28 Haziran 2009
İran’ı kim kontrol ediyor?
Kimi uzmanlar İran İslam Devrimi’nin baş aktörü olan mollaların artık sona yaklaştığını, kimileri ise daha önce Tahran Üniversitesi merkezli öğrenci olayları gibi reformcu lider Hüseyin Musavi’ye destek veren “yeşil isyancıların” da zamanla evlerine döneceklerini ve rejimin eskisi gibi devam edeceğini söylüyor. 2003 yılında Forbes dergisinde yayınlanan “Milyoner Mollalar” adlı makale, şu anda İran’da sokaklara dökülenlerin aslında bir şeyi değiştiremeyeceklerini kanıtlar nitelikte.
İran yönetiminde çok da etkili bir pozisyon olmayan Cumhurbaşkanlığı ve iki kez cumhurbaşkanlığı yapan Rafsancani, İran’ı İslam Devrimi’nden beri tek başına yöneten gölge lider. Cumhurbaşkanı Mahmud Ahmedinecad’ın TV ekranlarında Musavi ile kapışması sırasında “Rafsancani’nin yolsuzluklarına sen de karıştın” diyerek reformcu lideri suçlamasının kopardığı kıyamet de işten bundan. Rafsancani öyle güçlü ki Hamaney bile seçim sonrasında verdiği Cuma vaazında Ahmedinecad’ı seçimin kesin galibi ilan ederken, İran liderinin yüzündeki gülümsemeyi donduran, “Cumhurbaşkanı galip ama Rafsancani’nin yolsuzluk yapması gibi bir şey de söz konusu olamaz” sözleri olmuştu. Peki Rafsancani’yi bu kadar güçlü kılan ne? İşte bu sorunun yanıtını yaptığı haberlerle ülke siyasetlerini sarsan Forbes dergisinin ünlü yazarı Paul Klebnikov araştırıp yazdığında İran’dan çok sert tepki görmüş, uslanmayıp Rusya’daki yolsuzlukları da köşesine taşıyınca faili meçhul bir cinayetle hayatını kaybetmişti.
Klebnikov’un “Milyoner Mollalar” makalesi halen İran rejimi konusunda şimdiye dek yapılmış en önemli araştırma yazısı olma özelliğini taşıyor. İran rejiminin iç yüzünü göstermesi açısından birçok uzmanca kaynak alınıyor. “Molla kafası”, “İşte gericiler” diye eleştirilen İran’ın dini lider kadrosu aslında dolar milyarderi isimlerden oluşuyor. Bu isimlerin başında da dini lideri seçme ve görevden alma yetkisine sahip ulema heyetinin başındaki Rafsancani geliyor. İşte Klebnikov’un makalesinden çarpıcı bölümler:
Ekonomiyi yöneten gölge liderlerin hanedanlığı
Din adamlarının neden bu kadar güçlü ve zengin olduğunu anlamak için önce İslam Devrimi’nin İran’a ne getirdiğini iyi tahlil etmek gerek. Şah’ın ülkeden kaçması ve Humeyni’nin dönüşü ile İran 1979’da tamamen bir başka sistemle yönetilmeye başlandı. Tüm yabancı yatırımcıların ve Şah döneminde zenginleşen iş adamlarının mallarına el konuldu. Banka, otel, kimya ve ilaç fabrikaları, otomobil üretim tesisleri, aklınıza ne gelirse bir gün içinde dini yönetimin kontrol ettiği vakıfların kontrolüne geçti. Bu vakıfların başında ise ülkenin en güçlü din adamları vardı. Bu şirketler bugün de aynı derneklerin kontrolünde ve molla rejiminin sürmesi için en büyük finansmanı onlar sağlıyor. Kısacası İran ekonomisi bu gölge liderler tarafından yönetiliyor.
Ülkenin en zengini Rafsancani ve ailesi
Bu güç odağının en tepesindeki isim ise Haşimi Rafsancani. 1980’lerde Humeyni’nin sağ kolu olan Rafsancani, 1989 ile 1997 arasında iki dönem Cumhurbaşkanlığı yaptıktan sonra şimdi Hamaney’e danışmanlık yapan ve onu görevden alma yetkisine sahip x kişilik dini konseyin başında. Konseyin görevi parlamento ile dini kadro arasındaki uyuşmazlıkları çözmek... Ancak herkes biliyor ki İran 30 yıldır aslında Rafsancani tarafından perde arkasından yönetiliyor. 1960’larda Humeyni’nin yanında yer alarak geleceğe yatırım yapan Rafsancani, sert ancak pragmatik bir isim olarak biliniyor. Humeyni’yi İran-Irak savaşını bitirmeye ikna eden isim olan Rafsancani, İran’ın dış politikasının da uzun yıllardan beri mimarı. Aynı zamanda İran ekonomisini kalkındıran, Tahran borsasının kurulmasını, petrol sektörünün yabancı firmalara açılmasını sağlayan isim. Tabii bu kalkınma ve özelleştirme hamleleri sırasında gücüne güç, servetine servet kattığı da herkesin bildiği bir gerçek. Babası bir fıstık tüccarı olan Rafsancani, üniversite yıllarında kardeşiyle birlikte özel ders vererek hayatını kazanmıştı. İslam Devrimi, Rafsancani’nin bu mütevazı ailesini “paşalar” haline getirdi.
Kişisel serveti milyar dolarlarla ifade ediliyor
Rafsancani’nin ağabeyi İran’ın en büyük bakır madenini aldı. Bir diğer kardeşi İran televizyonunu ele geçirdi. Kayınbiraderi Kerman bölgesinin valisi oldu, kuzeni İran’ın 400 milyon dolarlık fıstık ihracatını kontrol etmeye başladı. Yeğenini ve küçük oğlunu ise Petrol Bakanlığı’na yerleştirdi. 1 milyar doları aşan Tahran metrosu ihalesi de Rafsancani’nin büyük oğluna verildi. Rafsancani ailesinin kontrol ettiği ekonomi bununla da bitmiyor. İnkâr etse de dini liderin İran’ın en büyük petrol işleme fabrikasına, bir büyük otomobil üretim tesisine ve İran’ın en iyi özel havayolu şirketine sahip olduğu belirtiliyor. Buradan gelen paraları ise İsviçre ve Lüksemburg’daki banka hesaplarına aktardığı, Dubai ve Tayland’da tatil merkezlerine ve Körfez’deki serbest ekonomik bölgelere yatırım yaptığı söyleniyor. Rafsancani’nin kişisel servetinin milyar dolarlarla ifade edildiği belirtiliyor. Ancak kimse net rakamı tahmin bile edemiyor. Rafsancani’nin endüstri makinesi ve şişe su üreticisi küçük oğlu Yaser’in Tahran’ın kuzeyinde zenginler bölgesi olarak bilinen Lavasan’da sahip olduğu 12 hektarlık dev çiftlik evinin değerinin 120 milyon dolar olduğu belirtiliyor. Rafsancani’nin sahip olduğu malvarlığını araştıran bir gazeteci işkence altında sorgulandıktan sonra girdiği hapisten hâlâ kurtulabilmiş değil.
İran’da 400 milyon dolar servete sahip olan Yahudi dönmesi Asgaroladis ailesinin dışında, ekonomi tamamen İslami derneklerin kontrolünde. Bu derneklerin İran milli gelirinin yüzde 1520’sine sahip olduğu belirtiliyor. “Bonyad” olarak bilinen bu dernekler daha önce belirttiğimiz gibi İslam Devrimi ile el konulan malvarlıklarını işletiyor. Humeyni tarafından “kan emici kapitalistlerin yarattığı adaletsizliği düzeltmek” amacıyla devreye sokulan dernekler artık tamamen kâr amacı güden şirketler haline geldi. Kısa bir süre öncesine kadar vergiden ve her türlü hükümet kontrolünden bağımsız hale geldiler. Şimdi Merkez Bankası ve Maliye Bakanlığı bile bu derneklere karışamaz, denetlemeyemez durumda... Derneklerin kontrolü tamamen dini lider Hamaney’e teslim edildi. Yani derneklerin dini lidere ve onun aracılığıyla Allah’a hesap vermesi yönünde bir sistem oluşturuldu.
Haraç vermeyen iş adamına hapis cezası
Şii geleneğine göre dindar iş adamları gelirlerinin yüzde 20’sini, yerel camilere bağışlara ve fakirlere yardım için ayrılırdı. Ancak zekat bugünlerde farklı bir amaca hizmet ediyor. Ulemalar İran’da iş yapan herkesi haraca bağladılar. Hatta İran’ın dört bir yanında dini liderlerin kontrolünde farklı farklı bonyad’lar kuruldu. Artık ne zaman bir İranlı para kazanmaya başlasa hemen o kentteki bonyad’ın dini lideri o kişinin kapısını çalıp kârının büyük bir kısmına el koyuyor. Aksi halde, o dini liderin, iş adamını “iyi bir Müslüman olmadığı için” şeriat mahkemesine verip, “Peygambere hakaret etti” suçlamasıyla senelerce hapis yatmasını sağladığı çok rastlanan bir durum.
Humeyni’nin şoförlüğünden 11 milyar dolarlık servete
Ülkenin en büyük “hayır” derneklerinden biri de Mostazafan & Jambazan Derneği. Hatta bu dernek, İran ihracatının yüzde 80’ini yöneten Ulusal İran Petrol şirketinden sonra ülkedeki en büyük ekonomik kurum. Başındaki isim ise Muhsin Rafiqdoost. O da kim diyecek olursanız, bir pazarcının oğlu olan Muhsin, Humeyni’yi Paris’ten dönüşünde Tahran’a götüren arabanın şoförüydü! Humeyni, çok sevdiği bu adamı Devrim Muhafızları Bakanı yaptı ve Rafsancani’nin gözüne giren eski şoför, onun cumhurbaşkanı olmasıyla birlikte ülkenin en büyük hayır derneğinin kuruluşuna da imza attı. Şimdi 400 bin kişiye iş veriyor, 11 milyar doları aşkın serveti var. Muhsin ayrıca Nur Derneği adlı başka bir hayır kurumunun da başı... Bu derneğin, apartman bloklarından oluşan sayısız gayrimenkulü ile ilaç, şeker ve inşaat malzemesi ihracatından tahmini 200 milyon dolarlık geliri bulunuyor. Kimse bu derneklerin tam olarak ne tür hayırlar yaptığını söyleyemiyor, ama bilinen tek bir gerçek var ki dini liderler ne zaman paraya sıkışsa Muhsin yardımlarına koşuyor. Muhsin’in İslam Devrimi’nin tehdit altında kalması durumunda rejimi ve din adamlarını savunmak için ülke dışında saklanan bir gizli fonun da anahtarına sahip olduğu kulaktan kulağa fısıldanan bir söylenti.
Derneğe yakın isimlerden biri işleyişi şöyle anlatıyor: “Bir yabancı gelir ve yatırım yapmak istediğini söyler, dernek ‘Tamam yapalım ama burada bir de kayıtdışı ekonomi var. Kayıtdışı ekonomiyi beslemezsen para kazanamazsın. Şimdi şu yurtdışındaki banka hesabına şu kadar para yatır ondan sonra görüşelim’der ve mollaların cebi doldurulur.
Yatırım bankaları, oteller çiftlikler, gayrimenkuller...
Mostazafan & Jambazan Derneği kadar etkili bir başka dernek ise Şiilerce kutsal sayılan türbe ve dini mekanların onarılması için kurulan Razavi Derneği. Başında İran’ın en sert mollalarından biri olan Ayetullah VaezTabasi var. Derneğin İran genelinde dev gayrimenkul yatırımları, otel ve çiftlikleri bulunuyor.
Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’nde yatırım bankaları da kuran derneğin varlığının ise 15 milyar dolar dolayında olduğu sanılıyor. Ülkenin en büyük uluslararası havalimanı da Razavi tarafından inşa edildi. Aynı dernek her yıl Mashad Türbesi’ne ziyarete gelen milyonlarca hacıdan da bağış adı altında para topluyor.
Ekonomi, Devrim öncesine göre çok daha vahim
Dünya petrol rezervlerinin yüzde 9’una, doğalgaz rezervlerinin ise yüzde 15’ine sahip olan İran’ın şimdiye kadar çoktan zengin ülkeler arasındaki yerini almış olması gerekirdi. Ancak kişi başına düşen milli gelir (4 bin 700 dolar) İslam Devrimi’ndeki önceki seviyenin bile altında seyrediyor. Devlete giden paralar halkın cebine değil mollatokratların kesesine giriyor. Dışarı kaçan (Dubai, İsviçre ve diğer vergi cenneti ülkelere) paranın ise yılda en az 3 milyar dolar olduğu söyleniyor. Bu milyarder mollaların sokaklarda yürüyen birkaç bin reformcu genç tarafından devrilebileceğini hâlâ düşünüyor musunuz?
Suikaste kurban gitti...
Forbes dergisinin Rusya baskısı Yayın Yönetmeni olan yazar Paul Klebnikov, uzun yıllarını İran’ı araştırmaya verdi. Bu araştırması sonrasında da 2003 yılında dergide kapsamlı bir İran makalesi yayınladı. Bu yazıdan sonra İran’da ölüm fermanı çıktı. Sürekli tehdit edilen Klebnikov, daha sonra başka bir makale kaleme aldı.. Bu kez Rusya’da Putin dönemindeki yolsuzlukları bir bir anlatıyordu. Klebnikov bu yazılardan sonra Moskova’daki iş yerinin önünde dört kurşunla öldürüldü. Kimin öldürdüğü asla bulunamadı. 41 yaşında hayatına son verilen Klebnikov’un ”Milyoner Mollalar“ makalesi İran rejimi konusunda şimdiye kadar yapılmış en önemli araştırma...
Uğur Koçbaş
04 Temmuz 2008
Emekli Albay Sarızeybek'ten ilginç iddia
İsrail ile Suriye görüşmeleri devam ediyor, daha yeni Amerika çağırdı bunları Amerika'ya, amaç ne? Olası bir İran harekatında Suriye'nin kontrolünde olan Hizbullah terör örgütünün İsrail'e karşı eyleme geçmesini engellemek. Bunu başarıyorlar, şu an anlaşma yolunda gidiyorlar. İkinci kim var? TSK var. Çünkü Türkiye, İran'la yüzyıllardır savaş yapmamış. Tarihsel bağlarımız var, kültürel bağlarımız var, dostluk bağlarımız var ve bu yüzyıllardır bozulmamış. İran'a Amerika veya İsrail bir askeri harekat yaptığı zaman Amerika, Türkiye'nin desteğini almadan bu harekatı yapamayacağını biliyor.
TSK'nın İran'a bakışı nasıl?
Şu anda PKK'ya karşı müşterek harekat yapılıyor. İran, PKK'lıları vuruyor, yakaladığını asıyor. İran geç de olsa PKK'nın kendisine tehdit olduğunu gördü artık. Amerika veya İsrail, Türkiye'nin desteğini almadan İran'a harekat yapamaz, aynı Irak harekatı gibi. Türkiye'nin desteğini almasaydı yani bu hükümetin Irak'a bu kadar kolay harekat yapamazdı. Bize Irak'tan gelen tehdit var, biz buna reaksiyon göstermek istiyoruz Türk milleti ve Türk ordusu olarak. Diğer İran ile tarihten gelen dostluğumuz var, 20 milyondan fazla Türkmenler var. Böyle bir harekat hepsini etkileyecek. Elbette ki Türkiye, Amerika'nın harekatını desteklemeyecek. Büyük ortadopu projesinin içerisinde düzenlenecek bir harekat, Türkiye elbette ki ulusal çıkarını koruyacaktır. Bu soruşturma ile bunun ne ilgisi var? 6000 polisle 2 orgeneralimizi gözaltına aldılar. Bu soruşturmaya polisin veya içişlerinin Ergenekon adını vermesi hukuki değil. Adalet bakanlığı teamülleri ve CMUK göre bu tür soruşturmalar yıl ve sayı ile ifade edilir. Kod adı vermek diye bir uygulama Türkiye'de yok. Türkiye'nin bu büyük destanını bu soruşturmaya isim yaparak, terörle, şiddetle Türk tarihini yanyana getirdiler. Bu Türk'ün varlığını küçültmedir, aynı Amerika'nın Süleymaniye'de askerimizin başına çuval geçirmesi gibi. İkinicisi, İçişlerine bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü ulusalcılığı tehdit olarak yazdı. Yarın ulusalcılık tehdit, emniyetin raporu delilmiş gibi gösterilecek. Bu da yanlış. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün kendi başına tehdit algılamasını yapma yetkisi yok. Bu yetki Milli Güvenlik Kurulu'nundur. MGK'nın tehdit değerlendirmesinde birinci öncelik PKK ile bölücülük, ikinci öncelik de irticadır.
Sizin görev yaptığınız dönemde Sarıkız ve Ayışığı isimli darbe planlarından haberiniz oldu mu?
Ne bana bir bilgi verildi, ne de böyle birşey duydum. Bir yıldan beri süren soruşturmada kamuoyundan da gelen baskı ile soruşturmayı tamamladık dediler. Dün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı açıkladı 2500 sayfalık iddianame var. Soruşturmayı tamamladıktan sonra generalleri gözaltına almanın anlamı, biz birinci soruşturmayı tamamladık, şimdi yeni gözaltılarla ikincisini yürütüyoruz. Bunun da anlamı, bunlar soruşturmayı muvazzaf generallere götürecek, sermayenin kendilerine karşı çıkan isimlere götürecek, medyanın kendilerine karşı çıkan isimlerine götürecek, güya Ergenekon soruşturması sürdürülüyor denilecek. İddianame hazırlanmışsa soruşturma bitmiş demektir. Mahkeme de dava açılır ve sanıklar yargılanır. Siz tam soruşturmayı tamamlayıp, davayı açıyorsunuz sonra yeni gözaltılar yapıyorsunuz. Bu demektir ki; siz soruşturmanın ucunu açık bırakıp devam ettireceksiniz. Bunun altında çuval geçirme vardır, Türk milletinin ordusuna duyduğu yüksek duyguları ayaklar altına almak vardır. Bunun en güzel örneğide 2 orgeneralin 6000 polis görevlendirilerek gözaltına alınmasıdır. Ergenekon terör örgütü ise PKK terör örgütü değil midir? Hükümet sözcüsü geçen gün açıkladı, "Avrupa'da 100 terörist cirit atıyor" dedi. Sizin göreviniz ne? PKK 10.000'den fazla canımızı almadı mı? 30 seneden beri başımıza bela değil mi? Bunları yakalatmak sizlerin görevi değil mi? Geçenlerde Mehmet Ali Birand, Osman Öcalan denilen teröristin düğün resimlerini yayınladı. Osman Öcalan PKK'nın 2 numaralı ismidir. Benim Şemdinli'de 74 askerimin katilidir. Siz nasıl ulusal medyasınız ki; askerlerimizin katillerini peşmerge damadı diye TVde gösteriyorsunuz. Ergenekon hadisesi, Amerika ve İsrail'in BOP çerçevesinde İran'a yapacakları harekata karşı TSK'nın direncini kırmak ve ordunun millet nezdindeki onurunu, gururunu ayaklar altına almak, toplumu etkisiz kılarak Amerikanın İran'a müdahalesini sağlamaktır. Bu kadar basittir.
Bundan sonraki aşama muvazzaf generallere, işadamlarına, medya mensuplarına ulaşacak dediniz. Deliliniz var mı bu konuyla ilgili olarak?
Osman Pamukoğlu Paşamın bir açıklaması var. İran'a harekat yapacağı zaman dönemin cumhurbaşkanı harekat yapma ilişkilerimiz bozulur. Orada terörist olduğundan emin misin diyor. Kendisi de horoz dünyanın her yerinde horozdur, horozu duvara resim olarak koyup da altına horoz diye yazmaya gerek yoktur diyor. Soruşturma bitmiş, dava cuma günü açılıyor. Orgeneralleriniz gözaltına alınıyor. Bunların alınacak ifadeleri var. Bu demektir ki; bu ifadelerden sonra başka kişilere gidilecek. Bunu nasıl yapacaklar? Şu ana kadar hep emekliler gözaltına alındı. Yarın küçük rütbeli bir muvazzaf subayı gözaltına almaya kalkacaklar. Yüzbaşı, binbaşı, albay... Halkın, silahlı kuvvetlerin tepki göstermesini engellemek için ufak rütbeliyi çekmek isteyecekler muvazzaf olarak. Ardından bu rütbeyi büyütmeye çalışacaklar. Bunlar ta Şemdinli olaylarını da içine dahil edip, olayı Yaşar Paşa, Kara Kuvvetleri komutanımıza götürmeye çalışıyorlar. Onlara götürmelerinin amacı pasif duruma, savunmaya geçirmek, Amerika'nın olası bir İran harekatında karşı çıkılmasını engellemek. amaçları bu. Bu soruşturmalar daha önceden Ferhat Sarıkaya adında bir savcı tarafından yapıldı. Biz bu filmi daha önce gördük. Yüzlerce sayfalık iddianame hazırladılar, olayı genelkurmay başkanımıza kadar götürdüler. Sonrada, askeri savcılık olaya el koydu, savcı görevden alındı, askeri savcılık soruşturmayı devraldı, gereği yapıldı. Olayın kapsamı oraya çekiliyor. Dolayısıyla, askeri savcılığın olaya elkoyması lazım. Savcı tarafsızlığını yitirmiş. Bizi, bir emekli albayı, kitap yazdık diye çağırıp, olayı oraya kadar götürmeye çalışıyorsa, ben daha ne söyleyeyim. Askeri savcılık olaya koymalıdır, arada çelişki olursa, Yargıtay Üst Savcılığı'na götürülmeli ve soruşturma makamı belirlenmelidir. Böylece, devlet üst düzey yöneticilerinin gözaltına alınması gibi, pasifize etmek, millet nezdinde itibarını sarsmak gibi davranışlara son vermek gerekir. Gün bugündür, kim ne konuşacaksa, konuşsun. Ben bir emekli albayım ve çıkıp konuşuyorum. Benden önce bu ülkede sivil toplum örgütleri var, üniversiteler var. Bir tek Metal-İş Başkanı Mustafa Özbek konuşuyor. Nerede diğer sendikalar, diğer sivil toplum örgütleri, nerede ulusal medya? Herkes tavrını ortaya koyacak, herkes konuşacak. Memleketimiz zor durumdadır, çocuklarımızın geleceği zor durumdadır, ülkemizin geleceği zor durumdadır, herkes tavrını koysun, başta da ulusal medya...
Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=83757&cat=110&dt=2008/07/03
24 Eylül 2007
İran’a şeriat ’demokrasi’ ve ’özgürlük’ vaatleriyle geldi
MERHABA. Benim adım Bahman Nirumand. İranlı bir gazeteci-yazarım.
Şah’ın devrilmesinde aktif rol oynayanlardanım.
Ve aynı zamanda mollaların, demokrasi ve özgürlük getireceğine inanan milyonlarca solcu, demokrat, liberal ve milliyetçi insandan biriyim.
Evet, Humeyni yeryüzünde cenneti vaat etti bize. Demokrasi gelecek, kimse fikirleri ve siyasal görüşleri yüzünden tutuklanmayacak, işkence yapılmayacak, kadınlara eşit haklar verilecek, giyim serbest olacaktı.
Şah’ı devirdikten sonra mollaların camiye geri döneceklerinden emindik. Devleti yönetecek durumda olduklarına inanmıyorduk.
Yanıldık. Kitaplardan ezberlediğimiz cümleleri, içi boş kavramları birbirimize söyleyip duruyorduk.
ÜZERİNDE DURMADIK
Her şey 14 Ocak 1979 tarihinde değişti. Şah, İran’ı terk etti. Ardından İran tarihinin en büyük yürüyüşü Tahran’da yapıldı. Sansür, yasak yoktu, istediğimiz gibi bağırıyorduk.
Fakat mitingde ilk dikkatimi çeken, kim liberal Musaddık ya da solcu şehitlerin resimlerini taşıyor ise mollalarca dövülüyordu.
Pek üzerinde durmadık bu olayın, "Hele bir kurtlarını döksünler, sonra sakinleşirler" diye düşündük.
Ertesi gün gazetede, bir hırsızın genç mollalar tarafından yakalanıp, adına "İslam Mahkemesi" denilen bir mahalli heyet tarafından 35 kamçı cezasına çaptırıldığı haberini okuduk.
Haberi ciddiye almadık; "Üç beş sapsızın işi" dedik.
Bu arada bira-şarap fabrikalarının yakılması, sinemaların tahrip edilip filmlerin sokaklara atılması gibi olayların üzerinde hiç durmadık. "Ufak tefek şeylerin" toplumun demokrasi ve ulusal bağımsızlık yolundaki çabaları etkilemesini istemiyorduk.
Biz bunları söylerken, mollalar tarafından, kadın ve erkeklerin yan yana yüzemeyecekleri; okullarda aynı sınıflarda olamayacakları; birlikte spor yapamayacakları gibi gerici kararlar ardı ardına alınmaya başlandı.
"Müslüman kadınların yanında orospuların yeri yoktur" denilerek kadınlara örtünme zorunluluğu getirildi. Özellikle üniversitelerde bu yüzden çatışmalar çıktı.
Bu çatışmalardan rahatsız olduk; kadın sorununun güncelleşip ön plana geçmesini istemiyorduk! "Asıl mücadele, emperyalizme ve kapitalizme karşı verilmelidir" diyorduk. Kadın sorunu bir yan çelişkiydi, ana çelişki sömürüydü. Kadının giyim sorunu, emperyalizme karşı verilen mücadeleyi baltalamamalıydı!
Peçesiz, başörtüsüz sokağa çıkan kadınlar artık açıkça, gözümüzün önünde dövülüyordu. Bazı kadınların yüzüne kezzap atılıyordu.
Biz ise hálá büyük laflar ediyorduk; bu tür olayları devrimin kaçınılmaz sancıları olarak görüp umursamıyorduk! "İttifak" "Eylem Birliği" gibi terimlerin peşinden koşup duruyorduk.
GEÇİŞ SANCILARI SANDIK
Humeyni, "Bütün sorunlarımızın sebebi, cemiyetimizdeki ahlaksızlıklardır. Bunların kökünü kazımalıyız" diyor; genç mollalar terör estiriyordu. Kitabevleri yağmalanıyor; gazete bayileri ateşe veriliyordu.
Şiraz’da "İslam Mahkemesi" eşcinsel ve fahişe olduğu gerekçesiyle dört kişiyi idam ediyordu. Benzer olay Tahran’da da gerçekleşiyor, üç fahişe ve üç eşcinsel kurşuna diziliyordu.
Sesleri ve görüntüleriyle erkekleri tahrik ettikleri için kadın spikerler televizyondan kovuluyor; uyuşturucu olarak görülen müzik yasaklanıyordu. Alkol içen, kırbaç cezasına çaptırılıyordu.
Şimdi düşünüyorum da, insan zamanla her türlü aşağılanmaya alışıyor galiba. Hiçbirini görmüyorduk; basmakalıp analizlerimizin doğru olduğuna o kadar inanıyorduk ki!..
Oysa toplum hızla dincileştiriliyordu. Alınan her kararda "Tamam bu sonuncusu" diyorduk. Ama arkası hep geliyordu.
Kızların evlenme yaşı 18’den 13’e düşürüldü. Parfüm, ruj, saç boyası, mücevher gibi kadın malzemelerinin yurda girişi yasaklandı. Kadın çamaşırı satan mağazaların vitrinlerine sutyen, kombinezon vs. koymasına bile izin yoktu.
Kamu dairelerinde kadın memurlara tesettüre girme emri çıkarıldı.
Aslında birçok aydın kadının üye olduğu kadın dernekleri vardı. Onlar kendi küçük çevrelerinde "hamilelik tatilinin uzatılması", "eşit işe eşit ücret" gibi talepleri tartışıyorlardı.
Biz aydınlar hep aynı düşüncedeydik: Demokrasi ve özgürlüğe geçiş sancılarıydı bu tür vakalar! Abartmaya gerek yoktu.
Hepimiz "ana çelişki" üzerinde duruyorduk; öncelikle dışa bağımlılık ve ekonomik krizden kurtulmalıydık.
REFERANDUM OYUNU
Üç ay önce Humeyni, Paris’te komünistler de dahil olmak üzere her görüşün rahatça örgütleneceği bir demokrasiden, özgürlükten bahsederken, şimdi tüm solcu, milliyetçi ve liberalleri İslam düşmanı ilan etmişti.
Bu sözler üzerine ilk protestomuzu yaptık. Mitingimize bir milyonu aşkın insan geldi.
Mollaların en iyi siyasi stratejileriydi; işlerine gelmediği zaman hemen gündemi değiştiriyorlardı.
Referandum meselesini gündeme getirdiler. Halka soracaklardı: "İslam Cumhuriyeti’ni istiyor musunuz, istemiyor musunuz?"
Kuşkusuz bu bir oyundu; halkın yüzde 65’inin okuryazar olmadığı bir ülkede kim ne anlardı cumhuriyetten?
Yapılan propaganda belliydi; dediler ki: "İslam’a evet mi, hayır mı diyorsunuz?"
Biz bu oyunu biliyorduk ama şöyle düşünüyorduk: "Önemli olan cumhuriyettir; serbest seçimlerdir; demokratik haklardır; özgürlüklerdir. İslam Cumhuriyeti bunu sağlayacaksa neden karşı çıkalım?"
Ancak bazı küçük kesimler bu oyuna gelmemek için referandumu boykot ettiler.
Sonuçta, "evet" diyen 20 milyon, "hayır" diyen ise sadece 140 bindi.
Mollalar bu referandum sonucunu çok iyi kullandılar. Güya tüm ülke yaptıklarını onaylıyordu. Artık televizyondan sonra basın da ellerine geçmişti. Sanki tüm muhaliflerin sayısı 140 bin kişi gibi gösterdiler. Halbuki 20 milyon içinde bizim oyumuz da vardı. Ama artık bizim sesimizin çıkmasına izin verilmiyordu.
HALKI ANLAYAMADIK
Mollalar güçlendikçe saldırganlaştılar.
Örneğin, tirajı bir milyon olan liberal "Ayendegan" Gazetesi’ni kapattırdılar. Sıra sonra "Keyhan" Gazetesi’ne geldi; muhalif yazarların işten çıkarılmasını sağladılar.
Tüm bu olanları protesto etmek için mitingler düzenlemeye başladık. Ama iş işten geçmişti artık; insanlar yılmıştı, korkuyordu.
Özgürlük, demokrasi ve bağımsızlık için ayaklanan halkın, bu kadar kısa sürede değişeceğini düşünememiştik.
Sanmıştık ki, mollaların gerici yasalarına/kurallarına halk karşı çıkacak. Halbuki tersi oldu; mollalar yasak, sansür getirdikçe arkalarından gidenlerin sayısı arttı.
Örtünmek moda oldu!
Tüm bunlara "gelip geçici bir fırtına" diye bakmak ne büyük yanılgıydı.
Komünistlerden, solculardan, demokratlardan, milliyetçilerden sonra liberal İslamcılar da zamanla mollaların hedefi oldu.
Şah döneminden daha çok insan cezaevlerine konuldu; idam edildi.
Milyonlarca insan canını kurtarmak için yurtdışına kaçtı.
Kaçanlardan biri de bendim.
Umarım bizim hatalarımızdan birileri ders çıkarır.
(Not: Bu metin, Bahman Nirumand’ın "İran" kitabından derlenmiştir.)
Türkiye’nin İran benzerliği çok şaşırtıcı
ÖNCE bir tespit yapalım:
Diyorlar ki, "Türkiye, İran’a benzemez!"
Yanılıyorlar.
Bu nedenle gelin önce kısa bir tarih yolculuğu yapalım:
19. yüzyılda İngiltere’nin Osmanlı Devleti gibi İran üzerinde de nüfuzu vardı.
İki ülke de tarım ülkesiydi.
20. yüzyıl başında, -İran 1906; Osmanlı 1908- askerlerin bastırmasıyla iki ülkede de meşrutiyet ilan edildi.
Her iki ülke 1920’lerde yeni liderleriyle yönetildi:
İran’da subay Rıza Han (Pehlevi), "ormancılar ayaklanmasını" bastırıp yönetimi devirerek kendini "Şah" ilan etti.
Türkiye’nin lideri ise iç ve dış düşmanları yenen Mustafa Kemal Atatürk’tü.
Her iki lider de ülkelerinin tarihlerinde görülmedik boyutlarda, modernleşme ve reform politikalarını uygulamaya koydu. Ülkelerini eğitim sisteminden hukuk sistemine kadar laikleştirmeye çalıştılar. Kılıf kıyafet devrimi yaptılar.
Bu reformlara her iki ülkede de karşı çıkan pek olmadı; sayıları az olmakla birlikte muhalif olanlar da çok ağır cezalara çaptırıldı.
İran 1940’ta, Türkiye 1946 yılında parlamenter demokrasiye geçti.
İran’da 1951’de, Türkiye’de 1960’ta "milliyetçi/ulusalcı solcu" askerler darbe yaptı.
İran’da başta petrol olmak üzere millileştirmeler yaşanırken, Türkiye de dışa açıldı, yabancı sermayeyi kabul etti.
CIA, İran’daki darbeci Musaddık’ı yıktı. Yerine tekrar Şah Rıza Pehlevi’yi getirdi. Şah bütün partileri kapattı, liderlerini hapsetti.
Türkiye, 1961’de demokrasiye döndü, seçimler yapıldı.
1960’lı yıllar, her iki ülkede de sol, milliyetçi ve İslamcı hareketin ivme kazandığı dönem oldu.
Aynı dönemde her iki ülkenin siyasi ve iktisadi olarak dışa bağımlılığı arttı. ABD "abi" rolündeydi. Düşman ise komünizmdi.
Her iki ülke de solcularını ezmek, yok etmek için her yola başvurdu. Devlet güçleri, sola karşı diğer güçlerle ittifak yaptı.
Sol muhalefetin ezildiği dönemde İslamcı hareketler güçlendi.
YEŞİL KUŞAK PROJESİ
Burada meseleye daha geniş açıdan bakıp, 1970’li yılların son dönemini bir hatırlayalım.
Sovyetler Birliği, Afganistan’a girmişti.
ABD’nin kontrolündeki Şah, İran’ı terk etmişti. Türkiye’de büyük bir sol dalga vardı.
Soğuk Savaş döneminde siz ABD’nin yerinde olsanız ne yaparsınız?
İran’da Sovyetler Birliği yanlısı solculara karşı mollaları desteklediler.
Türkiye’de 12 Eylül 1980 askeri darbesini yaptırıp, İslamcıları kuvvetlendirerek solu ezdirdiler.
ABD, Şah’tan umudunu kesince mollaları destekledi. İran’da mollaları yok etmek isteyen askerlerin elini kolunu bağladı.
Şah Rıza Pehlevi, ölmeden birkaç hafta önce, "Amerika ve İngiltere yerine muhalefeti yok etmek isteyen askerleri dinleseydim, ülkeyi terk etmek zorunda kalmazdım" diye açıklama yaptı.
ABD, Sovyetler Birliği’ni İslam ülkeleriyle kuşatıp içindeki İslamcı halkları ayaklandırarak yıkacağını hesaplıyordu.
Bu nedenle İranlı subaylara hep engel oldu.
Örneğin: Şah gittikten sonra, ülkenin başında kalan sosyal demokrat Başbakan Bahtiyar "İslam Cumhuriyeti’ne izin vermeyeceğim" diyordu.
Genelkurmay Başkanı Karabagi, Bahtiyar’ı destekliyordu.
Bahtiyar, ABD ve İngiltere’ye danıştı. Tabii ki destek alamadı.
Mollalar şanslıydı; dünya siyasal konjonktürü onların lehineydi.
Sonunda Humeyni, Tahran’a geldi. Yerleştiği "Refah Okulu"nda, liberal-İslamcı Mehdi Bazargan’ı Başbakan ilan ettiğini açıkladı. ABD ve Avrupa bu "ılımlı İslamcı" atamadan mutlu oldu.
Ancak mollalar güçlendikçe iktidara yerleşti.
Son hedefleri, halkın oylarıyla Cumhurbaşkanı olan liberal Müslüman Beni Sadr idi.
Askerler bu kez Beni Sadr’ın imdadına yetiştiler; darbe yapabileceklerini söylediler. Sadr darbe istemedi ve yurtdışına kaçmak zorunda kaldı.
Mollalar iktidara yerleşti. "Ilımlı İslam" istemiyorlardı!
DESTEK ESNAFTAN
İran tarihine bakıldığında, mollaların devlete karşı ayaklandığı görülmemişti. Sadece 1963’te Şah, mali kaynaklarını yok ettiği için ilk protesto eylemini gerçekleştirmişlerdi. Bu nedenle Humeyni, Türkiye’ye sürgüne gönderilmişti.
Durum aslında bizim Nakşibendiler’e benziyor, onlar da hep devletin yanında olmuşlardı. Neyse...
Türkiye’deki İslami hareketler ile İran’daki mollaları destekleyen güçler arasında benzerlikler var mıydı?
Yapısal farklılıklar olsa da taban aynıydı:
Mollaların ülke içinde en büyük destekçisi, iç ticaretin üçte ikisini, ihracatın üçte birini elinde tutan ve geleneksel değerlerin savunucusu Bazar esnafıydı.
Mollalar ayrıca liberal-burjuva çevrelerinden de destek gördü. Bunun sebebi, özerklik için harekete geçen Azeri, Kürt, Beluciler gibi etnik unsurların başlarının hemen ezilmesi talebiydi.
Ve tabii, din adamlarının siyasal örgütlenme gücünün en büyük dayanağı ise, cami komiteleriyle girdikleri yoksul mahallelerdi. Camiler cihat birliklerinin hücre evleriydi. Kısa bir süre öncesinin solcu varoş mahallelerinin yoksulları akın akın mollaların arkasından yürüyordu artık.
Şimdi tekrar başa dönüp soralım: Türkiye, İran’a benziyor mu?
Soner YALÇIN - Hürriyet, 23 Eylül 2007
13 Eylül 2007
"İran İslam Dayatması" öncesi ve sonrası
Bize bir şey olmaz diyenlere: Eminim İran halkı da aynı şeyi düşünmüştür...