AKP hükümetinin Názım Hikmet'i tekrar vatandaşlığa alması ile Ergenekon operasyonu arasında nasıl bir ilişki olabilir.
İlk bakışta birbirinden farklı iki olay gibi görünüyor. Acaba öyle mi? Büyük şairin neden vatandaşlıktan çıkarıldığını biliyor musunuz? Ya yurtdışına neden kaçtığını? Süreç Názım Hikmet'in 28 yıla mahkûm edilmesiyle başladı. Bu mahkemenin gerekçesi neydi biliyor musunuz? "Darbeye teşebbüs!" Peki delil neydi? Hayır, telefon kayıtları değildi! Gelin usta şairin -ilginçtir- Silivri açıklarına demirlemiş Erkin gemisinde yargılanmasına neden olan olaylar dizisine göz atalım.
TARİH: 17 Ocak 1938.
Yer: İstanbul.
Emniyet görevlileri akşam saatlerinde Nişantaşı'ndaki İpek Film Stüdyosu'nu bastı. Bir süredir orada çalışan Názım Hikmet'i sordu.
İpek Film Stüdyosu'nun sahibi -rahmetli İsmail Cem'in babası- ve aynı zamanda Názım Hikmet'in yakın arkadaşı İhsan İpekçi, biraz önce çıktığını söyledi.
Polisler stüdyoda arama yaptı. Názım Hikmet'e ait bazı defter ve kitaplara el koydular.
Sonra İhsan İpekçi'yi de yanlarına alarak birkaç sokak ötedeki Názım Hikmet'in evine gittiler.
Kapıyı Názım Hikmet'in eşi Piraye açtı. Názım Hikmet evde yoktu. Polisler, odalarında uyuyan iki çocuğu -Memet Fuat ve Suzan'ı- uyandırmamaya çalışarak, evde arama yaptı. Bazı yazılara ve kitaplara el koydu.
Bu arada Názım Hikmet'in nerede olduğunu öğrendiler; halasının oğlu gazeteci-yazar Celalettin Ezine'nin Beyoğlu'ndaki evindeydi.
Paris Üniversitesi mezunu hala oğlu Celalettin Ezine, yakın arkadaşı İstanbul Üniversitesi öğretim üyesi Hilmi Ziya Ülken ile birlikte bir düşün dergisi çıkarmak istiyordu. Yayın hayatındaki tecrübesinden dolayı Názım Hikmet'in fikrini almak için yemeğe davet etmişlerdi.
Eve baskın yapılınca şaşırdılar. Polisler, Názım Hikmet'i alıp gittiler.
Şair ne ile suçlandığını henüz bilmiyordu.
Oysa her şey altı ay önce başlamıştı...
Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz
Názım Hikmet ilk kez 1925 yılında Ankara İstiklal Mahkemesi'nde yargılandı. Bunu diğer davalar takip etti. Davalar genellikle gazetelere yazdığı makaleler yüzünden açılıyordu.
Son olarak 30 Aralık 1936'da gözaltına alınmış ve bu davadan 21 Haziran 1937'de tahliye edilmişti. Ancak karar Yargıtay aşamasındaydı. Bu nedenle çok dikkatli davranıyordu. Artık 35 yaşındaydı. Evliydi; Piraye'nin iki çocuğuna babalık yapıyordu. Muhsin Ertuğrul sayesinde İpek Film Stüdyosu'nda iş bulmuştu. Makalelerini bile artık takma isimle yazıyordu.
Fakat...
1937 yılının bir ağustos günü İpek Sineması holünde karşısına çıkan bir kişi yaşamını altüst etti. Bu kişi, Harp Okulu öğrencisi Ömer Deniz'di.
Názım Hikmet'e hayran olduğunu, gazetelerdeki yazılarını hep okuduğu, Harp Okulu'ndaki arkadaşlarının da kendisini çok takdir ettiğini söyledi.
Üzerinde askeri üniforması olan genç birinin bu derece kendine yakınlık göstermesi Názım Hikmet'i şüphelendirdi. Teşekkür edip, işini bahane ederek uzaklaştı. Ancak canı sıkılmıştı. Telefon rehberinden Emniyet Müdürlüğü'nün telefonunu buldu; 1. Şube'den Başkomiser Salih Tanyeri'yle konuştu:
"Benim her şeyim ortada; nerde oturduğum, nerde çalıştığım, ne yazdığım, kimlerle konuştuğum. Hiçbir gizli saklım yok. Asker kılığında polisler gönderip beni rahatsız etmeyin. Herkesin gözü önünde evimin ekmeğini kazanmaya çalışıyorum. Benden ne istiyorsunuz?.."
Názım Hikmet, meselenin kapandığını sandı.
Oysa polis, "Bunda bir iş var" deyip, Ankara'yı uyardı ve Ömer Deniz takibe alındı.
Aradan günler geçti...
Ömer Deniz bu kez üzerinde askeri üniformasıyla 3 Aralık 1937'de Názım Hikmet'in Nişantaşı'ndaki evine geldi. Názım ve Piraye evde yoktu. Kapıyı evin emektarı Nine Hanım açtı. Ömer Deniz, Názım Hikmet'e not yazmak için sofadaki sandalyeye oturdu. Tam sırada Názım ile Piraye geldi.
Názım Hikmet karşısında Ömer Deniz'i görünce sinirlendi. "Evime bir hileyle nasıl girersiniz" diye bağırdı. Piraye eşini sakinleştirdi. Ömer Deniz özür diledi, sadece bir iki küçük sorusu olduğunu söyledi. Názım Hikmet sakinleşti, "Ne istiyorsun" dedi.
İlk sorusu, "Subay çıkınca erlere ne öğretelim" oldu. Názım Hikmet, "Talimatlarınızda ne yazıyorsa onu öğreteceksiniz. Anayasamızdaki altı oku öğretin, Atatürk milliyetçiliği dışına çıkmayın" deyip kestirip attı. Ömer Deniz'in bu kez Marx ve Engels ile ilgili soru sormak istemesi üzerine, "Bunları ansiklopedilerde bulabilirsiniz, ben bilgin değilim" diyerek zorunlu konuğunu evden çıkardı.
Genç idealist Ömer Deniz, polis tarafından izlendiğinin ve farkına varmadan hayranı olduğu büyük şairin başına ne belalar açtığının farkında bile değildi.
Harp Okulu'nda arama
Hala oğlunun evinde gözaltına alınan Názım Hikmet, İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde fazla kalmadı.
Apar topar Ankara'ya götürüldü.
Ankara'ya götürülmesinin nedeni, Harp Okulu'ndaki başlayan soruşturmayla ilgiliydi.
Okulda arama yapılmış ve bazı öğrencilerin dolaplarında Názım Hikmet'in; 835 Satır, Benerci Kendini Niçin Öldürdü, Şeyh Bedreddin Destanı gibi şiir kitapları bulunmuştu. Ayrıca bazı askeri öğrencilerin yataklarının altından; İşçi Sınıfı İhtilali, Bolşeviklik Alemi, Stalin'in Hayatı, Puşkin'in Hayatı gibi eserler çıkmıştı.
Öğrenciler; 5409 yaka numaralı Ömer Deniz, 5271 İbrahim Abdülkadir Meriçboyu (Şair A. Kadir), 5408 Şadi Alkılıç (Yazar, nám-ı diğer Şadi Baba), 5227 Necati Çelik, 5202 Naci Fişek, 5362 Orhan Alkaya, 1132 Galip Arda, 5273 İsmail Özdemir'di.
Sosyalizme inanan 20'li yaşlarındaki bu askeri öğrenciler gizlice örgütlenmişti. Liderleri Ömer Deniz'di.
Soruşturmayı yürütenlere göre, fikri lider Názım Hikmet'ti. Ömer Deniz'in İstanbul'da evine gitmesi bunun en önemli kanıtıydı!
Darbe teşebbüsü iddiası
Názım Hikmet, Ankara'ya geldiği gün sorgulandı. Harp Okulu öğrencilerini kışkırtarak darbe yapmak iddiasıyla gözaltına alınmıştı. İddiaları reddetti.
Ankara Merkez Komutanlığı'ndaki cezaevinin tek kişilik hücresine konuldu.
24 Mart 1938'de hákim karşısına çıktı.
Askeri Usul Yasası'na göre sanıkları savunacak avukatları "Adli Amir"in onaylaması gerekiyordu. Názım Hikmet'in avukatı İrfan Emin Kösemihaloğlu kabul edilmemişti.
Ankara'dan Fuat Ömer Keskinoğlu ve Saffet Nezihi Bölükbaşı bulundu.
Názım Hikmet mahkemede şöyle dedi:
"Hapishanede 67 gündür haksız yere ve delili olmayan ağır bir ithamla yatmanın azabı içindeyim. Ben Cumhuriyet'in, Mustafa Kemal'in Türkiye'ye getirdiklerinin ne büyük hizmetler olduğu idrakı içindeyim. Komünist olmam, Mustafa Kemal Paşa'ya saygı duymama, Anayasa'daki altı ilkeye sahip çıkmama máni değildir, yazılarım bunun delilidir.
Marksist bir kültürle yetişmiş, kendi milli kültür kökenlerinden istifade edebilmiş bir şair olarak bir öğrenciye, hem de polisliğinden şüphe ettiğim birine komünizmi tavsiye etmem aklın alamayacağı bir yakıştırmadır. Ömer Deniz'e ordu içinde görev vermem de mümkün değildir."
Sanık Ömer Deniz de Názım Hikmet'i doğruladı. Şairin öyle bir telkini, tavsiyesi, direktifi olmamıştı.
Bu sözler üzerine Názım Hikmet rahatladı.
Mahkeme, karar vermek için duruşmayı 29 Mart'a erteledi.
Avukatlarına göre şair "yüzde bin beş yüz" beraat edecekti.
Ve Askeri Hákim Kazım Yalman kararı açıkladı:
"Ordu içinde kışkırtma çıkarmak isteyen Názım Hikmet, Askeri Ceza Kanunu'nun 94. maddesine göre 15 yıla mahkûm edilmiştir!"
Názım Hikmet dondu kaldı.
Ömer Deniz 9 yıla mahkûm edilmişti, ancak yaşı 21'den küçük olduğu için cezası 7.5 yıla indirildi. (Ömer Deniz cezasını çekip cezaevinden çıktıktan sonra oyuncakçı dükkánı açtı. Bu dükkándaki çırağı kimdi dersiniz; Müjdat Gezen!)
Názım Hikmet davanın hukuki değil siyasi olduğunu anlamıştı. Yoksa hayatında iki kez gördüğü ve üstelik ajan sanıp polise bildirdiği biriyle konuştuğu için nasıl 15 yıl ceza alabilirdi?
Gazeteci Falih Rıfkı Atay, yıllar sonra TBMM'de Kazım Özalp'ten duyduğu sözleri yazdı: "Vesika yokmuş ha? Delil bulunamazmış ha? Biz onu Divani Harbe mahkûm ettirelim de gününü görsün." (Dünya Gazetesi, 2 Mayıs 1965)
Názım Hikmet, İstanbul'a yakın İmralı Cezaevi'ne nakledilmesini talep etti, ancak aniden İstanbul'a götürüldü. Yargıtay, Názım Hikmet'in 21 Haziran 1937'de tahliye olduğu bir önceki davanın kararını bozmuştu. Dava yeni baştan görülecekti. Fakat Názım Hikmet'i İstanbul'da bir sürpriz dava daha bekliyordu.
Erkin gemisinin özel olarak hazırlanmış duruşma salonunda görülecek bu davanın konusu neydi dersiniz; kitap okutarak donanma personelini darbeye teşvik etmek!
Názım Hikmet'ten Atatürk'e mektup
"CUMHURREİSİ Atatürk'ün Yüksek Katına,
Türk Ordusunu 'isyana teşvik' ettiğim iddiasıyla 'on beş yıl ağır hapis' cezası giydim. Şimdi de Türk Donanmasını 'isyana teşvik etmekle' suçlanıyorum.
Türk inkılabına ve senin adına ant içerim ki suçsuzum.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Kör değilim ve senin yaptığın her ileri dev hamleyi anlayabilen bir kafam, yurdumu seven bir yüreğim var.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Yurdumun ve inkılapçı senin karşında alnım açıktır.
Yüksek askeri makamlar, devlet ve adalet, küçük bürokrat ve gizli rejim düşmanlarınca aldatılıyorlar.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Deli, serseri, mürteci, satılmış; inkılap ve yurt haini değilim ki, bunu bir an olsun düşünebileyim.
Askeri isyana teşvik etmedim.
Senin eserine ve sana, aziz olan Türk dilinin inanmış bir şairiyim. Sırtıma yüklenen ve yükletilecek hapis yıllarını taşıyabilecek kadar sabırlı olabilirdim. Büyük işlerinin arasında seni bir Türk şairinin felaketi ile alakalandırmak istemezdim.
Bağışla beni. Seni bir an kendimle meşgul ettimse, alnıma vurulmak istenen bu 'inkılap askerini isyana teşvik' damgasının ancak senin ellerinle silinebileceğine inandığımdandır.
Başvurabileceğim en inkılapçı baş sensin.
Kemalizm ve senden adalet istiyorum.
Türk inkılabına ve senin başına ant içerim ki, suçsuzum."
Bu mektup Atatürk'e ulaşamadı.
Atatürk ağır hastaydı.
Názım Hikmet'in akrabası Ali Fuat Cebesoy'un çabaları da yetmedi. Cebesoy okul yıllarından beri arkadaşı olan Atatürk'e olayı ancak hasta yatağında iletebildi, Atatürk, "Görüyorsun ne durumdayım, Mareşal'i darıltmadan siz bir çözüm bulun" dedi.
Mareşal; Genelkurmay Başkanı Orgeneral Fevzi Çakmak'tı. Davalarla özel olarak ilgilenmişti. Her taşın altında komünist aramıştı.
Ne ilginçtir, yıllar sonra Genelkurmay Başkanlığı'ndan alınınca bunu kabul edemedi, politikaya atıldı; İnsan Hakları Derneği'ni kurdu ve bu nedenle komünist olmakla itham edildi!
Diyeceksiniz ki mesele sadece komünizmin tehlikeli görülmesi sonucu Názım Hikmet başta olmak üzere onlarca kişinin cezaevlerine tıkılması mıydı?
Eğer ortada hukuk yoksa biliniz ki siyasal bir çekişme vardır. Örneğin, Mustafa Kemal hasta yatağında iken siyasetin gündeminde "milli şefin" kim olacağı sorusu vardı. Bir yanda Şükrü Kaya, Tevfik Rüştü Aras gibi Sovyetler Birliği ile yakın dış politika yürütenler, öbür yanda diğerleri...
Eh komünistler orduyu kışkırtıyorsa Kaya ve Aras'ın "milli şef" olmasına olanak yoktu.
Zaten sonra ikisi de tasfiye edildiler.
Demem o ki meselelere daha geniş açıdan bakmakta hep yarar var.
Názım Hikmet de Silivri'de yargılandı
NÁZIM Hikmet, Ankara'dan İstanbul'a getirilerek Sultanahmet Cezaevi'ne kondu. Ancak burada uzun kalmadı, haziran ayının son günü Donanma Komutanlığı'na bağlı askerler tarafından Erkin gemisine götürüldü. Önce tuvalete, sonra da ambara hapsedildi. Sürekli seyir halindeki gemide 40 gün kaldı.
Yargılama 10 Ağustos'ta gemide yapıldı. Gemi Silivri açıklarına demir atmıştı.
Peki, dava konusu neydi: Kitap okumak!
Yavuz gemisinde görevli bazı astsubay ve erlerin kitap okudukları istihbaratı alınmıştı. Kitaplar bir "kaynaktan" geliyordu.
Doktor Hikmet Kıvılcımlı ve eşi Fatma Nudiye Yalçı, "Kıvılcım Kütüphanesi" adında bir yayınevi kurmuşlardı. Buraya gidip gelen 20 yaşındaki (Yazar) Kerim Korcan, arkadaşlarıyla birlikte "Kitap Sevenler Derneği" diye bir topluluk oluşturmuştu. Kerim Korcan'ın ağabeyi Haydar Korcan, askerliğini Yavuz zırhlısında yapıyordu. Hafta sonları gelip buradan kitap alıyor, okuyup geri veriyordu. Zamanla gemideki diğer astsubay ve erler de kitap okumaya başlamıştı.
Buraya kadar her şey normaldi. Ancak Ankara Harp Okulu'ndaki gelişmeler, gözleri bir anda Yavuz zırhlısına çevirmişti. Gemide gizli bir örgütlenme filan yoktu ama sol yayınları okuyanların ileride ne yapacağı belli olmazdı.
Donanma personelini kitap okutup kışkırtarak darbe yapmayı düşünenler olabilirdi
O halde...
25 Nisan 1938'de operasyon başladı.
Hikmet Kıvılcımlı, eşi ve Kerim Korcan gözaltına alındı. Bir ay emniyette işkence gördüler. Gözaltına alınan sanık sayısı 28 kişi oldu.
Soruşturma, ağır baskılar altında kışkırtıcı muhbirler kullanılarak sürdürüldü.
Bu muhbirlerden Astsubay Hamdi Alevtaş'a göre, dört yıl önce tanıştığı Názım Hikmet kendisinden, erlerin mektuplarını okuyup yoksul olanların adreslerini bildirmesini istemişti! Öyle ya, komünistler yoksul bulmakta zorlanıyorlardı!
Soruşturmayı yürüten Savcı Haluk Şehsuvaroğlu davanın hukuki değil siyasi olduğunu anlayarak istifa etti. Üstelik bu durum kendisini çok rahatsız etti, yargıçlıktan ayrıldı.
Okunan kitapların yasak olmadığı Adalet Bakanlığı tarafından mahkemeye bildirilmesi üzerine Savcı Şerif Budak'ın ettiği söz tarihe geçti: "Biz bu davada delil arayacak kadar saf değiliz."
Davada adaleti hakim kılmak isteyen hákimler de vardı. Mahkeme Başkanı Amiral Hüsnü Gökdenizer, "Ortada hiçbir şey yok, bu çocuklara yazık ediyorsunuz. Bu yaptığınız donanmaya kötülüktür" diyerek istifasını verdi.
10 Ağustos'ta başlayan duruşmalar 29 Ağustos'ta bitti.
Ve ne yazık ki Názım Hikmet bu davadan da 13 yıl ceza aldı. Toplam cezası 28 yıl olmuştu.
Açıkça görülüyor ki Názım Hikmet hukukun ölçülerine göre değil, siyasal eğilimlerine göre mahkûm ettirilmişti.
Sonrasını biliyorsunuz:
Názım Hikmet İstanbul, Ankara, Çankırı, Bursa cezaevlerinde 12 yılı aşkın kaldı. 1950 yılında çıkarılan afla serbest kaldı.
Ancak çürüğe ayrıldığı halde 48 yaşında yeniden askerlik yapmaya çağrılması ve öldürüleceği yolundaki duyumlar üzerine yurtdışına kaçtı. Artık adalete inancı kalmamıştı çünkü.
25 Temmuz 1951 tarihinde DP hükümeti tarafından Türk vatandaşlığından çıkarıldı.
Ve Názım Hikmet'e geçen hafta yeniden vatandaşlık hakkı verildi.
Bir yanda dün hukuksuzluk sonucu yurtdışına çıkmak zorunda kalan Názım Hikmet'in vatandaşlığı geri veriliyor, diğer yanda bugün hukuk ihlalleriyle insanlarımızın hayatlarının darmadağın olması sadece seyrediliyor.
Soner Yalçın - Hürriyet, 11 Ocak 2009
Demokrat Parti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Demokrat Parti etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
13 Ocak 2009
22 Ağustos 2008
Rap Rap Rap!… Durmak Yok, Yola Devam!
İstanbul Erenköy’deki Galip Paşa Camii’nde televizyon kameralarının gözükmediği ilginç bir cenaze töreni. Cemaat, caminin küçük avlusunu ancak dolduruyordu. Avluda en ünlü sima şüphesiz Nilüfer Bayar Gürsoy’du. Kocası, Demokrat Parti dönemi milletvekillerinden Ahmet İhsan Gürsoy’u kaybetmişti. Nilüfer Hanım kısacık kesilmiş kızıl renkli saçlarıyla, çok hoş giyimi ve vakur tutumu ile başsağlığı dileklerini kabul ediyordu. Başı şöyle emaneten bile örtülü değildi! Cenaze törenlerinde bazı kadınların başları üzerine ‘derbeder’ bir biçimde attıkları “saygı eşarbı” bile takmamıştı!
Törendeki kadınların da genellikle başı açıktı! İlginç olan, avluda tek bir türbanlının bile olmamasıydı! AKP de yoktu orada. Gözlere İsmet Sezgin takılıyordu!
Galip Paşa’yı dolduranların hepsi Cumhuriyet’in, Atatürk’ün çocuklarıydı... Hemen hiçbirinin ne AKP’li köktendinci ideolojiyle, ne Arap ürünü türbanla ne de dayatılan, ancak Kuran’da olmayan siyasal İslamcı yorumlarla ilişkisi vardı! Ama şüphesiz, bu kadro, 1950’lerden sonra devraldıkları ülke yönetiminde Atatürk devrimlerini ilerletememiş, dolayısıyla demokrasiyi bütün kurum ve kuruluşlarıyla kuramamış, ekonomiyi sürekli dışa bağımlı kılmıştı...
Ve, bu başarısızlıkları nedeniyle de AKP ideolojisini besleyip büyütmüşlerdi! Sonunda iktidarı AKP’ye devrettiler!
AKP’nin Demokrat Parti ve türevlerinin devamı olduğu doğru değildir. Ne siyasi anlayış, ne kadro, ne politika, ne yönetim... Seçimlerde kullandıkları “Menderes-Özal-Erdoğan” imajının, Galip Paşa Camii’nde zerre kadar yankısı yoktu!
AKP, bugünkü politikalarıyla, Cumhuriyet tarihinin en gerici, en bağnaz, en dinci oluşumudur! Bu kısa tarih, en büyük talanların yapıldığı olağanüstü bir dönem olarak anılacaktır!
***
AKP’yi biraz frenleyecek olan ise, giderek daha iyi ortaya çıkıyor ki, karşılaşacağı hukuki, sosyal, ekonomik, politik zorluklar, sorunlar ve daha ötesidir!
Bu nedenle, hemen her alanda AKP’ye karşı en geniş muhalefeti inşa etmek tek çaredir! Ergenekon hava cıvadır! Oradan geriye sadece gerçekten demokrasi düşmanı, çeteciliğini Atatürk ardına saklanarak gerçekleştiren bir avuç kriminal tip kalacaktır! Buradan beklenen genel amaç ise AKP karşısında oluşacak geniş muhalefeti, gerçek demokrasi ve özgürlük cephesini engellemeye yöneliktir!
Bugün AKP izinde kuyruk sallayan solcu eskisi liberallere, CHP Milletvekili Osman Çoşkunoğlu’nun anlattığı bir olguyu ithaf etmek gerekir:
Çoşkunoğlu ABD’de üniversitede hocalık yaptığı dönemde, aynı kürsüde kendisinden daha solda bir İranlı akademisyen ile arkadaştır. Solcular Humeyni ile birlikte Şah’a karşı gösteriler yapıyor. Şah devrilir! İranlı akademisyen, Prof. Çoşkunoğlu’na gelir ve “Bizimkiler İran’da iktidara geldi, beni bir süre idare et, derslerime gir, İran’a gidip geleceğim” der. Çoşkunoğlu, bir daha İranlı arkadaşından haber alamaz...
***
AKP, engelleri bir bir aşarak, her kurumda, kesin ve tek ses iktidarını adım adım kuruyor.. Arkasında dosyaları olan Cumhururbaşkanı Gül, suçdaşı Erbakan’ı affediyor! Ve üniversite rektörlüklerine bir bir adamlarını getiriyor! Rektörler, Gül ve AKP adına pasta kesiyor! Ne arsızlık! Bir rektör de “Biz ülkede devleti yönetiyoruz, hızaya gelirsiniz ya da kötek yersiniz” gibi, ne tür bir diktatörlüğe doğru gittiğimizin işaretini veriyor! Üniversite her türlü baskıya direnmelidir!
Erdoğan, koltuğa ilk oturduğunda “Ne demek, buraya atama yapamayacak mıyız yani” dediği ve özerklik kavramı ile tanıştığı TÜBİTAK’ı, 6 yılın sonunda tek parti yönetiminin kurumu yapmayı gerçekleştiriyor!
Adamlar, özerklikten nefret ediyor! Özerk kurumlara karşı tavırları bile, nasıl bir dikta ve baskı yönetimi anlayışına sahip olduklarının göstergesidir!
AKP engelleri aşarak yürüyor: Durmak yok, yola devam! Başka ne kaldı? Sıradaki gelsin!
Rap rap rap!...
Orhan Bursalı - Cumhuriyet, 21 Ağustos 2008
Törendeki kadınların da genellikle başı açıktı! İlginç olan, avluda tek bir türbanlının bile olmamasıydı! AKP de yoktu orada. Gözlere İsmet Sezgin takılıyordu!
Galip Paşa’yı dolduranların hepsi Cumhuriyet’in, Atatürk’ün çocuklarıydı... Hemen hiçbirinin ne AKP’li köktendinci ideolojiyle, ne Arap ürünü türbanla ne de dayatılan, ancak Kuran’da olmayan siyasal İslamcı yorumlarla ilişkisi vardı! Ama şüphesiz, bu kadro, 1950’lerden sonra devraldıkları ülke yönetiminde Atatürk devrimlerini ilerletememiş, dolayısıyla demokrasiyi bütün kurum ve kuruluşlarıyla kuramamış, ekonomiyi sürekli dışa bağımlı kılmıştı...
Ve, bu başarısızlıkları nedeniyle de AKP ideolojisini besleyip büyütmüşlerdi! Sonunda iktidarı AKP’ye devrettiler!
AKP’nin Demokrat Parti ve türevlerinin devamı olduğu doğru değildir. Ne siyasi anlayış, ne kadro, ne politika, ne yönetim... Seçimlerde kullandıkları “Menderes-Özal-Erdoğan” imajının, Galip Paşa Camii’nde zerre kadar yankısı yoktu!
AKP, bugünkü politikalarıyla, Cumhuriyet tarihinin en gerici, en bağnaz, en dinci oluşumudur! Bu kısa tarih, en büyük talanların yapıldığı olağanüstü bir dönem olarak anılacaktır!
***
AKP’yi biraz frenleyecek olan ise, giderek daha iyi ortaya çıkıyor ki, karşılaşacağı hukuki, sosyal, ekonomik, politik zorluklar, sorunlar ve daha ötesidir!
Bu nedenle, hemen her alanda AKP’ye karşı en geniş muhalefeti inşa etmek tek çaredir! Ergenekon hava cıvadır! Oradan geriye sadece gerçekten demokrasi düşmanı, çeteciliğini Atatürk ardına saklanarak gerçekleştiren bir avuç kriminal tip kalacaktır! Buradan beklenen genel amaç ise AKP karşısında oluşacak geniş muhalefeti, gerçek demokrasi ve özgürlük cephesini engellemeye yöneliktir!
Bugün AKP izinde kuyruk sallayan solcu eskisi liberallere, CHP Milletvekili Osman Çoşkunoğlu’nun anlattığı bir olguyu ithaf etmek gerekir:
Çoşkunoğlu ABD’de üniversitede hocalık yaptığı dönemde, aynı kürsüde kendisinden daha solda bir İranlı akademisyen ile arkadaştır. Solcular Humeyni ile birlikte Şah’a karşı gösteriler yapıyor. Şah devrilir! İranlı akademisyen, Prof. Çoşkunoğlu’na gelir ve “Bizimkiler İran’da iktidara geldi, beni bir süre idare et, derslerime gir, İran’a gidip geleceğim” der. Çoşkunoğlu, bir daha İranlı arkadaşından haber alamaz...
***
AKP, engelleri bir bir aşarak, her kurumda, kesin ve tek ses iktidarını adım adım kuruyor.. Arkasında dosyaları olan Cumhururbaşkanı Gül, suçdaşı Erbakan’ı affediyor! Ve üniversite rektörlüklerine bir bir adamlarını getiriyor! Rektörler, Gül ve AKP adına pasta kesiyor! Ne arsızlık! Bir rektör de “Biz ülkede devleti yönetiyoruz, hızaya gelirsiniz ya da kötek yersiniz” gibi, ne tür bir diktatörlüğe doğru gittiğimizin işaretini veriyor! Üniversite her türlü baskıya direnmelidir!
Erdoğan, koltuğa ilk oturduğunda “Ne demek, buraya atama yapamayacak mıyız yani” dediği ve özerklik kavramı ile tanıştığı TÜBİTAK’ı, 6 yılın sonunda tek parti yönetiminin kurumu yapmayı gerçekleştiriyor!
Adamlar, özerklikten nefret ediyor! Özerk kurumlara karşı tavırları bile, nasıl bir dikta ve baskı yönetimi anlayışına sahip olduklarının göstergesidir!
AKP engelleri aşarak yürüyor: Durmak yok, yola devam! Başka ne kaldı? Sıradaki gelsin!
Rap rap rap!...
Orhan Bursalı - Cumhuriyet, 21 Ağustos 2008
25 Haziran 2007
Demokrasinin Yıldızları mı?

Geçenlerde "Demokrasinin Yıldızları" diye bir tabela ve bu tabelada da Menderes, Özal ve RTE'yi gördüğümde gözlerime inanamadım, adeta dehşete düştüm...
Neden mi?
Gelin isterseniz Tarihimizle Bir Yüzleşelim...
1950'den bu yana iktidar olan sağ partiler, hemen her seçimde demokrasi için yıllardır mücadele ettiklerini ifade eder dururlar.
Bu uğurda verdikleri savaşın, halk için seçkinlere karşı yapılan mücadelenin kahramanları olarak kendilerini gösterirler... Verdikleri mücadelenin halk için seçkinlere karşı yapıldığından dem vurup dururlar...
Acaba gerçekler öyle midir?
Bakınız 1945 yılında CHP "Toprak Reformu" yasası ile topraksız köylülere toprak vermek ister...
Ancak CHP içindeki büyük toprak ağaları buna şiddetle karşı çıkarlar...
Bu grubun bayraktarlığını yapan Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü, Refik Koraltan ve Emre Sazak partiden ayrılır ve Demokrat Partiyi kurarlar. Toprak Reformu kanunu da engellerler...
1950 seçimlerini de "Yeter Artık Söz Milletin" sloganı ve Ulusun Demokratik hakları için iktidara gelirler... Ve Demokrasi deneyimimiz de böylelikle başlar...
Demokrat parti Meclis'teki çoğunluğu ile tüm özgürlükleri ve insan haklarını ayaklar altına almaya başlamıştır…
İktidar partisi milletvekillerinden oluşan "Tahkikat Komisyonu"nu kurarlar ve baskılar başlar...
Bu komisyona sadece gazete ve dergileri değil, onları basan matbaaları da kapama yetkisi verilir...
Emniyet teşkilatı istediğini günün 24 saati, evinden, işinden, sokaktan alıp gidebilir, haber de vermezdi...
Bilemezdiniz tutuklu mu, yoksa kaçırıldı mı, ya da vurulup bir yere atıldı mı?
Ne Avukat tutma hakkınız vardı ne de ailenize bir haber verebilme... Mahkemeye çıkma günü de yoktu. Yargıcın önüne çıkmak sizi tutuklayanın insafına kalmıştı...
Demokrat partili değilseniz Yurt dışına çıkma hakkınız da yoktu...
Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı da yoktu... Hukuk da hani "İspat Hakkı" denen şeye o zamanki iktidar milletvekilleri "İsmail Hakkı" mı derlerdi… Planlama diyenlere ne planlaması bize pilav lazım denirdi...
Ama Menderes halka "Siz isterseniz Hilafeti Bile Geri Getirirsiniz" veya "Odunu koysam Mebus seçilir” gibi demokratik laflar ederdi orada burada...
Sonra ihtilal oldu ve 1961 Anayasası ile Türkiye bugünkünden çok ileride bir Anayasa'ya sahip oldu...
Ülkemizdeki özgürlüklerin ve demokrasinin temelleri bu Anayasa ile atıldı... İsteyenlere detayları ile anlatabilirim ama devam edelim.
Demirel sonraları "Bu anayasa bize bol geliyor" demeye başladı ve 12 Eylül ihtilali ve ardından da diğer Demokrasi havarisi, orta direk dostu Özal ile tanıştık…
Bakın Özal ile demokrasinin hangi nimetlerinden faydalanmaya başladık;
"Anayasayı bir kere ihlal etsek ne olur";
"Benim memurum işini bilir"
söylemleri hemen herkes tarafından demokrasinin bir gereği olarak kabul edilir olmuştur...
Siyasal partiler yasası bugünkü haline bizzat Özal tarafından getirilir ve liderler sultası devri başlar...
Bakanlardan üstü boş imzalı istifa mektupları baştan alınır olur...
Milletvekillerine “Siz gidin işlerinizin başına biz her şeyi burada hallederiz; ama şu boş kağıtlara imzalarınızı atın" devri başlar... Kanunlar ve kanun hükmünde kararnameler bu şekilde çıkmaya başlar...
Ayrıca hukukun etrafından nasıl dolaşılır, ekonomik suçlarımıza ekonomik cezalar alınmasını öğreniriz, bunu ödemeyince de af etmeyi öğreniriz...
Atamalarda Cemaat öncelikli tasarruflar, kayırmalar, hazinenin yağmalanması, ekonomi için yapılan hemen her şeyin mubah sayılmasını da öğreniriz...
Ama önemli değildir bu Özal ekonomiyi uçurmaya başlamış, Türkiye çağ atlamıştır...
Armudun sapı, üzümün çöpünün sırası değildir...
Aradan yıllar geçer ve Demokrasinin Son Havarisi denilen RTE iktidara gelir;
O zamanda demokrasinin başkaca nimetlerini öğrenmeye başlarız; Bir kere eğer çoğunluğunuz varsa her şey mubah olur...
Her dediğinizi herkesin kabul etmesi gerekir...
Anayasaya uygunluk da nedir öyle??? Çoğunluk ne derse o olmaz mı demokrasilerde...
Mahkemelerin aldığı kararlar sonrası bir de "Ulemaya Danışmak" gerektiği ortaya çıkar...
İktidarların her dediğinin veya her fikrinin demokratik, karşıt fikirlerin ise anti-demokratik olmasını da öğrendik bu süreçte...
Kişilerin laik olamayacağını ama devletin laik olmasının demokrasinin ana koşullarından olduğunu öğrendik...
Cumhurbaşkanının bir kişi tarafından seçilmesinin doğal bir demokratik hak olduğunu basınımız dâhil hemen herkes kabul etti...
İktidarın Devletin tüm kurumları ile kavga etmesinin halk için olduğunu, halkın oyları ile seçilen Başbakanının halkını, çiftçisini, basınını, askerini azarlamasının demokrasinin gereği olduğunu öğrendik...
AB'nin ve ABD'nin her dediğinin yapılmasının demokratikleşmek için çok gerekli olduğunu da öğrendik...
Ali Diboların, tüm kadroların iktidarca değiştirilmesinin ve yandaşlarla doldurulmasının, demokrasinin rahat işlemesi için gerekli olduğunu öğrendik bir de...
Demokratik bir ülkede ülkeye adını veren millet adının aslında bir alt kimlik olduğunu öğrendik bir de...
Sanırım bunu ihraç etmek de istedik ama İngiltere'de yaşayan İngilizler ile Almanya'da yaşayan Almanlar ve Fransa'da yaşayan Fransızlar ile Amerikalılar buna karşı çıktılar nedense...
Ama tabii ki tüm bunlar halkımız için seçkinlere karşı yapılan demokratik bir mücadele içindi... Ülkemize de zaten daha fazla demokrasi lazımdı ki halkımız seçkinlere karşı dik durabilsin...
Gördüğünüz gibi üç liderimiz de demokrasinin yıldızları!!!
Bence biz yine de Armudun sapı, üzümün çöpü demeyelim sonra bakarsınız sap gibi kalır çöpe gideriz...
Celal Toroğlu
Kaynak: www.acikistihbarat.com
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)