Akşam Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Akşam Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Ocak 2009

Neo-Ergenekon örgütünün medya şemasını açıklıyorum

Kimi gazeteler dün belli bir merkezden servis edilmiş gibi duran, bazı 'ortak düşünce'lerin aktarılmasına ayırmıştı sayfalarını. Gelin dünkü basında ön plana çıkan ve Ergenekon'un 11. Dalgası hakkında fikir yürütenleri teker teker inceleyelim.

1. Ali Bayramoğlu
Magazin dünyası onu Sezen Aksu'yla yaşadığı aşktan tanıyor, entelektüel kesimde de yıllardır tutarlı bir şekilde sürdürdüğü ordu düşmanlığıyla adından söz ettiriyor. 28 Şubat mağdurluğunu ranta çevirip İslami kesime yanaşan, Fehmi Koru'yla dostluğu sayesinde o çevrelerde iktidar sahibi olan biri. AKP iktidarından beri gün onun günü. Merkez medyadan uzaklaştırılmıştı, bu hükümet döneminde yıldızı yeniden parladı.
Fransa'da eğitim görmüş. Sosyal bilimci olmasına rağmen beyni müthiş bir statükoya teslim. Geçen hafta katıldığı bir programda kendi görüşlerine uymayan makaleleri okunmasını eleştirmişti, programın sunucusu Ruşen Çakır da kibarca 'Biz de seni yayına aldığımız için kimileri bizi eleştirebilir' diye düz mantıkla bir yanıt vermişti. Beyni bu basit olayda bile iki tarafı göremeyecek kadar dar görüşlü.
Aynı programda 'Ordu'yu savunan insanları' da eleştiriyordu, Nuray Mert de ona 'Ordu'yu da savunabilen insanların olabileceğini' hatırlattı. İşine gelmeyen şeyleri duyunca yüzü bozuluyor, susuyor, işi gargaraya getirip konuyu değiştirmeye uğraşıyor.
Çünkü 'dediğim dedik, astığım astık' tavırlara fazla alışmış. Belli ki bu iktidar döneminde böyle bir özgüven edinmiş: Her şeyi o biliyor, kendinden çok emin, düşünce sistematiğinde 'Acaba, yoksa' gibi kuşkulara yer yok.
Peki bunları nereden biliyor? 11. Dalga'da kimlerin alınacağını nasıl bu kadar kolay söyleyebiliyor?
En yakın arkadaşı, The Marmara Cafe'de kahve saatlerini paylaştığı Fehmi Koru bu fişleme işlerine bakardı, yoksa kendi üzerinden dikkatleri dağıtmak için artık ona mı servis ediyor gizli bilgileri? Eskiden Koru'nun işaret ettiği isimler gözaltına alınıyordu, şimdi gözaltıları önceden tahmin etme görevi Ali Bayramoğlu'nda mı?

2. Mahmut Övür
Geniş kesimlerce tanınmıyor. Kendi yazdığı Sabah gazetesinde bile bir köşeye atılmış, bir kenarda tutuluyor. Haber merkezi yöneticiliğinden dergi genel müdürlüğüne kadar çeşitli görevlerde bulundu, hiçbirini beceremedi. O gün bugündür bir köşede belediye haberleriyle emeklilik için gün dolduruyordu.
1994 yılında kurşunlandı. Bu kurşunlanma hiçbir zaman aydınlanmadı. Ona sorarsanız 'Çatlı'nın görüntülerini yayınladığı' için ama o dönemde hangi kirli ilişkilere girdiği, kimlerlerle ne gibi bir bağ kurduğu, nasıl bir 'network'ün parçası olduğu üzerinde hiç durulmadı. Bu konu kapatıldı. Hala merak ediliyor: O gün neden kurşunlandı?
Kendi gazetesinin bile itibar etmediği bu adama Taraf gazetesi koca bir sayfa ayırmış, o da gazetecilik açısından tüyler ürperten bir itirafta bulunuyor.
Neşe Düzel soruyor: 'Siz Ergenekon'un son operasyonundan kısa bir süre önce 'Dalan nerede' diye bir yazı yazdınız. Operasyonun olacağını biliyor muydunuz?'
Bakın Övür ne diyor: 'Evet. Tahmin ediyordum yani... Çünkü hem polis çevresinde hem de İstanbul'un kulislerinde 'Dalan yok, Dalan nerede, Dalan kaçtı mı? Operasyon yapılacak' denmeye başlanmıştı. Hatta Dalan Amerika'ya gitmeden önce yakın çevresine sıkışmaya başladığını söylemiş. Elimde belge olmadığı için ben bunu siyasi bir kulis gibi yazdım. 'Yerel seçimler yaklaştı, Dalan niye ortada yok' dedim. Dalan o yazıdan sonra beni telefonla aradı. 'Aday olmam için çok baskı var. O yüzden sıkıldım, yurtdışına çıktım' dedi. Oysa iddianamenin satır aralarından okuduğum kadarıyla Dalan, Ergenekon'un siyasi kolunun önemli bir ismi.'
Bu tetikçiye sorulacak iki soru var: Bir kere operasyonu nereden biliyordun, nasıl tahmin ediyordun? İkincisi, elindeki haberi başka bir şekilde çarpıtarak yayınlamak, hedef göstermek hangi meslek etik'ine uygun? Gazetecilikle bağdaşıyor mu bu? Bu çarpıtma yazıyla hedef gösterilmiş olmuyor mu?
Bu cevabı, gazeteciliği şaibeli işlere ve ilişkilere alet ettiğinin kanıtı. Görev yapma izni elinden alınmalı ve gazetecilik dışı ilişkileri sorgulanmalı.
Fehmi Koru'nun İlhan Selçuk'u yazdığın gün Selçuk'un gözaltına alınmasına benzer bir oyunun parçası belli ki.

3. Tamer Korkmaz
Yeni Şafak'ta yazıyor. Tıpkı Tuncay Güney gibi Ertuğrul Özkök'ü hedef gösteriyor. Amacı Doğan Grubu'nu bir şekilde Ergenekon'a iliştirmek. Eskiden ima ediyorlardı, son operasyondan sonra belli ki güç aldılar artık isimleri açık açık telaffuz ediyorlar. Tamer Korkmaz, Zaman'dan koptuktan sonra Fehmi Koru'nun himayesi altına girdi ve kimi yayın organlarına tavsiye edildi.

4. Ekrem Dumanlı
Dershane hocasıydı, şimdi gazete yönetiyor. Fethullah Gülen Cemaati'nin gazetecisi. Zaman'daki yazısında 'Medyada Ergenekon'u gizlemek isteyenlerin olduğunu' yazıyor.

5. Mümtaz'er Türköne
Eşi AKP milletvekili. Susurluk'u savunan Çiller hükümetinin danışmanıydı. Tıpkı zamanında İbrahim Şahin'i aklayan Nazlı Ilıcak gibi o da eskiden yaptıklarını unuttu, üzerini örttü, şimdi en büyük Ergenekon düşmanı. O da Hürriyet'i işaret ediyor, kimi yazarların operasyonu 'önemsizleştirmeye' çalıştığını söylüyor...

6. Ahmet Altan
Bir süredir Ahmet Altan'ın Taraf gazetesindeki kimi tetikçilerde de Ergenekon'u Doğan Grubu'na bağlama telaşı göze çarpıyordu. Asla açık değil, imayla tabii ki! Ne ilginç ki Ahmet Altan'ın kızına, damadına ve babasına Aydın Doğan bakıyor, onun verdiği parayla geçiniyorlar.
Yönettiği gazete ilk günden beri yalan ve servis edilen haberlerle yanlı yayınlar yapıyor ve psikolojik harbin en önemli silahlarından biri.

Neşe Düzel röportajlarındaki ortak desen
Neşe Düzel'in Taraf gazetesindeki röportaj arşivine girdiğinizde ortaya çok ilginç bir şablon çıkıyor. Sırf röportajların başlıklarından bile Neşe Düzel'in konuştuğu insanları neden seçtiğini, ağızlarından hangi cümleyi cımbızladığı ve bu röportajların neye hizmet ettiği ortada. Önceden planlanmış bir model ekseninde yapıldığı izlenimi oluşturuyor bu röportajlar. Başlıklar kendini ele veriyor.

İşte bazı örnekler:
* 'Bizi askeri harcama fakirleştiriyor.'
* 'Asker kendi Kürt politikasını AKP'ye uygulatıyor.'
* 'PKK'sız bir barış artık olamaz.'
* 'Sorumlular divan-ı harbe verilmeli.'
* 'Askeri devlet kurmak istiyorlar.'
* 'AKP uzlaşırsa siyasette biter.'
* 'Solun önceliği darbeyle mücadeledir.'
* 'Kürtler Ergenekon'a tarafsız kalamaz.'
* 'Darbe toplantılarına gazeteciler katıldı.'

Peki bütün bunlar tesadüf mü?
Dünün gazetelerinde servis edilmiş gibi duran bu 'ortak düşünceler' medyadaki kimi isimleri Ergenekon'a bağlama amacı taşıyor. Kendilerince şemalar çıkartıyorlar, örgüt planları yapıyorlar.
Bunun adı medyada cadı avı. Kimi insanlar hedef gösteriliyor, birileri fişleniyor, birilerinin kapısına çarpı atılıyor. İlgisiz insanlarla bağlantı kuruluyor.
Oysa bunu yazanlar kendi kendi kendilerini başka bir şekilde ele veriyor: Adeta bir alternatif örgütün mensubu olduklarına dair el kaldırıp 'Burada!' diyorlar.
Bu alternatif örgütün adı 'Neo-Ergenekon' ve amacı Birinci Cumhuriyeti yıkmak.
Bu isimler Neo-Ergenekon örgütünün medyadaki ayağını mı oluşturuyorlar? Başkalarını 'Ergenekoncu' diye kolayca etiketleyen, hedef gösteren isimler yoksa 'Neo-Ergenekon' diye bir başka isim altında örgütlenmiş olmasınlar?
Onlar nasıl şemalar çıkartıyorlarsa, kendileri de kolaylıkla belli tablolarda yer alabilecek durumdalar.
Bu isimlerin neye hizmet ettiği, nereden emir aldıkları, nasıl oluyor da 'tesadüfen' aynı düşünceleri ayın anda söyledikleri üzerinde durulmalı.

Oray Eğin - Akşam, 13 Ocak 2009

08 Ocak 2009

Yahudi düşmanlığının faturası kime çıkacak?

Çok geriye değil, Abdullah Öcalan'ın yakalanıp İtalya'da 'konakladığı' günlere dönelim. O zamanlar İtalya Başbakanı Massimo D'Alema'ydı ve PKK liderini Türkiye'ye iade etmediği için basın tarafından 'dallama' diye adlandırılmıştı. Milliyetçi rüzgarlara kapılan yayınların da etkisiyle İtalya karşıtı gösteriler düzenlenir olmuştu. Haklı olarak başlayan bu protestolar kendini giderek İtalyan ürünlerinin boykotuna bırakmıştı. Sokaklarda İtalyan markalarına ait buzdolapları yakılıyordu. İş giderek absürtleşmişti de: Koç grubunun ürettiği, yüzde yüz yerli, sadece İtalyan lisansıyla çıkan arabalar yakılıyordu.
Ve bu vandallar Beyoğlu'nda eteklerinden tanıyıp fişledikleri İtalyan liseli kız öğrencilerin üzerine saldırır hale gelmişlerdi.
Unutmamışsınızdır umarım.
Bir başka örnek: Eski ev kadını faşist İçişleri Bakanı'nın ağzından dökülen 'Ermeni dölü' sözünün Türkiye'de nasıl insanları birbirine düşürdüğünü hatırlar mısınız? Bu küçük kıvılcım değil miydi giderek büyüyüp Hrant Dink cinayetine kadar varan...
Katil zanlısı polisler tarafından eline bayrak verilerek, sevinçle kameranın önünde 'ağırlanmıştı.'
Yükselen milliyetçilik Türkiye'nin yakın tarihine Trabzon'daki rahip cinayeti gibi yeni kara lekeler ekledi.
Maalesef, Türkler protestoyla provokasyonu çok kolay birbirine karıştıran bir millet. Belki genlerimizde ve kültürümüzde demokrasi olmadığı için eylemler bu topraklarda hiçbir zaman sivil düzeyde kalmıyor. Ne otorite 'sivil' tepki veriyor, ne tepkiciler yeteri kadar 'sivil' davranıyor.
Şimdi her geçen gün İsrail aleyhtarı mitingler düzenleniyor. Cüppeli, sarıklı, çarşaflı insanlar tarafından. Tekbir çekiyorlar, aşırı İslamist sloganlar atıyorlar. Bildiğimiz duyarlı Türk Müslümanları değil bunlar, maalesef sayıları da epey fazla, giderek de çoğalıyorlar.
Onların bu provokatif diline, bir de Başbakan'ın Türkiye'nin stratejik ilişkilerini hiçe sayan üslubu ekleniyor.
Tamam, İsrail'in yaptıkları kabul edilemez. Çok zalim bir devlet politikası uyguluyor. Ama bütün gerçeklik ve akıl 'zavallı Filistin' hamaseti altında yok oluyor. HAMAS'ın bir terör örgütü olduğu, İsraillerin gündelik yaşamlarında ne gibi tehlikeler yaşadığı gerçeği unutuluyor. Sinemaları, cafe'leri, otobüsleri bombalanan, gündelik yaşamda aşırı paranoyak tedbirler almak zorunda kalan da bir İsrail halkı var...
Elbette bütün bunlar Gazze'de saldırılarını meşru kılmıyor.
Tabii ki İsrail'in de eleştirilecek tarafları var.
Ama Türkiye bu işte de dozu kaçırıyor. İş bir provokasyona dönüştü. Ve maalesef bu ölçüsüz tepkilerin sonu 'Yahudi Düşmanlığı'na varıyor.
Türkiye'nin tarihinde, Avrupa'yla kıyasladığımızda Yahudilerle ilişkisinde neredeyse hiçbir pürüz, hiçbir sorun olmamış. İkinci Dünya Savaşı'nda insanlığın en büyük kıyımı yaşanırken Türkiye dahil olmamış. Osmanlı Devleti, Yahudilere ev sahipliği yapmış.
Şimdi bu denge bozuluyor. Birkaç sarıklının önderliğinde toplumsal histeriye kapılmak üzere Türkiye. Hepimiz biliyoruz ki asli amaçları Türkiye'yi dönüştürmek: Laik ve demokratik Cumhuriyet'ten İslam Cumhuriyeti'ne geçişi sağlamak.
İsrail'in Gazze'de yaptıklarıyla insanın özdeşleşmesi zor.
Peki başta Saadet Partisi'nin İsrail karşıtı mitingi olmak üzere, büyük şehirlerde patlak veren bu radikal dincilerle mi özdeşleşeceğiz? Seçeneğimiz bu mu? Onların sunduğu ve üzerinden prim yaptığı düşmanlığa alkış mı tutacağız? Yıllar sonra bu topraklarda bir din savaşının patlamasını mı istiyoruz? Kusura bakmayın, ben bu prostestocularla aynı safta yer almak istemiyorum.
Maksat İsrail devletini protesto etmekse orada tekbirin, sarıklının, cüppelinin ve onlarca başka siyasi simgenin işi ne?
Provokasyona getirilen halk ellerinde görünmez swastika'larıyla şov yapıyor meydanlarımızda. Bu işin nerelere varabileceğini kestirmek zor değil. Ama maalesef Başbakan bile görmezden geliyor.
1 Mayıs mitinglerinde güvenlik gerekçeleriyle solculara saldıran 'gazcı kardeşler', Vali Güler ve Polis Cerrah, radikal dincilerin eylemlerinde herhangi bir tehlike görmüyor mu?
Başka türlü bir Hrant Dink cinayeti tekrarlanırsa sorumluluğu kimin üstleneceğini merak ediyorum.

Oray Eğin - Akşam, 8 Ocak 2009

09 Eylül 2008

Yeni Sabetayizm: Fethullahçılık

Arşivde gezinirken yıllar önce Yalçın Küçük’le yaptığım bir röportaja denk geldim. Prof. Küçük’e neden Sabetayizm meselesiyle ilgilendiğini soruyorum, kendisini neyin tetiklediğini merak ediyorum. Bana “İsmail Cem’in Cumhurbaşkanı olmasını engellemek için yola çıktım” diyor, sonradan araştırıp işin derinine indikçe Sabetayizm’in kollarının nasıl da her yere uzandığını görmüş. Sabetayistlerin birbirini kolladığını, bu lobicilik yüzünden Türkiye’de yeteneğin önündeki bütün kapıların kapatıldığını da bu vesileyle hepimizin yüzüne vuruyor.

Hoca’nın haklı çıktığı bir nokta bu. Hakikaten de Türkiye’de bir şey yapmak isteyenler lobi duvarlarına çarpıyor ve bu lobinin birbirini kollama alışkanlığı pek çok yeteneksize Türkiye’deki rant kapısını açıyor.

Sesi olmayan şarkıcılar, zeki olmayan siyasetçiler, hiçbir kıymeti olmayan emekli büyükelçiler, gazeteciler... Yalçın Küçük her sektörden putları devirdi, yeteneksizleri afişe etti ve ortaya çıktı ki pek çoğunun ortak noktası da Sabetayist olmalarıydı.

Kendi maskelerinin düştüğünü görenler, yeteneksizlikleriyle bunca sene varolanlar bu isyandan hoşnut değildi elbette. “Çatlak profesör” gibi küçültücü tanımlarla Prof. Küçük’ü ve yazdıklarını hafife almaya çalıştılar. Ancak ters tepti. Yalçın Küçük daha da güçlendi, isyanı daha da yayıldı ve Rüştü’nün yeteneksizliğinden tutun da Tarkan’ın başarısızlığına kadar yumruğunu indirdiği bütün putlar darmadağın oldu... Ne Kemal Derviş Türkiye’yi kurtardı, ne İsmail Cem Cumhurbaşkanı oldu...

Türkiye, putperest bir toplum olmayı benimsedi maalesef. Hayatın her alanında yeteneğe kapatılan kapılar putlarla örtüldü, insanlar uyutuldu.

Burada Sabetayizm’i bir etnik köken olarak değil bir lobi olarak algılamak daha doğru. Yalçın Küçük’ün de işaret ettiği üzere 1967’ye kadar bu topraklardaki Sabetayizmle, Arap-İsrail Savaşı’ndan sonra aldığı şekil bambaşka...

Türkiye’yle paralel olarak dünyada da Sabetay Sevi ve Sabetayizm hakkında yapılan araştırmalar kapalı kapılar ardında gizlenen bu konunun daha rahat anlaşılmasına sebep oldu. Sabetayizm korkulacak, utanılacak bir şey değildir, Yalçın Küçük’ün de aslında çalışmalarında altını çizdiği budur: Ancak kendi yeteneksizliklerini Sabetayizm’in ardına gizleyenler ve bunun rantını yemeye çalışanlar mücadele edilesidir. Onların yaptığı gerçek Sabetayistlere de ihanettir çünkü.

Putperest toplumların özellikleri devrilen bir tanenin yerine yenisini koymaktaki beceri ve hızlarıdır. Bugün Türkiye’de Sabetayizm meselesi şeffaflaşmıştır artık.

Ama ortaya yeni bir put çıkmış, ne yazık ki düzen de aynı şekilde işlemeye devam etmektedir.

Türkiye’deki insanların taptığı bu yeni putun adı Fethullah Gülen’dir. Gülen ve çevresindeki insanların kontol edemeyeceği kadar çok sayıda insan Cemaat’i ve adını kullanarak bir yerlere gelmeye, rant elde etmeye ve Türkiye’yi kuşatma çabası içindedir. Bunu çok net görebiliyoruz.

Acaba bugünün pek çok Fethullahçısının aslında Sabetayist olmalarının etkisi var mıdır?

Hepimiz kuşatma altındayız ve bir kez daha yeteneğe bütün kapılar kapatılmış durumda.

Mesela medyayı ele alın: Hiçbir becerisi, zekası ve özel yeteneği olmayanlar bir yerlere yerleşiyor bu dönemde. Halıcıdan, dershane hocasından, kapıcınız yapmayacağınız zavallılardan Genel Yayın Yönetmeni oluyor. Birtakım dinci kanallara medyada hiçbir kıdemi, adı bilinmeyen insanlar üst düzey yönetici olarak atanıyor. Kimileri Cemaat’in parasıyla tetikçi gazeteler çıkartıyor. Bunlara büyük paralar veriliyor, Amerika’dan getirtiliyor, özel misyonla evden çıkartılıyor.

Cumhurbaşkanı YÖK’e tartışmalı bir başkan atıyor, sonradan öğreniyoruz ki Fethullahçıymış meğerse.

Altın Portakal’da bile ödül kazanan filmin yönetmeninin karısı Fethullahçı. Tesadüf mü?

Gün geçmiyor ki medyada bir şovmen, bir magazin malzemesi Hocaefendi’nin adını zikretmesin.

Televizyonlarda en çok parayı kazanan, en çok program yapanların yolları bir şekilde Fethullah Gülen’e uzanıveriyor. Birden şirket sahibi oluyorlar, yapımcılık yapıyorlar, milyonlarca dolarla oynuyorlar. Soruşturuyorsunuz, “Fethullahçı” diyorlar.

Futbolda gidip Hocaefendi’nin elini öpen Milli Takımlar teknik direktörü oluyor. Her sene THY’nin New York uçağıyla Hocaefendi’yi ziyaret eden, Cemaat’e parasal yardımda bulunan bir futbolcu sportif hayatındaki tüm istikrarsızlıklara (sakatlık, yedeklik vs.) rağmen rekor transfere Fenerbahçe’ye transfer olabiliyor.

Küçük esnafken büyüyen, dönüşen sermayenin temsilcilerinden olanlar Hocefendi’ye biat edenler. Büyük holdingleri satın alıyorlar, iş sahalarını genişletiyorlar. 10 sene önce adı duyulmayan bir adam bugün teknesinde Cumhurbaşkanı’nı ağırlıyor, Fethullah Gülen’den hayranlıkla bahsediyor.

Her yerde, her alanda, her şekilde kuşatılmış durumdayız. Cemaat’ten olmayanların yaşam şansı bulamayacağı bir Türkiye’ye doğru gidiyoruz.

Bu kuşatmaya boyun mu eğeceğiz, kıracak mıyız?

Tıpkı Sabetayizm tartışmalarında olduğu gibi, önce karanlık bir konu olan Fethullah Gülen Cemaati’nin de kodlarını çözmemiz gerekiyor.

Oray Eğin - Akşam, 13 Ağustos 2008

İşte Taraf’ın para kaynağı

Dünkü yazıma bir not olarak ekleyeyim: Bana saldıranların bir kısmının gerekçesi sadece kıskançlık değil. Yazdıklarımdan rahatsız olan büyük bir kesim var. Bu köşede dile getirdiğim kimi bilgiler onları rahatsız ediyor. Saldırıların yoğun olarak geldiği bir yer Taraf gazetesi ve çevresi. Beni hedefe oturtmalarının altında neyin yattığı ise ortada: İlk günden beri Taraf’ın sermaye yapısının şeffaflığa kavuşması gerektiğini yazıyorum, sahiplerini ve gelir kaynaklarını sorguluyorum.

Ahmet Altan köşesinden bağırıyor, Taraf’ı sorgulayan herkese yönelik “İspat edin” diyor. Taraf’ın Cemaat tarafından beslendiğini, bir misyon uğruna bu gazetenin yaşatıldığını defalarca yazdım. Bazı yazarlar da AlkımYayınevi’nin bankalardan aldığı kredileri yazdı; bu apayrı bir konu.

Ben başka bir açıdan yaklaşıyorum.

“Rüşvetin belgesi olur mu”, ama ben yine de yazayım.

Gelin Taraf gazetesinin sayfalarını inceleyerek bu sermaye yapısı hakkında nasıl biraz düşününce gerçeklerin ortaya döküldüğüne bakalım...

Sizce Taraf gazetesinin entelektüel, kentli, liberal ve şehirli okurları Kanal 7’yi izler mi?

Ya da TV Net diye adını ilk kez duyduğum bir kanalda “Düşüne Taşına” programında ‘Ramazan Medeniyeti’ başlıklı bir tartışmaya ilgi duyar mı?

Taraf’ın kentli okurları BİM mağazalarından alışveriş yapar mı? Buzdolaplarını buralardan aldıkları ürünlerle doldurur mu?

Mesela Taraf okuru parasını faizsiz bankacılığa yatırır mı?

Ya da Ramazan ayı dolayısıyla ‘Kumanya bedeli 60 YTL’yi İnsani Yardım Vakfı’na ve bu vakfın Kuveyt Türk, Albaraka Türk gibi bankalardaki hesaplarına yatırır mı?

Birkaç bin satışı var Taraf’ın. Küçümsemek için söylemiyorum. Nasıl dar bir çevre için çıktığını gösteriyor bu kısıtlı tiraj. Hedef kitlesi son derece sınırlı. Zaten gazetenin yayın çizgisi de fazlasıyla eğitimli ve üst gelir grubuna mensup insanlara hitap ediyor. ‘Kentli ve eğitimli’ okur için çıktığını iddia ediyor Taraf.

Ancak yukarıda bahsettiğim kurumların neredeyse hiçbirinin kitlesiyle örtüşmüyor. Mesela Nişantaşı, Etiler gibi semtlerde BİM mağazası bulamazsınız. Taraf gazetesini çıkartan Ahmet Altan’ın evinin etrafında da.

Ne garip bir reklam planlamasıdır ki BİM gibi bir market, çeşitli İslami bankalar, Cemaat’in kanalları Taraf’a ilan veriyor. Çok ilginç değil mi? Genellikle İslami Basın’a ilan veren yerler buralar. Ama Taraf’ı da katmışlar. Her gün Taraf’ı açınca bu gibi ilanlara rastlamak mümkün. Daha dünkü sayısında bile iki tane vardı.

İslami gazetelerinin gelir kaynaklarını aşağı yukarı biliyoruz. Nasıl desteklendikleri ortada. Bu mecralarda gördüğümüz bir reklam bizi şaşırtmıyor: Kanal 7’nin bir ilanı Vakit’te çıkınca yadırgamıyoruz. Ya da BİM’in, Bank Asya’nın.

Ama tekrar ediyorum: Bu kurumlar Taraf’a da ilan veriyor. Dahası Taraf kendisini İslamcı Basın olarak da adlandırmıyor.

O zaman bu bir anlamda para aktarımının belgesi mi acaba? İslami sermayenin Taraf’a nasıl destek çıktığının, Cemaat’in nasıl para verdiğinin bir anlamda kanıtı mı?

Ahmet Altan diyor ki “Kamu bankalarından bir kuruş para almadık.” Peki şunu soralım: Siz Vakıfbank ilanını hiç BirGün gazetesinde gördünüz mü? Vakıfbank, Cumhuriyet’e de ilan veriyor elbette. Ama Cumhuriyet’e bir kere ilan veriyorsa, Taraf’a 10 kere veriyor.

Mesela İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin sanatsal faaliyetlerinin de reklamları hep Taraf’ta çıkıyor. Sahi, Kadir Topbaş bu ilanları neden Cumhuriyet’e vermiyor? Cumhuriyet okurlarının kültür sanatla ilgilenmediğini mi düşünüyor?

Şaka bir yana, Topbaş’ın bu ilanları neden Taraf’a verdiği belli. Taraf bu sayede Belediye’den de maddi destek görmüş oluyor.

Türk meydasındaki insanlar bu ilişkiyi bilmez mi? İlan akışının nasıl sağlandığını, bunun ne anlama geldiğini anlamazlar mı?

Taraf’ın sahibi de, genel yayın yönetmeni de “Bize nasıl para aktartıldığını söylesinler” diye bas bas bağırıyor. Herhalde hiç kimsenin kamyonlarla onlara un çuvalları içinde para vereceğini düşünmüyor herhalde. Ama bir sayfalık BİM ilanı tam da bunun karşılığı değil midir? Taraf’ın okurlarının ilgisini bile çekmez bu ilan, bir tek müşteri bile kazanamazlar...

Güya bizi bir yayınevinin kitap satarak kazandığı parayla bu gazeteyi çıkarttırabileceğine inandıracaklar. Beşiktaş’ta bir kitapçı dükkanı koskoca bir gazeteyi çıkartabilir mi? Alkım bir kere Ahmet Altan’ın kitabını çok sattırdı, o kadar. Habire bunu önümüze koyuyorlar, başka satan kitap var mı? Alkım Kitapevi’nin geliri Yasemin Çongar’ın uçak parasına yetmez!

Kaldı ki Türkiye’de ne çok yayınevi kuruldu, ne çok kitapevi battı. Hepsi ortada. Yazarların ne kadar kazandığını da gördük bu ayki Forbes’ta. Çok satan kitap yazarlarının bütün mali dökümü dergide var. En çok Orhan Pamuk kazanıyor; onun bile kazancı Taraf’ı çıkartmaya yeterli değil.

Kandırmasınlar Taraf çalışanlarını, işte belgesiyle Taraf’ın gelir kaynakları. Umarım aydınlaşmıştır Başar Bey ve Ahmet Bey. Bunlar görünen aktarımlar, görünmeyenler de zamanla ortaya çıkar.

Taraf bir tane ilanı hak ediyor. O da Alkım Yayınları’nın verdiği yarım sayfalık kitap ilanları... Bilmeyenlere söyleyeyim: Alkım zaten Taraf’ın sahibi...

Oray Eğin - Akşam, 4 Eylül 2008

01 Eylül 2008

Bu iki gazeteye dikkat

Ergenekon davasıyla ilgili bugünlerde yabancı basında da sık sık haberler, yorumlar çıkıyor. Geçenlerde bu yazılardan birini okurken düşündüm; bu gazeteciler nereden besleniyor, haber kaynakları nedir. Elbette bazılarının temsilcisi var. Ama her zaman için birincil kaynak o ülkenin basınıdır. Bir yabancı ajans, Türkiye hakkında haber yapmak için bu ülkenin gazetelerini, dergilerini takip eder. Zannediliyor ki yabancı gazeteciler de bunu yapıyor. Sandığınız gibi değil. Zaten pek çoğu Türkçe bilmiyor. Doğal olarak da Türkçe yayınlardan bilgi alamıyorlar.

Bu noktada İngilizce yayımlanan Türk gazetelerine rağbet ediyorlar. Türkiye’de şu anda sadece iki tane İngilizce gazete var. Doğan Grubu’nun sahibi olduğu Turkish Daily News ve Zaman gazetesinin çıkardığı Today’s Zaman.

Today’s Zaman’ın yayın çizgisi belli. Zaman’dan, Cemaat’in dikte ettirdiğinden farkı yok. Ergenekon’a ve AKP’ye bakışları belli. Bir anlamda yandaş İngilizce gazete... Zaten başyazarları da Fehmi Koru.

Yabancılar kuşkusuz bunu biliyordur. Gazeteyi de o büyüteçten, neye hizmet ettiğini bilerek takip ediyorlardır. Bazılarının mutlaka belli bir rezervi vardır Today’s Zaman’a karşı.

Ama “bağımsız” ve yandaş olmayan haberleri almak isteyenler için yegane kaynak Turkish Daily News. TDN’in herhangi bir Cemaat bağı yok, zaten Aydın Doğan’ın gazetesi. Yayın çizgisinin de bu yüzden merkezde olması beklenir: Tarafsız, objektif ve mesafeli.

Ancak işin garip tarafı, Turkish Daily News herhangi bir Doğan gazetesi gibi değil. Hürriyet’ten de, Milliyet’ten de çok farklı bir eğilimde.

Peki yabancılara yönelik tek tarafsız kaynak olması beklenen bu gazetenin yayın çizgisini kimler belirliyor?

Gelin künyeye bakalım.

TDN’in tepesinde Nuri Çolakoğlu’nun adı geçiyor. Ama o yayına karışmayacak kadar başka işlerle meşgul, zaten titri de CEO.

Gazetenin “executive editor” unvanı ise Eyüp Can Sağlık’a verilmiş. Yani bütün yayın çizgisinden sorumlu, editoryal kadronun en tepesindeki insan.

Eyüp Can, aynı zamanda Doğan Grubu’nun Referans gazetesini çıkartıyor. Ama bir görevi daha var: Grubun Cemaat’le ilişkilerden sorumlu üyesi.

Referans’a transfer edilmeden önce Zaman gazetesinde çalışıyordu, Amerika’da yetiştirildi ve Zaman’ın yenilenme sürecinin mimarlarından oldu.

Eyüp Can’ın da siyasi görüşü ve Ergenekon’a bakışı belli. Zaten bu konularda yazdığı yazılar ortada.

Turkish Daily News’deki Cemaat eğilimi Eyüp Can’la sınırlı değil. Gazetenin yorum sayfasını hazırlayan, yani dışarıdan gelen makaleleri takip eden ve Türk basınından seçkilerden sorumlu ismi de Mustafa Akyol.

Doğan Grubu üst düzeyinden Taha Akyol’un oğlu olan Mustafa Akyol bu görevinin yanı sıra AKP’nin yayın organı Star gazetenin de köşe yazarı. Zaman zaman dış basına AKP yanlısı yazılar da yazıyor. Zaten bunlar o kadar maharetlidir ki hiçbir zaman tek bir görevleri olmaz, tek bir grupta çalışmazlar, koltuklarının altında birden fazla karpuz taşırlar.

Ayrıca Mustafa Akyol’un da Cemaatçi olduğu bilinir. Eskiden Adnan Hoca’cıydı, şimdi Fethullah Gülen’e daha yakın. Hocaefendi’nin Amerika’da kalabilmek için alması gereken Green Card başvurusunda referans gösterdiği isimlerden biri.

Yabancılara sunulan basın seçkisi ve dışarıdan alınan makaleler Akyol’un süzgecinden geçiyor. Bu yüzden de TDN’in yorum sayfasında da genellikle Akyol’un kişisel görüşüne yakın yazılar basılıyor: AKP’ye yakın, Ergenekon’a yandaş medyanınkine benzer tavır alan türden...

Düşünün, Türkiye’yi takip etmek isteyen dünyanın önde gelen isimlerine nasıl yanlı bir haber servisi yapılıyor.

Nasıl ilginç bir operasyon değil mi?

Yabancı basında TSK aleyhinde, Kemalizm’e karşı, AKP’yi öven, İkinci Cumhuriyet’i göklere çıkaran haberler-yorumlar çıkınca herkes şaşırıyordu. Artık hiç kimse şaşırmaz zannediyorum: Operasyon bu kadar gözümüzün içine baka baka yapılıyor.

Kimileri “İngilizce gazete canım, ne kadar satıyor ki” diye küçümserken, dünyanın Türkiye’ye bakışını bu tirajı düşük gazetelerin belirlediğini bilmiyor.

Not: Eskiden Hürriyet ve Milliyet gazetelerinin İnternet sitesinde İngilizce haber özetleri vardı, Turkish Daily News bünyeye katılınca “Artık yabancı gazetemiz var, onun tirajını düşürmeyelim” diye vazgeçildi. Doğrusu bu fikri de kimin ortaya attığını merak ediyorum.

Oray Eğin - Akşam, 1 Eylül 2008

12 Ağustos 2008

Her Büyük Olay Ona Bağlanıyor

Geçen haftanın en önemli iddialarından biri AKP’nin kapatılmama kararını açıklayan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın yaptığı görüşmelerdi. Önce Çukurambar’da Kılıç’ın olduğu iddia edildi, yalanlandı. Ardından gelen bir başka iddia ise ortada kaldı: Karardan tam bir hafta önce Kılıç, yanına korumalarını da alarak Fehmi Koru’yu ziyarete gitmiş.

Ne var bunda, denebilecek kadar basit bir şey değil. Çünkü Fehmi Koru sadece bir gazeteci değil, adeta bir hükümet temsilcisi. Gazeteci olarak da Kılıç’ın görüşmesi etik değil elbette. Ama Koru’nun fazladan özelliği kapatılması görüşülecek partinin basındaki propaganda bakanı gibi gönüllü davranan bir figür oluşu. Kılıç gibi kritik koltukta oturan birinin dostluğu ya da ilişkisi olsa bile normal olmayan bir dönemde Koru’yla görüşmesi manidar yorumlanır elbette.

İddia önce odatv.com olmak üzere çeşitli yerlerde patladı, ancak ne Anayasa Mahkemesi’nden ne de Yeni Şafak yazarının ofisinden bir yalanlama geldi.

Koru, “Kulis” köşesinde kendisiyle ilgili başka birtakım iddialar yanıt verirken nedense bu buluşmaya hiç değinmedi. Mesela Çukurambar buluşmasında kendisinin olmadığını açıklamış köşesinde. Ama Kılıç’la görüşüp görüşmediğine dair bir şey yok.

Üzerinden de yaklaşık bir hafta geçti, o zaman doğru mu varsayacağız?

Fehmi Koru bugünlerde önce iddia atıp, sonra yalanlama alan gazetecilerden çok dertli. Halbuki kendisi bütün bir meslek hayatını “kulis haberciliğine” ayırmıştır ve bilir ki kurumlar ve kişiler işlerine gelmeyince hemen yalanlama yayınlar. Bu ortaya atılan iddianın çürütüldüğü anlamına gelmez. Pek çok yalanlanan haber sonradan doğru çıkmıştır.

Belki şimdi bu buluşma iddiası da yalanlanır, önemli değil.

Benim takıldığım başka bir nokta var: Neden son dönemde kritik, tartışmalı, hatta şaibeli birtakım haberlerin ucu hep dönüp dolaşıp Fehmi Koru’ya uzanıyor? Ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye düşünmek doğru mu, emin değilim. Yine de bir şekilde her büyük olay ona bağlanıyor.

Fişleme sanatının en önde gelen icracısı olduğu için belki de. İşin kötüsü o her ne kadar kendi adını temize çıkarmaya çalışıp olaylarla bağı olmadığını kanıtlamak için uğraşsa da, gelişmeler hep aleyhine çalışıyor. Ve biraz daha işin içine dalıyor. İlhan Selçuk’u jurnallediği gün Selçuk’un gözaltına alınmasının tesadüf olduğuna kimseyi inandıramıyor mesela.

Ya da Washinton’da Abdullah Gül’ü Gülen’in onursal başkanı olduğu Rumi Forum’a program dışı bir ziyarette bulunması için ikna etmeye çalıştığı konuşuluyor... Doğru ya da değil, fark etmez, önemli olan bir şekilde bu isimlerle hep onun adı yan yana.

Şimdi de Çukurambar buluşmasında, Kılıç’la görüşmede isminin geçmesi komplo mu, tesadüf mü?

Bence hiçbiri değil. Benim anladığım Fehmi Koru bu iktidar oyununu o kadar çok sevdi ki reklamını yapmaktan da geri duramıyor. Sanırım biraz fazla konuşuyor ve kendi gücü hakkında böbürlenmeyi seviyor.

Daha evvel Ergenekon kapsamında kimlerin gözaltına alınacağını önceden kendi odasında gururla anlatmıştı.

Sanırım bir şekilde kendini her şeyi önceden bilir göstermekten hoşlanıyor. Güç teşhirciliği yapmaktan da. Büyük olaylara bağlanmak, adının oralarda anılmasını istiyor. Belki de bunu gazeteciliği için katma değer olarak görüyor, kim bilir.

Yıllarca marjinal basında, marjinal gazetecilik yapıp bugün iktidara gelince yaşanan bir travma olabilir. Sanki Özal, Demirel gazetecileri gizliden gizliye kıskanılmış, ‘Bir gün onlar gibi olacağım’ diye vakit beklenmiş. İşte o gün geldi: Akrabası devletin üst makamına geçti. Ancak ne Barlas ne Donat ne de Bila bu kadar mesafeyi kaçırmamıştı doğrusu.

Bir kere hiçbiri yakın oldukları liderlerle akraba değildi. Cumhurbaşkanı’nın bir akrabası olan Fehmi Koru karardan bir hafta önce Haşim Kılıç’la buluşursa bu elbette tartışılacaktır. Elbette şaibeli bir buluşmadır bu. Yine AKP’nin propagandasını yapan bir köşe yazarı olarak Koru’nun yazdığı gün yazdığı isim gözaltına alınıyorsa burada da tartışma ve şaibe aramak yerli yerindedir.

Kılıç’ın ikinci Taha vakası

Haşim Kılıç’ın karardan önce görüştüğü isimlerle ilgili spekülasyonlara bir yenisi daha eklendi. İlk defa açıklıyorum. Konuşulanlara göre kararın açıklanmasından tam üç gün önce Doğan Grubu’nun AKP işlerinden sorumlu üyesi gazeteci-yazar Taha Akyol’la buluşmuş. Miliyet’te yazan ve CNN Türk’ü yöneten Akyol, AKP’ye yakın bir gazeteci. Bu buluşma da en az Koru’yla buluşma iddiası kadar şoke edici. Ve tabii her türlü tartışmaya açık.

İşin tuhafı bir de CNN Türk koridorlarında, Taha Akyol’un karar açıklanmadan önce bilirkişi edasıyla “AKP kapatılmayacak, sadece para cezası alacak” demişliği de var. Kapalı kapılar ardında söylenen bu sözler Akyol’un siyasi projeksiyon becerisi mi, yoksa istihbarat mı? İşte bu da çok ilginç bir soru.

Tabii bir de işin Haşim Kılıç yönü var. Kendisi de kimsenin yapamadığını yaptı, ülkenin en yüce yargı organına, hepimizin garantimiz diye gördüğümüz bir kuruma inancımızı sarsmayı başardı.

Oray Eğin - Akşam, 12 Ağustos 2008

11 Ağustos 2008

O çocuğun adı neden Hrant değil?

Hayırlı olsun, geçenlerde Elif Şafak’la Eyüp Can Sağlık’ın bir erkek çocuğu oldu. Bu çiftin ikinci çocuğu. Elif Şafak, eski kelimelere de meraklı bir yazar olduğundan kızına Şehrazat Zelda adını takmıştı. Oğullarına da en sevdiğim erkek isimlerinden Emir demişler; Emir Zahir. Yine sofistike bir isim. Doğrusu Şafak çiftinin çocuklarının adı Cem Uzan’ın Yasmin Paris adlı kızınınkiyle yarışıyor. İddiaysa iddia.

Ancak anladığım kadarıyla bu çift iddialı olmayı çok seviyor. Özellikle de erkek tarafı. Bir süredir yazılarına bakıyorum, Fethullah Hoca’nın eski prensi şimdi Doğan Grubu’nun krema tabakasına oynuyor ve kendini küçük Ertuğrul Özkök gibi lanse etmeye çalışıyor kamuoyuna. Sürekli köşesinde önemli insanlarla yaptığı konuşmalardan bahsediyor, onlara atıfta bulunuyor, bir şekilde kabul görmeye çalışıyor.

Bütün bunlar olurken, eşinin içinden çıktığı entelektüel çevreye de kabul derdinde. Acaba sınıfsal çatışmalardan doğan birlikteliklerin doğal sonucu mu diye düşünmüyor değilim.

Malumunuz, Elif Şafak sadece bir yazar değil aynı zamanda bir aktivist. Pek çok bildirede, toplumsal harekette bir şekilde adı, imzası yer alıyor. 301’den yargılandı, Batı’da zulüm gören yazar olarak anılıyor. Böyle bir kadının kocası olmak da kolay değil. Sıradan bir Fethullah dönmesi olmaz, değil mi?

Eyüp Can da gerek İkinci Cumhuriyetçi arkadaşları, gerek iş dünyasına göz kırpması olsun kendine iddialı bir kimlik yaratmak için yoğun çaba içinde. Kulüp kulüp dolaşıyor, kabul edilmek için.

Geçenlerde elime yönettiği Referans gazetesinden tarihi bir yazısı geçti. Arşivin tozlu raflarında çürümeye bırakılmayacak kadar kıymetli. Yine bahsettiğim iddiadan nasiplenmiş satırlar:

“Bir millet uyanıyor Hrant, ‘Hepimiz Hrant’ız’ diyen, ‘Hepimiz Ermeni, hepimiz Türk, hepimiz Kürt...’ Doğacak çocuklarına Hrant adını vermeyi düşünen anne-babalar görüyorum etrafımda. Biliyorsun bir kızımız oldu, Şehrazat adını birlikte koyduk. Ahdım olsun, eğer bir gün bir oğlum olursa adı Hrant olacak. Öyle senin gibi zorluk yaşamasın diye çift isimli Fırat-Hrant da olmayacak. Ben ve annesi kadar Müslüman, bizim kadar Türk ama senin kadar Hrant!”

Eyüp Can bu yazıyı daha 23 Ocak 2007’de yazmış. Öyle üzerinden çok uzun zaman geçmemiş. Yazıyı yazdıktan bir süre sonra da eşi hamile kalmış zaten.

Peki ben şimdi bir okur olarak hesabını sormak istiyorum: O çocuğun adı neden Hrant değil?

Elbette normalde böyle bir soru sormaya hakkım olamaz. Hiç kimsenin de olamaz. Tıpkı hiç kimsenin Eyüp Can’ın oğlunun adının Hrant olmasını beklemeyeceği gibi. Ama bu kamuoyu önünde verilmiş bir söz, bir taahhüt sonuçta.

“Ahdım olsun” diye yazmış adam, daha ne denir ki?

İşin tuhafı hiç kimse onu oğlunun adını Hrant koymaya zorlamamış, kendi kendine bu iddiayı ortaya atmış. Şimdi de vazgeçmiş. Peki neden?

Doğrusu bunun böylesi kolay geçiştirilebilecek bir kadar olmadığı ortada. Bence bu satırların altında sınıf atlamak isteyen Türk yarı aydınının kodları var. Düşünün, daha bir sene önce yükselen değerlere oynamak için, tribünlere böyle bir şov yapıyor. Üzerinden çok vakit geçmeden de bunu unutturuyor. Hrant Dink artık “moda” değil ya, o da kendi kendine “ahdını” yutuveriyor ve İslami ögeler içeren ismi koyuveriyor oğluna.

Bunların entelektüellikleri de bu kadar işte. Sözleri, iddiaları da sadece dönemsel, rüzgarın yönüne göre. Yarın öbür gün kabul görmek istedikleri kulüp değişirse, iddiaları da o yöne şekillenir.

Hrant Dink’e üzülmek, ölümüne öfke duymak, bunun hesabını sormak başka bir şey. Fanatik bir şekilde, bu davayı sahiplenir gibi görünüp kamuoyuna şov yapmak ise bambaşka.

Bu işin bu kadar basit olduğunu, unutulacağını ve kapatılacağını mı zannediyorlar acaba?

Tekrar aynı iddiayla soruyorum: O çocuğun adı neden Hrant değil?

Oray Eğin - Akşam, 11 Ağustos 2008

28 Mart 2008

Doğu Perinçek’i en yakın arkadaşı yaktı

Ergenekon kapsamında gözaltına alınan, daha sonra da tutuklanarak Bayrampaşa Cezaevi’ne konulan isimler arasında hemen herkes titriyle, çalıştığı yerle anılıyor. Doğu Perinçek: İşçi Partisi genel başkanı ve Aydınlık başyazarı. Serhan Bolluk: Aydınlık’ın genel yayın yönetmeni. Ferit İlsever: Ulusal TV genel yayın yönetmeni.

Biri hariç.

Ondan sadece "gazeteci" olarak bahsediliyor: Adnan Akfırat.

Kendisi daha evvel Aydınlık’ta çeşitli görevler üstlendi ama şu anda editoryal titri yok. Sadece Aydınlık’ın yönetim kurulu üyesi, bir de Türk-Çin İş. Der. Genel Sekreteri olarak geçiyor adı. Birkaç yıldır imzası bile çıkmıyor!

Aydınlıkçılar’ın tutuklanmasına sebep olan belgeler, adı "gazeteci" olarak geçen Akfırat’ın dosyaları arasında bulundu. Yargıtay binasının krokisinin, kaçış planının vs.’nin olduğu bir CD ve bilgisayarında faili meçhul cinayetlerin gerçekleşmeden anlatıldığı bir belge.

Eğer Aydınlık’ı yakından takip ediyorsanız - ki pek çoğunuz da okumuyordur - derginin bir süredir Ergenekon’la ilgili yayınlar yaptığını gözlemleme şansınız olmuştur. Uzun zamandır takip ettiğim Aydınlık, bir süredir çeşitli toplantılardan dolayı kendilerinin de başının derde gireceğini, gözaltına alınacaklarını yazıyordu. Dergi yaklaşan fırtınayı bekliyordu.

Daha da ilgincini söyleyeyim: Doğu Perinçek takip edildiği gerekçesiyle savcılığa bir dilekçe verdi ve yapılan soruşturma sonucu takip edenlerin polis oldukları ortaya çıktı.

Doğu Perinçek ve arkadaşları aynen hesap ettikleri gibi gözaltına alındılar. Başlarına gelecekleri biliyorlardı.

Peki, merak ediyorum, yaklaşan tehlikeden haberdar olan birileri neden başlarını iyice belaya sokacak belgeleri saklamakta ısrar eder? Gazeteci ya da değil, birinin eline geçmişse bile Yargıtay krokisi, çıkış planı gibi önemli evraklarla kimin ne işi olabilir?

Nitekim Doğu Perinçek, 60’ların sonundan beri hayatını siyasi mücadele içinde geçirmiş bir figür. Hep göz önünde olmuş, gözaltlarından, cezaevlerinden geçmiş, suçlanmış. Böylesi belgeler bulundurulmaması gerektiğini iyi bilmesi gerekir.

Danıştay’a saldırı olmuşken, birinin çantasından Yargıtay’ın krokisi çıkar mı... Olacak iş mi bu...

Galiba Doğu Perinçek, arkadaşı Adnan Akfırat’ın tuzağına düştü, ona güvenerek yanıldı. Zira bütün belgelerin Akfırat’tan çıkması bir hayli şaşırtıcı.

Peki sadece “gazeteci” olarak anılan Adnan Akfırat kim?

Daha evvel de adı çeşitli vesilelerle anılan Akfırat, fiilen gazetecilik yaptığı yıllarda devletin sinir merkezlerinde insanlarla görüşmelerde bulundu, çoğu zaman da Doğu Perinçek’i yanıltan haberleri yayımlattı. Turgut Özal’a ateş edenin Kartal Demirağ olmadığı, bir başka tetikçinin sunulduğu Aydınlık kapağı onun eseriydi. Balon çıktı. Tansu Çiller’in ABD vatandaşı olduğu iddiasını da ortaya attı ama bir türlü kanıtlayamadı.

Akfırat’ın en büyük özelliklerinden biri de yurtdışına master ya da doktora yapmaya gidenleri ajan olmakla itham etmesidir. Kendisi de bursla bir sene ABD’de okumuştur halbuki, ama bunu hiç gündeme getirmez. Böyle ilginç bir mantığın adamıdır.

Özetle onun dergiye en büyük katkısı Aydınlık’ın karanlık haberler yapıp dezenformasyon yayan bir yayın organı gibi algılanılması oldu.

Daha evvel haberleriyle Doğu Perinçek’i zor durumda bırakan bu isim, şimdi de belgeleriyle onu yaktı. Buna sadece bir tesadüf ya da hata demek zor. Eğer hataysa da çok büyük bir hata.

Tekrar ediyorum, kendisi "gazeteci" diye anılıyor ama iki yıldır imzası yok. Türk-Çin İş. Der. Genel Sekreterliği yürütüyor, Aydınlık’ın editoryal kadrosunda yer almıyor. Polisin onca isim arasında cımbızla seçer gibi onu bulması, gözaltına alması da ilginç.

Hele bir iddianame hazırlansa... Ben özellikle Adnan Akfırat’la ilgili ne gibi bilgilere ulaşacağımızı merak ediyorum. Telefonda kimlerle konuştu, ne gibi bağlantılar kurdu...

Oray Eğin - Akşam, 26 Mart 2008

25 Mart 2008

Parti bülteni mi gazete mi?

Gazetecilerin kendi görev tanımlarının dışına çıkıp yargıç gibi davranmaları yeni değil ama Ergenekon soruşturması kapsamında doruğa çıkmış bir alışkanlık. Nitekim, dün üç gazete yayın yasağına uymadığı gerekçesiyle uyarıldı. Star, Taraf ve Yeni Şafak gazeteleri bu süreçte verdikleri haberlerden dolayı soruşturmaya tabi.

Star ve Yeni Şafak militan gazeteler. Parti bülteni gibi çıkıyorlar, önemli olan iktidarda olanı her koşul ve şartta aklamak onlar için. “Büyük basın” terbiyesinden de gelmedikleri için bunun dengeli ayarını da bilmiyorlar, kendi söylemek istediklerini okurun gözünün içine sokuyorlar. Yayın yasağına da uymayarak bizzat ortamın bulanmasına katkıda bulunuyorlar, dezenformasyon saçıyorlar.

Nitekim fişlenmelerin, parmakla gösterilen isimlerin merkezi de Yeni Şafak. Aynı gazete İlhan Selçuk ve Doğu Perinçek’i de birinci sayfasından çetenin elebaşları olarak yargılamakta hiç mi hiç sakınca görmedi. Sekiz aydır ortada iddianame olmaması, bütün bu soruşturmanın bir farsa dönüşmesi de önemli değildi bu gazeteler için.

Roller birbirine girdi, gazeteciler görevlerini şaşırdılar galiba. Ne dersiniz?

En dikkat çekici değişim Taraf’taydı. AKP’nin kapatılmasını hazırlayan savcıyı hedef gösterdi Taraf öncelikle, hakkında suç duyurusunda bulundu. Ergenekon kapsamında da bu minvaldeki yayınlarına devam etti. Gözaltına alınan isimleri “Çetenin sol kanadı” diye damgalamaktan çekinmedi, “Tehlikenin farkında mısınız” diye manşet attı.

İşin ilginci, tıpkı Fehmi Koru’nun insanları fişleyen yazıları gibi bir süre önce Taraf’ın yayın yönetmeni Ahmet Altan da köşe yazısında felaket haberciliği yapmıştı. “Çok büyük şeyler olacak” diye ipucu veren Altan, yaklaşan dalganın ne olacağını açıklamadı ancak hemen gözaltlarıyla bağlantı kuruldu. Altan sonra da sustu. Bir yazarın böylesi bir süreçte susması mı yoksa bildiğini açıklaması mı doğru olur? Altan, bildiğini yazmalı mıydı yoksa “Bazı şeyler biliyorum” dediğiyle kalıp bulanık havaya katkıda mı bulunmalıydı?

Karar okurun. Ama ben Taraf’ın yaratmaya çalıştığı saygınlığa da epey gölge düştüğünü düşünüyorum. Bir okurları olarak onlara kuşkuyla bakıyordum, maalesef kuşkularımı doğruladılar. Üstelik Altan ailesiyle iktidarın arası kısa süre önce bozulmuştu, AKP’nin en büyük destekçisi olan ağabey-kardeş en sert muhalefete başlamıştı. Galiba bizlerin bilmediği bir tür “uzlaşma” sağlandı bu süreçte. Liberallerin gönlünü bir şekilde almış olmalı AKP; Taraf’ın manşetlerinin başka türlü bir okuması yok.

Neden böylesi taraftar oldular acaba?

İster istemez Taraf gazetesinin sermayesini düşünüyorum. Sadece kitap basan bir yayınevi koskoca bir gazetenin maliyetini, yüksek masraflarını tek başına karşılayabilir mi yoksa arkalarında başka bir finansal güç mü var?

Taraf, ilk gününden beri pek çok konuda okurunu aydınlattı ama en önemli meselenin üzeri hep kapalı kaldı. Üzerini böyle kapattıkları için de böylesi dönemlerde manşetlerini muğlak sermaye yapısı ekseninde okumanın yolunu bizzat kendileri açtı.

Oray Eğin, Akşam - 25 Mart 2008

Terbiyesizi iyi tanıyalım

Kendisinin iki büyük terbiyesizliği oldu şu son günlerde. Bir kere TRT ekranına çıkıp Cumhuriyet Mitingleri’ne katılan halkı Ergenekon’la ilintilendirmesi bugüne kadarki günahlarının belki de en büyüğüydü. Hayatta bugüne kadar hiçbir şey olamamasının, hep bir yere itilip kakılmasının ve adam yerine konulmamasının intikamını günümüzün iktidarına karşı kahverengi ruj sürerek göstermesinin daha itidalli bir uzantısı olabilirdi halbuki. Eskiden de ciddiye alınmazdı, bir parodiydi ama şimdikinden daha düzgün bir parodiydi.

Keşke bu dönemi ranta çeviren ağabeylerinden üslup ve şıklık öğrenseydi. Kraldan çok kralcılık ve kaba bir ideoloji tetikçiliği yerine.

TRT spikeri nazikçe onu uyarıp iki olay arasında bir bağlantının kanıtlanmadığını söylerken de “Ben biliyorum, ben söylediysem doğrudur” diye o koltuğuna yapışmış kantin sosyologu havasını sürdürmesi daha da ayıptı.

Bir başkasının utancını onun adına yaşarsınız ya, hiç kimsenin kendini bu kadar alçaltamayacağını düşünüp onun adına yüzünüz kızarır ya... Öyle bir andı izlemek. Maalesef, bu kadar dipte, bu kadar aşağıda yaşıyor bu canlı türü.

Benim için daha da büyük ayıbı şu oldu: Yazısının sonuna “İnşallah 83 yaşındaki İlhan Selçuk’a gözaltında iyi bakılır. Aksi halde hükümetin üstüne kalır” diye not koymuş.

Nedir bu, iyi niyetli bir temenni mi, hükümete karşı bir uyarı mı? “Bir seri katilin güncesinden” notlar mı? İlhan Selçuk ve “üzerine kalır” kelimeleri nasıl aynı cümle içinde kullanılır? Tam olarak anlatamamış olabilirim ama içten, samimi hiç değil. Sadece çirkin bir ifade.

Ben mesela “Bedava yedikleri restoranlar Emre Aköz ve karısına iyi baksın, şişip patlarlarsa üzerine kalır” yazarsam yakışık alır mı?

Oray Eğin, Akşam - 25 Mart 2008

24 Mart 2008

Fişlemeler üst katta, Fehmi Bey bakıyor

Herkesi bir kenara bırakın, Fehmi Koru’nun köşesinin sadık bir müşterisi var ki bir köşe yazarı sırf o okura karşı sorumluluğundan daha temkinli, daha dikkatli yazmayı kendine şiar edinmeli. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül hem Fehmi Koru’nun akrabası, hem de eski ev arkadaşı. Koru’nun yazıları ister istemez Cumhurbaşkanı tarafından takip ediliyor, ciddiye alınıyor, belki de politikasını şekillendirmekte yardımcı oluyor.

Artık fiili olarak gazeteciliği bırakan ve kendini adadığı siyasi hareketin bir anlamda propaganda bakanlığını yapan Koru ise Türkiye’nin iyice gerildiği bir ortamda o en sadık okurunun kulağına kar suyu kaçıracak yazılar yazıyor. Örümcek Adam’ın “Büyük güçle beraber büyük sorumluluk” gelir ilkesini de duymamış belli ki.

Daha evvel orada burada “Ben biliyorum, şu isimler gözaltına alınacaktı” diye konuşurken ihtimal verilememişti. Sonradan fısıldadığı isimler gözaltına alınınca yakınındakiler ona kulak kesilmenin öneminden bahsetmişti.

Koru bu iddiaları yalanladı. Böyle bir sorumluluğu kabul etmedi ama köşesinden fişlediği isimlerden İlhan Selçuk’un sabaha karşı gözaltına alınışa bütün ülke tanıklık etti. Koru, dün de kendisinin “hedef gösteren” değil, bizzat “hedef” olduğunu yazmış; kendini hem işten sıyırıp hem de mağdur gibi göstermeye çalışan acıklı bir tavırla...

Yalanlamasının üzerinde durmadım, çünkü ikimiz de biliyoruz ki Koru kendini bu güce sahip göstermekten son derece hoşnut. İstediği kadar da yalanyabilir ama gerçeği ikimizin de bildiğinin farkında...

Nitekim yazımın çıktığı 3 Mart sabahında da gazetedeki odasında öfke saçtığını, “Çok sert bir yanıt yazacağım” diye çevresine hislerini aktardığını duydum. O sert yanıt özlemi fişleme tutkusuyla birleşmiş, benim kapıma çarpı koymayı ihmal etmeyip Ergenekon’un tetikçisi gibi göstermeye kalkmıştı. Savcılara da haber yollayarak.

Koru’ya fişlemelere katkıda bulunduğu için en yüksek nişan neyse onu verir belki bu hükümet. Zaten “Taha Kıvanç” mahlası bir süredir fişleme operasyonlarının bir numaralı adresi. Bunu görmek için istihbarat akışına sahip olmanıza da gerek yok, Fehmi Koru gibi derin bağlantılarınız olmasına da. İyi bir gazete okuru olmak yeterli.

İlhan Selçuk’un gözaltına alınması, ister istemez Yeni Şafak’ın tartışmalı gazeteciliğine iyice gölge düşürdü. Yeter ki televizyona çıkmak olsun, hiçbir fırsatı kaçırmayan Koru’nun yurtdışında olduğunu bahane ederek gözaltlarıyla ilgili hiç konuşmaması, görüş vermemesi de suçluluk duygusunun yansımaları değil midir?

Dün, konuyla ilgili yanıtında şaşırtıcı bir şekilde kendi adını kullanmıştı Koru. Sicil temizleme işini alter-ego’suna bırakmamış demek ki.

Nasıl da masum; diyor ki:

“Cumhuriyet gazetesi ‘Tehlikenin farkında mısınız?’ temasını işleyen reklam kampanyasından beri Türkiye’yi farklı bir yöne götürme yolunda yayınlar yapıyor. ABD Başkanı Bush’a ‘Bunları bırak, bizleri destekle’ diyen yazıyla başlayan süreçte çok tuhaf yazılar çıktı Cumhuriyet’te; ben de bu sütunda bir yılı aşkın bir süreden beri onları değerlendirip duruyorum. Son zamanlarda sıklaştı garip yazılar, benim ilgim de yoğunlaştı. Hepsi bu kadar.”

Her şeyin bir gazetecilik merakı ve tesadüf olduğuna inanmamızı bekliyor, bense kimi kandırmaya çalıştığını çok merak ediyorum.

Bakın, kendini bilmez birtakım AKP yandaşları birkaç gündür Ergenekon çetesiyle Cumhuriyet mitingleri arasında bağlantılar kuruyor. Yüz binlerce insanın AKP’ye tepkisini iletmek için sokağa döküldüğü bu mitinglerin tezgâh olduğu gibi bir dezenformasyon kampanyası yönetiliyor.

Cumhuriyet mitinglerinde “gizli bir el” olduğu iddiasını ilk kez kim köşesinde fısıldamıştı dersiniz?

Fehmi Koru.

Tıpkı sırf görüşleri kendisine uymadığı için Milliyet’i 28 Şubat’çı ilan ettiği gibi.

Dahası da var, Koru 27 Şubat’taki yazısında da türbana karşı olan rektörlerin isimlerini ve görev sürelerinin biteceği tarihi veriyor. “Yukarıdakiler” bu yazıyı da kesip dosyaya kaldırmıştır mutlaka, olası bir fişlemeye daha güzel bir katkı olamaz çünkü.

İstediği kadar bağırıp çağırsın, kendisinin Türkiye’de olan biten süreçle ilgili etkisinin gazetecilikle sınırlı olduğunu hiç kimseye inandıramaz bu aşamadan sonra. Ben bu gönüllü propaganda bakanlığının kendisine pahalıya mal olacağına inanıyorum. Tarih boyunca kendisiyle aynı işlevi gören muadillerine öyle oldu çünkü. Umarım güçten iyice gözü dönmeden önce makuliyet sınırlarına geri döner Koru.

Oray Eğin, Akşam - 24 Mart 2008

Bu isim kimin gözaltına alınacağını önceden biliyor

Hangi kanalın kime satılacağından, belli bir konuma kimin atanacağına kadar lüzumlu lüzumsuz pek çok dedikodu geliyor kulağıma ve kaynağını sorduğum zaman herkes tereddütsüz tek bir ismi gösteriyor: Fehmi Koru. Ömrü boyunca dedikoduya bayılmış, kimi zaman kendisi de dedikodulara malzeme olmuş bir gazeteci olarak yazdıklarını değil konuştuklarını anlatıyorlar. Daha çok sohbetlerde, çay üzeri anlattıkları. Yazsa gazeteci diyeceğiz zaten.

Cumhurbaşkanı’nın özel kalemi gibi davranmanın yanına, bir de çeşitli imtiyazlarla edindiği bu bilgileri kritik noktalardaki insanlara yaymak var demek. Mesela Sabah-atv’nin satışından da ortalığı Fehmi Koru’nun karıştırdığı, çeşitli aşamalarda belli konularda müdahalesi olduğu konuşuluyor. Zaten o kurumdan da dünyanın en gereksiz programı için epey bir miktar alıyor.

Basında dedikodu bir motiftir, gazeteciler de çok sever, stresli mesleğimizde bir renktir kimin kiminle uğraştığının üzerinde durmak. Ancak Fehmi Koru’nunki çoktan Babıali Yokuşu fısıtılarını aşmışa benziyor, iddialar doğruysa.

Bundan bir süre önce Fehmi Koru orada burada, sohbet esnasında, kimi gazetecilerin arasında övünerek bazı bilgileri ifşa ediyor. Artık o kadar çok yerde konuşuyor, o kadar çok yayılıyor ki bana bile geliyor konuştukları, düşünün.

Övündüğü konu şu: Ergenekon operasyonu kapsamında gözaltına alınacak bir gazetecinin ismini veriyor. Kimse üzerinde durmuyor, Koru gibi Cumhurbaşkanı’na yakın bir gazetecinin bile böyle bir şeyi bilemeyeceği düşünülüp geçiştiriliyor.

Aradan bir hafta geçiyor ve Ergenekon kapsamında bir gazeteci göz altına alınıyor: O gün Fehmi Koru’nun ağzından çıkan isim, yani Vedat Yenerer.

Rivayete göre bu bilgisinin teyit edilmesinin ardından Koru yine meydana çıkıyor, sağda solda yeni istihbarat bilgileri anlatmaya başlıyor. Anlattığı yine Ergenekon operasyonu kapsamında bu sefer iki gazetecinin göz-altına alınacağı iddiası.

İddiayı aktaranlar, Koru’nun daha önceki istihbaratının doğru çıktığını göz önünde bulundurarak bu bilgileri veriyor. İki isimden biri hakikaten Türkiye’yi sarsacak nitelikte, çok şöhretli bir gazeteci. Son zamanlarda muhalif çıkışlarıyla konuşulan ve kendisinden bir siyasi hareket yaratması beklenen çapta bir isim...

Ancak bu ismin şöhreti gelecek muhtemel tepkilerden dolayı operasyonu düzenleyecekleri tereddütte bırakıyormuş.

Merak edilen, Koru’nun bu bilgilere neden sahip olduğu. Ya birileri onun adını kullanarak dezenformasyon yapıyor ya da o birileriyle bu yakın temasları sonucu isimleri alıyor ve yayıyor. Ancak ikinci şıkta, iletişimin karşılıklı olma esasına dayanarak Fehmi Koru’nun da bu bilgiler karşılığında kendinden bir şeyler söylenmesi beklenmez mi?

Fiilen gazeteciliği bırakan Fehmi Koru, kimi gazetecilerin kapısına çarpı konmasının, Nazi Almanyası’nda olduğu gibi fişlenmesinin yolunu açmış olabilir mi? İnanmak istemiyorum. Ama bu bilgilere sahipse ve yazmıyorsa, bu fişleme operasyonuna sessiz kalarak dahi önemli katkı sağlamış olabilir. Bu soru aslında onun bağlantılarına sahip bir ismin neden arkadaşları iktidara geldikten sonra gazetecilik yapmadığıyla da ilintili. Geçmişin Taha Kıvanç’ıyla bugün kitaplardan, seyahatlerden bahseden Taha Kıvanç arasında ciddi bir “haber” farkı var.

Eğer önümüzdeki günlerde Fehmi Koru’nun yaydığı söylenen isimler gözaltına alınırsa Ergenekon operasyonu çok daha ilginç bir hal alacak. O zaman Koru’nun gerçekten vermesi gereken bir hesap olacak.

Ya da şunu yapsın: Kendi yakın çevresinde bu kadar fazla “Her şeyi ben bilirim” havasında konuşmasın. Çünkü bizzat bu dedikodular onun odasının içinden çıkıyor; yayanlar bizzat tanıklar.

Oray Eğin, Akşam - 3 Mart 2008

10 Mart 2008

Hâlâ Yeni Zelanda’ya kaçılabilir mi?

Dün, bizim gazetenin magazin sayfasında Neslihan Yargıcı’nın bir açıklaması vardı. Zamanında Fransa’da yaşayan modacı, Türkiye’ye dönmesinin sebebini açıklamış yıllar sonra. Bana kalırsa magazin servisi bu haberi mizah gibi yazmış ama aslında son derece ilginç, haberin diline inat ciddiye alınması gereken bir açıklama.

“Fransa’da yeni çalışmalar yapıyordum. Ülke kaos içindeydi. Ama rahmetli Turgut Özal’ı çok tatlı buldum” demiş Neslihan Yargıcı, “Başbakan çıkmış elinde kalem bir şeyler anlatıyordu, çok hoşuma gitmişti. Ben de Türkiye’ye dönme zamanımın geldiğine inandım. Madem Türkiye bir yerlere geliyor, ben de bunun içinde olayım istedim.”

Habere bir de Özal’ın şortlu fotoğrafı iliştirilmiş ki, işte bunun simgesel değeri gerçekten büyük. O kare değişim Türkiye’sinin de özeti gibi... Kendi ülkenizden bezmiş, uzak kalmış, buranın kapalılığından sıtkınız sıyrılmış bir şekilde gönülllü sürgündeyseniz bir ülkenin liderinin şortla askeri birlik denetlediğini görmek Türkiye’yle ilgili algılarınızı da yeniden değerlendirmenize sebep olur...

Ancak sadece simgesel değişimler de yaşamadı Özal Türkiye’si. Mehmet Barlas’ın Soner Yalçın-Mehmet Ali Birand imzalı “The Özal” kitabına anlattıklarından dinleyelim:

“Renkli televizyon yoktu, yasaktı. (...) 1984’ten önce otomatik telefon yoktu. Şehirlerarası aramak isterseniz santrala yazdırırdınız, beklerdiniz bir saat-iki saat. (...) Özal’dan önce Türkiye’de karayolu kavramı yoktu. (...) Özal’dan önce bir dolar bulundurmak yasaktı. Özal’dan önce sigara, içki, bunların hepsi suç maddesiydi. (...) Yabanccı araba ithal etmek, imkansız derecede zordu. (...) Özal’dan önce bir Türk şirketinin dışarıdan borç alması mümkün değildi. (...) Özal, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını kabul ettiği için şu anda Türk yargıçları haksız karar verdikleri zaman Strasbourg’daki İnsan Hakları Mahkemesi’nde yargılanıyor.”

Bugün elinde kalemle televizyonda konuşan kimse yok. Şort da siyasi hayatımızdan çoktan çıktı. Şimdi devlet erkanının eşi tesettür defilelerinde türbanlarıyla boy gösteriyor. Artık içki yasak değil mesela, ama yüzde 200-300’e varan vergilerle almak herkesin harcı değil...

Türkiye elimizin altından kayıyor...

Bırakın yurtdışından buraya bakıp “Bir şeyler değişiyor, parçası olmalıyım” diye vatanına dönecekleri, içinde yaşayanlar bile derin bir umutsuzluğun pençesinde. Peki bugün Türkiye heyecan vermiyorsa, acaba bu ülkenin yarattığı sıkıntılarla boğuşmanın çözümü acaba gerçekten kaçmak mı?

Aslında “kaçmak” bu topraklarda yeni bir fikir değil... Ta 1898’de bir grup aydın, Osmanlı’nın dünyadaki değişimlere adapte olamamasından bıkkın ve umutsuzdu. Kendilerine bir kurtuluş yolu arıyorlardı...

O dönem Servet-i Fünun dergisinde yazan Tevfik Fikret, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Hüseyin Kazım Kadri ve Dr. Esat’ın ortak özelliği Padişah’a muhalif olmalarıydı.

Soner Yalçın, 3 Haziran 2007’de Hürriyet’teki sayfasında beş aydının “alıp başını gitme özlemini” anlatıyor:

“Bir misafirlik günü... Mehmet Rauf elinde tuttuğu bir broşürle geldi. Bu broşür, konaktaki sohbetlerin seyrini değiştirecekti... Broşür İngilizce’ydi. Mehmet Rauf hem okuyor hem de Türkçe’ye çeviriyordu: ‘Londra’da bir dernek varmış, Yeni Zelanda adalarına göçmen götürüyormuş. Göçmenlere yüzlerce dönüm parasız toprak veriliyormuş...’ Önce Yeni Zelanda’nın nerede olduğunu konuştular. Ardından broşürün de yardımıyla, bu adanın iklimini, toprakların verimliliğini vs. öğrendiler. Ve: Tevfik Fikret, hep birlikte Yeni Zelanda’ya gitme teklifini ortaya att?. Heyecanlandılar.”

Sosyalist bir cemaat fikri ortaya atıldı, planlar yapıldı. Yeni Zelanda projesinin en ilginç tatışmalarından biri temelli mi gidileceği, yoksa II. Abdülhamid ölene kadar mı kalınacağıydı.

Tevfik Fikret bir daha dönmeme taraftarıydı, tartışmaya son noktayı da o koymuştu: “Hele bir gidelim, o zaman düşünürüz...”

Ancak çeşitli sebeplerden dolayı bu ütopya gerçekleşmedi...

Dün, o küçücük magazin haberini okurken Yeni Zelanda ütopyasının günümüzde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini düşündüm. Malum, bugünkü Türkiye doğduğumuz, büyüdüğümüz, yaşadığımız ve hayal ettiğimiz bir ülke değil artık. “Sığmakta” güçlük çektiğimiz, istenmediğimiz de ortada...

Peki temelli mi, bir süreliğine mi?

Oray Eğin - Akşam, 6 Mart 2008

11 Eylül 2007

Bahçeli'nin sırrı

Seçim kampanyasında Erdoğan’a ağır suçlamalar yönelten Bahçeli’nin ‘Söğüt şenliklerinde’ Tayyip Bey ile ‘can cana’ görüntüsü hakkında ne düşünüyorsunuz? Tamam, seçimler öncesinde MHP Genel Müdürü pardon Genel Başkanı Bahçeli’ye ‘inanan saflar’ listesinde yer aldığım için ben ‘kırk katırı da kırk satırı da’ ceza olarak kabul ediyorum efendim, üzgünüm, itiraf ediyorum işte.

Geçtiğimiz günlerde de yazdığım gibi, Bahçeli, Erdoğan’a ikinci defa yol verdi. İlk olarak... 3 Kasım seçimleri öncesinde Bahçeli aldığı şok bir kararla ki neden böyle bir karar aldığını hâlâ kimseye açıklamadı, ülkeyi seçime götürüp, AKP’nin iktidara gelmesini sağladı. Tam bu noktada durup, ilginç bir anektodu paylaşalım.

3 Kasım seçimlerinden hemen sonra MHP’nin o tarihteki tepe isimlerinden-eski bakanlardan Koray Aydın, yaptığımız bir özel sohbette (ki bu notları o tarihte yazmıştım) Bahçeli’nin apar topar seçim kararı almasında en büyük nedenin ‘Aydın Doğan’ın Almanya’da yaptığı bir toplantı’ olduğunu belirterek şunları söylemişti; ‘Aydın Doğan, erken seçim kararı alınmadan hemen önce, Doğan Medya Grubunun Almanya’daki tesislerinin açılışı için düzenlediği törende, Mesut Yılmaz, Çiller ve Erdoğan’ı bir araya getirip, Türk siyaset tarihi adına kadersel önem taşıyan bu toplantıda ‘king-maker’lık yaptı. Bu toplantıya MHP’den kimse katılmadı. İşte bu önemli toplantı üzerinden duygusal reflesleri çok iyi hesaplanan Bahçeli’ye manipülasyon-yönlendirme yapıldı ve Bahçeli, Aydın Doğan’ın organizatörlüğünde Almanya’da yapılan Çiller-Tayyip Erdoğan ve Yılmaz zirvesinin hemen ardından erken seçime yol verdi. (Bir anlamda da Erdoğan’a yol verilmiş oldu)’ Peki bu zirvenin diğer saklı kodları neydi? Cevap vermesi gerekenler ortada, soruyu yüksek sesle soran yok.

Asıl ilginç olan da... O tarihte sadece seçimler erkene alınmamıştı, eşanlı Washington da ‘Irak işgalini’ erkene aldığını açıklamıştı. Bush, Irak operasyonunu erken tarihe çeker iken Ankara’daki derin stratejik ortağının kimler olacağını/olması gerektiğini de acaba hesabına dahil etmiş midir dersiniz?!

Ve bugün. Sayın Bahçeli, şahin muhalefet sözü ile seçmenden oy aldıktan sonra, AKP’nin adayını KÖŞK’e taşıyarak hatta daha ötesi, bakınız Söğüt şenliklerine, AKP ile tam ittifak haline de geçmiştir. Bahçeli’nin 22 Temmuz seçimlerinden hemen birkaç gün sonra, sandıklar ortadan kalkalı daha 3-5 gün olmuşken alel acele AKP’nin KÖŞK adayını destekleyeceklerini açıklayıp- kenara çekilmesinin ‘asıl’ nedenini yine bilmiyoruz.

Ve yine 3 Kasım öncesi benzer bir süreç bugün içinde aynen yürürlükte; Washington bu defa da İRAN’a operasyonu erkene çekti. 3 Kasım tablosu Irak, 22 Temmuz tablosu da İran... Bitmedi, Washington aromalı TÜRK-İSLAM SENTEZİ KARTI Türkiye’nin önderliğinde tüm TÜRK Cumhuriyetlerine ne modeli/neye karşı tez olabilir dersiniz? Söğüt’teki fotoğrafın fonunda (Türk; MHP-ılımlı İslam;AKP) TÜRK-İSLAM SENTEZİ projesi ne yoğunlukta görüntüdeydi sizce? Bu anahtar kart hatta bir ucuyla ‘KÜRT Dosyasında’ da işlev görür mü? En iyi barış şahinle mi yapılır dediniz?

Son bir önemli not, 8 Temmuz 2005’te yazdım, aktarıyorum; ‘MHP’nin tepe isimlerinden biriyle konuşuyor iken dedi ki; ‘’Sevgili Güler, Amerikalıların sıcak operasyon planları sanıldığı gibi öncelikli olarak Suriye’yi değil İran’ı kapsıyor. Amerikalılar son bir-iki aydır bize/MHP’nin tepe yönetimine gelip, ‘İran’a olası bir saldırıyı, MHP ve milliyetçi cephe nasıl karşılar’ diye soruyorlar. Amerikalı uzmanlar bu soruya AKP’lilerin vereceği cevabı biliyor ve o cevaptan ürkmüyorlar, ancak milliyetçi çevrelerin bakışının Türkiye’nin genel muhalefeti adına belirleyici olacağını bildikleri için bu konuda MHP’nin takınacağı tavrı çok daha fazla önemsiyorlar.’ İşte MHP’nin ABD’lilere cevabı; ‘Açıkçası Washington’ın İran’a yönelik bir operasyonu, AKP’liler gibi MHP camiasında da ‘büyük tepki TOPLAMAZ.’ İran’a karşı geçmişten gelen malum nedenler, ülkücüler-milliyetçilerin ABD’nin İran saldırısına tepkisini yumuşatacaktır.’ MHP’den operasyona yeşil ışık mı?

Evet. Sam amcamın İran ve Türk-İslam sentezli BÜYÜK TURAN PLANI ‘can cana’ görüntü ile artık pürüzsüz işleyebilir mi? Eksik parçaları tamamlamanız için notlar sundum. Sıra sizde, ben sizin labirentinizim efendim.

Güler Kömürcü - Akşam, 11 Eylül 2007
Related Posts with Thumbnails