum. Paraların nasıl toplandığını, hangi yollarla Türkiye’ye gönderildiğini, kimlere ne kadar verildiğini...
Henüz seçimler yapılmamıştı. Kanal 7 Int’i 100 Alman polisi basmıştı. Sonra işten çıkarmalar başladı. Gözaltı ve tutuklamalar.
Olayın üzerine giden gazeteci sayısı dört...
Tayyip Bey, o dönem el bebek gül bebek!
Almanya’daki “din kardeşlerimizden” neredeyse 50 milyon Avro toplanıyor, paralar ceplenip birileri tarafından paylaşılıyor.
Alan razı, veren razı!..
18 aydır susan kimi köşe yazarları yine döktürmeye başladılar. Aman Tanrım, neler yazıyorlar neler.
Dinci ve tarikatçı medya tam siper. Bizim İzmirli Fehmi ve yakışıklı Ali bu işin içinde Ergenekon’un Almanya ayağı olup olmadığını saptamak için harıl harıl çalışırken Brükselli Hadi “Beni Hürriyet’ten atarlar mı” diye sağa sola haber salıyormuş.
Her neyse!
Vurgun küçük çapta...
Bilinen para 40.6 milyon Avro, bilinmeyen ise 100 milyon Avro...
Dinci takımı için para değil bu!
Bir milyar Avro’yu aşmadıkça hiçbir değeri yok. Jet Fadıl bile gülüyor olup bitenlere.
***
Güneydoğu’da “okulculuk” oynayan çocuklar... Adapazarı Garı’nda peş parasız kalan fındık işçilerinin acısı...
Ah benim güzel yurdum, kardeşlerim, çocuklarım!
Elleri öpülesi kadınlarımız! Köy kahvelerinde pişpirik oynayan erkeklerimiz! Ceplerinde üniversite diplomasıyla dolaşan işsiz gençlerimiz!
Ey benim Türk’üm, Kürt’üm, Lazım, Çerkezim...
Memurum, esnafım, emekçim, dar gelirlim!
Solcularım, sosyalistlerim, Kemalistlerim!
Ey benim, “özgürlükçü solcuyum” diyen liboş tayfam!
Bakın Fenerbahçe’nin İspanyol futbolcusu Güiza ne diyor:
“...Türkiye, İspanyol kültüründen çok uzak. İyi ya da kötü diyemem ama farklı. Kadınlar sokakta baştan aşağı örtünerek dolaşıyor. Yani çarşafın altında ne olduğunu anlamanız için hayal etmeniz gerekiyor.
Ben Türkiye’ye futbol oynamaya ve çok para kazanmaya geldim. Lüks içinde yaşıyorum. Türk yemeklerini çok seviyorum...”
İspanyol gözüyle Türkiye’nin fotoğrafı böyle...
Sizce abartılı mı?..
***
İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi. Hüzün geceye salarken köklerini, içim titriyordu.
Sibel’i ve oyun arkadaşlarını düşündüm. Açlığı, yoksulluğu, yolsuzluğu ve din sömürücülerini...
Ülkem adına utanç duydum!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008
22 Ağustos 2008
Rap Rap Rap!… Durmak Yok, Yola Devam!
Törendeki kadınların da genellikle başı açıktı! İlginç olan, avluda tek bir türbanlının bile olmamasıydı! AKP de yoktu orada. Gözlere İsmet Sezgin takılıyordu!
Galip Paşa’yı dolduranların hepsi Cumhuriyet’in, Atatürk’ün çocuklarıydı... Hemen hiçbirinin ne AKP’li köktendinci ideolojiyle, ne Arap ürünü türbanla ne de dayatılan, ancak Kuran’da olmayan siyasal İslamcı yorumlarla ilişkisi vardı! Ama şüphesiz, bu kadro, 1950’lerden sonra devraldıkları ülke yönetiminde Atatürk devrimlerini ilerletememiş, dolayısıyla demokrasiyi bütün kurum ve kuruluşlarıyla kuramamış, ekonomiyi sürekli dışa bağımlı kılmıştı...
Ve, bu başarısızlıkları nedeniyle de AKP ideolojisini besleyip büyütmüşlerdi! Sonunda iktidarı AKP’ye devrettiler!
AKP’nin Demokrat Parti ve türevlerinin devamı olduğu doğru değildir. Ne siyasi anlayış, ne kadro, ne politika, ne yönetim... Seçimlerde kullandıkları “Menderes-Özal-Erdoğan” imajının, Galip Paşa Camii’nde zerre kadar yankısı yoktu!
AKP, bugünkü politikalarıyla, Cumhuriyet tarihinin en gerici, en bağnaz, en dinci oluşumudur! Bu kısa tarih, en büyük talanların yapıldığı olağanüstü bir dönem olarak anılacaktır!
***
AKP’yi biraz frenleyecek olan ise, giderek daha iyi ortaya çıkıyor ki, karşılaşacağı hukuki, sosyal, ekonomik, politik zorluklar, sorunlar ve daha ötesidir!
Bu nedenle, hemen her alanda AKP’ye karşı en geniş muhalefeti inşa etmek tek çaredir! Ergenekon hava cıvadır! Oradan geriye sadece gerçekten demokrasi düşmanı, çeteciliğini Atatürk ardına saklanarak gerçekleştiren bir avuç kriminal tip kalacaktır! Buradan beklenen genel amaç ise AKP karşısında oluşacak geniş muhalefeti, gerçek demokrasi ve özgürlük cephesini engellemeye yöneliktir!
Bugün AKP izinde kuyruk sallayan solcu eskisi liberallere, CHP Milletvekili Osman Çoşkunoğlu’nun anlattığı bir olguyu ithaf etmek gerekir:
Çoşkunoğlu ABD’de üniversitede hocalık yaptığı dönemde, aynı kürsüde kendisinden daha solda bir İranlı akademisyen ile arkadaştır. Solcular Humeyni ile birlikte Şah’a karşı gösteriler yapıyor. Şah devrilir! İranlı akademisyen, Prof. Çoşkunoğlu’na gelir ve “Bizimkiler İran’da iktidara geldi, beni bir süre idare et, derslerime gir, İran’a gidip geleceğim” der. Çoşkunoğlu, bir daha İranlı arkadaşından haber alamaz...
***
AKP, engelleri bir bir aşarak, her kurumda, kesin ve tek ses iktidarını adım adım kuruyor.. Arkasında dosyaları olan Cumhururbaşkanı Gül, suçdaşı Erbakan’ı affediyor! Ve üniversite rektörlüklerine bir bir adamlarını getiriyor! Rektörler, Gül ve AKP adına pasta kesiyor! Ne arsızlık! Bir rektör de “Biz ülkede devleti yönetiyoruz, hızaya gelirsiniz ya da kötek yersiniz” gibi, ne tür bir diktatörlüğe doğru gittiğimizin işaretini veriyor! Üniversite her türlü baskıya direnmelidir!
Erdoğan, koltuğa ilk oturduğunda “Ne demek, buraya atama yapamayacak mıyız yani” dediği ve özerklik kavramı ile tanıştığı TÜBİTAK’ı, 6 yılın sonunda tek parti yönetiminin kurumu yapmayı gerçekleştiriyor!
Adamlar, özerklikten nefret ediyor! Özerk kurumlara karşı tavırları bile, nasıl bir dikta ve baskı yönetimi anlayışına sahip olduklarının göstergesidir!
AKP engelleri aşarak yürüyor: Durmak yok, yola devam! Başka ne kaldı? Sıradaki gelsin!
Rap rap rap!...
Orhan Bursalı - Cumhuriyet, 21 Ağustos 2008
12 Ağustos 2008
ABD, Rusya Çin ve biz...
Gürcistan’a askeri yardım vermek, Şota’ya forma vermeye benzemez... Rusya mangalında Amerikan maşasına kömür taşımak da, varoşa kömür taşımaya benzemez.*
Türkiye’nin başındakiler, Türkiye’nin başını büyük belaya soktu.
Ama bunu yarın yazarız...
*
Şota demişken, hazır...
Spor yazalım bugün.
*
Pekin Olimpiyatı başladı.
5 tane maskotu var.
Beibei.
Jingjing.
Huanhuan.
Yingying.
Nini.
Sevimli çizgi kahramanlar...
Dünya çocuklarının ilgisini çekebilmek için üretildiler. Biri balık, biri panda, biri antilop, biri kırlangıç, biri de alev... Hem 5 kıtayı sembolize ediyorlar, hem olimpiyat ateşini, hem Çin’in en meşhur 4 hayvanını, hem de doğa sevgisi, oyun, dostluk, neşe, iyimserlik gibi kavramları.
*
Çocuklar kolay ezberlesin, akılda kalsın diye, aynı hecenin iki kez tekrar edilmesinden oluşuyor isimleri... Bu isimlerin hecelerini tek tek, yan yana dizdiğinde şu cümle çıkıyor:
"Bei Jing Huan Ying Ni..."
Yani?
"Pekin’e hoş geldiniz..."
*
Çok hoş di mi?
*
Bilimde, teknolojide, eğitimde, sanatta, sporda, kalkınmada dünyaya tur bindiren Çin’in, çocuklarına sunduğu toplam sembol işte bu: "Yaratıcı zeká."
*
Bush oradaydı.
Putin oradaydı.
Aliyev oradaydı.
Bizimki Bitlis’teydi.
*
Geçti kara tahtanın önüne.
Aldı tebeşiri.
Çocuklarımızın geleceği için...
Milli eğitimin sembollerini yazdı:
Oku.
Düşün.
Uygula.
Neticelendir.
*
Baş harflerini yan yana diziyorsun:
ODUN!
Yılmaz Özdil - Hürriyet, 12 Ağustos 2008
30 Temmuz 2008
Gizli Görüşmelerden Kaynaklanan Olasılıklar
Hürriyet’in manşetindeki iddianame kaynaklı “Ergenekon dedikoduları” sayfalar dolusu yayımlanıyor. Dedikoduların aslı faslı nedir arayan yok.
Anayasa Mahkemesi kapatma davasını görüşmeye başlıyor. Haşim Kılı krallar gibi sessiz ve mağrur, mahkeme kapısı önünde sabahtan gecelere kadar bekleyen gazeteciler kalabalığını makam arabasıyla yararak evinin yolunu tutuyor.
RTE’nin pazar günü Başbakanlık Kupası için at yarışlarını izleyeceği açıklanıyor. Pat! Birden Ankara’ya dönüyor. Olayı sorulaştıran gazeteci aracığıyla, çok önemli “bir işi” olduğu için acele başkente döndüğünü söylüyor.
Apar topar neden Ankara’ya döndüğü dün gazetelerdeki manşetlerde yer alıyor.
Meğer Çankaya’daki AKP’li ile Başbakanlık’taki AKP’li, pazartesi gecesi “eniştenin” evinde buluşmuşlar, baş başa beş saat konuşmuşlar.
Gizemli ve günlerce içeriği ne olduğu araştırılacak yeni bir olay!
“Kardeşler” derin bir sohbete neden daldılar acaba? Resmi plakalı arabalarla gelmemeleri devlet araçlarını özel yaşamlarında kullanmamaya özen gösterdiklerine işaret mi?
RTE, seçim sırasında yasağa karşın devlet uçaklarını, kırmızı plakalı araçları kullanmadı mı? Öyleyse? Devlet araçlarını kullanmamaya özen gösteren gerekçeye “Hadi canım sende” demek gerekiyor.
***
Öyleyse? Baş başa gizli görüşmeye neden gerek gördü Çankaya’daki ile Bakanlıklardaki AKP’li?
Bu, sonuncu değil; RTE son günlerde gizli görüşmeler yapıyor. Geçen cuma günü de yanına hukuk defteri Çiçek Cemil’i alarak konvoydan ayrılarak “bir yerlere” gitmiş.
Nereye gitmiş, kiminle buluşmuş, meçhul! Örneğin Anayasa Mahkemesi “çevreleri” ile mi veya Askeri Şûra geliyor, kimileriyle terfiler, atamalar üzerinde mi çalıştı?
Ne ki bu gizli, gizemli buluşmalar akıllara çeşitli sorular gelmesine engel olmuyor.
Öyle günlerden geçiyoruz ki; RTE Ergenekon davasıyla rahatlamış, ama Anayasa Mahkemesi önünde dikenli fııda.
Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davasını görüşmeye başlamadan önce kamuoyundan gizlenen, ama medyanın ortaya çıkardığı gizli buluşmalara bir anlam vermek gerekmiyor mu?
Örneğin, AKP’ye yakınlığı bilinen kimi Yüksek Mahkeme üyeleri ile gizlice buluşmuş olması bir olasılık değil mi?
AKP’nin iki büyüğü Yüksek Mahkeme’nin kapatma kararı vermesi olasılığını yüksek görüp geleceklerini aralarında tartışıyor da olabilirler.
İki AKP’linin; enflasyon yükseliyor. Ne kadar yutturmaya çalışılsa da halk homurdanıyor. İş mideye dayandı mı din sömürüsü yetmiyor. Ne olacak Kıbrıs sorunu. Güneydoğu terörü vs.. gibi ülke sorunlarını tartıştıklarını, sorunlara çözüm olanakları aradıklarını sanmak gaflet ile yoğrulmak anlamına geliyor.
Ya da öğrendiler, anladılar ki; parti kapatılmayacak; o halde partisel açıdan önlerindeki iktidar yıllarını nasıl değerlendireceklerini konuşuyorlar.
***
Ana muhalefet lideri Baykal, 17 cana kıyan son terör olayını yerinde inceledikten sonra, “Milli lanet kampanyası başlatılmalı. Teröre karşı toplumun her kesiminden insanlar İspanya’daki gibi sessiz bir yürüyüşle tepki vermeli” diyor.
Aynı yerde konuşan RTE ise Baykal’ın önerisine soğuk bakıyor. “Bunu kendileriyle de oturur konuşuruz, değerlendiririz” diye karşılık veriyor.
Yani? Ulusal sorunların çözümünü başkalarıyla paylaşmak istemeyen siyaset anlayışıyla olası sonuç: Sıfır kere sıfır, elde var sıfır!
RTE, muhalefetle ulusal sorunları paylaşmak yerine, medyaya görevler veriyor.
Terör resimlerinin, TV’lerde kanlı sahnelerin yayımlanmamasını istiyor.
Oysa halkın yapması gereken “bir şeyler” yok mu? Teröristler herhalde İstanbul’a damdan düşmüyorlar. Bir yerlerde yatıyor, kalkıyor, hazırlanıyorlar.
Civardaki uyanık insanlar sokaklarında oturanlardan acaba hiç kuşkulanmadılar, kuşkulanmıyorlar mı? Teröristler kendilerini gizlemekte bu denli mahirler de terörü hemen her cenazede lanetleyen halkımız burnunun dibinde olup bitenlerin acaba farkına varmıyor mu?
Bir zamanlar teröristi ihbar eden “sayın muhbir vatandaşıma” ne oldu?
Cüneyt Arcayürek - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
06 Temmuz 2008
30 Mayıs 2008
Geçmişi Anımsamak
Gümbür gümbür geldiler...
Medya patronları, işadamları, gazeteciler, kimi sözde aydınlar alkış tuttular onlara, yere göğe sığdıramadılar...
1994 yerel seçimleriydi...
Medya bombardımanı SHP’ye vurdu, Nurettin Sözen’i, Murat Karayalçın’ı, Yüksel Çakmur’u yıktı, yerle bir etti...
Sola olan düşmanlık giderek arttı...
Anımsayın o günleri!..
Çünkü unutkan bir toplumuz!..
O yıllar “Milli Görüş” gömleğini, şapkasını, bayrağını sallayarak geldiler...
İstanbul ve Ankara’yı kaptılar, İzmir’de Burhan Özfatura’ya kaptırdılar...
Kuşatma böyle başladı...
İngiliz, ABD pasaportu taşıyan Pakistanlı köktendinciler İstanbul’u mesken tuttuklarında Tayyip Bey Büyükşehir Belediye Başkanı’ydı...
Nurettin Sözen’in kurduğu televizyon kanalı bir gecede “Milli Görüş”e teslim edildi...
İstanbul’un varoşlarını da almışlardı...
Unutmayın yıl 1994...
Özel otoların arkasına baktığınızda ne görüyordunuz?
Dedim ya.. unutmuşsunuz?
“Tek Yol İslam!”
Belediyeler onların, laik medya ise destekçisi...
İşler tıkır tıkır yürüyordu...
Seçimlerden bir iki gün önce ya da sonra.. bir gazetenin binasından canlı yayın yapılıyordu...
Konuk Tayyip Bey, bir ara söyleşiyi yapan muhabire sinirlenip kükredi:
“Biliyor musunuz, bu bina kaçak!”
Muhabir sus-pus oldu...
Tayyip Bey’i hiç kızdırmadı...
Programın ondan sonraki bölümü güle oynaya geçti...
Medya patronları mutluydu...
“Milli Görüş” İstanbul’u kuşatınca, bir patron 100, öteki 90 araç hibe etti belediyelere...
Veren de mutluydu, alan da...
***
1995 genel seçimlerinde CHP kıl payı geçti yüzde 10 engelini...
REFAHYOL iktidar oldu...
Başbakan Tansu Çiller, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan’dı...
6 Kasım 1996’da devlet içinde örgütlü çete Susurluk’taki trafik kazasında ortaya çıktı...
Toplumun sivil demokratik dinamikleri, sendikalar, demokratik kitle örgütleri ayağa kalktı...
“Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık!”
Anımsayın o günleri!..
Solcular, sosyalistler, demokratlar, yurtseverler el ele, omuz omuzaydı...
Erbakan Hoca konuştu:
“Gulu gulu dansı yapıyorlar...”
Adalet Bakanı Şevket Kazan seslendi:
“Mum söndü oynuyorlar!”
Tansu Çiller gürledi:
“Devlet uğruna kurşun atan da yiyen de şereflidir!”
Nazlı Ilıcak, HBB televizyonunda Abdullah Çatlı’nın yakın arkadaşı Haluk Kırcı’yı programa bağlamıştı telefonla...
Güvenlik güçlerinin aradığı Bahçelievler Katliamı sanığı Kırcı, çetelere övgü düzüyordu...
Nazlı Hanım da demokrasi ve özgürlükler için Haluk Kırcı’ya, Susurluk’ta ortaya dökülen devlet içindeki çeteye alkış tutuyordu...
Haluk Kırcı 12 Eylül 1980 askeri darbe sonrasında da korunup kollanmıştı; REFAHYOL döneminde de...
Polis, Kırcı’yı İstanbul’da yakalayıp gözaltına almıştı 1990’lı yılların başında...
Gözaltındaki Kırcı, kaçıp kayıplara karışmıştı.
Tüm bunlar olurken, camilerden çıkan müminler tekbir getirerek gösteri yapmaya başlamışlardı...
Yeşil holdingler o yıllarda kuruldu.. Almanya’daki “Milli Görüş”, komisyon karşılığı milyonlarca markı camilerde topladı...
Kimileri Esenboğa Havaalanı’nda altınla, markla yakalandı...
Sonuç?
Onlar şimdi AKP’nin kanatları altındalar...
***
Öyle koşa koşa gelmediler...
Darmadağın olmuş sol partilerin, sendikaların, demokratik kitle örgütlerinin, yargının, medyanın gözlerinin içine baka baka geldiler...
28 Şubat yıkmadı onları, daha da güçlendirdi...
Demek ki siyasi parti kapatmakla düzelmiyor işler!..
ABD ve AB şimdi onların arkalarında...
Laikliği bile AB’ye teslim ettiler!..
Ekonomi batıyor, üretici kesimi soluk alamıyor...
İşçi, memur, esnaf perişan!..
Birileri ise küplerini dolduruyor...
Varsıl kendi ıkarı peşinde, yoksul erzak çuvalı kuyruğunda...
Birey olmak, ulus olmak öyle kolay değil!..
Dönekliğin, dalkavukluğun, ikiyüzlülüğün, zibidiliğin, soygunculuğun, talancılığın prim yaptığı bir dönemden geçiyoruz...
İşimiz zor!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 28 Mayıs 2008
21 Mayıs 2008
19 Mayıs’ta; Siyasal ve Bedensel ‘Arızalar’
19 Mayıs, her yıl Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı adı altında düzenlenen etkinliklerle kutlanıyor.
Bugünlere gelmelerine olanak sağlayan Atatürk’ü anma gününde Çankaya’daki AKP’li ile Başbakanlık’taki “kardeşi”nin yayımladıkları mesajlarda günün gerçek anlamına değinen ifadelere rastlanmıyor.
Atatürk’ü anma gününde gericiliğin üstünü örten ve Atatürk’ün onca yol gösterici sözleri arasında herhangi bir sırada olan “Türkiye’yi çağdaş uygarlık düzeyine” ulaştırmayı amaçlayan tek bir cümlesini yineliyorlar.
Çankaya’daki ve Başbakanlık’taki ikili, Cumhuriyet’in ilk adımı olan 19 Mayıs günü açıklanan mesajlarında Atatürk gençliğine, onun içerden ve dışardan gelen her türlü vaade, her girişime karşın tam bağımsızlığı korumayı öngören öğütlerini anlatmaya yanaşmıyorlar.
19 Mayıs günü Atatürk’e ait tek bir cümleyle yetiniyor, üstü kapalı biçimde AKP propagandası yapıyorlar.
***
İkinci, üçüncü sıradaki AKP yetkililerinden bilgisizlikten kaynaklanan acayip yorumlar geliyor.
Örneğin Başbakan Yardımcılığından Adalet Bakanlığı’na gönderilen Mehmet Ali Şahin, Türkiye Cumhuriyeti kurulurken sadece cumhurbaşkanının, Genelkurmay başkanının ve Diyanet İşleri başkanının makam aracı olduğunu ve bu durumun “halkın dine olan ihtiyacına böylesine önem verildiğini” vurgulamak için söylüyor.
Cumhuriyetin ilk yıllarını bırakalım bir yana; oysa, Şahin biraz olsun kitap karıştırabilir, İkinci Dünya Savaşı’nın başladığı sırada ABD’ye Türkiye’nin sahip olduğu değerleri açıklayan büyükelçilik raporlarında ülkemizde ancak 200-300 otomobil olduğunun yazıldığını görebilirdi.
Şahin, Çankaya’daki AKP’liden ve RTE’den farklı konuşmuyor. Konuşması da beklenemez. 19 Mayıs’ın kendi yaşamından başlayarak ulusun yazgısını değiştireceğini anlatacağı yerde, bu tarihsel günde tabii dinci parti AKP’ye yakışır içerikte dincilik satıyor.
***
1 Mayıs’ta Kayseri’de, 18 Mayıs’ta Eskişehir’de halka konuşan RTE’nin ne gözünde ne de vücudunda herhangi bir arıza yok.
Bu illerde yaptığı son konuşmalarda da; ekonomik ve sosyal çalkantılardan bunalan halka karşı başarısızlıklarını örtmeye çabalıyor, sanki başarısızlıklarına neden parti lideri Baykal’mış gibi sürekli CHP’ye yükleniyor.
18 Mayıs gecesi 23.40’ta Başbakanlık’tan yapılan bir açıklama “gözünde beliren sağlık sorunu nedeniyle” 19 Mayıs törenlerine katılamayacağını bildirdi.
Acaba gözündeki arızaya, giderek gözüne batan CHP’deki toparlanma, kıpırdanma mı neden oldu?
Yoksa Emine Hanım’ın kraliçenin yaş günü kutlamalarında İngiltere Sefareti bahçesinde sık sık görüştüğü kimi hanımlara söyledikleri, -ne olduğu açıklanmayan- gözdeki rahatsızlığı başlatan gerçek neden mi?
RTE’nin eşi, şöyle diyor: “Bugünlerde psikolojik olarak da bedenen de çok yorgunuz.”
Kısa ama çok dikkat çekici bir cümle.
Bu, sıkıntıları dışarıya yansıtmamak için her türlü çareye başvuran bir siyasetçinin evdeki ruhsal ve bedensel durumunu yansıtan bir cümle.
Enflasyon, her gün artan fiyatlar karşısında geliri sabit kalan bireylerden gelen eleştiriler bir yandan. Diğer yandan iç politikadaki zikzaklarıyla kimi sorunları daha da karmaşık duruma getiren politikaların önüne getirdiği, partinin kapatılması olasılığından, siyaseten yasaklanırsa ne yapacağını, ne olacağını bilememekten kaynaklanan sorunlar…
...Gözde de, bedende de birden sıkıntılar çıkmasına, hatta varsa ülser gibi, sara gibi rahatsızlıkların birden canlanmasına veya yeni rahatsızlıkların başlamasına yol açabilir.
Siyasal ve kişisel olasılıklardan kaynaklanan RTE’deki bunalımı ABD ve AB’den gelen kimi sesler özetliyor:
“…Geçen yaz elde ettiği önemli siyasi sermayeyi çarçur etti…”
Boşuna söylenmemiş: “Haydan gelen huya gider” diye!
Cüneyt Arcayürek - Cumhuriyet, 20 Mayıs 2008
22 Mart 2008
Bu kafaları iyi tanıyın
Elimde “Türkiye’nin Milli Bütünlüğü ve Güvenliği” isimli bir kitap var. O günlerde Refah Partisi milletvekili olan Bay Abdullah Gül, düzenlenen bir seminerde konuşma yapıyor. Öteki konuşmacılar gibi, onun da sözleri banttan çözülüp kitap haline getiriliyor. Şimdi devletin başına terfi ettirilen, MHP oyları ile Cumhurbaşkanı yapılıp Atatürk’ün makamına oturtulan bu şahsın söylediklerine bir bakalım...Bakalım da, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan davada ismi geçen şahsın kafasının ardındakileri biraz olsun görelim. Beyefendi konuşuyor. Özetliyorum:
“Yüzyıllardır bu coğrafyada yaşayan insanlarımızın İslami değerlerle yoğurulduğu, İslami değerlerle kimliğini bulduğu apaçık bir gerçek. (Türklük gibi bir kavram kafasında yok!) Bugün Türkiye’de bir sistem bunalımı var. Kendi bünyesine uymayan, kendi değerlerine zıt ve zoraki uygulanmaya çalışılan ve halka zorla diretilen bir sistem. (Laik Türkiye Cumhuriyeti’ni kastediyor.) Bu sistemin bünyemize ne kadar zıt olduğunu görüyoruz. Halkına zıt, halkı ile barışık olmayan, ona düşman bir sistem içerisindeyiz.” (Cumhuriyet rejimi!)
İnciler döktürmeyi sürdürüyor:
“Hepinizin bildiği gibi cumhuriyetçilik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik, devletçilik ve laiklik olarak bunları özetleyebiliriz. Ama işin ilginç yanı şu ki, bu milletin halkı, bu millet bir araya gelip de biz devletçi olalım, biz laik olalım, biz millyetçi olalım diye böyle bir karar vermemişler. Bu ilkeler hep bu halka bir zorlatma şeklinde dayatılmış ve uzun süre öyle devam etmiş. Tam halka zıt bir yönetim. Türkiye’nin bir Irak’a, Libya’ya benzeyen çok yanları var. Neden? Aynı tek adam pozisyonu. (Atatürk’ü Saddam ve Kaddafi ile kıyaslamaya yelteniyor.) Bugün gidin, Irak’ta da, Libya’da da, Suriye’de de tek insanın resimleri vardır her yerde. Her yerde tek insanların heykelleri vardır.” (Fakat korkusundan Atatürk’ün adını ağzına alamıyor!)
Sonra milliyetçilik konusundaki engin görüşlerini açıklamaya başlıyor:
“Milliyetçilik öyle olmuş ki, Türkçülük şeklinde alınmış. Mesela bunları açık söylemek zorundayım, ‘Ne Mutlu Türküm diyene’ lafını tutup her yere yaza yaza Türkiye aslında ilkel bir hale dönmüştür. (Bu fikirleri taşıyan şahıs MHP desteği ile Çankaya’ya çıkarıldı.) Şimdi ne gariptir ki seyahat ederseniz Doğu ve Orta Anadolu’ya geldikçe ‘Önce Vatan’ yazdığını (görürsünüz), batıya gittikçe hiç rastlamazsınız bunlara. Yani bunlar zorla, halkın kendi inanç değerleriyle bütünleşmeyen bir dünya sistemini halka zorla kabul ettirmektir.” (Önce Vatan ilkesini bile reddetmekten sıkılmıyor. İşin matrak tarafı, bu şahıs şu andaki konumu nedeniyle Başkomutan! Allah selamet versin.)
Daha sonra din konusunda ahkam kesmeye başlıyor:
“Şu da bir gerçek ki, en birleştirici unsur din olmuştur. Ama Türkiye’de resmi ideoloji tarafından devamlı tehdit altına alınmış. (İnsaf, insaf, Allah’tan kork.) Türkiye’nin bütünlüğünü tehdit eden, en ziyade tahribatı vermiş olan sistemin ilkelerinden birisi de LAİKLİK ilkesidir, LAİKLİK olayıdır. Din ve din dediğimiz İslam, Türkiye’de potansiyel tehlike olarak görülmüştür. Maalesef Türkiye bunun örnekleriyle doludur. Zaten Türkiye’de en çok çiğnenen şey hukuk olmuştur. Bu din düşmanlığını esas alan ve hukuk tanımayan uygulama, İslam inancı ve ahlakı ile yoğurulmuş halkımızı da tabii dışlamıştır. Özellikle onu kendi hayatında yaşamak isteyen insanları devamlı dışlamış, devamlı bunlara karşı kapılar kapatılmıştır.” (Geçmişte Laiklik karşıtı olduğunu söyleyen şahıs, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından açılan davaya şimdi tepki gösterebiliyor!)
Sonra sözü sıkmabaşa getiriyor:
“Üniversitelerdeki bugünkü durum. Şimdi siz bunu hangi demokrasi ile, hangi hukuk nizamı ile, hangi insan hakları ile bağdaştırabilirsiniz? Sadece kılık kıyafetinden dolayı, sadece dini inançlarından dolayı üniversite kapılarından geri çevrilen, diplomaları verilmeyen bir sürü Türkiye’nin genç kızları.” (Anımsayın, karısını sıkmabaş fotoğrafla üniversiteye kaydettirmek istemiş, bu istem geri çevrilince karısına Türk devleti aleyhine AİHM’de dava açtırmış ve l00 bin dolar tazminat istemişti. Başkaları tarafından açılan türban davalarının kaybedilmesi üzerine davayı geri çekmek zorunda kalmışlardı. Bunlar böyledir.)
Cumhurbaşkanımız ve Başkomutanımız Abdullah Gül daha sonra irtica nedeniyle TSK’dan çıkarılan subaylardan dem vurmaya başlıyor:
“Dini inançlarından dolayı, dindar olan bir subaya da siz eğer kendi ordunuzda hayat hakkı vermiyorsanız, çeşitli dolaylı yollarla bunu açıkça söylemeden onu eğer safdışı ediyorsanız, sanki safra atar gibi, sanki ajan yakalamış gibi onları eğer ayıklıyorsanız, siz o zaman bu ülkenin bütünlüğünü, bu ülkenin devamını nasıl temin edersiniz.” (Türk Ordusunun başkomutanlık makamı şimdi bu kafaya emanet!)
Beyefendi konuşmasını kafasındaki “Osmanlılık” ve “İkinci Cumhuriyetçilik” kavramlarına övgü düzerek bitiriyor:
“Bu açıdan bu ikinci cumhuriyet, yeni Osmanlıcılık kavramlarının ve bu tartışmaların ortaya gelmesini ben çok sağlıklı olarak görüyorum ve geleceğe çok ümitle bakıyorum.”
VE TAYYİP!
Partisi hakkında Anayasa Mahkemesinde açılan davada ismi baş sırada yer alan, partisini laikliğe karşı bir odak haline getirdiği Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından vurgulanan Tayyip de, AKP öncesinde çok hızlı arkadaşlardan biri! Sözlerini yine belgeden, “İkinci Cumhuriyet Tartışmaları Röportajları” isimli kitaptan yayınlıyorum. Bu bir soru cevap. Kendisiyle söyleşi yapılıyor, sorular soruluyor ve yanıt veriyor. Özetliyorum. İlk sözleri Abdullah Gül’le aynı doğrultuda:
“Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihine çok kestirme bir biçimde kuşbakışı baktığımızda, rejimin yüz aklığı ile çıktığını söyleyemeyiz.”
Sonra bombayı aniden patlatıyor. Şimdi “Demokrasi” nutukları atan, özgürlüklerden dem vuran Tayyip’in şu sözlerini lütfen çok dikkatle okuyunuz...Çünkü gerçek niyeti burada yatıyor:
“Demokrasi bugüne kadar bazen bir amaç, bazen bir araç olarak görülmüştür. Bize göre demokrasi ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. (Örneğin şeriat rejimine demokrasiyi araç olarak kullanarak gideceksiniz!) Eğer halk totaliter bir rejim istiyorsa buna SAYGI duymalıyız.” (Evet, aynen böyle diyor.)
Sonra sıra hukuk, Kemalizm ve dine geliyor:
“Hukuk halka sorulmadan bir yerlerden aktarılmış ve zorla halka dikte ettirilmiştir. Çağdaşlık anlayışı, ahlak anlayışı vesaire. Hatta Türkiye din konusunda kendisine din olarak Kemalizmi almış ve başka hiçbir dine hayat hakkı tanımayarak kitlelere zorla dikte etmiştir. (İnsaf, insaf, bunları söylerken Allah’tan kork, kuldan utan.) Bütün bunlardan sonra Türkiye’nin yarınında artık Kemalizme veya başkaca herhangi bir resmi ideolojiye yer yoktur. Kemalizmin kendini yeniden üretmesi söz konusu değildir.” (Gün geldi, Başbakan olup yetkileri ele geçirdi. Şimdi neler yaptığının, neyin peşinde koştuğunun kanıtlarını işte bu sözleri ile veriyor.)
Peki ama Tayyip nasıl bir devlet kavramının peşinde? Bu soruya da yanıt veriyor:
“İslamın devlet planı içinde düşünüyorum. Biz müslümanlar için din İslamdır. En üst belirleyici İslamın ilkeleridir. Her şey ona göre belirlenir.” (İşte gerçek Tayyip bu. Şimdi belli yerlere geldiği için bu kadar açık konuşamıyor...Ve hakkında dava açıldığında entel-liboş-dönek-şeriatçı korosu yaygarayı koparıyor.)
Konumuzun biraz dışında olacak ama, Tayyip bu söyleşide Hristiyan ülkelere acayip biçimde bindiriyor:
“Bizim açımızdan önemli bir başka konu da, ‘büyük abi’ ailesini oluşturan devletlerin tamamının Hristiyan olmalarıdır ve ısrarla Müslüman ülkelerde istikrarsızlık ve iktidarsızlık peşinde koşmalarıdır.” (Şimdi Tayyip, o zaman suçladığı Hristiyan ülkelerin, ABD ve AB’nin güdümüne girmiş, yasaları onların istediği doğrultuda değiştiriyor, yenilerini aynı istem doğrultusunda çıkarıyor, onlardan direktif almaktan sıkılmıyor. O halde hangi Tayyip? Geçmişte bu sözleri söyleyen mi, bugün bunları yapan mı? Bu çelişkisini anlatacak yüreğe sahip mi? Elbette değil.)
ŞİMDİ KONUŞSUNLAR BAKALIM!
Size geçmişte Abdullah Gül ve Tayyip’in sözlerinden örnekler verdim. Hem de belgelerden, kitaplardan. Bunlardan biri bugün Cumhurbaşkanı, öteki ise Başbakan. Türkiye’yi bu iki kafa yönetiyor. Ne yazık ki Türkiye Cumhuriyeti bunların eline geçti.
Yargıtay Başsavcısı bunların da isimlerinin başrolde olduğu bir iddianame hazırladı ve Anayasa Mahkemesinde dava açtı.
Şimdi bu şahıslardan beklenen üç ayrı seçenek var:
l- Açıklama yapar ve derler ki “Biz o zaman öyle düşünüyorduk, laiklik ilkesine, Atatürkçülüğe falan karşı çıkıyorduk, din devleti istiyorduk ama şimdi değiştik. Artık öyle düşünmüyoruz.” (Belki birileri inanır!)
2- Açıklama yapar ve derler ki “Evet, bugün de aynı şeyleri düşünüyoruz. O sözlerimizin arkasındayız. Ancak kaderin cilvesiyle sorumlu yerlere geldiğimiz için bu sözlerimizi artık o kadar açık söyleyemiyoruz. ” (İşte bunu yapamazlar!)
3- Suskun kalırlar...Çünkü bu konuda söyleyecek sözleri yoktur. Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık hikayesidir...Ve suskun kalmaya elleri mahkumdur. Hesaplarını Yüce Divan önünde vereceklerdir.
Bir Cumhurbaşkanı düşünün, yakın geçmişte Osmanlılık kavramına, İkinci Cumhuriyet safsatasına bile övgü düzüyor. Atatürk’ü Saddam, Kaddafi gibi katil ve soytarılarla kıyaslıyor. Atatürk’ün ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ sözünü İLKELLİK olarak tanımlıyor, Cumhuriyet rejimi ve anayasanın vazgeçilmez ilkesi olan laikliğe karşı çıkıyor.
Bir Başbakan düşünün, ‘Bizim için demokrasi bir amaç değil, hangi sistemi istiyorsanız ona gitmek için bir araçtır’ diyebiliyor. Nereye, hangi rejime ulaşmak için araç! Bir Başbakan düşünün, ‘Halk totaliter rejim isterse ona saygı duymalıyız’ diyor ve şimdi demokrasi nutukları atıyor...Ve itiraf ediyor: ‘Ben (Türkiye’yi) İslamın devlet planı içinde düşünüyorum.’
Bunların kafa yapısını kendi sözleriyle belgeliyorum. İnkar edemezler. Zora girdiklerinde herhangi bir açıklama yapamazlar. Dava da açamazlar.
Peki bunlar günümüzde değişti mi? Asla! Kafalar aynı...Ve işin acı yanı, Türkiye’yi şimdi bunlar yönetiyor. Biz bu kafalara emanetiz!
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı davayı boşuna açmadı. Abdurrahman Yalçınkaya haksız mı?
Emin Çölaşan, Gazeteport.com - 20 Mart 2008
04 Eylül 2007
Başbakan'ın bir yalanı daha ortaya çıktı
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, dün TBMM’de yapılan Hükümet Programı görüşmeleri sırasında CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’ın, 1974 yılındaki birinci Ecevit Hükümeti döneminde Maliye Bakanlığı yaptığını, aynı dönemde faizlerin yüzde 40 düzeyinde bulunduğunu bildirmişti.
Merkez Bankası verilerine göre, Baykal’ın Maliye Bakanı olduğu 26 Ocak-17 Kasım 1974 tarihleri arasında tasarruf mevduatı ve Merkez Bankası reeskont faiz oranı yüzde 9 düzeyinde gerçekleşdi.Deniz Baykal’ın dört yıl sonraki Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı döneminde ise tasarruf mevduatı faiz oranı yüzde 12, Merkez Bankası reeskont faizi ise yüzde 10 idi.
Türkiye’de şu anda bankaların mevduata verdikleri bir yıllık ortalama faiz ise yüzde 22 düzeyinde bulunuyor.
Kaynak: Hürriyet
22 Ağustos 2007
Bavulları hazırlayın...
Alkış.
"Hepimiz Türküz..."
Nazi.
Evet, Türk Tarih Kurumu Başkanı’nın lafları yakışıksız da... Öbürü şık mıydı?
Kürt milliyetçiliği yapıp, Türklüğü reddedenin Ahmet Türk olması, ayrı bir dram tabii...
Bakın, çıkıyor ağızdaki baklalar tek tek... "Herkesi kucaklayacağım" diyen Başbakan, bi anda karakucağa daldı, "benim seçtiğimi cumhurbaşkanı olarak tanımayan, vatandaşlıktan çıksın" deyiverdi...
Neden?
Ananı da al git, kesmedi.
Defol git’e geldi sıra.
Ondan.
Sezer’i yuhlamak, serbest...
Gül’e itiraz, vatana ihanet!
Ben size söyleyeyim...
Tayyip Erdoğan "ya sev, ya terk et" dediği için, oyu en az 5 puan artmıştır...
Atatürk Türkiyesi, kendi halkı tarafından inkár edildi çünkü.
Böyle bundan sonra...
Tarikatlar iktidar.
Türkler azınlık.
Hem Türk, hem laiksen, çare yok, tası tarağı toplayıp gideceksin bu topraklardan.
Peki, yolculuk ne zaman?
İki küçük pürüz halledilir halledilmez...
Anayasa, madde 66.
"Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür."
Anayasa, madde 23.
"Vatandaş sınır dışı edilemez ve yurda girme hakkından yoksun bırakılamaz."
Niye harıl harıl "sivil" anayasa hazırladıklarını zannediyorsunuz...
Belli ki, bu iki madde burundaki "sivilce..."
Sıkıp attıklarında, tamamdır!
Yılmaz Özdil - Hürriyet, 22 Ağustos 2007
Herkes bizi göndermek istiyor!
Ve biz ne kadar şanslı insanlarız ki aradan 30 gün bile geçmeden Başbakan’ın verdiği sözleri tutma alışkanlığı olmayan birisi olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.
Başbakan önce "Cumhurbaşkanı adayını uzlaşma ile belirleyeceğiz. Elimde bir liste ile partileri dolaşacağım" diye söz verdi, bunu tutmadı ve Abdullah Gül’ü cumhurbaşkanı adayı ilan etti.
Dün de seçim gecesi verdiği "Herkesi kucaklayacağım, bana oy vermeyenleri de anlamaya çalışacağım" sözünü unuttu ve Bekir Coşkun’a kendisine başka bir ülke arama önerisinde bulundu.
Düşündüm de şu kısa Cumhuriyet tarihimiz süresince Bekir Coşkun ve bizim gibi insanları bu ülkeden kovmak isteyen ne kadar çok grup çıkmış.
Önce Mustafa Kemal ve arkadaşlarını vatana ihanet eden halifeye karşı çıktıkları için bu ülkeden göndermek istediler, başaramadılar.
Aradan yıllar geçti "Komünistler Moskova’ya" dediler, gönderemediler.
Sonra "Ya sev, ya terk et" dediler, yine burada kaldık.
Şimdi de "TC vatandaşlığından çıkıp, gidin" diyorlar.
Belli ki varlığımız her dönemde birilerini rahatsız etmiş.
Demokrasi istiyorduk, insan haklarına saygı istiyorduk, laik düzenin devamını savunuyorduk, kadınlar ile erkeklerin eşit bireyler olarak toplum içinde yer almasını savunuyorduk, birileri zenginlikten ne yapacağını bilemezken bazılarının açlıktan ölmesini istemiyorduk.
Ve bu, her dönemde iktidar sahiplerini rahatsız etti.
Geçmişte varlığımızdan hoşlanmayanlara nasıl kafa tutup, ülkemizi terk etmedikse, şimdi de terk etmeyeceğiz elbette.
Gün gelecek geçmiştekilerin öğrendiği gibi, bugünkü iktidar sahipleri de demokrasinin nasıl bir şey olduğunu öğrenecekler.
O gün geldiğinde onlar gibi "Araplara benzemeye çok heves ediyordunuz, hadi gidin Arabistan’a" da demeyeceğiz elbette.
Mehmet Y. Yılmaz - Hürriyet, 22 Ağustos 2007

