Rıza Nur’un Atatürk hakkındaki iftiraları, dış basın ve Türk düşmanları tarafından da kullanılmıştı. İşte 1 Mart 1996 yılında, Yunan gazetesi Hronos’da yayımlanan yazının (http://img345.imageshack.us/img345/7796/18ph.jpg) Türkçe çevirisi:
“Diktatör ve Türkiye'nin reformcusu Kemal Atatürk'ün babası belli değildi. Kemal'in kişisel ve yakın dostu Rıza Nur öyle diyordu. (Rıza Nur, İsmet İnönü'yle birlikte Türkiye adına 1923 Lozan Antlaşması'nı imzalamıştır.) Rıza Nur bu gerçeği ortaya çıkardıktan sonra Kemal tarafından sürgün edildi ve hakkında öldürülme emri verildi. Ancak Rıza Nur, Paris'e kaçıp kurtuldu ve anılarını yayımladı. Hemen ardından Londra'daki bir dergi tarafından bu anılar İngilizce olarak yayımlanmaya başladığında, bu dergiye yayımını durdurmazsa bombalanacağı tehditleri (büyük olasılıkla Türk şövenistler tarafından) gelmeye başladı.
Rıza Nur'un anıları içinde, Kemal'in askeri eğitim gördüğü okul kayıtları var olup burada babası bilinmiyor olarak yer almaktadır. Türkler konunun yok edilerek unutulması amacıyla bu nüfus kayıtlarını ortadan kaldırdılar. Kemal'in annesi olan Zübeyde, Selanik'teki gümrük memuru olan ve Türklerce Mustafa'nın resmi babası olarak gösterilen Ali Rıza'yla ilk evliliğini yaptığında küçük bir bebekti. Gerçek babasıyla ilgili iki yorum vardır:
(1) Genç Zübeyde'nin ilişki içerisinde olduğu Yenişehir (Larissa) mutassarıfı Abduş Ağa,
(2) Kimliği bilinmeyen Selanik'li bir Yahudi dönmesi.
(Öldüğünde camiye götürülmemişti.) Ali Rıza öldüğü zaman, Zübeyde, zengin bir aileye sahip bir Türk Paşasıyla evlendi. Bu arada Kemal reşit olduğu zaman Paşa'dan miras istediğinde "h.s...tir p.ç" yanıtını almıştır.
Kemal askeri okuldan mezun olduğunda Manastır'daki bir Yunan kızına âşık oldu. Doğal olarak bu genç kızın ailesi, kızlarının bir Türk, aynı zamanda bir askerle olan ilişkilerini benimsemedi. Araya Manastır metropoliti girerek durumu sultana şikayet etti ve Kemal, buyrukla Libya çöllerine sürüldü. Kemal'in Yunanlılara ve Ruhban sınıfına hıncı buradan kaynaklanmaktadır. Kemal'in 1923-1938 yılları arasındaki Türkiye diktatörü olarak yapmış olduğu çılgınlıklarla ilgili olarak, New York'ta 1973 yılında gazeteci Noel Barbier tarafından yayımlanmış olan "The Sultanss" adlı tarih kitabını okumanızı öneriyoruz. Kemal'in p.ç soyuyla ilgili Rıza Nur'un anılarını bulup okumamızın olanağı yoktur. Çünkü bu yayın Türkiye'de yasaklanmıştır.
Selanik'te Kemal'in evi olduğu öne sürülen eve gelince, Yunan Devleti'nce Türkiye denen kültürsüz, vahşi ve doyumsuz canavarın saldırganlığının bir parça önünün kesilmesi amacıyla iyi komşuluk göstergesi olarak, "Kemal'in (Anadolu'daki Helenizm'i yok eden ) doğduğu ev" denerek bir eski ev verildi. Bu armağan, komşularımız saldırgan ve obur seslerini yükseltmesinler, diye verildi. (Bununla Atina'daki hıyarlar, Şekspir'in Otello adlı eserinde "Lanetli Irk" olarak isimlendirildiği Asya canavarını durdurabileceklerini sandılar.) Doğal olarak o eski evin gerçekten Kemal'in evi olduğu ya da onunla herhangi bir ilişkisi olduğu yönünde herhangi bir gerçek kanıt yoktur.”
Hronos Gazetesi, sık sık Türklere saldırıları ile bilinen, aşırı sağcı bir gazetedir. Görüldüğü gibi saldırıları da yalan ve iftiralar üzerine kurulu. Daha ilk kelime bile yazının gerisinin yalan ve iftiralarla dolu olduğunun ipucunu veriyor. Atatürk’ün diktatör olduğu safsatasını bir kenara bırakıp diğer iftiraları cevaplandıralım:
Önceki yazımızda da detaylı bir şekilde anlattığımız gibi, Rıza Nur, kitabını 1928 yılında yazmaya başlamış, 67 yılında ilk kez Türkiye’de yayımlanmıştır. Ancak Hronos’un verdiği bilgiler, Rıza Nur’un, bu bilgileri Atatürk’ün sağlığında açıkladığı ve bu nedenle Atatürk tarafından cezalandırıldığı doğrultusundadır. Doğru bilgileri, bir önceki yazımızda okuyabilirsiniz.
Diğer bir iftira da, askeri eğitim gördüğü okulların kayıtlarında babasının bilinmediği yazılmasıdır. Atatürk düşmanları, bu iftiralarını daha gerçekçi kılmak için düzmece bir belge de hazırlamış (http://cundullah.com/mkemal/delil.gif); ancak bazı önemli detayları gözden kaçırmışlardır. Belgede yazanlar şunlardır:
"SELANİK ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ
İlâm karar numarası: Adet/451
Abduş'un ölümünden sonra Zübeyde Abduş'un karısı olduğunu ve oğlu da Abduş'un oğlu olduğu iddiası ile açmış olduğu miras davasında Abduş'un kardeşleri, mahkemeye vermiş oldukları iddianâmede Zübeyde'nin Abduş'un karısı olmadığını ve umumhâneden (genelevinden) odalık aldığını ve oğlu Mustafa iki yaşında kucağında olduğunu ve Abduş'un bilaveled öldüğünü iddiaları ile keyfiyetin umumhâneden sorulmasını talepleri üzerine umumhâneye yazılan tezkerin cevabında, "Zübeyde'nin oğlu ile beraber 19 Haziran 1297'de umumhânemize dühul edip, Yenişehir'li Abduş isminde bir kabadayı ile anlaşıp 11 Nisan 1298'de umumhânemizden hüruc etmiştir (çıkmıştır)!". Bu yazıya istinaden Zübeyde'nin davasının reddine karar verilmiştir.
22 Kanunî-Evvel 1298, 20 kuruşluk pul, Hakim Aza Aza, Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi, Mühür Mühür Mühür"
Bu konuda yazı hazırlayan Taha Akyol, şu yanlışlıklara dikkat çekmiştir:
“…EVVELA, Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi böyle bir "ilam" (karar) vermiş olamaz.
Osmanlı'da miras, aile, nesep, nafaka gibi konularda Müslümanlar için Şer'iye mahkemeleri, Hıristiyanlar için kiliseler görevli idi.
Zübeyde Hanım bir miras davası açmış ve bu sebeple Mustafa Kemal'in babası mahkemece araştırılmış olsaydı, bu işe "Selanik Asliye Mahkemesi" değil, "Selanik Şer'iye Mahkemesi" bakacak ve "ilam" (karar) verecekti!”
“…Sözde 'belge'de bir de 20 kuruşluk pul vardır. O yıllarda buğdayın kilosu 0.66 kuruştu! (Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları, sf. 133)”
Yazının tamamına http://www.milliyet.com.tr/1999/06/03/yazar/akyol.html adresinden ulaşabilirsiniz.
Bir diğer iddia da, Atatürk’ün babasının, kimliğinin bilinmeyen, Selanikli Yahudi bir dönmesi olduğudur. Bu iddia da şu soruyu aklımıza getiriyor: Kimliği bilinmeyen bir kişinin, Selanikli bir Yahudi dönmesi olduğu nasıl bilinebilir?
Bir sonraki paragrafta iddia edilen Atatürk’ün Yunanlılara olan nefreti ise tamamen uydurmadır. Tam tersine, Kurtuluş Savaşı sonrasında, Yunan Başbakanı Venizelos ile dostluk kurmuş ve bizzat Venizelos tarafından da Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmiştir. Ayrıca Atatürk, sık sık Türk olmaktan gurur duyduğunu dile getirse de, hiçbir zaman ırkçı bir tutum içinde bulunmamıştır. Bu nedenle de Yunanlılara düşman gözüyle baktığı iddiasının yalan olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.
Aynı paragrafta bulunan Yunan kızı ve Mustafa Kemal aşkı, gerçektir. Ancak sürgünle sonuçlanmamıştır. Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal İsyan kitabının ikinci cildinde (S. 26-27), bu serüven şöyle anlatılmaktadır:
“…Manastır askeri idadisinin yatılı öğrencisi Mustafa Kemal, tatilde Selanik’e döndüğünde on sekiz yaşının doyumsuz ve gürbüz heyecanlarına tatlı tatlı karşılık veren, ak tenli, güzel bir Rum kızına tutuldu… Yalnız, kendi mahallesinde oturan bu güzel kızla onu birbirinden ayıran aşılmaz gelenek uçurumları vardı. Ne var ki, Mustafa Kemal de genç kız da bunları ayırt edebilecek durumda değildi…
…Evet, bütün geleneklere, göreneklere ve bütün dünyaya meydan okuyarak, bu subay adayı Türk genciyle Rum kızı evlenecekti. Bir akşam, bir kuytuda, en ateşli antlarla kararlarını vermişlerdi. Mustafa Kemal, kızı manastıra kaçıracak, orada evleneceklerdi… Türk-Rum bütün mahalleliler bu serüveni biliyor ve sonucunu ilgiyle bekliyorlardı. Hele Zübeyde Hanımla Ragıp Bey* ve Mustafa Kemal’in dayısı Hüseyin Ağa, bu kaçış hikayesi üzerinde titizlikle duruyor ve tetikte bulunuyorlardı. Mustafa Kemal’in dayısı, genç kızın evine gidip kaçış işini açtı ve bunu engellemek birlikte tedbir almalarını istedi…”
*Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi.
Bu serüven, kızın, Mustafa Kemal ile birlikte kaçacakları trene gelmemesi ile son bulmuştur.
Görüldüğü gibi bu hikaye de tamamen çarpıtılmıştır.
Selanik’teki ev konusuna geçmeden önce, yukarıda bahsi geçen belge konusu ortaya çıktığında, basınımız tarafından yapılan yorumlardan da birkaç örnek vermek istiyorum:
- Kağıdın rengi bozulmamış, yazılar hasar görmemiş, 110 yıllık belgede bu olanaklı değildir.
- O dönemin kararlarında pul yoktur. Bu düzmece kağıtlarda pul var.
- Kararda, imzası bulunan yargıçların adlarının ve kıdemlerinin yazılı olması gerekir. Yok.
- Annesi genelevde çalışmış olan ve üstelik bu durumu mahkeme kararıyla belgelenmiş birisini, Osmanlı ordusunda askeri okullarla alıyorlar mıydı?
- Annesinin ikinci evliliğine bile, küçük yaşına rağmen, katlanamayan bir Mustafa Kemal, annesinin böyle bir durumu olsa onu reddetmez miydi? Böyle bir anneye ölümüne dek bakar mıydı?
- Böyle bir durum olsaydı, Mustafa Kemal'in muhalifleri, o yıllarda ve sonrasında, M. Kemal'i öldürme girişimleri yerine, bu durumu kullanmazlar mıydı?
- Böyle bir durum olsaydı, Padişah Vahdettin, M. Kemal'e kızıyla evlenmesini önerir miydi?
- Karşı taraftan "Bu durum o zamanlar bilinmiyordu." sesleri geliyor. Bu olanaklı mı? Selanik gibi herkesin birbirini tanıdığı, özellikle Türk'lerin birbirlerini yakından tanıdıkları bir kentte böyle bir durum gizli kalabilir mi? M. Kemal'in çocukluk arkadaşları var, okul arkadaşları var, sonrasında Selanik'te görev yapan asker arkadaşları var. Bunların içinde sonradan muhalifi olanlar var. Bunlar, böyle bir şey olsa duymazlar mıydı?
Bunlara ek olarak, Hürriyet Gazetesi, bu belgenin, Kara Ses olarak bilinen Cemalettin Kaplan ve yandaşları tarafından hazırlandığının anlaşıldığını iddia etmiştir(http://img266.imageshack.us/img266/5974/26kz.jpg).
Sadece bu soru ve yorumlar bile, bu belgenin asılsız olduğunu ispatlar niteliktedir.
Selanik’teki evin, Ali Rıza Efendi’ye ait olmadığı iddiası da yalandır. 1870 yılından önce Rodoslu Müderris Hacı Mehmet Vakfı tarafından inşa edilen evin ilk sahibi, İbrahim Zühdü’dür. Ev, daha sonra Selanik halkından Abdullah Ağa ve eşi Ümmü Gülsüm’e satılmıştır ve kayıtlara göre de 1878 yılında Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi tarafından kiralanmıştır.
Görüldüğü gibi Rıza Nur, sadece Türkiye’deki Atatürk düşmanlarına değil, Yunanistan’daki Atatürk düşmanlarına da kaynaklık etmiştir. Atatürk’ün adını karalama amacıyla iftiralar atan Nur, Türk milletinin ve Atatürk’ün, Yunanlılar tarafından aşağılanmasına da neden olmuştur.
Yazıya son verirken, iki resim ve bir belge sunarak, Ali Rıza Efendi’nin Atatürk’ün babası olmadığını iddia edenlere son bir cevap daha vermek istiyorum:
http://img137.imageshack.us/img137/2848/knyedefteri0wt.jpg
Bu belge, Atatürk’ün, Askeri Harp Okulu Künye Defteri sayfasındandır. Bu belgede şu ifadeler yer alıyor:
“Selanik'te Koca Kasım Paşa Mahallesi Gümrük Memurlarından müteveffa (vefat etmiş) Ali Rıza Efendi'nin mahdumu (oğlu) uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi Selanik 96”
Bu belgeyle birlikte, Rıza Nur’un anılarında söylediği, Mustafa Kemal’in öğrenim gördüğü askeri okul kayıtlarında “babası bilinmiyor” yazdığı yalanı da çürütülmüş oluyor.
http://img248.imageshack.us/img248/38/babas2qe.jpg
http://img137.imageshack.us/img137/2120/kendisi5sf.jpg
Bu iki resim ise, Atatürk ve Ali Rıza Efendi’nindir. Aralarındaki benzerliği sanırım hiç kimse inkar edemez.
Rıza Nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Rıza Nur etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
18 Temmuz 2007
17 Temmuz 2007
Rıza Nur’u tanıyalım
Atatürk’e saldırılarda bulunanların değişmez kaynağı olan Rıza Nur kimdir?
30 Ağustos 1879 Sinop doğumlu olan Rıza Nur, ilköğrenimini Sinop’ta gördükten sonra İstanbul’a gelerek eğitimini burada devam ettirdi. Tıp Lisesi ve Askeri Tıp Okulu’nu tabip yüzbaşı olarak bitirdi. Askeri Tıp Akademisi’nde staj yaparken Alman hocaların ilgisini çekerek orada asistanlığa başladı. Dr. Deike Paşa’nın yanında bir süre çalıştıktan sonra cerrahi bölümüne geçti ve Prof. Dr. Wietin Paşa’nın yanında çalışarak operatör oldu. 1903'te Rumeli Zibefçe gümrük kapısına bakteriyolog olarak atanan Rıza Nur, 1905'te Gülhane'ye yardımcı öğretmen, 1907'de Askeri Tıbbiye'ye cerrahi hocası oldu.
II. Meşrutiyet’in ardından yapılan seçimlerde Sinop’tan milletvekili seçilen Rıza Nur, İttihatçılara yönelik ağır eleştirileri nedeniyle Askeri Tıbbiye’deki profesörlük görevinden alındı. Daha sonra binbaşı rütbeleri de sökülmesine rağmen eleştirilerine devam etmesi nedeniyle üç ay hapis yattı. Ardından da Cemal Paşa’nın emriyle sürgüne yollandı.
1. ve 2. TBMM döneminde de Sinop milletvekilliği yapan Rıza Nur, 1926 yılına kadar bu görevini fiilen devam ettirir. Bu dönemde Eğitim Bakanlığı da yapan Nur, 1926 yılında hem hastalığı, hem de Mustafa Kemal Atatürk ile arasının açılması nedeniyle Paris’e yerleşti. Oradan Mısır’a geçip 12 yıl İskenderiye’de kaldı. 1938 yılında Atatürk’ün vefatı üzerine Türkiye’ye dönen Nur, 8 Eylül 1942’de öldü.
Buraya kadar, sürgünleri saymazsak, normal bir hayat sürmüş gibi gözüken Rıza Nur, göründüğü gibi masum değildir. Atatürk'ün, Ekim 1927 yılında okuduğu Nutuk’ta; Rıza Nur’un, Balkan Savaşları sırasında Arnavutları isyana teşvik ettiğini açıklaması nedeniyle, 1928 yılında “Hayatım ve Hatıralarım” kitabını yazmaya başlar. Amacı, hainliğinin üstünü iftiralarla örtmekti. Affınıza sığınarak, bu iftiralardan birkaç örnek vermek istiyorum. Daha sonra yazacağımız, Rıza Nur’un, kendisi ve eşi için yazdığı kısımları incelerken de bu iftiralarla bağlantı kuracağız.
"...Ali Fuad'la bir akşam ikimiz baş başa konuşuyoruz. Mustafa Kemal'in fuhuş hikâyelerinden bahsediyoruz. Dedi ki: "Ayol onun erkekliği yok. Mektepde iken, Selanik'de iken beraber çapkınlığa giderdik. Kadınlarla uğraşırdı, bir şey yapamazdı." Hayretimi mucip oldu. Bilmezdim. Çünkü fuhuşa çok düşkün. Bu sözü sonra bir binbaşının hareminden de işittim. Mustafa Kemal bir aralık buna dadanmıştı. Herkesin ağzındaydı. Kadın hasta olmuş, bana müracaat etti. Pek güzel bir hanım. Mustafa Kemal ile olan macerasını ne yapıp söylettim. Dedi ki: "O kadına çok düşkündür. Ama bir şey yapamaz. Kalkmaz. Uğraşır sürüştürür. Sonunda dışına akıtır, işte bu kadar." Bu söz Ali Fuad'ı teyit etti. Derken Mustafa Kemal Latife ile evlendi. Latife haremimle ahbap idi. Ona Mustafa Kemal'in kocalık yapamadığından şikayet etmiş. O da bana söyledi. Latife bu şikayeti Fethi Bey'in refikası Galibe hanıma da yapmış. Fethi'den işittim. Demek ki Ali Fuad'ın sözü tamammış. Demek bu adam i*nedir. Ve bu hali gençliğinden beridir."
(3. Cilt, 153. sayfa)
"…Anlaşıldığına göre boşanma vakasından iki-üç gün evvel Latife kardeşi İsmail ile haremi Süreyya Paşa'nın kızı Melahat Ankara'ya gitmişlerdi. Çankaya'da misafir olmuşlar. O vakit Mustafa Kemal'in yanında katip sıfatıyla Halit Ziya'nın oğlu Vedad vardı. Güzel, tüysüz bir çocuk. Bir akşamüzeri karanlık çökerken İsmail, Melahat balkona çıkmışlar. Bakmışlar Vedad Mustafa Kemal'i ağacın dibinde yapıyor. Latife'yi çağırmışlar. O da görmüş. Bir kıyamettir kopmuş. Latife Mustafa Kemal'e "Her şeyini gördüm, hepsine tahammül ettim. Artık buna edemem" demiş. Gazi savuşmuş, İsmet'in evine gitmiş. "Bu karıyı şimdi boşayacağım" demiş. İsmet sabahleyin erkenden Hey'et-i Vekile'yi toplamış. Talaka (boşanmaya) karar vermişler. Latife'yi İsmet alıp trene koymuş. Trende teselli etmek istemiş, Latife ona "Sus, sus! İsmet Paşa! İsmet Paşa! Sen ona bir gün dalkavukluk etme seni benden daha rezil eder. Hep aleti sensin." demiş."
(Sayfa 314-315)
"...Ankara'ya geldiğimin ikinci günü Dar'ul Muallimat Müdiresi Şahende Hanım geldi. Bir vaka anlattı. Meğerse biz Rusya'da iken pek çirkin bir vaka olmuş. Diyor ki: "Bir gece yarısı bir otomobille Mustafa Kemal, yaveri Salih, mektebin kapısına geldiler. Talebeden bir kızı alıp götürdüler. Ertesi günü Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey'e gidip şikayet ettim. Bu çocukların babası o demektir. Ama 'Ne yapalım, olur ya. Kızı sevmiş, almış.' dedi. Hayret içinde kaldım. Sizi hatırladım. 'O olsaydı kıyameti koparırdı' dedim.
Mebuslara sordum. Bu iş Meclis'te gürültüye mucip olmuş. İstizah yapmak istemişler. Mustafa Kemal korkup kızı birkaç gün istimalden (kullandıktan) sonra yaverlerinden bir zabite nikahla vermiş, o da almış. Sonra zabiti terfi ettirmiş. Bu vaka çok çirkin ve namussuzca bir iştir. Devlet ve milletin ırzına geçmiş ve onun hayat ve namusunu kurtarmak için çalıştığını iddia eden şu adam, mektepten milletin masum kızlarını cebren alıp fiili şen'i (kötü fiil) yapıyor. Kız kaçırıyor, eşkıyalık ediyor. Bu iş, grubu epeyce vahdete getirmiş."
(Sayfa 182)
"...Artık bir balo ve dans devridir açıldı. Güya medeni ve asri olmuşuz. Dava bu... Bu zevk ve sefaları Kara Kaplı'ya uyduruyorlar, meşru göstermek lazım!.. Artık Ankara'da mükellef balolar veriliyor. Bu balolarda müthiş rezaletler de oluyor. Hatta kavga, dövüş de var. Mustafa Kemal geliyor. Zil zurna oluyor, kadınlara tasallut ediyor. Bir defa dans ederken Fransız Sefiri'nin kızının memesini sıkmış; kız kaçmış, babasıyla beraber balodan gitmişler. Bir defa Mustafa Kemal kadın yerine tüysüz bir zabitle dans etmiş, çocuğu öpmüş. Kadınlardan bir kaçı Gazi(!)'ye "biz burada iken bu olmaz" demişler, herif keyiflenmiş. Bir adam karısını, yani Mübarek Bey'ın kızını onlarla dans ettirmek istemediğinden Salih ve avanesi adamcağızı öyle dövmüşler ki, biçare sedye ile hastaneye götürülmüş. Avrupa'da balolarda böyle şey asla olamaz. Bunlar baloyu da tulumbacı koğuşu yaptılar. Zaten Meclis'leri, Hükümetleri de o... Demek seviyeleri bu kadar.
Mustafa Kemal bu rezaleti çok ilerı götürmüş. Bir baloda herkesin içinde İsmet Paşa'nın karısını da öpmüş. Yanındakiler "yapmamalıydın" demişler. O vakit "Niye bana haber vermediniz" demiş. Güya mazaret!.. İsmet de orada imiş. Hiç bir şey dememiş. Namuslu bir erkek olsaydı derhal Mustafa Kemal'i vururdu. Bunun diğer tafsilatını Robert Kolej'deki Hüseyin'in karısı Mihre'den dinledik. Evvelce de dedim ya, Mevhibe namuslu ve dindardır. Kocası ne kadar namussuz ise, O, o kadar namusludur. Derhal ağlıya ağlıya eve gitmiş. Mihre onlara misafir imiş. Ağlıyarak ona anlatmış. Arkasından İsmet gelmiş, karısına "Ne ağlıyorsun? Bir şey değil ki... Hem, o senin kardeşin" demiş. Eee... Tamdır. İsmet'e layıkdır, o bunların hepsine katlanır. Tek mevkide dursun... Duruyor, demek ahlakı, milli, idari, siyasi böyle nelere katlanıyor... iştirak veya aletlik ediyor, hesab edilsin..."
(Sayfa 318-319)
İftiralar bunlarla sınırlı değil elbet; ancak bunları yazmak bile utanç verirken, daha fazla devam edemem. Bunlar ve bunlar gibi iftiralarla, Atatürk düşmanı kişilerin yazılarında ve sitelerin de sık sık karşılaşmışsınızdır. Bunların dışında, Atatürk’ün annesinin genelevde çalıştığı ve bu nedenle de babasının belli olmadığı, kendisinin de mason, Yahudi, kızlara düşkün, din düşmanı, İngiliz ajanı vs. olduğu iftiraları da Atatürk düşmanları tarafından söylenmektedir. Biz yine konumuza dönelim.
Rıza Nur kitabını tamamladıktan sonra 1935 yılında, “1960 yılına kadar yayımlanmaması şartı” ile British Museum’a teslim eder. 1967-68 yıllarında Altındağ Yayınevi tarafından dört cilt olarak Türkiye’de yayımlanan anıları, Atatürk düşmanlarının bir numaralı kaynakları(!) haline gelir. 1992 yılında da Abdurrahman Dilipak’ın katkılarıyla, İşaret Yayınları tarafından tekrar basılmıştır. Atatürk’e iftiralar attığı cildinden alıntılar yapmayı seven Atatürk düşmanları, nedense, Rıza Nur’un kendisi hakkında yazdıklarından oluşan cildi görmezden geliyor ve bu ciltten yapılan alıntıların yalan olduğunu iddia ediyorlar. Gelelim kendisi hakkında yazdıklarına:
“Karımdan şu mektubu aldım: 'Ben burada kendime bir hayat arkadaşı buldum. Bunu başkasından duyarak üzülmene imkan bırakmıyorum.' Namussuz karı! Sonunda bana boynuz da taktı” (s.1785). “Galiba bu işte (M. Kemal'in) ve İsmet'in (İnönü) de parmağı var”
(s.1786)
”(Karımın) ahlakı da bozuldu. Evdeki kızları benden gizli çırılçıplak soyuyor, dans ettiriyor”
(s.1346)
”Bir Rus doktor, zampara mı zampara. Karının sözüne göre de bizim karıya da sataşmış”
(s.1410)
”Yataktan fırladım. Adam da derhal kaçtı. Baktım ki donum kesilmiş. Artık uyuyamadım”
(s.7)
”Yaşlı adam tabancasını çekti ve bana, 'Çöz! Yoksa öldürürüm!' dedi... Boğuşma başladı... Nihayet bayılıp kalmışım... Gözümü açtığım vakit yanımda kimse yoktu”
(s.84)
”Bu çocuğu (Harbiyeli) herkesten ziyade sevmeye başladım... Görmesem aklımdan hiç çıkmıyor, görsem yüzüne bakamıyor, içimde heyecan duyuyordum... Anladım ki bu çocuğa aşık olmuştum... Böyle bir aşkın sonu livata (sapık cinsel ilişki) demektir”
(s.22)
”Kadın, erkekten aşağı bir mahluktur”
(s.1530)
"Ne hayvan, ne de insan sevmem. Hele insanlar, iğrendiğim şeylerdir”
(s.1531)
"Arnavutları isyana teşvik ettiğimi ben kendi elimle yazdım. Bu kusur değil, iftiharım sebebidir” (s.378) “Bugün de bununla iftihar ederim. Bana büyük şereftir”
(s.1305)
"Ahlak ve temiz adetler ve faziletlerin bir kısmı kendiliğinden gitti, bir kısmını da bilerek ben terke mecbur oldum. Yalan da söyledim”
(s.105)
Görüldüğü gibi, Atatürk’e erkeklerden hoşlanma yakıştırmasında bulunan Rıza Nur, kendi anılarında bir erkeğe aşık olduğunu ve bu aşkın sonunun cinsel ilişki olduğunu itiraf etmiştir. Bu da Rıza Nur'un kendi istek ve fantezilerini, Atatürk'ü karalamak için kullandığını ispatlar niteliktedir. Ayrıca, gençliğinde bir kere tecavüze, bir kere de tacize uğraması da (Kendisi itiraf etmiştir.) psikolojik sorunlarının nedenleri arasında gösterilebilir. Kadın olmak istediğini belirtmesi de durumunun ne kadar ileri aşamalara ulaştığının göstergesidir.
Rıza Nur, yukarıda da görüldüğü gibi, hastalıklı bir kişidir. Kendi durumu için şizofreni tanısında bulunan ("Kuşkusuz ki ben nevrastenik idim") Nur için, Turgut Özakman’ın “Dr. Rıza Nur Dosyası” (Bilgi Yayınevi) kitabında da Dr. Hasan Behçet Tokol, şu tanılarda bulunmuştur:
“Bu kişide bir koğuş hastaya yetecek kadar hastalık var. Teşhisim; psikopatik bir zemin üzerinde paranoit reaksiyon, yani çok ağır bir ruhsal bozukluk tablosu. Bu tür hastalar, zeka fakülteleri tamamen bozulmadığından kısa süreli de olsa olumlu işler yapabilirler. Anılarını; son duygu, düşünce ve yargılarına göre değiştirerek, geriye dönüp yeniden kurgulayarak, sanki gerçekmiş gibi aktarmış ki, bu tutum, bu tür hastalara özgü bir telafi ve tatmin yoludur. Böyle bir hastanın anılarını ve tanıklığını ciddiye almak tıbben olanaklı değildir.”
“Doktorun, Rıza Nur'da belirlediği hastalık adları da şöyle: İzolasyon (kendini çevreden soyutlama), depresyon (ruhsal yavaşlama, içe kapanma, çöküntü), homoseksüel eğilimli, Obsesif- kompülsiv sendrom (toz, mikrop korkusu), depersonelizasyon (aşağılık duygusu), agresif ve hostil (saldırgan ve kızgın), psikopat (kişilik bozukluğu), mitomani (yalan söyleme), fabulasyon (masal uydurma, hayali hikayeci), fanteziler (hayal ettiği olayları gerçek sanma), megalomani (büyüklük fikirleri), narsisizm (kendine hayran olma), paranoid reaksiyon (takip edildiğini sanma duygusu, öldürülme korkusu), egosantirizm (kıskançlık, herkesi karalama, güvensizlik, devamlı övünme, sahte gurur).”
Turgut Özakman da Rıza Nur’u şöyle tanımlamıştır:
“Rıza Nur, bir uçtan bir uca sürekli gidip gelen bir kişidir. Balkan Savaşı'nda Arnavutları ayaklandırır, Kurtuluş Savaşı'nda milliyetçidir, anılarını yazarken ırkçıdır. Anılarında hem sultanlık ile halifeliği kaldırmış olmakla övünür; hem de hazırladığı parti programında halifeliği yeniden kurmak ister. "Türk Tarihi" adlı kitabında Mustafa Kemal'in hakkını teslim eder, onsuz zaferin olamayacağını belirtir. Anılarındaysa Mustafa Kemal'e olmadık iftiralar atar.”
Bu tanıma ve Rıza Nur’un ifadelerine bakarak, Dr. Tokol’un tanılarının ne kadar yerinde olduğunu görebiliriz.
Son olarak, Turgut Özakman’ın bahsettiği parti programındaki komik ve anlamsız maddelere de göz atalım:
* İdare sistemi laik ve sosyaldir. Fakat devletin resmi dini vardır.
* Eski yazıya dönülecek ve Latin harfi ile ikisi beraber yürüyecek.
* M. Kemal'in Nutuk'u toplattırılıp, imha edilecek .
* Partiye mistik bir şekil verilip, üyeleri Türkçülük hususunda tarikat ve dervişlik gibi ilahi bir ideal ve gayrete sahip olacaktır.
* Halveti tarikatına müsaade etmeli.
* Hilafetin yeniden tesisi hayati bir ihtiyaçtır.
* Başbakanlığa bağlı bir ırk müdürlüğü kurulacak, Türk olmayanlar memurluktan çıkarılacak.
* Kadını erkekle eşit saymak, ona memuriyet vermekten büyük hata olamaz. Kadın çocuk makinesidir.
* Dans yasaklanacak.
* Kalıtsal hastalığı olanlar kısırlaştırılacak.
Atatürk düşmanlarının sürekli alıntılar yaptığı ve henüz bilgileri tam oturmamış insanların kafalarının karışmasına neden olan Rıza Nur, işte böyle bir kişidir.
30 Ağustos 1879 Sinop doğumlu olan Rıza Nur, ilköğrenimini Sinop’ta gördükten sonra İstanbul’a gelerek eğitimini burada devam ettirdi. Tıp Lisesi ve Askeri Tıp Okulu’nu tabip yüzbaşı olarak bitirdi. Askeri Tıp Akademisi’nde staj yaparken Alman hocaların ilgisini çekerek orada asistanlığa başladı. Dr. Deike Paşa’nın yanında bir süre çalıştıktan sonra cerrahi bölümüne geçti ve Prof. Dr. Wietin Paşa’nın yanında çalışarak operatör oldu. 1903'te Rumeli Zibefçe gümrük kapısına bakteriyolog olarak atanan Rıza Nur, 1905'te Gülhane'ye yardımcı öğretmen, 1907'de Askeri Tıbbiye'ye cerrahi hocası oldu.
II. Meşrutiyet’in ardından yapılan seçimlerde Sinop’tan milletvekili seçilen Rıza Nur, İttihatçılara yönelik ağır eleştirileri nedeniyle Askeri Tıbbiye’deki profesörlük görevinden alındı. Daha sonra binbaşı rütbeleri de sökülmesine rağmen eleştirilerine devam etmesi nedeniyle üç ay hapis yattı. Ardından da Cemal Paşa’nın emriyle sürgüne yollandı.
1. ve 2. TBMM döneminde de Sinop milletvekilliği yapan Rıza Nur, 1926 yılına kadar bu görevini fiilen devam ettirir. Bu dönemde Eğitim Bakanlığı da yapan Nur, 1926 yılında hem hastalığı, hem de Mustafa Kemal Atatürk ile arasının açılması nedeniyle Paris’e yerleşti. Oradan Mısır’a geçip 12 yıl İskenderiye’de kaldı. 1938 yılında Atatürk’ün vefatı üzerine Türkiye’ye dönen Nur, 8 Eylül 1942’de öldü.
Buraya kadar, sürgünleri saymazsak, normal bir hayat sürmüş gibi gözüken Rıza Nur, göründüğü gibi masum değildir. Atatürk'ün, Ekim 1927 yılında okuduğu Nutuk’ta; Rıza Nur’un, Balkan Savaşları sırasında Arnavutları isyana teşvik ettiğini açıklaması nedeniyle, 1928 yılında “Hayatım ve Hatıralarım” kitabını yazmaya başlar. Amacı, hainliğinin üstünü iftiralarla örtmekti. Affınıza sığınarak, bu iftiralardan birkaç örnek vermek istiyorum. Daha sonra yazacağımız, Rıza Nur’un, kendisi ve eşi için yazdığı kısımları incelerken de bu iftiralarla bağlantı kuracağız.
"...Ali Fuad'la bir akşam ikimiz baş başa konuşuyoruz. Mustafa Kemal'in fuhuş hikâyelerinden bahsediyoruz. Dedi ki: "Ayol onun erkekliği yok. Mektepde iken, Selanik'de iken beraber çapkınlığa giderdik. Kadınlarla uğraşırdı, bir şey yapamazdı." Hayretimi mucip oldu. Bilmezdim. Çünkü fuhuşa çok düşkün. Bu sözü sonra bir binbaşının hareminden de işittim. Mustafa Kemal bir aralık buna dadanmıştı. Herkesin ağzındaydı. Kadın hasta olmuş, bana müracaat etti. Pek güzel bir hanım. Mustafa Kemal ile olan macerasını ne yapıp söylettim. Dedi ki: "O kadına çok düşkündür. Ama bir şey yapamaz. Kalkmaz. Uğraşır sürüştürür. Sonunda dışına akıtır, işte bu kadar." Bu söz Ali Fuad'ı teyit etti. Derken Mustafa Kemal Latife ile evlendi. Latife haremimle ahbap idi. Ona Mustafa Kemal'in kocalık yapamadığından şikayet etmiş. O da bana söyledi. Latife bu şikayeti Fethi Bey'in refikası Galibe hanıma da yapmış. Fethi'den işittim. Demek ki Ali Fuad'ın sözü tamammış. Demek bu adam i*nedir. Ve bu hali gençliğinden beridir."
(3. Cilt, 153. sayfa)
"…Anlaşıldığına göre boşanma vakasından iki-üç gün evvel Latife kardeşi İsmail ile haremi Süreyya Paşa'nın kızı Melahat Ankara'ya gitmişlerdi. Çankaya'da misafir olmuşlar. O vakit Mustafa Kemal'in yanında katip sıfatıyla Halit Ziya'nın oğlu Vedad vardı. Güzel, tüysüz bir çocuk. Bir akşamüzeri karanlık çökerken İsmail, Melahat balkona çıkmışlar. Bakmışlar Vedad Mustafa Kemal'i ağacın dibinde yapıyor. Latife'yi çağırmışlar. O da görmüş. Bir kıyamettir kopmuş. Latife Mustafa Kemal'e "Her şeyini gördüm, hepsine tahammül ettim. Artık buna edemem" demiş. Gazi savuşmuş, İsmet'in evine gitmiş. "Bu karıyı şimdi boşayacağım" demiş. İsmet sabahleyin erkenden Hey'et-i Vekile'yi toplamış. Talaka (boşanmaya) karar vermişler. Latife'yi İsmet alıp trene koymuş. Trende teselli etmek istemiş, Latife ona "Sus, sus! İsmet Paşa! İsmet Paşa! Sen ona bir gün dalkavukluk etme seni benden daha rezil eder. Hep aleti sensin." demiş."
(Sayfa 314-315)
"...Ankara'ya geldiğimin ikinci günü Dar'ul Muallimat Müdiresi Şahende Hanım geldi. Bir vaka anlattı. Meğerse biz Rusya'da iken pek çirkin bir vaka olmuş. Diyor ki: "Bir gece yarısı bir otomobille Mustafa Kemal, yaveri Salih, mektebin kapısına geldiler. Talebeden bir kızı alıp götürdüler. Ertesi günü Maarif Vekili Hamdullah Suphi Bey'e gidip şikayet ettim. Bu çocukların babası o demektir. Ama 'Ne yapalım, olur ya. Kızı sevmiş, almış.' dedi. Hayret içinde kaldım. Sizi hatırladım. 'O olsaydı kıyameti koparırdı' dedim.
Mebuslara sordum. Bu iş Meclis'te gürültüye mucip olmuş. İstizah yapmak istemişler. Mustafa Kemal korkup kızı birkaç gün istimalden (kullandıktan) sonra yaverlerinden bir zabite nikahla vermiş, o da almış. Sonra zabiti terfi ettirmiş. Bu vaka çok çirkin ve namussuzca bir iştir. Devlet ve milletin ırzına geçmiş ve onun hayat ve namusunu kurtarmak için çalıştığını iddia eden şu adam, mektepten milletin masum kızlarını cebren alıp fiili şen'i (kötü fiil) yapıyor. Kız kaçırıyor, eşkıyalık ediyor. Bu iş, grubu epeyce vahdete getirmiş."
(Sayfa 182)
"...Artık bir balo ve dans devridir açıldı. Güya medeni ve asri olmuşuz. Dava bu... Bu zevk ve sefaları Kara Kaplı'ya uyduruyorlar, meşru göstermek lazım!.. Artık Ankara'da mükellef balolar veriliyor. Bu balolarda müthiş rezaletler de oluyor. Hatta kavga, dövüş de var. Mustafa Kemal geliyor. Zil zurna oluyor, kadınlara tasallut ediyor. Bir defa dans ederken Fransız Sefiri'nin kızının memesini sıkmış; kız kaçmış, babasıyla beraber balodan gitmişler. Bir defa Mustafa Kemal kadın yerine tüysüz bir zabitle dans etmiş, çocuğu öpmüş. Kadınlardan bir kaçı Gazi(!)'ye "biz burada iken bu olmaz" demişler, herif keyiflenmiş. Bir adam karısını, yani Mübarek Bey'ın kızını onlarla dans ettirmek istemediğinden Salih ve avanesi adamcağızı öyle dövmüşler ki, biçare sedye ile hastaneye götürülmüş. Avrupa'da balolarda böyle şey asla olamaz. Bunlar baloyu da tulumbacı koğuşu yaptılar. Zaten Meclis'leri, Hükümetleri de o... Demek seviyeleri bu kadar.
Mustafa Kemal bu rezaleti çok ilerı götürmüş. Bir baloda herkesin içinde İsmet Paşa'nın karısını da öpmüş. Yanındakiler "yapmamalıydın" demişler. O vakit "Niye bana haber vermediniz" demiş. Güya mazaret!.. İsmet de orada imiş. Hiç bir şey dememiş. Namuslu bir erkek olsaydı derhal Mustafa Kemal'i vururdu. Bunun diğer tafsilatını Robert Kolej'deki Hüseyin'in karısı Mihre'den dinledik. Evvelce de dedim ya, Mevhibe namuslu ve dindardır. Kocası ne kadar namussuz ise, O, o kadar namusludur. Derhal ağlıya ağlıya eve gitmiş. Mihre onlara misafir imiş. Ağlıyarak ona anlatmış. Arkasından İsmet gelmiş, karısına "Ne ağlıyorsun? Bir şey değil ki... Hem, o senin kardeşin" demiş. Eee... Tamdır. İsmet'e layıkdır, o bunların hepsine katlanır. Tek mevkide dursun... Duruyor, demek ahlakı, milli, idari, siyasi böyle nelere katlanıyor... iştirak veya aletlik ediyor, hesab edilsin..."
(Sayfa 318-319)
İftiralar bunlarla sınırlı değil elbet; ancak bunları yazmak bile utanç verirken, daha fazla devam edemem. Bunlar ve bunlar gibi iftiralarla, Atatürk düşmanı kişilerin yazılarında ve sitelerin de sık sık karşılaşmışsınızdır. Bunların dışında, Atatürk’ün annesinin genelevde çalıştığı ve bu nedenle de babasının belli olmadığı, kendisinin de mason, Yahudi, kızlara düşkün, din düşmanı, İngiliz ajanı vs. olduğu iftiraları da Atatürk düşmanları tarafından söylenmektedir. Biz yine konumuza dönelim.
Rıza Nur kitabını tamamladıktan sonra 1935 yılında, “1960 yılına kadar yayımlanmaması şartı” ile British Museum’a teslim eder. 1967-68 yıllarında Altındağ Yayınevi tarafından dört cilt olarak Türkiye’de yayımlanan anıları, Atatürk düşmanlarının bir numaralı kaynakları(!) haline gelir. 1992 yılında da Abdurrahman Dilipak’ın katkılarıyla, İşaret Yayınları tarafından tekrar basılmıştır. Atatürk’e iftiralar attığı cildinden alıntılar yapmayı seven Atatürk düşmanları, nedense, Rıza Nur’un kendisi hakkında yazdıklarından oluşan cildi görmezden geliyor ve bu ciltten yapılan alıntıların yalan olduğunu iddia ediyorlar. Gelelim kendisi hakkında yazdıklarına:
“Karımdan şu mektubu aldım: 'Ben burada kendime bir hayat arkadaşı buldum. Bunu başkasından duyarak üzülmene imkan bırakmıyorum.' Namussuz karı! Sonunda bana boynuz da taktı” (s.1785). “Galiba bu işte (M. Kemal'in) ve İsmet'in (İnönü) de parmağı var”
(s.1786)
”(Karımın) ahlakı da bozuldu. Evdeki kızları benden gizli çırılçıplak soyuyor, dans ettiriyor”
(s.1346)
”Bir Rus doktor, zampara mı zampara. Karının sözüne göre de bizim karıya da sataşmış”
(s.1410)
”Yataktan fırladım. Adam da derhal kaçtı. Baktım ki donum kesilmiş. Artık uyuyamadım”
(s.7)
”Yaşlı adam tabancasını çekti ve bana, 'Çöz! Yoksa öldürürüm!' dedi... Boğuşma başladı... Nihayet bayılıp kalmışım... Gözümü açtığım vakit yanımda kimse yoktu”
(s.84)
”Bu çocuğu (Harbiyeli) herkesten ziyade sevmeye başladım... Görmesem aklımdan hiç çıkmıyor, görsem yüzüne bakamıyor, içimde heyecan duyuyordum... Anladım ki bu çocuğa aşık olmuştum... Böyle bir aşkın sonu livata (sapık cinsel ilişki) demektir”
(s.22)
”Kadın, erkekten aşağı bir mahluktur”
(s.1530)
"Ne hayvan, ne de insan sevmem. Hele insanlar, iğrendiğim şeylerdir”
(s.1531)
"Arnavutları isyana teşvik ettiğimi ben kendi elimle yazdım. Bu kusur değil, iftiharım sebebidir” (s.378) “Bugün de bununla iftihar ederim. Bana büyük şereftir”
(s.1305)
"Ahlak ve temiz adetler ve faziletlerin bir kısmı kendiliğinden gitti, bir kısmını da bilerek ben terke mecbur oldum. Yalan da söyledim”
(s.105)
Görüldüğü gibi, Atatürk’e erkeklerden hoşlanma yakıştırmasında bulunan Rıza Nur, kendi anılarında bir erkeğe aşık olduğunu ve bu aşkın sonunun cinsel ilişki olduğunu itiraf etmiştir. Bu da Rıza Nur'un kendi istek ve fantezilerini, Atatürk'ü karalamak için kullandığını ispatlar niteliktedir. Ayrıca, gençliğinde bir kere tecavüze, bir kere de tacize uğraması da (Kendisi itiraf etmiştir.) psikolojik sorunlarının nedenleri arasında gösterilebilir. Kadın olmak istediğini belirtmesi de durumunun ne kadar ileri aşamalara ulaştığının göstergesidir.
Rıza Nur, yukarıda da görüldüğü gibi, hastalıklı bir kişidir. Kendi durumu için şizofreni tanısında bulunan ("Kuşkusuz ki ben nevrastenik idim") Nur için, Turgut Özakman’ın “Dr. Rıza Nur Dosyası” (Bilgi Yayınevi) kitabında da Dr. Hasan Behçet Tokol, şu tanılarda bulunmuştur:
“Bu kişide bir koğuş hastaya yetecek kadar hastalık var. Teşhisim; psikopatik bir zemin üzerinde paranoit reaksiyon, yani çok ağır bir ruhsal bozukluk tablosu. Bu tür hastalar, zeka fakülteleri tamamen bozulmadığından kısa süreli de olsa olumlu işler yapabilirler. Anılarını; son duygu, düşünce ve yargılarına göre değiştirerek, geriye dönüp yeniden kurgulayarak, sanki gerçekmiş gibi aktarmış ki, bu tutum, bu tür hastalara özgü bir telafi ve tatmin yoludur. Böyle bir hastanın anılarını ve tanıklığını ciddiye almak tıbben olanaklı değildir.”
“Doktorun, Rıza Nur'da belirlediği hastalık adları da şöyle: İzolasyon (kendini çevreden soyutlama), depresyon (ruhsal yavaşlama, içe kapanma, çöküntü), homoseksüel eğilimli, Obsesif- kompülsiv sendrom (toz, mikrop korkusu), depersonelizasyon (aşağılık duygusu), agresif ve hostil (saldırgan ve kızgın), psikopat (kişilik bozukluğu), mitomani (yalan söyleme), fabulasyon (masal uydurma, hayali hikayeci), fanteziler (hayal ettiği olayları gerçek sanma), megalomani (büyüklük fikirleri), narsisizm (kendine hayran olma), paranoid reaksiyon (takip edildiğini sanma duygusu, öldürülme korkusu), egosantirizm (kıskançlık, herkesi karalama, güvensizlik, devamlı övünme, sahte gurur).”
Turgut Özakman da Rıza Nur’u şöyle tanımlamıştır:
“Rıza Nur, bir uçtan bir uca sürekli gidip gelen bir kişidir. Balkan Savaşı'nda Arnavutları ayaklandırır, Kurtuluş Savaşı'nda milliyetçidir, anılarını yazarken ırkçıdır. Anılarında hem sultanlık ile halifeliği kaldırmış olmakla övünür; hem de hazırladığı parti programında halifeliği yeniden kurmak ister. "Türk Tarihi" adlı kitabında Mustafa Kemal'in hakkını teslim eder, onsuz zaferin olamayacağını belirtir. Anılarındaysa Mustafa Kemal'e olmadık iftiralar atar.”
Bu tanıma ve Rıza Nur’un ifadelerine bakarak, Dr. Tokol’un tanılarının ne kadar yerinde olduğunu görebiliriz.
Son olarak, Turgut Özakman’ın bahsettiği parti programındaki komik ve anlamsız maddelere de göz atalım:
* İdare sistemi laik ve sosyaldir. Fakat devletin resmi dini vardır.
* Eski yazıya dönülecek ve Latin harfi ile ikisi beraber yürüyecek.
* M. Kemal'in Nutuk'u toplattırılıp, imha edilecek .
* Partiye mistik bir şekil verilip, üyeleri Türkçülük hususunda tarikat ve dervişlik gibi ilahi bir ideal ve gayrete sahip olacaktır.
* Halveti tarikatına müsaade etmeli.
* Hilafetin yeniden tesisi hayati bir ihtiyaçtır.
* Başbakanlığa bağlı bir ırk müdürlüğü kurulacak, Türk olmayanlar memurluktan çıkarılacak.
* Kadını erkekle eşit saymak, ona memuriyet vermekten büyük hata olamaz. Kadın çocuk makinesidir.
* Dans yasaklanacak.
* Kalıtsal hastalığı olanlar kısırlaştırılacak.
Atatürk düşmanlarının sürekli alıntılar yaptığı ve henüz bilgileri tam oturmamış insanların kafalarının karışmasına neden olan Rıza Nur, işte böyle bir kişidir.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)