Geçen haftanın en önemli iddialarından biri AKP’nin kapatılmama kararını açıklayan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın yaptığı görüşmelerdi. Önce Çukurambar’da Kılıç’ın olduğu iddia edildi, yalanlandı. Ardından gelen bir başka iddia ise ortada kaldı: Karardan tam bir hafta önce Kılıç, yanına korumalarını da alarak Fehmi Koru’yu ziyarete gitmiş.
Ne var bunda, denebilecek kadar basit bir şey değil. Çünkü Fehmi Koru sadece bir gazeteci değil, adeta bir hükümet temsilcisi. Gazeteci olarak da Kılıç’ın görüşmesi etik değil elbette. Ama Koru’nun fazladan özelliği kapatılması görüşülecek partinin basındaki propaganda bakanı gibi gönüllü davranan bir figür oluşu. Kılıç gibi kritik koltukta oturan birinin dostluğu ya da ilişkisi olsa bile normal olmayan bir dönemde Koru’yla görüşmesi manidar yorumlanır elbette.
İddia önce odatv.com olmak üzere çeşitli yerlerde patladı, ancak ne Anayasa Mahkemesi’nden ne de Yeni Şafak yazarının ofisinden bir yalanlama geldi.
Koru, “Kulis” köşesinde kendisiyle ilgili başka birtakım iddialar yanıt verirken nedense bu buluşmaya hiç değinmedi. Mesela Çukurambar buluşmasında kendisinin olmadığını açıklamış köşesinde. Ama Kılıç’la görüşüp görüşmediğine dair bir şey yok.
Üzerinden de yaklaşık bir hafta geçti, o zaman doğru mu varsayacağız?
Fehmi Koru bugünlerde önce iddia atıp, sonra yalanlama alan gazetecilerden çok dertli. Halbuki kendisi bütün bir meslek hayatını “kulis haberciliğine” ayırmıştır ve bilir ki kurumlar ve kişiler işlerine gelmeyince hemen yalanlama yayınlar. Bu ortaya atılan iddianın çürütüldüğü anlamına gelmez. Pek çok yalanlanan haber sonradan doğru çıkmıştır.
Belki şimdi bu buluşma iddiası da yalanlanır, önemli değil.
Benim takıldığım başka bir nokta var: Neden son dönemde kritik, tartışmalı, hatta şaibeli birtakım haberlerin ucu hep dönüp dolaşıp Fehmi Koru’ya uzanıyor? Ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye düşünmek doğru mu, emin değilim. Yine de bir şekilde her büyük olay ona bağlanıyor.
Fişleme sanatının en önde gelen icracısı olduğu için belki de. İşin kötüsü o her ne kadar kendi adını temize çıkarmaya çalışıp olaylarla bağı olmadığını kanıtlamak için uğraşsa da, gelişmeler hep aleyhine çalışıyor. Ve biraz daha işin içine dalıyor. İlhan Selçuk’u jurnallediği gün Selçuk’un gözaltına alınmasının tesadüf olduğuna kimseyi inandıramıyor mesela.
Ya da Washinton’da Abdullah Gül’ü Gülen’in onursal başkanı olduğu Rumi Forum’a program dışı bir ziyarette bulunması için ikna etmeye çalıştığı konuşuluyor... Doğru ya da değil, fark etmez, önemli olan bir şekilde bu isimlerle hep onun adı yan yana.
Şimdi de Çukurambar buluşmasında, Kılıç’la görüşmede isminin geçmesi komplo mu, tesadüf mü?
Bence hiçbiri değil. Benim anladığım Fehmi Koru bu iktidar oyununu o kadar çok sevdi ki reklamını yapmaktan da geri duramıyor. Sanırım biraz fazla konuşuyor ve kendi gücü hakkında böbürlenmeyi seviyor.
Daha evvel Ergenekon kapsamında kimlerin gözaltına alınacağını önceden kendi odasında gururla anlatmıştı.
Sanırım bir şekilde kendini her şeyi önceden bilir göstermekten hoşlanıyor. Güç teşhirciliği yapmaktan da. Büyük olaylara bağlanmak, adının oralarda anılmasını istiyor. Belki de bunu gazeteciliği için katma değer olarak görüyor, kim bilir.
Yıllarca marjinal basında, marjinal gazetecilik yapıp bugün iktidara gelince yaşanan bir travma olabilir. Sanki Özal, Demirel gazetecileri gizliden gizliye kıskanılmış, ‘Bir gün onlar gibi olacağım’ diye vakit beklenmiş. İşte o gün geldi: Akrabası devletin üst makamına geçti. Ancak ne Barlas ne Donat ne de Bila bu kadar mesafeyi kaçırmamıştı doğrusu.
Bir kere hiçbiri yakın oldukları liderlerle akraba değildi. Cumhurbaşkanı’nın bir akrabası olan Fehmi Koru karardan bir hafta önce Haşim Kılıç’la buluşursa bu elbette tartışılacaktır. Elbette şaibeli bir buluşmadır bu. Yine AKP’nin propagandasını yapan bir köşe yazarı olarak Koru’nun yazdığı gün yazdığı isim gözaltına alınıyorsa burada da tartışma ve şaibe aramak yerli yerindedir.
Kılıç’ın ikinci Taha vakası
Haşim Kılıç’ın karardan önce görüştüğü isimlerle ilgili spekülasyonlara bir yenisi daha eklendi. İlk defa açıklıyorum. Konuşulanlara göre kararın açıklanmasından tam üç gün önce Doğan Grubu’nun AKP işlerinden sorumlu üyesi gazeteci-yazar Taha Akyol’la buluşmuş. Miliyet’te yazan ve CNN Türk’ü yöneten Akyol, AKP’ye yakın bir gazeteci. Bu buluşma da en az Koru’yla buluşma iddiası kadar şoke edici. Ve tabii her türlü tartışmaya açık.
İşin tuhafı bir de CNN Türk koridorlarında, Taha Akyol’un karar açıklanmadan önce bilirkişi edasıyla “AKP kapatılmayacak, sadece para cezası alacak” demişliği de var. Kapalı kapılar ardında söylenen bu sözler Akyol’un siyasi projeksiyon becerisi mi, yoksa istihbarat mı? İşte bu da çok ilginç bir soru.
Tabii bir de işin Haşim Kılıç yönü var. Kendisi de kimsenin yapamadığını yaptı, ülkenin en yüce yargı organına, hepimizin garantimiz diye gördüğümüz bir kuruma inancımızı sarsmayı başardı.
Oray Eğin - Akşam, 12 Ağustos 2008
Haşim Kılıç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Haşim Kılıç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Ağustos 2008
02 Ağustos 2008
30 Mayıs 2008
Bu Gidişle
Anayasa Mahkemesi içeriden dışarıdan baskı altında.
İktidarın devlet kadrolarını kendi amaçlarına yatkın, tarikatçı kişilerle doldurmasına ses çıkarılmıyor; şimdilik ordu dışında hemen her çevreyi laiklik karşıtı kişilerin işgal etmesine karşın bu gelişmeler eleştiri konusu yapılmıyor.
Batı, kendi dünyasında yargının tarafsız ve yansız olmasına fevkalade özen gösteriyor. Lakin bir türlü kendilerinden sayamadıkları Türkiye’de yaşananları irdelemeye geldi mi, AB’den ABD’ye kadar hemen bütün Batı dünyası AKP’yi kapatma kararı çıkmasını engellemek için Anayasa Mahkemesi’ni baskı altında tutuyor ve... Tarafsız olması gereken Anayasa Mahkememizin başta başkan ve kimi üyelerinin kafa yapısı itibarıyla AKP’nin yüksek yargı içinde temsilcileri olduğuna değinmiyorlar.
Örneğin Batılı çevreler Yüksek Mahkeme Başkanlığı’na seçilen Haşim Kılıç’ın dinci AKP’ye yakın durduğunu bal gibi biliyorlar.
Eski Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, yazılarıyla kitaplarındaki bölümlerle (örneğin son kez ‘AKP Çoktan Kapatılmalıydı’ başlıklı yapıtıyla) “Haşim Kılıç olayını” içimizdeki, dışımızdaki çevrelere, başta laiklik, dinci kadrolaşmaya karşı çıkan partilere (örneğin CHP’ye) anlatmaya çalıştı.
Ne çare uyarılarına kulak asan olmadı. Bir kez de biz deneyelim. Laik rejimin olmakla olmamak arasında kaldığı bu süreçte Haşim Kılıç’ı kamuoyuna bir kez daha tanıtmaya çalışalım.
Neden mi? Zira, Anayasa Mahkemesi’nin vazgeçilmez laiklik ilkesine karşı yasal girişimlere ve laiklik karşıtlığının odak noktası haline gelen AKP’nin kapatılması davasına bakacağı sırada bu konularda taraflı olduğu bilinen Haşim Kılıç hâlâ koltuğunda oturuyor.
***
Haşim Kılıç’ı tartışmaya açan açıklamaların tarihi Erdal İnönü’nün parti genel başkanlığına kadar uzanıyor. Sayıştay Yasası anayasaya aykırı biçimde değiştiriliyor. Böylece Sayıştay Genel Kurulu’nun aday gösterdiği üç kişiden biri Haşim Kılıç.
Kim bu Haşim Kılıç? Anayasa Mahkemesi’ne üye olacak hukuksal bilgi birikimi olan birisi mi? Yüksek ticaret mezunu olması soruyu yanıtlamaya yeter de artar bile.
Anayasa Mahkemesi Sayıştay Yasası’nı iptal ediyor; fakat Yüksek Mahkeme iptal kararları geriye yürümez diyor ve... Kılıç anayasaya aykırı bir yasayla geldiği Anayasa Mahkemesi’ne üye.
***
Kılıç’ın cemaziyülevveli kamuoyuna yansıyor. Gazetelerde yazılar: Nakşibendi tarikatından Haşim Kılıç’ı, Nakşibendi tarikatından Cumhurbaşkanı Turgut Özal Anayasa Mahkemesi’ne atadı!
Üyeliğe seçildiği günün ertesi bir gazeteci soruyor Kılıç’a: “Siz laik misiniz?” Laikim diyemiyor Kılıç, “Polemiğe girmeyelim” gibi kaçamak bir yanıtla soruyu karşılıyor.
23 Nisan 2003. TBMM Başkanı Arınç’ın bayram vesilesiyle türbanlı eşiyle düzenlediği resmi kabule Cumhurbaşkanı Sezer başta, Genelkurmay Başkanı ve komutanlar katılmıyorlar.
Haşim Kılıç, “…Devletimden değil ama devlet adamlarımızdan utanıyorum…” diyor.
Eşi de türbanlı. Laikliğe karşı olan tavrını bu vesileyle sergiliyor.
Oysa, Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşu hakkındaki yasanın 47. maddesi gereğince “Anayasa Mahkemesi başkan ve üyeleri tarafsız hareket edemeyecekleri kanısını haklı kılan hallerin dava açılmadan veya iş mahkemeye gelmeden önce mevcut olduğu iddiasıyla reddolunabilir”.
***
Tabii Kılıç, görevinden ayrılmayı düşünmediği gibi ayrılmasını isteyene de rastlanmıyor. Vural Savaş’ın yazdığı gibi: Ne yazık ki, Anayasa Mahkememizin Cumhuriyetimizin yaşamsal önemde iki kararında Haşim Kılıç (ve bir iki arkadaşının) oyu ve oyları belirleyici olacaktır.
Haşim Kılıç, kimliğini açığa çıkaran son iki davranışıyla dikkat çekti.
Türbanı serbest bırakan AKP anayasa değişikliğini incelemek üzere, yüksek mahkemede görevli 20’den fazla raportör arasında cımbızla seçtiği ve laikliğe karşı yazılarıyla tanınan ve türban konusunda peşin hükme sahip raportör Osman Can’ı görevlendirdi.
Bu tavrını sürdürdü. AKP kapatma davasını inceleme görevini yine aynı kişiye raportör Osman Can’a verdi.
AKP böylece devlet kadrolarını kendine uygun olanlardan seçme çabasını yüksek mahkemede de yandaşlar kazanarak sürdürüyor.
RTE’ye yasak gelirse siyaseti bağımsız olarak sürdürebileceğini, böylece hiçbir şeyin değişmeyeceğini, ortada fol yok yumurta yokken Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Muammer Aydın da açıklayınca…
AKP sayesinde hâlâ yargıya siyaset, hatta dini anlayışla siyasetin bulaşmadığı söylenebilir mi?
Cüneyt Arcayürek - Cumhuriyet, 21 Mayıs 2008
İktidarın devlet kadrolarını kendi amaçlarına yatkın, tarikatçı kişilerle doldurmasına ses çıkarılmıyor; şimdilik ordu dışında hemen her çevreyi laiklik karşıtı kişilerin işgal etmesine karşın bu gelişmeler eleştiri konusu yapılmıyor.
Batı, kendi dünyasında yargının tarafsız ve yansız olmasına fevkalade özen gösteriyor. Lakin bir türlü kendilerinden sayamadıkları Türkiye’de yaşananları irdelemeye geldi mi, AB’den ABD’ye kadar hemen bütün Batı dünyası AKP’yi kapatma kararı çıkmasını engellemek için Anayasa Mahkemesi’ni baskı altında tutuyor ve... Tarafsız olması gereken Anayasa Mahkememizin başta başkan ve kimi üyelerinin kafa yapısı itibarıyla AKP’nin yüksek yargı içinde temsilcileri olduğuna değinmiyorlar.
Örneğin Batılı çevreler Yüksek Mahkeme Başkanlığı’na seçilen Haşim Kılıç’ın dinci AKP’ye yakın durduğunu bal gibi biliyorlar.
Eski Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş, yazılarıyla kitaplarındaki bölümlerle (örneğin son kez ‘AKP Çoktan Kapatılmalıydı’ başlıklı yapıtıyla) “Haşim Kılıç olayını” içimizdeki, dışımızdaki çevrelere, başta laiklik, dinci kadrolaşmaya karşı çıkan partilere (örneğin CHP’ye) anlatmaya çalıştı.
Ne çare uyarılarına kulak asan olmadı. Bir kez de biz deneyelim. Laik rejimin olmakla olmamak arasında kaldığı bu süreçte Haşim Kılıç’ı kamuoyuna bir kez daha tanıtmaya çalışalım.
Neden mi? Zira, Anayasa Mahkemesi’nin vazgeçilmez laiklik ilkesine karşı yasal girişimlere ve laiklik karşıtlığının odak noktası haline gelen AKP’nin kapatılması davasına bakacağı sırada bu konularda taraflı olduğu bilinen Haşim Kılıç hâlâ koltuğunda oturuyor.
***
Haşim Kılıç’ı tartışmaya açan açıklamaların tarihi Erdal İnönü’nün parti genel başkanlığına kadar uzanıyor. Sayıştay Yasası anayasaya aykırı biçimde değiştiriliyor. Böylece Sayıştay Genel Kurulu’nun aday gösterdiği üç kişiden biri Haşim Kılıç.
Kim bu Haşim Kılıç? Anayasa Mahkemesi’ne üye olacak hukuksal bilgi birikimi olan birisi mi? Yüksek ticaret mezunu olması soruyu yanıtlamaya yeter de artar bile.
Anayasa Mahkemesi Sayıştay Yasası’nı iptal ediyor; fakat Yüksek Mahkeme iptal kararları geriye yürümez diyor ve... Kılıç anayasaya aykırı bir yasayla geldiği Anayasa Mahkemesi’ne üye.
***
Kılıç’ın cemaziyülevveli kamuoyuna yansıyor. Gazetelerde yazılar: Nakşibendi tarikatından Haşim Kılıç’ı, Nakşibendi tarikatından Cumhurbaşkanı Turgut Özal Anayasa Mahkemesi’ne atadı!
Üyeliğe seçildiği günün ertesi bir gazeteci soruyor Kılıç’a: “Siz laik misiniz?” Laikim diyemiyor Kılıç, “Polemiğe girmeyelim” gibi kaçamak bir yanıtla soruyu karşılıyor.
23 Nisan 2003. TBMM Başkanı Arınç’ın bayram vesilesiyle türbanlı eşiyle düzenlediği resmi kabule Cumhurbaşkanı Sezer başta, Genelkurmay Başkanı ve komutanlar katılmıyorlar.
Haşim Kılıç, “…Devletimden değil ama devlet adamlarımızdan utanıyorum…” diyor.
Eşi de türbanlı. Laikliğe karşı olan tavrını bu vesileyle sergiliyor.
Oysa, Anayasa Mahkemesi’nin kuruluşu hakkındaki yasanın 47. maddesi gereğince “Anayasa Mahkemesi başkan ve üyeleri tarafsız hareket edemeyecekleri kanısını haklı kılan hallerin dava açılmadan veya iş mahkemeye gelmeden önce mevcut olduğu iddiasıyla reddolunabilir”.
***
Tabii Kılıç, görevinden ayrılmayı düşünmediği gibi ayrılmasını isteyene de rastlanmıyor. Vural Savaş’ın yazdığı gibi: Ne yazık ki, Anayasa Mahkememizin Cumhuriyetimizin yaşamsal önemde iki kararında Haşim Kılıç (ve bir iki arkadaşının) oyu ve oyları belirleyici olacaktır.
Haşim Kılıç, kimliğini açığa çıkaran son iki davranışıyla dikkat çekti.
Türbanı serbest bırakan AKP anayasa değişikliğini incelemek üzere, yüksek mahkemede görevli 20’den fazla raportör arasında cımbızla seçtiği ve laikliğe karşı yazılarıyla tanınan ve türban konusunda peşin hükme sahip raportör Osman Can’ı görevlendirdi.
Bu tavrını sürdürdü. AKP kapatma davasını inceleme görevini yine aynı kişiye raportör Osman Can’a verdi.
AKP böylece devlet kadrolarını kendine uygun olanlardan seçme çabasını yüksek mahkemede de yandaşlar kazanarak sürdürüyor.
RTE’ye yasak gelirse siyaseti bağımsız olarak sürdürebileceğini, böylece hiçbir şeyin değişmeyeceğini, ortada fol yok yumurta yokken Yüksek Seçim Kurulu Başkanı Muammer Aydın da açıklayınca…
AKP sayesinde hâlâ yargıya siyaset, hatta dini anlayışla siyasetin bulaşmadığı söylenebilir mi?
Cüneyt Arcayürek - Cumhuriyet, 21 Mayıs 2008
19 Mayıs 2008
AKP Tuzu da Kokutuyor!
Demokrasimizin bugünkü görünümünü en iyi anlatan deyimlerden biri şu olsa gerek:
Tuz kokarsa!
Demokrasilerin “tuzu” hukuktur.
Hukuk yara alırsa, tedirginleşirse, baskı altına alınırsa, orada ne adaletten söz edebilirsiniz, ne sağlıklı yönetimden.
AKP yelpazesi, altı yıl boyunca yaptıklarını iyi bildiği için kapatma davasının nasıl seyredeceğini herkesten iyi biliyor. O nedenle de bu süreci yıpratmak, satranç tahtasını sallayıp her şeyin karmakarışık hale gelmesini sağlamak için her şeyi yapıyor.
Bu hafta içinde yargı kurumlarının çevresinde dolaşan haberlere baktığımızda; yargının, önemli kısmının hâlâ su yüzünde olmayan ciddi bir baskı altında olduğunu görüyoruz.
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün izlenme gözaltısının ardından yaptığı açıklamalar, şu soruları öne çıkarıyor:
1- Mahkeme üyelerinin tümü böyle bir takip altında mı?
2- Mahkeme üyeleriyle ilgili yapılan kulis yorumlarında, 7 ya da 9 üyenin mahkeme geleneklerine dayalı oy vereceği konuşuluyor. Amaç salt onları yıldırmak mı?
3- Dava en erken önümüzdeki sonbaharda bitebilir. O güne dek mahkeme üyelerine yönelik yeni sürprizler var mı?
***
Soruların ikinci şıkkını ayrıca sütuna yatıralım... Davanın gündeme alınması oybirliğiyle, davanın içine Gül’ün de katılması 4’e karşı 7 oyla kabul edildi. Bu oylama elbette sonucu bağlamaz ama, yorum yapma hakkı verir!
7 üyeye karar aşamasında 1 ya da 2 üyenin daha katılabileceği konuşuluyor. Katılacak kişi ya da kişiler arasında Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç’ın olmayacağı öngörülüyor.
Kılıç, hem kapatma davalarına farklı bakıyor, hem AKP ile görevi gereği de ilişki içinde!
Öyle anlaşılıyor ki 7-9 üyeyle ilgili ne yapılabilir sorusu iktidar çevrelerinin başlıca gündemi...
Kılıç’ın davranış biçimiyle ilgili somut örnek, son dönemdeki davalarda görevlendirilen raportör... Hem türban davasına hem kapatma davasına aynı kişi raportör tayin edildi...
Görevlendirmeyi kim yaptı?
Kılıç...
Türban raporunu 80 günde yazan Osman Can, görüşlerini kamuoyundan da saklamayan bir kişi. Son iki yıl içinde yayımlanan yazılarında şu tür konuları işliyor:
- Anayasa değişikliğinde AKP pasif davranıyor...
- Bürokratik seçkinlerin iktidarı yitirdiği bir dönemden geçiyoruz...
- Askerlik zorunlu olmaktan çıkarılmasa bile en azından vicdani ret tartışılmalı...
Elimizde Can’ın değişik zamanlarda yayımlanmış 30 sayfaya yakın yazısı var. Can, her konuda istediği gibi düşünebilir, düşüncesini açıklayabilir. Ama Anayasa Mahkemesi raportörünün en azından kurumuna saygılı olması gerekir.
***
Dün Danıştay saldırısının ikinci yıldönümüydü. Saldırıda yaşamını yitiren Mustafa Yücel Özbilgin anılırken Adalet Bakanı’nın bulunmaması yadırgatıcı bir durum değil!
Danıştay Başkanvekili Gönül Önbilgin’in, anma töreninde “yargıya saldırılardan” söz etmek durumunda kalması da içinden geçtiğimiz sürecin fotoğrafı...
AKP, yargı kurumlarını zayıflatarak hukuku esir alabileceğini düşünüyor ama, hem ülkesel hem küresel bellek diyor ki:
Adalet gücünü elinde tutan kişileri zayıflatarak hukuku ortadan kaldıramazsınız!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 18 Mayıs 2008
Tuz kokarsa!
Demokrasilerin “tuzu” hukuktur.
Hukuk yara alırsa, tedirginleşirse, baskı altına alınırsa, orada ne adaletten söz edebilirsiniz, ne sağlıklı yönetimden.
AKP yelpazesi, altı yıl boyunca yaptıklarını iyi bildiği için kapatma davasının nasıl seyredeceğini herkesten iyi biliyor. O nedenle de bu süreci yıpratmak, satranç tahtasını sallayıp her şeyin karmakarışık hale gelmesini sağlamak için her şeyi yapıyor.
Bu hafta içinde yargı kurumlarının çevresinde dolaşan haberlere baktığımızda; yargının, önemli kısmının hâlâ su yüzünde olmayan ciddi bir baskı altında olduğunu görüyoruz.
Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt’ün izlenme gözaltısının ardından yaptığı açıklamalar, şu soruları öne çıkarıyor:
1- Mahkeme üyelerinin tümü böyle bir takip altında mı?
2- Mahkeme üyeleriyle ilgili yapılan kulis yorumlarında, 7 ya da 9 üyenin mahkeme geleneklerine dayalı oy vereceği konuşuluyor. Amaç salt onları yıldırmak mı?
3- Dava en erken önümüzdeki sonbaharda bitebilir. O güne dek mahkeme üyelerine yönelik yeni sürprizler var mı?
***
Soruların ikinci şıkkını ayrıca sütuna yatıralım... Davanın gündeme alınması oybirliğiyle, davanın içine Gül’ün de katılması 4’e karşı 7 oyla kabul edildi. Bu oylama elbette sonucu bağlamaz ama, yorum yapma hakkı verir!
7 üyeye karar aşamasında 1 ya da 2 üyenin daha katılabileceği konuşuluyor. Katılacak kişi ya da kişiler arasında Mahkeme Başkanı Haşim Kılıç’ın olmayacağı öngörülüyor.
Kılıç, hem kapatma davalarına farklı bakıyor, hem AKP ile görevi gereği de ilişki içinde!
Öyle anlaşılıyor ki 7-9 üyeyle ilgili ne yapılabilir sorusu iktidar çevrelerinin başlıca gündemi...
Kılıç’ın davranış biçimiyle ilgili somut örnek, son dönemdeki davalarda görevlendirilen raportör... Hem türban davasına hem kapatma davasına aynı kişi raportör tayin edildi...
Görevlendirmeyi kim yaptı?
Kılıç...
Türban raporunu 80 günde yazan Osman Can, görüşlerini kamuoyundan da saklamayan bir kişi. Son iki yıl içinde yayımlanan yazılarında şu tür konuları işliyor:
- Anayasa değişikliğinde AKP pasif davranıyor...
- Bürokratik seçkinlerin iktidarı yitirdiği bir dönemden geçiyoruz...
- Askerlik zorunlu olmaktan çıkarılmasa bile en azından vicdani ret tartışılmalı...
Elimizde Can’ın değişik zamanlarda yayımlanmış 30 sayfaya yakın yazısı var. Can, her konuda istediği gibi düşünebilir, düşüncesini açıklayabilir. Ama Anayasa Mahkemesi raportörünün en azından kurumuna saygılı olması gerekir.
***
Dün Danıştay saldırısının ikinci yıldönümüydü. Saldırıda yaşamını yitiren Mustafa Yücel Özbilgin anılırken Adalet Bakanı’nın bulunmaması yadırgatıcı bir durum değil!
Danıştay Başkanvekili Gönül Önbilgin’in, anma töreninde “yargıya saldırılardan” söz etmek durumunda kalması da içinden geçtiğimiz sürecin fotoğrafı...
AKP, yargı kurumlarını zayıflatarak hukuku esir alabileceğini düşünüyor ama, hem ülkesel hem küresel bellek diyor ki:
Adalet gücünü elinde tutan kişileri zayıflatarak hukuku ortadan kaldıramazsınız!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 18 Mayıs 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
