Deniz Feneri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Deniz Feneri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Eylül 2008

Maske Düştü Gerçekler Göründü Yüzleri Kızarmıyor

Bu kadronun ve eteklerine sarılıp siyaset-ticaret yapanların maskeleri düşüyor, gerçek yüzleri görünüyor.

Bir iktidar partisinin ikinci adamı diye anılan siyasetçi, karşıt siyasetçiye ulan diye söz başlıyorsa... bu siyaset adamı işine geldiği için TBMMyi baş tacı eden söylemlerde bulunuyor ve sonra, muhalifinin TBMMde düzenlenecek basın toplantısı önerisine Bu aptalca bir şey diye demokratik rejimin kalbi parlamentoyu aşağılıyorsa... bu adam ve temsil ettiği partiye olumlu gözle bakılabilir mi?

DMM Fırat, Kemal Kılıçdaroğlu ile kozunu paylaşmayaderin terbiye kültürünü sergileyen küfürlerle başladı ve devam ediyor.

Buna karşı Kılıçdaroğlu terbiye seviyesini sergileyen kişiye sadece baron diye alaylı bir sözcükle karşılık veriyor.

RTE ile başladı küfürlü saldırılar. Balık baştan koktu. Aşağı düzeylere kadar geldi.

Yüzde 47 değil yüzde 90 oy da alsalar terbiyesiz sıfatı alınlarında bir damga gibi duracak!

***

Yüzlerindeki maske aşağıya düşünce sadece terbiyeden yoksun oldukları mı kanıtlandı? Hayır.

Dinci kadroların ne denli sahtekâr olduklarını kanıtlayan olaylar çorap söküğü gibi birbiri ardına ortaya çıkmaya başladı.

Ticarette, siyasal amaçlarında dini basit bir araç gibi kullandıklarını sergileyen kimi somut olaylar gündeme girdi.

Köktendinci Vakit gazetesi, CHPye Alman Vakfından büyük para yardımı yapıldığını belgelerle, evet yanlış okumadınız belgelerle manşetlere taşıdı.

Yasalar dış ülkeden para yardımı alan partinin derhal kapatılmasını emrediyor. Sevinç naraları atıldı; CHP kapatılacak!

Bunlar öyle yalancı ki, mumları yatsıdan çok önce sönüyor.

Vakitin haberini Alman Dışişleri Bakanlığı ve Ankara Büyükelçiliği yalanladı.

Vakitin yayımladığı belgenin sahte olduğunu vurgulayarak!

Bunlar din taciri, bunlar güya Müslüman Bunlar sözüm ona İslamın temiz karakterli olmayı emreden kurallarına uygun yaşam sürdüren adamlar ha?

Bunlar usta oldukları din sömürüsüne mütedeyyin, masum insanları alet ediyorlar.

***

AKPnin temsil ettiği din-siyaset karması siyaset anlayışı -Kılıçdaroğlunun belgelerle kanıtladığına göre- noter üçkâğıtçılığına kadar iniyor.

Uluslararası dolandırıcılıktan beş yıl hüküm giyen Mehmet Gürhan Almanyada cezaevinde yattığı sırada İstanbula geliyor. Deniz Fenerinin Türkiyedeki baş sorumlusu Zekeriya Karamana noterden tam vekâlet veriyor.

Dini bütün adamlar bunlar; bir günde iki ayrı ülkede bulunabiliyorlar.

Tam bir hokus pokus olayı. Kanal Dde Mehmet Ali Birand, İstanbulda noteri buldurdu, konuşturdu.

Almanyada cezaevinde olan bir insanın İstanbulda vekâlet vermesini bir türlü açıklayamayan yılışık bir surat ve noterde çalışan sekreterlerin pek çoğu baştan sona tesettürlü!

Bu manzara bile noterin kimlere hizmet verebileceğini kanıtlamaya yetiyor.

***

Namus, dürüstlük Kendi dışında herkes yalancı. Bu sözcükler Zahid Akmanın ağzından eksik olmuyor ama Hürriyet tam yedi olayda yedi yalanının listesini veriyor.

Yalanlarına son örnek: NTVde meydanı bol buldu, atıyor, tutuyor. Ortağı olduğu Hayat Yapının 2003te Armadanın yüzde 3.3ü için 41 bin 416 YTL ödediğini söylüyor. Ancak 24 saat geçmeden avukatı; hayır, 41 bin değil, tam 905 bin 597 YTL ödediğiniaçıklıyor.

Amaca varmak için papaz elbisesi bile giyerim, diyen bir liderin himayesinde olanların yüzleri kızarır mı?

Yüzlerine tükür; yağmur sanıp yarabbi şükür diyecekler!

Cüneyt Arcayürek - Cumhuriyet, 26 Eylül 2008

12 Eylül 2008

RTE’nin Davalarla Derdi Ne?..

Günümüz Türkiye’sinde iki dava ortalığı birbirine katıyor...

Başbakan Recep Tayyip Bey iki davanın da içinde...

*

Başbakan Erdoğan kendisini açıkça Ergenekon davasının savcısı ilan etti...

“- Ben Ergenekon davasının savcısıyım...”

Oysa herkes Ergenekon davasının savcısı olarak Zekeriya Öz’ü biliyordu...

Meğer bu davanın asıl savcısı AKP’nin, iktidarın, hükümetin başıymış...

*

Dava sürüyor...

Ama, yine herkes biliyor ki bu davanın ne sorgulaması sorgulamaydı, ne iddianamesi iddianame...

Çünkü Başbakan’ın savcısı olduğu dava hukuki değil, siyasidir...

Zaten Ergenekon davasının ne sorgulaması hukuka ve yasalara uygundur, ne de iddianamesi hukuka ve yasalara uygun...

Başbakan RTE’nin böyle bir davanın savcısı olması ne anlam taşıyor?..

*

Gelelim ikinci davaya..

Deniz Feneri davası..

Başbakan bu davanın da içine cumburlop girdi...

Bu kez RTE davanın savcısı değil, adı dava iddianamesinde geçiyor...

Peki, Deniz Feneri davasının içeriği ne?..

Hortumculuk...

Üstelik Deniz Feneri davası Ergenekon gibi Türkiye’de görülmüyor...

Almanya’da sürüyor...

Almanlar bakmışlar ki İslamcılık tezgâhı kuran birtakım Türkler, saf Türkleri kim vurduya getirmişler...

Olaya el koymuşlar...

*

Ama Başbakan bu işe bozulmuş, Türkiye’de davanın haberlerini yansıtan grubun patronu Aydın Doğan’ı düşman ilan etti...

Erdoğan, Doğan’a diyor ki:

- Gazetelerinde Deniz Feneri davasının haberlerini yayımlamayacaksın!

Açıkçası Recep Tayyip Erdoğan, Deniz Feneri davasında da hızlı taraf olup çıktı...

Allah aşkına Tayyip Bey neden bu davalara bulaşıyor?..

Niçin Ergenekon’da savcılık, Deniz Feneri davasında avukatlık yapıyor?..

*

Bu sorunun yanıtı pek yakında ortaya çıkabilir...

Herkes de şaşırabilir...

Ergenekon ile Deniz Feneri, Başbakan’ın kişiliğinde bütünleşen tek davaya dönüşüyor...

Bu da hayra alamet değil...

İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008

Manzara…

Üç gün önce bir televizyon kanalında izledim onu...

Sibel, sekiz yaşında bir kız çocuğuydu.

Siyah saçlı, kara gözlü.

Elinde çizgili bir defter... Eğri büğrü yazılmış harfler...

Pencereleri açık bir oda. İçeride yirmi-yirmi beş kız ve erkek çocuğu.

Okulları var ama öğretmenleri yok!..

O, geçen yıl yatılı bölge okuluna gitmiş, bir yıl okumuştu; annesini ve babasını özlediği için eğitimini bırakıp köyüne dönmüştü.

Diyarbakır’ın bir köyü...

Bir okul binası kerpiçten yapılmış.

Öğretmeni de yok, öğrencisi de... Çocuklar “okulculuk” oynuyorlar. Sekiz yaşındaki kara gözlü kız çocuğu öğretmen olmuş.

İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi.

Yıl 2008’di.

Gökyüzü sıkılmış bir yumruk gibiydi. Gecenin dokusunda akan ırmağa benzeyen esinti yüzümü yalayıp geçti.

Aklıma Adapazarı Garı’nda parasız kalan Mardinli fındık işçileri geldi. Fındık bahçelerinde çalışıp parasını alamayan Kürt işçiler.

Mardin’e dönecek beş kuruşları yoktu...

Çıplak bakışlı bir korku, düşsüz uykular...

Çocuklar, gençler, yaşlılar... Tüm yüzlerde kurşun karası bir yorgunluk...

Karl Krolow’ın dizelerine yansıyan, ağızlarda sizi sürükleyen zehir tadı. Yaşamın burukluğu. Çaresizliğin bir alev gibi bedeninizi sarması.

İki haber derinden vurdu beni, hüzünlendirdi...

Bu çağda okula gitmeyen çocuklar, hastane kapısında bekleyen yaşlılar, yolsuzluk, talan, vurgun ve yoksulluk...

***

Güneş bir görünüyor, bir kayboluyor...

Sonbaharın arkası kış!..

Bilmem kaç milyon ton parasız kömür dağıtacak hükümet. Ramazan da geldi. İftar çadırları kuruldu. Ardından bayram. Erzak paketleri şimdiden hazırlandı. Garip gurebaya dağıtılacak.

Deniz Feneri e. V. davasında ilginç ilişkileri 18 aydır biliyordum. Paraların nasıl toplandığını, hangi yollarla Türkiye’ye gönderildiğini, kimlere ne kadar verildiğini...

Henüz seçimler yapılmamıştı. Kanal 7 Int’i 100 Alman polisi basmıştı. Sonra işten çıkarmalar başladı. Gözaltı ve tutuklamalar.

Olayın üzerine giden gazeteci sayısı dört...

Tayyip Bey, o dönem el bebek gül bebek!

Almanya’daki “din kardeşlerimizden” neredeyse 50 milyon Avro toplanıyor, paralar ceplenip birileri tarafından paylaşılıyor.

Alan razı, veren razı!..

18 aydır susan kimi köşe yazarları yine döktürmeye başladılar. Aman Tanrım, neler yazıyorlar neler.

Dinci ve tarikatçı medya tam siper. Bizim İzmirli Fehmi ve yakışıklı Ali bu işin içinde Ergenekon’un Almanya ayağı olup olmadığını saptamak için harıl harıl çalışırken Brükselli Hadi “Beni Hürriyet’ten atarlar mı” diye sağa sola haber salıyormuş.

Her neyse!

Vurgun küçük çapta...

Bilinen para 40.6 milyon Avro, bilinmeyen ise 100 milyon Avro...

Dinci takımı için para değil bu!

Bir milyar Avro’yu aşmadıkça hiçbir değeri yok. Jet Fadıl bile gülüyor olup bitenlere.

***

Güneydoğu’da “okulculuk” oynayan çocuklar... Adapazarı Garı’nda peş parasız kalan fındık işçilerinin acısı...

Ah benim güzel yurdum, kardeşlerim, çocuklarım!

Elleri öpülesi kadınlarımız! Köy kahvelerinde pişpirik oynayan erkeklerimiz! Ceplerinde üniversite diplomasıyla dolaşan işsiz gençlerimiz!

Ey benim Türk’üm, Kürt’üm, Lazım, Çerkezim...

Memurum, esnafım, emekçim, dar gelirlim!

Solcularım, sosyalistlerim, Kemalistlerim!

Ey benim, “özgürlükçü solcuyum” diyen liboş tayfam!

Bakın Fenerbahçe’nin İspanyol futbolcusu Güiza ne diyor:

“...Türkiye, İspanyol kültüründen çok uzak. İyi ya da kötü diyemem ama farklı. Kadınlar sokakta baştan aşağı örtünerek dolaşıyor. Yani çarşafın altında ne olduğunu anlamanız için hayal etmeniz gerekiyor.

Ben Türkiye’ye futbol oynamaya ve çok para kazanmaya geldim. Lüks içinde yaşıyorum. Türk yemeklerini çok seviyorum...”

İspanyol gözüyle Türkiye’nin fotoğrafı böyle...

Sizce abartılı mı?..

***

İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi. Hüzün geceye salarken köklerini, içim titriyordu.

Sibel’i ve oyun arkadaşlarını düşündüm. Açlığı, yoksulluğu, yolsuzluğu ve din sömürücülerini...

Ülkem adına utanç duydum!..

Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008

07 Eylül 2008

Deniz Feneri az! Okyanus Feneri lazım bunlara...

Yüzyılın tokadı...

Deniz Feneri.

Bakıyorum yazılıp çizilenlere...

Hep aynı benzetmeler yapılıyor:

"Dindar insanlarımızı kandırarak..."

"Temiz duyguları kandırarak..."

"Hassas yürekleri kandırarak..."

"Vicdanlı insanlarımızı kandırarak..."

"Saf Anadolu insanını kandırarak..."

*

Yok öyle!

*

Kendinizi kandırmayın...

Saf maf değil, o para kaptıranlar.

*

Bu dünyada her türlü katakulliye rıza gösterip, öbür dünyayı makbuz karşılığı satın almaya kalkan... Kaç euroysa ödeyip, cennette tapu kapmaya çalışan Şark kurnazı onlar.

*

Üzülmeyin sakın.

*

Gariban şehit çocuklarının yırtık pırtık çoraplarla gezdiği bir ülkede, Mehmetçik Vakfı dururken, Tanzanya’daki yoksullara iftar vermeye çalışıyorsa "vicdan sahibi" Anadolu insanı...

Bırakın dolandırsınlar kardeşim!

*

Sevaptır.

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 7 Eylül 2008
Related Posts with Thumbnails