"Humeyni’yi seviyorum.
Atatürk’ü sevmiyorum.
Maraş’ta Fransız askerleri Nene Hatun’un başörtüsüne uzandı. Sütçü İmam ilk ateşi açtı, böylelikle Kurtuluş Savaşı başladı. O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanlar hep Müslüman... Atatürk olmasaydı, İngilizler olsaydı, haklarım daha geniş olacaktı."
*
Böyle dedi.
*
"Türbanlı böyle dedi" demiyorum; çünkü bütün türbanlılar böyle düşünmediği gibi, böyle düşünen türbansızlar da var.
Demem şu...
*
Nene Hatun, Maraşlı değil.
Erzurumlu.
Savaştığı düşman, Fransız değil.
Rus.
Rus başörtüsüne saldırmadı.
Aziziye Tabyası’na saldırdı.
Milli mücadelenin mangal yürekli evladıdır ama, milli mücadelenin ilk kurşununu Sütçü İmam sıkmadı.
Hasan Tahsin sıktı.
Maraş’ta değil, İzmir’de.
Takvime bak.. Hasan Tahsin’in tetiğe basmasıyla, Sütçü İmam’ın tetiğe basması arasında 6 ay var...
Sütçü İmam, Fransız vurmadı.
Ermeni vurdu.
Maraş’ta düşmana ilk müdahaleyi yapan da, aslında Sütçü İmam değil.
Çakmakçı Sait.
Silahı yoktu.
Yumruğuyla saldırdı.
Şehit oldu.
Maraş’ı önce kim işgal etti?
Arkadaşın İngilteresi!
Kim sesini çıkarmadı?
Arkadaşın padişah efendisi!
Kim kurtardı?
Arkadaşa daha geniş haklar tanıyacak olan İngilizlerin gemisiyle kaçan padişah efendinin idam etmek için arattığı Atatürk!
*
O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanların hep Müslüman olmadığını da görürsünüz...
Bizzat Ordinaryüs Profesör Mazhar Osman’ın ağlayarak okuduğu "şehit listesi"ne göre, bu toprakları İngilizler işgal etmesin diye savaşan, can veren İstanbullu hekimler arasında, 140 Türk, 32 Ermeni, 25 Rum, 18 Yahudi var.
Ve, dikkatinizi çekerim, hepsine birden "şehit" demişler... Çünkü şehitlik kavramı, "o dönemin sosyolojik yapısı"na göre, dinle alakalı değil, yurtseverlikle alakalı.
*
Uzatmayayım.
Tehlike ne İran’dır, ne İngiltere...
Kara cehalettir.
Yılmaz Özdil - Hürriyet, 12 Haziran 2008
Türban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Haziran 2008
22 Mart 2008
Çok yönlü bir rezalet
Türkiye’yi adına özellikle ve bilerek “Başörtüsü” dedikleri bez parçasıyla karıştırmayı başardılar! Bu olay yeni değil. Bu plan yıllardır yapılıyordu. Perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Kafalarında var olan kavramları hayata geçirmek için en uygun zamanı beklediler ve birkaç hafta önce düğmeye bastılar.
Sevgili Gazeteport okurları, bu sözlerimi size şimdi kanıtlayacağım. 21 Şubat 2003 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan, “AKP’nin YÖK Oyunu” başlıklı yazımı biraz özetleyerek sizlere sunuyorum. O günlerde yine Irak savaşı gündemde, tezkere Meclis’e gelmek üzere. Şöyle yazmışım:
“Dikkat ediniz, Türkiye tam bir savaş kargaşası içinde iken gündeme birdenbire YÖK getiriliyor. YÖK’ü budayacaklar, değiştirecekler ve üniversitelerde gericilik borusunu yeniden öttürmeye başlayacaklar. BUNU YAPMAK İÇİN ANAYASA VE YASALARI DEĞİŞTİRECEKLER.
Türkiye, Irak ve savaş gündemini yaşarken, ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet yöntemiyle işi bitirecekler. (Taktik beş yıl sonra da aynı!)
Erkan Mumcu isimli Milli Eğitim Bakanı bu amaçla yapılan çalışmalara YÖK’ün katılmadığını söylüyor. YÖK niye katılsın?..Niye kendini oyuncak etsin? Bütün hikaye AKP iktidarı ile ters düşen YÖK’ü bitirmek. Günümüzün YÖK’ü üniversitelerde türbanı yasakladı, irticayı sokmadı, gerici kadrolaşmaya geçit vermedi.
Önceki yıllarda Mehmet Sağlam isimli bir YÖK Başkanı vardı. (2008 yılında AKP milletvekili.) Onun döneminde üniversiteler irtica yuvasına dönmüştü. Mısır, Afganistan, Suudi Arabistan, İran üniversitelerinde öğrencileri okutmak için ikili anlaşmalar yapılmıştı. YÖK bunları laik eğitim veren kurumlarla bir tutmuş, diplomalarını onamış, Türkiye’deki okullarda öğretmen olmalarına izin vermişti. Kemal Gürüz dönemiyle birlikte bu tavra son verildi. Üniforma olarak kullanılan türban olayına göz yumulmadı. Üniversitelerde irticai faaliyette bulunan öğretim üyeleri uzaklaştırıldı...
Anayasa ve yasalar ne acıdır ki AKP iktidarının oyuncağı oldu. Meclis’te gerekli kelle sayısını buldular, oyunlarını oynuyorlar.”
Bundan tam beş yıl önce çıkan yazımı aynen şöyle sürdürüyorum:
“Şimdi AKP’nin yeni YÖK oyunu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin üniversite ve yüksek okulları yeniden gericiliğin eline verilecek, karanlık güçlere peşkeş çekilecek. İrtica takımı tam kadro geri dönecek. Türban serbest olacak. Yani amaç ortada...Üniversiteleri iç siyasetin ve din bezirganlarının eline teslim etmek...”
KALELER DÜŞÜRÜLÜYOR
2003 yılı şubat ayında yazdıklarım beş yıl sonra aynen gerçekleşti. Niçin beş yıl sonra?..Çünkü fırsat ellerine henüz geçti. Sezer’in yerine kendi adamları Çankaya’ya çıkarıldı ve Çankaya Noterliği görevine hızla başladı.
Dahası, bu olayla ilgili bütün kaleler tek tek düşürüldü. Anayasa Mahkemesi Başkanlığına Haşim Kılıç seçildi. Hem de oraya Sezer tarafından getirilen bazı Mahkeme üyeleri tarafından! Çankaya Noteri, YÖK Başkanlığına da kendi adamları olan Yusuf Ziya’yı oturttu. Kaleler tek tek ele geçirilince, Meclis çoğunluğu da ellerinin altında hazır olunca, beş yıl önce yazdıklarımızı hayata geçirme zamanının geldiğini gördüler ve işe giriştiler.
Yusuf Ziya isimli YÖK Başkanı önceki gün bir bildiri yayınladı. Şu cümlesine dikkat ediniz: “Cumhuriyet’in nitelikleri, özgürlükleri sınırlamak için gerekçe olamaz.” Bu kafalar yakın gelecekte belki de başka söylemlerle ortaya çıkacaktır: “Devrim Yasaları kaldırılsın. Laiklik ilkesi Anayasadan çıkarılsın. Tekke ve zaviyeler, medreseler açılsın. Sıkmabaşta olduğu gibi takke, sarık, cüppe de serbest bırakılsın. Halifelik makamını geri getirelim. Türkiye’nin bölünmesini istemek ve bu doğrultuda yayın yapmak da serbest olsun. İstanbul’u başkent yapalım. Bunları istemek Cumhuriyet’in ilkeleriyle ters düşse bile özgürlüktür ve sınırlanamaz.”
O KAZIK ÇIKMAZ
Bütün bunlara bir de AKP iktidarının stepnesi, koltuk değneği ve kurtarıcısı olmayı içine sindiren “Milliyetçi!’” MHP’yi ekleyin. MHP şimdi ağlaşıyor. AKP’den yediği kazığı içinden çıkarmaya çalışıyor ama çıkmaz. Biz onları defalarca uyardık. Bu işe girmelerinin yanlış olduğunu, yakışmadığını, eğer üniversitelerde sıkmabaş olayı serbest bırakılırsa, bunun meyvesini MHP’nin değil AKP’nin yiyeceğini bağıra bağıra söyledik. Dinlemediler, anlamak istemediler ve AKP’den yedikleri kazıkla baş başa kaldılar.
AKP şimdi açıkça vurguluyor: “Üniversitelerde sıkmabaş serbestliği için MHP ile birlikte yaptığımız Anayasa değişikliği yeterlidir. YÖK yasasında herhangi bir değişiklik yapmaya gerek yoktur.”
Hani YÖK Yasasında değişiklik yapılacaktı!..Hani adına “başörtüsü” dedikleri nesne ancak çenenin altından bağlanırsa serbest olacaktı!..Bunlar MHP’ye iktidar partisi tarafından yutturulan uyuşturucu ilacın reçetesinde yazıyordu! MHP ilacı yuttu, derin uykuya daldı, Anayasa değişikliğine oy verip kabul etti. Ama şimdi uyuşturucunun etkisi geçti! MHP gerçekleri görüp ayıldı. Fakat iş işten geçtikten sonra!
Bu konuda dandik-düzmece-göstermelik muhalefet yapan Doğan Grubu sıkmabaş olayını çoktan unuttu. İktidarla kayıkçı kavgası sona erdi. Önceden de yazdım, zaten başka türlüsü olamazdı. Yazılı ve görsel medyanın büyük çoğunluğunu elinde bulunduran kartelin iktidarla bir sürü işi var. Türban veya sıkmabaş uğruna niçin hükümeti karşısına alıp çıkarlarını çiğnesin, kendi ayağına kurşun sıksın! Değer mi!
CİNGÖZCE TAKTİK
Son olarak bir de bu Anayasa değişikliğinin Çankaya Noteri Bay Abdullah Gül tarafından ne zaman onaylandığına bakalım. Üç satırlık değişikliği tam 11 gün boyunca önünde tuttu mu? Tuttu. Türk ordusunun Irak harekatının ne zaman başlayacağını biliyor muydu? Biliyordu. Anayasa değişikliğini imzaladığı zaman Türkiye’nin gerileceğini biliyor muydu? Onu da biliyordu.
O halde ne yaptı? Konuyu gündemden düşürmek için cingözce bir taktik uyguladı. Ordumuzun Irak’a girme gününü bekledi. O gün geldi. Operasyonda şehitler veriyorduk. Cuma akşamı saat 19.00 haberleri televizyonlarda başlamıştı. Konu baştan sona Irak harekatı. Tam saat 19.10’da ekranlara bir “Son Dakika” haberi düştü: “Gül, Anayasa değişikliğini onayladı!” Zamanlaması ve medyaya verilişi sadece gün değil, dakika olarak bile muhteşemdi! Böylece onay işlemini özellikle harekatın ve şehitlerimizin arkasına sığınarak yaptı ki, kamuoyunda fazla gürültü çıkmasın. Çok ince hesap işi!
Evet, perşembenin gelişi çarşambadan belliymiş. Sıkmabaş konusunda olacakları aynen beş yıl önceki yazımda, yine Irak savaşı zamanında yazmışım. Şimdi bize elbirliği ile yaşattıkları şu curcunaya bakınız! Durup dururken ülkemizi birbirine düşürdüler. Üniversite kapılarında olaylar çıkıyor. Parti ve oy hesaplarının böylesine öne çıkarıldığı, şehitlerin bile ardına gizlendiği bu ülkede biz kime saygı duyacağız? Çankaya Noteri’ne mi, Tayyip’e mi, iktidarın işbirlikçisi Devlet Bahçeli ve partisine mi, YÖK’ün ve üniversitelerin başına atanan AKP’nin memuru Yusuf Ziya’ya mı? Kime, hangisine?
Emin Çölaşan, Gazeteport - 28 Şubat 2008
Sevgili Gazeteport okurları, bu sözlerimi size şimdi kanıtlayacağım. 21 Şubat 2003 tarihli Hürriyet gazetesinde yayınlanan, “AKP’nin YÖK Oyunu” başlıklı yazımı biraz özetleyerek sizlere sunuyorum. O günlerde yine Irak savaşı gündemde, tezkere Meclis’e gelmek üzere. Şöyle yazmışım:
“Dikkat ediniz, Türkiye tam bir savaş kargaşası içinde iken gündeme birdenbire YÖK getiriliyor. YÖK’ü budayacaklar, değiştirecekler ve üniversitelerde gericilik borusunu yeniden öttürmeye başlayacaklar. BUNU YAPMAK İÇİN ANAYASA VE YASALARI DEĞİŞTİRECEKLER.
Türkiye, Irak ve savaş gündemini yaşarken, ne sihirdir ne keramet el çabukluğu marifet yöntemiyle işi bitirecekler. (Taktik beş yıl sonra da aynı!)
Erkan Mumcu isimli Milli Eğitim Bakanı bu amaçla yapılan çalışmalara YÖK’ün katılmadığını söylüyor. YÖK niye katılsın?..Niye kendini oyuncak etsin? Bütün hikaye AKP iktidarı ile ters düşen YÖK’ü bitirmek. Günümüzün YÖK’ü üniversitelerde türbanı yasakladı, irticayı sokmadı, gerici kadrolaşmaya geçit vermedi.
Önceki yıllarda Mehmet Sağlam isimli bir YÖK Başkanı vardı. (2008 yılında AKP milletvekili.) Onun döneminde üniversiteler irtica yuvasına dönmüştü. Mısır, Afganistan, Suudi Arabistan, İran üniversitelerinde öğrencileri okutmak için ikili anlaşmalar yapılmıştı. YÖK bunları laik eğitim veren kurumlarla bir tutmuş, diplomalarını onamış, Türkiye’deki okullarda öğretmen olmalarına izin vermişti. Kemal Gürüz dönemiyle birlikte bu tavra son verildi. Üniforma olarak kullanılan türban olayına göz yumulmadı. Üniversitelerde irticai faaliyette bulunan öğretim üyeleri uzaklaştırıldı...
Anayasa ve yasalar ne acıdır ki AKP iktidarının oyuncağı oldu. Meclis’te gerekli kelle sayısını buldular, oyunlarını oynuyorlar.”
Bundan tam beş yıl önce çıkan yazımı aynen şöyle sürdürüyorum:
“Şimdi AKP’nin yeni YÖK oyunu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin üniversite ve yüksek okulları yeniden gericiliğin eline verilecek, karanlık güçlere peşkeş çekilecek. İrtica takımı tam kadro geri dönecek. Türban serbest olacak. Yani amaç ortada...Üniversiteleri iç siyasetin ve din bezirganlarının eline teslim etmek...”
KALELER DÜŞÜRÜLÜYOR
2003 yılı şubat ayında yazdıklarım beş yıl sonra aynen gerçekleşti. Niçin beş yıl sonra?..Çünkü fırsat ellerine henüz geçti. Sezer’in yerine kendi adamları Çankaya’ya çıkarıldı ve Çankaya Noterliği görevine hızla başladı.
Dahası, bu olayla ilgili bütün kaleler tek tek düşürüldü. Anayasa Mahkemesi Başkanlığına Haşim Kılıç seçildi. Hem de oraya Sezer tarafından getirilen bazı Mahkeme üyeleri tarafından! Çankaya Noteri, YÖK Başkanlığına da kendi adamları olan Yusuf Ziya’yı oturttu. Kaleler tek tek ele geçirilince, Meclis çoğunluğu da ellerinin altında hazır olunca, beş yıl önce yazdıklarımızı hayata geçirme zamanının geldiğini gördüler ve işe giriştiler.
Yusuf Ziya isimli YÖK Başkanı önceki gün bir bildiri yayınladı. Şu cümlesine dikkat ediniz: “Cumhuriyet’in nitelikleri, özgürlükleri sınırlamak için gerekçe olamaz.” Bu kafalar yakın gelecekte belki de başka söylemlerle ortaya çıkacaktır: “Devrim Yasaları kaldırılsın. Laiklik ilkesi Anayasadan çıkarılsın. Tekke ve zaviyeler, medreseler açılsın. Sıkmabaşta olduğu gibi takke, sarık, cüppe de serbest bırakılsın. Halifelik makamını geri getirelim. Türkiye’nin bölünmesini istemek ve bu doğrultuda yayın yapmak da serbest olsun. İstanbul’u başkent yapalım. Bunları istemek Cumhuriyet’in ilkeleriyle ters düşse bile özgürlüktür ve sınırlanamaz.”
O KAZIK ÇIKMAZ
Bütün bunlara bir de AKP iktidarının stepnesi, koltuk değneği ve kurtarıcısı olmayı içine sindiren “Milliyetçi!’” MHP’yi ekleyin. MHP şimdi ağlaşıyor. AKP’den yediği kazığı içinden çıkarmaya çalışıyor ama çıkmaz. Biz onları defalarca uyardık. Bu işe girmelerinin yanlış olduğunu, yakışmadığını, eğer üniversitelerde sıkmabaş olayı serbest bırakılırsa, bunun meyvesini MHP’nin değil AKP’nin yiyeceğini bağıra bağıra söyledik. Dinlemediler, anlamak istemediler ve AKP’den yedikleri kazıkla baş başa kaldılar.
AKP şimdi açıkça vurguluyor: “Üniversitelerde sıkmabaş serbestliği için MHP ile birlikte yaptığımız Anayasa değişikliği yeterlidir. YÖK yasasında herhangi bir değişiklik yapmaya gerek yoktur.”
Hani YÖK Yasasında değişiklik yapılacaktı!..Hani adına “başörtüsü” dedikleri nesne ancak çenenin altından bağlanırsa serbest olacaktı!..Bunlar MHP’ye iktidar partisi tarafından yutturulan uyuşturucu ilacın reçetesinde yazıyordu! MHP ilacı yuttu, derin uykuya daldı, Anayasa değişikliğine oy verip kabul etti. Ama şimdi uyuşturucunun etkisi geçti! MHP gerçekleri görüp ayıldı. Fakat iş işten geçtikten sonra!
Bu konuda dandik-düzmece-göstermelik muhalefet yapan Doğan Grubu sıkmabaş olayını çoktan unuttu. İktidarla kayıkçı kavgası sona erdi. Önceden de yazdım, zaten başka türlüsü olamazdı. Yazılı ve görsel medyanın büyük çoğunluğunu elinde bulunduran kartelin iktidarla bir sürü işi var. Türban veya sıkmabaş uğruna niçin hükümeti karşısına alıp çıkarlarını çiğnesin, kendi ayağına kurşun sıksın! Değer mi!
CİNGÖZCE TAKTİK
Son olarak bir de bu Anayasa değişikliğinin Çankaya Noteri Bay Abdullah Gül tarafından ne zaman onaylandığına bakalım. Üç satırlık değişikliği tam 11 gün boyunca önünde tuttu mu? Tuttu. Türk ordusunun Irak harekatının ne zaman başlayacağını biliyor muydu? Biliyordu. Anayasa değişikliğini imzaladığı zaman Türkiye’nin gerileceğini biliyor muydu? Onu da biliyordu.
O halde ne yaptı? Konuyu gündemden düşürmek için cingözce bir taktik uyguladı. Ordumuzun Irak’a girme gününü bekledi. O gün geldi. Operasyonda şehitler veriyorduk. Cuma akşamı saat 19.00 haberleri televizyonlarda başlamıştı. Konu baştan sona Irak harekatı. Tam saat 19.10’da ekranlara bir “Son Dakika” haberi düştü: “Gül, Anayasa değişikliğini onayladı!” Zamanlaması ve medyaya verilişi sadece gün değil, dakika olarak bile muhteşemdi! Böylece onay işlemini özellikle harekatın ve şehitlerimizin arkasına sığınarak yaptı ki, kamuoyunda fazla gürültü çıkmasın. Çok ince hesap işi!
Evet, perşembenin gelişi çarşambadan belliymiş. Sıkmabaş konusunda olacakları aynen beş yıl önceki yazımda, yine Irak savaşı zamanında yazmışım. Şimdi bize elbirliği ile yaşattıkları şu curcunaya bakınız! Durup dururken ülkemizi birbirine düşürdüler. Üniversite kapılarında olaylar çıkıyor. Parti ve oy hesaplarının böylesine öne çıkarıldığı, şehitlerin bile ardına gizlendiği bu ülkede biz kime saygı duyacağız? Çankaya Noteri’ne mi, Tayyip’e mi, iktidarın işbirlikçisi Devlet Bahçeli ve partisine mi, YÖK’ün ve üniversitelerin başına atanan AKP’nin memuru Yusuf Ziya’ya mı? Kime, hangisine?
Emin Çölaşan, Gazeteport - 28 Şubat 2008
Etiketler:
AKP,
Emin Çölaşan,
Gazeteport,
Türban
11 Şubat 2008
AKP’nin tesettüre girme hikáyeleri
Deniliyor ki: Örtülü eşleri AKP’lilere "türban yasasını hemen çıkarın" diye evde baskı yaptı! Peki, AKP’lilere baskı yapan örtülü eşler, ne zaman, nasıl örtündü? Aile, mahalle, koca baskısı gördüler mi? Mesleklerini bırakıp "ev kadını" olmaya mecbur mu edildiler? Hepsi aynı sosyal sınıftan mı geliyor?
İşte onların, isim isim örtünme hikáyeleri...
EMİNE ERDOĞAN
Emine Gülbaran 15 yaşında intihar etmeyi düşündü. Yıl 1970’ti. Mithatpaşa Akşam Sanat Okulu’nun öğrencisiydi.
Romantik bir kişiliği vardı. Cep romanları okuyor. Artistlerin kartpostallarını biriktiriyordu. Emel Sayın ve Ajda Pekkan’ı beğeniyordu. Bir de sinemaya gitmeyi.
Ziya amcalarının eski Amerikan otomobilinde ilk kez direksiyona geçti; otomobil kullanmak istiyordu. Giyinmeyi çok seviyordu. Dikiş dergisi Burda’nın patronlarından kalıp çıkarıp, kendine elbise dikiyordu. İlk diktiği giysi ise çift taraflı bir pelerin oldu. Bir tarafı uçuk bir eflatun, diğer tarafı uçuk griydi.
Ağabeyi Hüseyin Gülbaran kendisinden bir yaş büyüktü. Kız kardeşi Emine’ye artık örtünmesi gerektiğini söyledi. Emine Erdoğan, yıllar sonra "Nasıl Örtündüler?" kitabının yazarı Gülay Atasoy’a o günü anlattı:
"Ağabeyim bana örtünmem gerektiğini söylediği zaman intihar etmeyi bile düşünmüştüm. Nasıl olur da örtünürdüm! Çevremde bir tane örneği yoktu. Köy gibi bir yerde olsam neyse... Orada dikkati çekmezdim. Ama burada (İstanbul’da) olamazdı. Bu karışık duygular içindeyken, bir vesileyle Şule Yüksel Şenler’le tanıştım. Bu tanışma beni çok etkiledi. Böylelikle bir Müslüman hanımın hem modern, hem kültürlü, hem de örtülü olabileceğini gördüm."
Emine Gülbaran 15 yaşında örtündü.
Okuldan ayrıldı.
HAYRÜNNİSA GÜL
Abdullah Gül’ün annesi Adviye Hanım, gelini olmasını istediği Hayrünnisa’yı Kayseri’de bir akraba düğününde gördü.
Hayrünnisa 14 yaşındaydı. İstanbul’da Çemberlitaş Ortaokulu’nu yeni bitirmişti. Takdirname almıştı. Liseye başlayacaktı.
Abdullah Gül 29 yaşındaydı. Sakarya Üniversitesi’nde asistandı. Gül Ailesi, Özyurt Ailesi’ne görücüye gidip Hayrünnisa’yı istedi.
Aileler anlaştı. Ama ortada sorun vardı. Medeni Kanun, 14 yaşında bir kızın evlenmesine izin vermiyordu. Hayrünnisa’nın 15’ini doldurması beklenecekti.
18 Ağustos 1980.
O gün Hayrünnisa’nın yaş günüydü.
O gün yasal engel kalktı.
O gün 30 yaşındaki Abdullah Gül ile 15 yaşındaki Hayrünnisa Özyurt evlendi.
Ve o güne kadar başı açık olan Hayrünnisa, işte o gün, evlendiği gün tesettüre girdi.
Okuldan ayrıldı. Artık ev kadınıydı.
ZEYNEP BABACAN
Hacettepe Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü öğrencisiydi.
İleride eşi olacak Ali Babacan’ın üç kız kardeşi Betül, Tuğba ve Merve ile yakın arkadaştı.
Ali Babacan öğrenimini tamamlayıp ABD’den döndü.
Babası Hilmi Babacan, oğlu Ali’nin evliliğini şöyle anlattı:
"Amerika’dan dönünce Ali’nin kız kardeşleri, kendi arkadaşlarının arasından birini belirledi ve ’Ağabeyciğim, şu kız (Zeynep Yurter) senin için uygundur’ dediler. Biz de Allah’ın emriyle istedik. İstediğimiz gün de kabul edildi. Kız kardeşleri, Ali’nin kendi karakterini ve nasıl birini istediğini bildikleri için mevcutların içinde sana bu uygun dediler. Biz de görücü usulüyle gittik, baktık ve beğendik."
Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne taşıyacağı söylenen genç Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın evliliği görücü usulüyle böyle gerçekleşti.
Evlenmesiyle birlikte Zeynep Yurter örtündü.
Ev hanımı oldu.
Uzatmayayım...
Hayati Yazıcı’nın eşi Selma; Hüseyin Çelik’in eşi Şahsenem; Mehdi Eker’in eşi Yasemin; Faruk Çelik’in eşi Beyhan...
Liste uzayıp gidiyor.
AKP çevresi diyor ki; kızlarımız-kadınlarımız tesettüre girmeye kendileri karar veriyor!
Ne yazık ki türbanı "özgürlük sorunu" olarak gören entellerimiz de öyle düşünüyor.
Ama hayat öyle demiyor işte.
AHSEN UNAKITAN
Edirneliydi ailesi; merkeze bağlı Musabeyliği Köyü’nden. Orta halli Eral Ailesi’nin kızıydı. Mandolin ve piyano çalmayı küçük yaşta öğrendi. Tenis oynamayı seviyordu.
Öğrenim hayatında hep başarılıydı. İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.
Avukatlık yapmaya başladı. Solcuydu. 1971 yılında Maliye Bakanlığı’nda Hesap Uzmanı olarak çalışan Kemal Unakıtan ile evlendi. Edirne’den çocukluk arkadaşıydılar. Bir gün...
Yolda gördüğü bir işportacıdan eşarp aldı.
Örtündü.
Avukatlığı bıraktı. Ev hanımı oldu.
Eşi bakan olunca, örtünme modelini değiştirdi; türbanı kulaklarının arkasından bağlayarak kendi tarzını yarattı.
Türban, Eral Ailesi’ni böldü.
Bugün Eral Ailesi’nin çoğu hálá solcu.
MÜNEVVER ARINÇ
Yıl 1978.
Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu Giyim Bölümü’nden, 5 üzerinden 4.5’la mezun oldu. Okulun en başarılı öğrencisiydi.
Münevver Tay, üniversite yıllarında modern giyimiyle dikkat çeken biriydi. Bir de yardımseverliğiyle tanınıyordu. Kırşehir Kaman’da öğretmenlik yapmaya başladı.
Manisa MSP İl Başkanı Avukat Bülent Arınç, hemşerisi Münevver Öğretmen’i partisinin önde gelen isimlerinden İsmail Tay’dan istedi. Münevver Tay öğretmenliği seviyordu. Evlenmeyi şimdilik düşünmüyordu.
Ancak...
Babasının ısrarına fazla karşı koyamadı. Ve evlendi. Damat Bülent Arınç 31, gelin Münevver Tay ise 22 yaşındaydı. Öğretmen Münevver Tay evlenince ev hanımı oldu; tesettüre girdi.
Öğretmenliği bıraktı. Çok sevdiği öğretmenliği ancak bir yıl yapabilmişti.
SEMİHA YILDIRIM
O da öğretmendi.
Eşi; Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Erzincan Refahiye İlçesi Kayı Köyü’nden akrabasıydı.
Görücü usulüyle evlendiler.
Evlenince o da öğretmenliği bıraktı.
Örtündü.
Ev hanımı oldu.
GÜLTEN ÇİÇEK
Ailesi Yozgatlıydı. Yozgat ile Yerköy arasındaki Saray İlçesi’nde öğretmenlik yapıyordu. Cemil Çiçek ise Yozgat’ta avukattı. Görücü usulüyle evlendiler.
Gülten Hanım’ın öğretmenliği sadece beş yıl sürdü. Örtündü. Ev hanımı oldu.
FATMA Ş. AKDAĞ
Fatma Şeyda, Erzurum Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiydi.
Babası subaydı.
Başı açıktı.
Nesrin Akdağ, müstakbel gelinini Erzurum’da bir toplantıda görüp beğendi.
Oğlu Recep Akdağ, Erzurum Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirmiş; üniversitede kariyer yapmıştı. Bekárdı.
Akdağ Ailesi, Ordu’ya gidip Fatma Şeyda Hanım’ı ailesinden istedi.
Evlendiler.
Fatma Akdağ, okulu yarım bıraktı.
Tesettüre girdi.
Ev hanımı oldu.
MEHTAP GÜLER
CHP Muğla Milletvekili Hasan Fehmi İlter’in kızıydı. Annesi Sevilay İlter ressamdı. DSP’li, eski Dışişleri Bakanı Sina Şükrü Gürel ile kuzendiler.
Hilmi Güler, ODTÜ’den Metalürji Mühendisi olarak mezun oldu. Aynı üniversitede yüksek lisans, doktora yaptı. TAŞ-TUSAŞ, MKEK, ETİBANK, İGDAŞ kurumlarında üst düzey görevler aldı. 33 yaşındaydı. Mehtap İlter ile tanıştı. Flört ederek, 1981 yılında evlendiler.
Babası Hasan Fehmi İlter bu mutlu olaya şahit olamadı; çünkü üç yıl önce vefat etmişti. Mehtap Güler evlenince örtündü. Çalışmayı bıraktı, ev hanımı oldu.
SANİYE ŞAHİN
Mehmet Ali Şahin ile Saniye Şahin teyze çocuklarıydı.
Mehmet Ali Şahin, Başbakan Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden okul arkadaşıydı.
Memleketi, Karabük’ün Ovacık İlçesi’ne bağlı Ekincik Köyü’nde 1.5 yıl imamlık yaptı.
Teyzesinin kızı Saniye ile evlendi.
Bu akraba evliliğinden midir bilinmez; oğulları Fatih Şahin zihinsel engelli doğdu.
Mehmet Ali Şahin sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirme başarısını gösterdi.
Sonra siyasetin merdivenlerini hızla tırmandı.
En büyük destekçisi ise eşi; ev hanımı Saniye Şahin’di.
Politikacıların üniversite bitiren kızları neden çalışmıyor
BÜYÜK olasılıkla, üniversitelerde türban serbest olacak. Herkes merakla bekliyor, sonra ne olacak?
Deniliyor ki, "mahalle baskısı" gibi üniversitelerde "türban baskısı" olacak; özellikle Anadolu’daki üniversitelerde başı açık kız öğrencilere örtünme baskısı gelecek.
Bu olabilir mi? Evet olur. Bitmedi. Meselenin bir başka yönü daha var:
Türbanlı kızlarımız üniversitelere girince ne olacak? Söyleyeyim:
Çok iyi okuyacak, çok başarılı olacak ve okullarını hep dereceyle bitirecekler. Peki, sonra ne olacak?
Ne olacak biliyor musunuz; evlenip, ev hanımı olacaklar!
Bunu da nereden çıkardınız demeyin. Gelin Türkiye’yi yöneten birkaç politikacının kızlarına bakalım:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kızı Kübra, Bilkent Üniversitesi’ni bitirir bitirmez evlendirildi. Çalışıyor mu, hayır!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kızı Esra, ABD’de Indiana Üniversitesi’nde okudu. Çalışıyor mu? Hayır. Başbakan’ın diğer kızı Sümeyye çalışıyor mu; hayır!
Milli Görüş’ün lideri Necmettin Erbakan’ın kızları; Elif Bilkent Üniversitesini bitirdi, Zeynep ise ODTÜ’yü. Üstelik "başları açık okudular" diye parti içinde muhalif sesler çıkmıştı. Peki, bugün çalışıyorlar mı; hayır! Evlendiler, çocuk yaptılar. Yani ev hanımı oldular.
Enerji Bakanı Hilmi Güler’in kızı Ayşe Şeyma da Gazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nü bitirir bitirmez, eski Orman Bakanı Osman Pepe’nin oğlu İsmail ile evlendirildi.
Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Bilkent Üniversitesi’ni bitiren kızı İclal’i hemen evlendirdi.
Ulaştırma Bakanı Binalı Yıldırım’ın kızı Büşrah...
Listeyi uzatmaya gerek var mı?
Çok merak ediyorsanız; daha yaşları küçük olan Büşra Şahin, Zişan Güler, Büşra Çelik’i medyadan takip ediniz. Onlar da ablaları gibi üniversiteyi çok iyi dereceyle bitirecekler ve sonra hemen evlendirilecekler.
Niye?
Bu gencecik kızlarımız üniversiteyi bitirir bitirmez, çalışmalarına fırsat verilmeden neden hemen evlendiriliyor?
Şimdi derler ki, "Sana ne, bu da bir özgürlük sorunu".
Öyle ya...
Aslında tüm bunlar; özgürlüğün tesettüre sokulması değil mi?
Soner Yalçın - Hürriyet, 10 Şubat 2008
İşte onların, isim isim örtünme hikáyeleri...
EMİNE ERDOĞAN
Emine Gülbaran 15 yaşında intihar etmeyi düşündü. Yıl 1970’ti. Mithatpaşa Akşam Sanat Okulu’nun öğrencisiydi.
Romantik bir kişiliği vardı. Cep romanları okuyor. Artistlerin kartpostallarını biriktiriyordu. Emel Sayın ve Ajda Pekkan’ı beğeniyordu. Bir de sinemaya gitmeyi.
Ziya amcalarının eski Amerikan otomobilinde ilk kez direksiyona geçti; otomobil kullanmak istiyordu. Giyinmeyi çok seviyordu. Dikiş dergisi Burda’nın patronlarından kalıp çıkarıp, kendine elbise dikiyordu. İlk diktiği giysi ise çift taraflı bir pelerin oldu. Bir tarafı uçuk bir eflatun, diğer tarafı uçuk griydi.
Ağabeyi Hüseyin Gülbaran kendisinden bir yaş büyüktü. Kız kardeşi Emine’ye artık örtünmesi gerektiğini söyledi. Emine Erdoğan, yıllar sonra "Nasıl Örtündüler?" kitabının yazarı Gülay Atasoy’a o günü anlattı:
"Ağabeyim bana örtünmem gerektiğini söylediği zaman intihar etmeyi bile düşünmüştüm. Nasıl olur da örtünürdüm! Çevremde bir tane örneği yoktu. Köy gibi bir yerde olsam neyse... Orada dikkati çekmezdim. Ama burada (İstanbul’da) olamazdı. Bu karışık duygular içindeyken, bir vesileyle Şule Yüksel Şenler’le tanıştım. Bu tanışma beni çok etkiledi. Böylelikle bir Müslüman hanımın hem modern, hem kültürlü, hem de örtülü olabileceğini gördüm."
Emine Gülbaran 15 yaşında örtündü.
Okuldan ayrıldı.
HAYRÜNNİSA GÜL
Abdullah Gül’ün annesi Adviye Hanım, gelini olmasını istediği Hayrünnisa’yı Kayseri’de bir akraba düğününde gördü.
Hayrünnisa 14 yaşındaydı. İstanbul’da Çemberlitaş Ortaokulu’nu yeni bitirmişti. Takdirname almıştı. Liseye başlayacaktı.
Abdullah Gül 29 yaşındaydı. Sakarya Üniversitesi’nde asistandı. Gül Ailesi, Özyurt Ailesi’ne görücüye gidip Hayrünnisa’yı istedi.
Aileler anlaştı. Ama ortada sorun vardı. Medeni Kanun, 14 yaşında bir kızın evlenmesine izin vermiyordu. Hayrünnisa’nın 15’ini doldurması beklenecekti.
18 Ağustos 1980.
O gün Hayrünnisa’nın yaş günüydü.
O gün yasal engel kalktı.
O gün 30 yaşındaki Abdullah Gül ile 15 yaşındaki Hayrünnisa Özyurt evlendi.
Ve o güne kadar başı açık olan Hayrünnisa, işte o gün, evlendiği gün tesettüre girdi.
Okuldan ayrıldı. Artık ev kadınıydı.
ZEYNEP BABACAN
Hacettepe Üniversitesi Mütercim Tercümanlık Bölümü öğrencisiydi.
İleride eşi olacak Ali Babacan’ın üç kız kardeşi Betül, Tuğba ve Merve ile yakın arkadaştı.
Ali Babacan öğrenimini tamamlayıp ABD’den döndü.
Babası Hilmi Babacan, oğlu Ali’nin evliliğini şöyle anlattı:
"Amerika’dan dönünce Ali’nin kız kardeşleri, kendi arkadaşlarının arasından birini belirledi ve ’Ağabeyciğim, şu kız (Zeynep Yurter) senin için uygundur’ dediler. Biz de Allah’ın emriyle istedik. İstediğimiz gün de kabul edildi. Kız kardeşleri, Ali’nin kendi karakterini ve nasıl birini istediğini bildikleri için mevcutların içinde sana bu uygun dediler. Biz de görücü usulüyle gittik, baktık ve beğendik."
Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne taşıyacağı söylenen genç Dışişleri Bakanı Ali Babacan’ın evliliği görücü usulüyle böyle gerçekleşti.
Evlenmesiyle birlikte Zeynep Yurter örtündü.
Ev hanımı oldu.
Uzatmayayım...
Hayati Yazıcı’nın eşi Selma; Hüseyin Çelik’in eşi Şahsenem; Mehdi Eker’in eşi Yasemin; Faruk Çelik’in eşi Beyhan...
Liste uzayıp gidiyor.
AKP çevresi diyor ki; kızlarımız-kadınlarımız tesettüre girmeye kendileri karar veriyor!
Ne yazık ki türbanı "özgürlük sorunu" olarak gören entellerimiz de öyle düşünüyor.
Ama hayat öyle demiyor işte.
AHSEN UNAKITAN
Edirneliydi ailesi; merkeze bağlı Musabeyliği Köyü’nden. Orta halli Eral Ailesi’nin kızıydı. Mandolin ve piyano çalmayı küçük yaşta öğrendi. Tenis oynamayı seviyordu.
Öğrenim hayatında hep başarılıydı. İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirdi.
Avukatlık yapmaya başladı. Solcuydu. 1971 yılında Maliye Bakanlığı’nda Hesap Uzmanı olarak çalışan Kemal Unakıtan ile evlendi. Edirne’den çocukluk arkadaşıydılar. Bir gün...
Yolda gördüğü bir işportacıdan eşarp aldı.
Örtündü.
Avukatlığı bıraktı. Ev hanımı oldu.
Eşi bakan olunca, örtünme modelini değiştirdi; türbanı kulaklarının arkasından bağlayarak kendi tarzını yarattı.
Türban, Eral Ailesi’ni böldü.
Bugün Eral Ailesi’nin çoğu hálá solcu.
MÜNEVVER ARINÇ
Yıl 1978.
Ankara Kız Teknik Yüksek Öğretmen Okulu Giyim Bölümü’nden, 5 üzerinden 4.5’la mezun oldu. Okulun en başarılı öğrencisiydi.
Münevver Tay, üniversite yıllarında modern giyimiyle dikkat çeken biriydi. Bir de yardımseverliğiyle tanınıyordu. Kırşehir Kaman’da öğretmenlik yapmaya başladı.
Manisa MSP İl Başkanı Avukat Bülent Arınç, hemşerisi Münevver Öğretmen’i partisinin önde gelen isimlerinden İsmail Tay’dan istedi. Münevver Tay öğretmenliği seviyordu. Evlenmeyi şimdilik düşünmüyordu.
Ancak...
Babasının ısrarına fazla karşı koyamadı. Ve evlendi. Damat Bülent Arınç 31, gelin Münevver Tay ise 22 yaşındaydı. Öğretmen Münevver Tay evlenince ev hanımı oldu; tesettüre girdi.
Öğretmenliği bıraktı. Çok sevdiği öğretmenliği ancak bir yıl yapabilmişti.
SEMİHA YILDIRIM
O da öğretmendi.
Eşi; Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım, Erzincan Refahiye İlçesi Kayı Köyü’nden akrabasıydı.
Görücü usulüyle evlendiler.
Evlenince o da öğretmenliği bıraktı.
Örtündü.
Ev hanımı oldu.
GÜLTEN ÇİÇEK
Ailesi Yozgatlıydı. Yozgat ile Yerköy arasındaki Saray İlçesi’nde öğretmenlik yapıyordu. Cemil Çiçek ise Yozgat’ta avukattı. Görücü usulüyle evlendiler.
Gülten Hanım’ın öğretmenliği sadece beş yıl sürdü. Örtündü. Ev hanımı oldu.
FATMA Ş. AKDAĞ
Fatma Şeyda, Erzurum Üniversitesi İlahiyat Fakültesi ikinci sınıf öğrencisiydi.
Babası subaydı.
Başı açıktı.
Nesrin Akdağ, müstakbel gelinini Erzurum’da bir toplantıda görüp beğendi.
Oğlu Recep Akdağ, Erzurum Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirmiş; üniversitede kariyer yapmıştı. Bekárdı.
Akdağ Ailesi, Ordu’ya gidip Fatma Şeyda Hanım’ı ailesinden istedi.
Evlendiler.
Fatma Akdağ, okulu yarım bıraktı.
Tesettüre girdi.
Ev hanımı oldu.
MEHTAP GÜLER
CHP Muğla Milletvekili Hasan Fehmi İlter’in kızıydı. Annesi Sevilay İlter ressamdı. DSP’li, eski Dışişleri Bakanı Sina Şükrü Gürel ile kuzendiler.
Hilmi Güler, ODTÜ’den Metalürji Mühendisi olarak mezun oldu. Aynı üniversitede yüksek lisans, doktora yaptı. TAŞ-TUSAŞ, MKEK, ETİBANK, İGDAŞ kurumlarında üst düzey görevler aldı. 33 yaşındaydı. Mehtap İlter ile tanıştı. Flört ederek, 1981 yılında evlendiler.
Babası Hasan Fehmi İlter bu mutlu olaya şahit olamadı; çünkü üç yıl önce vefat etmişti. Mehtap Güler evlenince örtündü. Çalışmayı bıraktı, ev hanımı oldu.
SANİYE ŞAHİN
Mehmet Ali Şahin ile Saniye Şahin teyze çocuklarıydı.
Mehmet Ali Şahin, Başbakan Erdoğan’ın İstanbul İmam Hatip Lisesi’nden okul arkadaşıydı.
Memleketi, Karabük’ün Ovacık İlçesi’ne bağlı Ekincik Köyü’nde 1.5 yıl imamlık yaptı.
Teyzesinin kızı Saniye ile evlendi.
Bu akraba evliliğinden midir bilinmez; oğulları Fatih Şahin zihinsel engelli doğdu.
Mehmet Ali Şahin sonra İstanbul Hukuk Fakültesi’ni bitirme başarısını gösterdi.
Sonra siyasetin merdivenlerini hızla tırmandı.
En büyük destekçisi ise eşi; ev hanımı Saniye Şahin’di.
Politikacıların üniversite bitiren kızları neden çalışmıyor
BÜYÜK olasılıkla, üniversitelerde türban serbest olacak. Herkes merakla bekliyor, sonra ne olacak?
Deniliyor ki, "mahalle baskısı" gibi üniversitelerde "türban baskısı" olacak; özellikle Anadolu’daki üniversitelerde başı açık kız öğrencilere örtünme baskısı gelecek.
Bu olabilir mi? Evet olur. Bitmedi. Meselenin bir başka yönü daha var:
Türbanlı kızlarımız üniversitelere girince ne olacak? Söyleyeyim:
Çok iyi okuyacak, çok başarılı olacak ve okullarını hep dereceyle bitirecekler. Peki, sonra ne olacak?
Ne olacak biliyor musunuz; evlenip, ev hanımı olacaklar!
Bunu da nereden çıkardınız demeyin. Gelin Türkiye’yi yöneten birkaç politikacının kızlarına bakalım:
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün kızı Kübra, Bilkent Üniversitesi’ni bitirir bitirmez evlendirildi. Çalışıyor mu, hayır!
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın kızı Esra, ABD’de Indiana Üniversitesi’nde okudu. Çalışıyor mu? Hayır. Başbakan’ın diğer kızı Sümeyye çalışıyor mu; hayır!
Milli Görüş’ün lideri Necmettin Erbakan’ın kızları; Elif Bilkent Üniversitesini bitirdi, Zeynep ise ODTÜ’yü. Üstelik "başları açık okudular" diye parti içinde muhalif sesler çıkmıştı. Peki, bugün çalışıyorlar mı; hayır! Evlendiler, çocuk yaptılar. Yani ev hanımı oldular.
Enerji Bakanı Hilmi Güler’in kızı Ayşe Şeyma da Gazi Üniversitesi Mimarlık Bölümü’nü bitirir bitirmez, eski Orman Bakanı Osman Pepe’nin oğlu İsmail ile evlendirildi.
Devlet Bakanı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek, Bilkent Üniversitesi’ni bitiren kızı İclal’i hemen evlendirdi.
Ulaştırma Bakanı Binalı Yıldırım’ın kızı Büşrah...
Listeyi uzatmaya gerek var mı?
Çok merak ediyorsanız; daha yaşları küçük olan Büşra Şahin, Zişan Güler, Büşra Çelik’i medyadan takip ediniz. Onlar da ablaları gibi üniversiteyi çok iyi dereceyle bitirecekler ve sonra hemen evlendirilecekler.
Niye?
Bu gencecik kızlarımız üniversiteyi bitirir bitirmez, çalışmalarına fırsat verilmeden neden hemen evlendiriliyor?
Şimdi derler ki, "Sana ne, bu da bir özgürlük sorunu".
Öyle ya...
Aslında tüm bunlar; özgürlüğün tesettüre sokulması değil mi?
Soner Yalçın - Hürriyet, 10 Şubat 2008
Etiketler:
AKP,
Hürriyet Gazetesi,
Soner Yalçın,
Türban
08 Şubat 2008
Fes ve Türban
Mine G. Kırıkkanat gazetedeki köşesine Aziz Paulus'un İncil'de yer alan öğütlerinden aktarmalar yapmış; "aziz"in bir tümcesi şöyle:
"-Ey kadınlar, kocalarınıza Tanrı'ya itaat eder gibi itaat edin..." (Vatan, 6 Şubat 2008)
Fazla lafa gerek var mı?..
Erkek egemenliği binlerce yıldan beri süregelen bir olgu...
Üç dinde geçerli tesettür ise yalnız kadınlara özgü bir şey değil...
*
Eskiden evde bile fes giyilirdi...
Başı açık erkek görmek olanağı yoktu...
Giyim-kuşam düzeninin, erkek egemenliğiyle birlikte, dinsel kökenlerini de tarihsel açıdan doğal saymak gerekir...
Çünkü eskiden devlet düzeni dinle özdeşti; bir arada yaşamanın koşulları, İslamın (ya da Hıristiyanlığın veya Museviliğin) dışında düşünülemezdi...
Bugünkü Türkiye'de "türbancı", kadın değildir...
Erkektir...
Erkek egemen toplumuz...
Bu nedenle yaşadığımız türban kavgası, seçim sandığında, AKP'ye yarayacaktır...
*
Bugün Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan RTE fesle dolaşmıyorlar..
Fes için ne düşünüyorlar?..
İbret dersi olsun diye vaktiyle (23 Nisan 1965) bu köşede "Fes Tartışmaları" başlığıyla yayımlanmış yazımdan kimi bölümleri aktarayım...
*
"Meclis, 23 Nisan 1920'de ilk oturumunu yapmış, altı gün sonra 29 Nisan'da Bursa mebusu Operatör Emin Bey ile Sinop mebusu Şevket Bey bir önerge veriyorlar..."
Diyorlar ki:
"-Uzun harp senelerinin tevlit eylediği birçok buhran arasında bir de fes buhranı çıktı...
...yalnız Avusturya'dan ithal ettiğimiz feslerin senede altın tutarı 5 milyon lirayı bulmaktaydı... Diğer yabancı memleketlerden ithal olunan feslerin bedelini de eklersek her yıl 7-8 milyon liralık bir servetin dışarı gittiği görülür ki bunun kâğıt para olarak karşılığı 40 milyon lira demektir..."
Peki, ne yapmalı?..
"-...Sultan İkinci Mahmut zamanında adalı Rumları takliden serpuş olmak üzere kabul edilmiş fesin bir milli serpuş mahiyetinde bulunmadığı nazarı itibara alınarak, ekseri Şark ve Müslüman milletlerin öteden beri bir serpuş olarak taşıdıkları ve şu son günlerde herkesin seve seve giymeye başladığı kalpağın bir milli serpuş olarak kabul ve ilanını teklif ederiz..."
"Takrir (önerge) Meclis'te okunduğunda alkış sesleri duyulmuş, fakat büyük bir çoğunluk "Hayır, hayır, olamaz!" diye bağırmıştır.
Tunalı Hilmi Bey (Bolu): Fes, Türk'ün ruhunda yerleşmiştir...
Haşim Bey (Çorum): Esbabını arz edeyim efendim! Fas, Tunus İslam ahalisi bütün fes giyiyorlar. Hakikat böyledir efendim. Tunus, Cezayir ahalisi Araptır. Bunlar hep Müslümandır... (Gürültüler) Olmaz efendim, katiyen istemem...
Mustafa Taki Efendi (Sıvas): Efendiler fes gerçi yeni bir şeydir, fakat bugün İslam âlemi için fes bir alameti farikadır... İslam milletlerine mahsus olan kıyafet, bilhassa Osmanlılar için hususi olan kıyafet bu festir. (Alkışlar, evet sesleri)
Sonuç:
Başkan - Takrir nazarı itibara alınmıyor...
("Yaşasın fes" sesleri)"
*
Bilmem ki yukardaki Meclis tutanaklarına yorum gerekiyor mu?..
Ülke düşman işgali altındayken bile Meclis "fes mi kalpak mı" tartışması yapabiliyormuş...
Bugünkü durum ise türban üzerine...
1920'den bu yana, aradan geçen sürede, erkeklerimiz fesi başlarından attılar; elbet bir gün kadınlarımız da çarşafı, başörtüsünü, türbanı tarihe gömecekler...
İlhan Selçuk, Cumhuriyet - 7 Şubat 2008
"-Ey kadınlar, kocalarınıza Tanrı'ya itaat eder gibi itaat edin..." (Vatan, 6 Şubat 2008)
Fazla lafa gerek var mı?..
Erkek egemenliği binlerce yıldan beri süregelen bir olgu...
Üç dinde geçerli tesettür ise yalnız kadınlara özgü bir şey değil...
*
Eskiden evde bile fes giyilirdi...
Başı açık erkek görmek olanağı yoktu...
Giyim-kuşam düzeninin, erkek egemenliğiyle birlikte, dinsel kökenlerini de tarihsel açıdan doğal saymak gerekir...
Çünkü eskiden devlet düzeni dinle özdeşti; bir arada yaşamanın koşulları, İslamın (ya da Hıristiyanlığın veya Museviliğin) dışında düşünülemezdi...
Bugünkü Türkiye'de "türbancı", kadın değildir...
Erkektir...
Erkek egemen toplumuz...
Bu nedenle yaşadığımız türban kavgası, seçim sandığında, AKP'ye yarayacaktır...
*
Bugün Cumhurbaşkanı Gül ile Başbakan RTE fesle dolaşmıyorlar..
Fes için ne düşünüyorlar?..
İbret dersi olsun diye vaktiyle (23 Nisan 1965) bu köşede "Fes Tartışmaları" başlığıyla yayımlanmış yazımdan kimi bölümleri aktarayım...
*
"Meclis, 23 Nisan 1920'de ilk oturumunu yapmış, altı gün sonra 29 Nisan'da Bursa mebusu Operatör Emin Bey ile Sinop mebusu Şevket Bey bir önerge veriyorlar..."
Diyorlar ki:
"-Uzun harp senelerinin tevlit eylediği birçok buhran arasında bir de fes buhranı çıktı...
...yalnız Avusturya'dan ithal ettiğimiz feslerin senede altın tutarı 5 milyon lirayı bulmaktaydı... Diğer yabancı memleketlerden ithal olunan feslerin bedelini de eklersek her yıl 7-8 milyon liralık bir servetin dışarı gittiği görülür ki bunun kâğıt para olarak karşılığı 40 milyon lira demektir..."
Peki, ne yapmalı?..
"-...Sultan İkinci Mahmut zamanında adalı Rumları takliden serpuş olmak üzere kabul edilmiş fesin bir milli serpuş mahiyetinde bulunmadığı nazarı itibara alınarak, ekseri Şark ve Müslüman milletlerin öteden beri bir serpuş olarak taşıdıkları ve şu son günlerde herkesin seve seve giymeye başladığı kalpağın bir milli serpuş olarak kabul ve ilanını teklif ederiz..."
"Takrir (önerge) Meclis'te okunduğunda alkış sesleri duyulmuş, fakat büyük bir çoğunluk "Hayır, hayır, olamaz!" diye bağırmıştır.
Tunalı Hilmi Bey (Bolu): Fes, Türk'ün ruhunda yerleşmiştir...
Haşim Bey (Çorum): Esbabını arz edeyim efendim! Fas, Tunus İslam ahalisi bütün fes giyiyorlar. Hakikat böyledir efendim. Tunus, Cezayir ahalisi Araptır. Bunlar hep Müslümandır... (Gürültüler) Olmaz efendim, katiyen istemem...
Mustafa Taki Efendi (Sıvas): Efendiler fes gerçi yeni bir şeydir, fakat bugün İslam âlemi için fes bir alameti farikadır... İslam milletlerine mahsus olan kıyafet, bilhassa Osmanlılar için hususi olan kıyafet bu festir. (Alkışlar, evet sesleri)
Sonuç:
Başkan - Takrir nazarı itibara alınmıyor...
("Yaşasın fes" sesleri)"
*
Bilmem ki yukardaki Meclis tutanaklarına yorum gerekiyor mu?..
Ülke düşman işgali altındayken bile Meclis "fes mi kalpak mı" tartışması yapabiliyormuş...
Bugünkü durum ise türban üzerine...
1920'den bu yana, aradan geçen sürede, erkeklerimiz fesi başlarından attılar; elbet bir gün kadınlarımız da çarşafı, başörtüsünü, türbanı tarihe gömecekler...
İlhan Selçuk, Cumhuriyet - 7 Şubat 2008
Etiketler:
Cumhuriyet Gazetesi,
İlhan Selçuk,
Türban
7.0 Yetmedi mi?

Bir hafta önce türban protestoların sırasında "7.4 yetmedi mi?" pankartını açan sevgili kardeşime seslenmek istiyorum bugün... 20 bin insanın acısı ve cenazesi üzerine politika yapmaya kalkan "o güzel insana" bir çift sorum var. Ey mantosu uzun, aklı kısa kardeşim benim. 7.0 yetmedi mi?
Senin okuduğun gazeteler yazdı mı bilmiyorum; ama Amerika'nın, hani o gavur ve Hıristiyan Amerika Birleşik Devletleri'nin, hani o Siyonistlerle iş birliği yaptığı için her yerde bayrağını yaktınız ABD'nin Los Angeles şehrinde 7.0 büyüklüğünde bir deprem oldu bacım... Neredeyse bizimkine yakın bir deprem. Bizde aynı şiddetteki bir depremde 20 bin kişi ölüp 20 bin kişi sakat kalırken, gavur, Hıristiyan ve Siyonist dostu Amerika'da sadece 2 kişi yaralandı güzel ablam.
Şimdi türbanlı başını ellerinin arasına alıp düşünüyor musun acaba? Sakarya gibi muhafazakar bir bölgede Allah binlerce Müslümanı öldürerek cezalandırıyorsa eğer, Hıristiyanlara ve Siyonist dostlarına niye kıyak geçiyor? Seks shoplarıyla, porno filmleriyle tüm dünyaya "seks", "uyuşturucu" ve "günah" ihraç eden bu ülkenin Allah katında ayrıcalığı ne olabilir ki güzel annem?
Oysa adım gibi eminim Sakarya'da, Gölcük'te hayatlarını kaybedenlerin çoğu ölmeselerdi eğer, sabah ezanı ile birlikte camilerin yolunu tutacaklardı. Üç aylarda oruç tutacak, Ramazan'da devrilmeyen minarelerin ışıklarıyla birlikte senin ağzına adı bile yakışmayan Allah'ın adı ile birlikte oruçlarını açacaklardı. E nooldu şimdi? 7.0 yetmedi mi güzel ninem?
Eğer her coğrafya olayını, her doğal afeti bilimin ve aklın süzgecinden geçirmeden böyle yorumlarsan bu ülkenin yarısı her deprem felaketinden sonra dinsiz olur güzel hala kızım...
Fay hattında 10 katlı binalara izin veren şapşal belediyecilik anlayışını, deniz kumundan inşaat yapan edebiyatçı müteahhitleri, depreme dayanıklı konut üretme çabalarını, hırsızları, uğursuzları bir kenara bırakıp her şey ilahi kudretin intikamı olarak açıklarsan, bu deprem 10 yıl sonra gene aramızdan binlerce "dinsizi" alır gider güzel amca kızım...
Beynin var mı bilmiyorum, betonların altında inleyerek can veren 20 bin insanı, kadını, çocuğu ve bebeği bir kalemde günahkar diye silip atan kuş beynini, türbanın altında görmek mümkün olamıyor çünkü; ama bence bu yazıyı oku ve bütün gece uyumadan düşün.
Allah'ın kullarına böyle cezalar verebileceğini hala düşünüyorsan da git Hıristiyan ol... Çünkü senin bu mantığına göre Allah onları daha çok seviyor. "Gavurlar" hem senden daha zengin, hem de evleri tepelerine yıkılmıyor.
Gani Müjde
27 Eylül 2007
Diyarbakır'da bir okul
Diyarbakır'da, AB ülkelerinde olduğu gibi kılık kıyafetin serbest olduğu bir ilköğretim okulu açıldı. Özel Avrupa Birliği İlköğretim Okulu Müdürü Mustafa Çakır, eğitimin Avrupa Birliği standartlarında olduğunu belirterek, "Avrupa Birliği ülkeleri ve Türkiye arasında köprü görevini üstleneceğiz. Rahmetli Kadir Has'ın hayali gerçek oldu" dedi.
Diyarbakır'da, AB ülkelerindeki standartlara uygun inşa edilen okulda 24 öğrenci kapasiteli modern sınıflarda derslerin çoğu yabancı dil ağırlıklı işleniyor. Avrupa ülkelerinde olduğu gibi kılık kıyafetin serbest olduğu okulda, başörtülü, resmi okul kıyafetli ve sivil kıyafetli öğrenciler aynı masalarda eğitim görüyor. Rahmetli iş adamı Kadir Has'ın fikirleri ve Başbakanlık Müsteşarlığı'na getirilen eski Diyarbakır Valisi Efkan Ala'nın destekleriyle kurulan Diyarbakır Özel Avrupa Birliği İlköğretim Okulu'nda okumanın maliyeti ise 4 bin 620 YTL ve 5 bin 390 YTL arasında değişiyor.
Okulu Avrupa standartlarında eğitimli nesiller yetiştirmek için açtıklarını söyleyen Okul Müdürü Mustafa Çakır, "Okulun fiziki yapısı tamamen AB ülkelerindeki okullara uygun yapıldı. Sınıf mevcutları 24 kişi olduğu için okulumuza yoğun talep var. Biz de bunun için öğrencileri sınavla alıyoruz. Her parası olan öğrenciyi almıyoruz. Öğrenci vereceğimiz eğitimi alabilecek kapasitede olmalı. Şu an 215 öğrencimiz bulunuyor. Orta Öğretim Sınavları'ndan sonra başarılı öğrencilerden bir kısmını Avrupa ülkelerine
göndermek için yurtdışında temaslarımız sürüyor. Eğer olumlu cevap alırsak bakanlığın onayını aldıktan sonra Avrupa ülkelerine öğrenci transferine başlayacağız. Bunu başarırsak Türkiye-AB ilişkilerinde köprü görevini üstleneceğiz" dedi.
Okulu açarak rahmetli iş adamı Kadir Has'ın hayalini gerçekleştirdiklerini belirten Çakır, "En büyük destekçimiz Başbakanlık Müsteşarlığı görevine getirilen eski Diyarbakır Valisi Efkan oldu. Okulu açarken isimden dolayı bürokratik engellere takıldık. Okulun ismi Avrupa Birliği, ancak Milli Eğitim Bakanlığı Özel AB İlköğretim Okulu diye kayıtlara geçti. Yanlış kayda geçen ismin doğru yazılması için resmi görüşmelerimiz sürüyor. Avrupa standartlarında eğitim veriyoruz" diye konuştu.
Çakır, okulda kesinlikle yasak uygulamadıklarını ifade ederek, "Bir düzen çerçevesinde öğretmen ve öğrenciler diledikleri gibi hareket edebiliyor. Bizim kendi okul formalarımız var. Ancak öğrenci bu tonlara uygun bir kıyafetle okula gelmesi durumunda kıyamet kopmuyor, rahat bırakıyoruz. Öğrencilerin saçlarını makas alıp kesmiyoruz" şeklinde konuştu.
"ÖĞRETMENLERİN SAÇLARINI UZATMALARI SERBEST"
Öğretmenlerin saç uzatması ve küpe takmasının da serbest olduğu okulda model olma yolunda ilerlediklerin ifade eden sosyal bilgiler öğretmeni İsa Yılmaz, "Vizyonumuz öğrenme şekline dayandığı için şekilciliğe dayalı değil, model alma yoluyla ilerliyoruz. Avrupa Birliği denilince Türkiye'de herkesin aklına özgür ülkeler gelir. Biz de bunu Diyarbakır'da başlattık. Örneğin derslere uzun saçlarla giriyorum. İdarenin bir zorlaması yok. Milli Eğitim'e bağlı okullarda bu kadar rahat olmamız mümkün değil" dedi.
Bu okul sayesinde okuma isteğinin arttığını söyleyen Mehmet Maldar adlı öğrenci ise, "Okula kayıt yaptırdıktan sonra çevredeki arkadaşlarla ilişkilerim çok iyi gitmeye başladı. Öğretmenlerimizin bize çok destekleri oluyor. Okuma azmim artı ve dersler çok güzel gidiyor. Her şey çok güzel, yaşasın Avrupa Birliği" diyerek duygularını dile getirdi.
Türkiye'nin AB'ye üye olmasını istediğini ifade eden öğrencilerden Melike Nur Kavun da, Avrupa Birliği'nin yüksek standartlarda fikirlerini özgürce açıklayan öğrenciler anlamına geldiğini söyledi.
Büyüyünce diplomat olmak istediğini anlatan Hafit Çakır adlı öğrenci, "İnsanın kendisini geliştirmeye yönelik çok iyi eğitim alıyoruz. Özellikle okulun ismi benim çok hoşuma gidiyor. İnsanlarla konuşurken Avrupa Birliği Okulu'nda okuyorum deyince çok hoşuma gidiyor. Türkiye'nin AB'ye üye olmasını istiyorum. Bende liderlik isteği olduğu için büyüyünce diplomat olmak istiyorum. Bu nedenle çok çalışmam gerekiyor galiba" şeklinde konuştu
215 öğrencinin eğitim gördüğü okulda, öğrenciler Milli Eğitim Bakanlığı müfredatı dışında çevre temizliğiyle ilgili bilgilendirilirken, okuldaki çöp kutularında biriken çöpler ise geri dönüşüm olarak tekrar ülke ekonomisine kazandırılıyor.
Kaynak: Haberler.com
Not: Bu haber, Star'da yayımlandıktan kısa bir süre sonra, nedeni belirtilmeden silindi. Haber7.com sitesi de haberin içeriğini sildikten sonra, "Haber kaynağından iptal edilmiştir" açıklamasını yaptı ve silinme nedeni olarak da okulun, iddiaları reddettiğini belirtti. Ancak haberdeki fotoğraf, haberin doğruluğunu ispatlar nitelikte.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)