Güngören katliamı üzerine kaçınılmaz olarak “polis neredeydi” sorusunu yönelten Bülent Esinoğlu, bazı çarpıcı saptamalar yapıyor:
“Amerika’nın ve Avrupa’nın AKP iktidarını neden desteklediğini bilmeyenler ya olanları takip etmiyorlar, ya çok cahiller, ya da vurdumduymazdırlar. Batı’nın Türkiye’den 150 yıllık talebi, güneydoğuda bir Kürt devleti kurulmasıdır. Bu cümleye ‘hayır böyle bir şey yok, bu belli kesimlerin uydurmasıdır, paranoyasıdır’ diyenler haindir. Efendim falan Avrupa devleti terör örgütünün televizyonunu kapatmış, bakın Avrupalılar PKK’yi terör örgütü olarak ilan ediyorlarmış, bize anında istihbarat veriyorlarmış gibi laflar Türk halkını kandırmak ve kukla Kürt devletinin kuruluş hazırlıklarını tamamlaması için zaman kazanmak amaçlıdır.
PKK’nin elindeki silahların tamamı Amerikan menşelidir. Türk insanın yaşayarak öğrendiği bir gerçektir. Siyasi iktidarın başı ‘deliğe süpürülmemek’ için ABD’nin Ortadoğu’daki projesinde eşbaşkanlık görevini yürütmektedir. Yargıtay Başsavcısı’nın en önemli tespiti budur. Ülkemizin güneydoğusunda bir Kürt devleti kurmaya çalışan bir devletin bölge ile ilgili projesinde görevli olan bir kimsenin PKK sorunu ile uğraşması beklenebilir mi?
PKK sorunu tamamen Türk Silahlı Kuvvetlerimizin üzerine yıkılmıştır. Ordumuz, şehirlerde sivil iktidardan yeterince istihbarat alabiliyor mu?
Ergenekon iddianamesinde 1500 sayfaya yakın telefon dinlemesi yapan, karı koca arasındaki konuşmaları dinleyen İstanbul Emniyeti acaba Güngören katliamını neden önceden dinlememiştir? Ergenekon’da içi boş bombaları bile delil olarak toplayanlar Güngören’de nerede idiler? Gece yarısı rektörleri, siyasileri, bilim insanlarını toplamak için harcadıkları enerjiyi neden Güngören katilleri için harcamadılar?
Dertleri PKK değil, Ergenekon’dur. Ulusalcılığı terör kapsamına alanlar PKK ile savaşamazlar. PKK ile mücadele edenleri hapse, PKK’lileri Meclis’e taşıyanlar PKK ile savaşmazlar. Güngören, bu hükümetin büyük başarısızlığıdır. Başı, başka bir devletin projesinde görev alan bir hükümetten Güngören katliamını önlemesini zaten bekleyemezdiniz!”
Başsavcı Engin ve Bakan Şahin
İSTANBUL Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin; 27 Temmuz 2008 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan haberi okudunuz mu? Haberde yazıldığı şekilde Ergenekon soruşturması sırasında örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklanan Erol Ölmez’in, hapishaneden Adalet Bakanlığı’na gönderdiği mektuptan haberiniz var mı? Mektupta yazıldığı gibi Ergenekon soruşturması savcılarından Zekeriya Öz’ün, Erol Ölmez’e, soruşturmada adı geçen bazı şüpheliler aleyhine ifade vermesi durumunda hapishaneden tahliye sözü verdiği doğru mu? Yine Adalet Bakanlığı’na gönderilen mektupta yazdığı gibi Erol Ölmez’in, koğuş arkadaşı Ergenekon tutuklusu Kuddusi Okkır’ın sağlık durumunun ağırlaşması üzerine “ek ifade” vermek üzere Zekeriya Öz’ün huzuruna çıkarıldığında “ihbar et, tahliye ol” pazarlığının yapıldığı gerçek mi? Haberde yazılı söz konusu unsurlarla ilgili yukarıdaki soruları İslamcı iktidarın Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’e yöneltmek bir anlam ifade eder mi?
Deniz Som - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
AB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AB etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
30 Temmuz 2008
02 Temmuz 2008
Türk Ordusundan rahatsızlıkta Batı-Siyasal İslam birlikteliği
Batı'nın, özellikle Avrupa'nın Türk Ordusu'na kini tarihin tanıdığı en amansız kinlerden biridir.
İngilizler İstanbul'u işgal ettiklerinde ilk istedikleri, Cuma selamlığındaki askerlerimizin oradan uzaklaştırılması olmuştur. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, 8/138)
Türkiye, benzeri bir rahatsızlığa, AKP iktidarı döneminde tanık oldu. Anımsayalım, bir AKP 'milletvekili'nin TBMM'deki 'Mareşal Atatürk' tablosuyla, TBMM'de güvenlik görevi yapan askerlerin yürüyüşleri sırasında çıkardıkları seslerden şikâyeti üzerine, 2000'li yıllarda tartışılmıştı.
Aynı AKP'nin kurmay isimleri Türk Ordusu'ndan rahatsızlıklarını değişik vesilelerle ve değişik tavırlar sergileyerek ortaya koymaktadırlar. Bir milletvekilinin,Türk Ordusu'na mensup birliklerin ve okulların Ankara dışına çıkarılmasını ve başkentin 'askerî bir kent' görünümünden kurtarılmasını istemesi ayrı bir örnektir.
Ayrı ve talihsiz bir örnek...
Ne ilginç! Atatürk'ten rahatsızlık konusunda, Haçlı Batı ile siyasal İslamcı odaklar tarihin her döneminde bir biçimde kader ve mücadele birliği yapmışlardır. Bugün de aynen böyle yapmaktalar.
Tam bu noktada, Falih Rıfkı Atay şu ibret verici tespiti vicdanlarımıza iletiyor:
"Kurtuluş Savaşı öncesindeki işgal sırasında, ordu kumandanlarını şu veya bu vasıta ile küçük düşürmek bir parola idi." ((Atatürk'ün Bütün Eserleri, 8/138)
Bugün de aynı değil mi?
İlker Başbuğ'un İsrail gezisi sırasında çekilen resimleri ve bunların dinci bir gazetede yayınlanması, Türk Ordusu'ndan rahatsızlığın tarafları arasındaki yardımlaşmanın yeni bir belgesidir. O fotoğrafları o dinci gazeteye kimler servis yaptı? Her halde turist rehberleri değil.
TÜRK ORDUSU NEDEN RAHATSIZ EDİYOR
Batı'nın Türk ordusuna kininin sebebi sadece Türk ordusunun caydırıcılığı, Haçlı tasallut ve emperyalizmi karşısındaki susturucu ve püskürtücü gücü değildir. Sebeplerin başında, Türk ordusunun, sadece ordu olarak kalmayıp Türk tarihinde aydınlık ve atılımın öncüsü oluşu gelmektedir.
Türkiye, bunca devrimi böylesine kansız ve kavgasız bir biçimde ve çok kısa bir zaman çerçevesinde nasıl başardı? Ordunun, sadece 'asker' olarak kalmayıp, aydınlanma ve ilerlemenin öncülüğünü de yapmış olması sayesinde...
Türkiye'nin işte böyle bir kaderi olagelmiştir. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, ama gerçek budur.
Türkiye, sanayi devrimini gerçekleştirmemiş, bunun için de, cumhuriyet ve demokrasiyi taşıyan temel iki sınıf olan burjuva ve proleteryayı oluşturamamış bir ülkedir. Buna rağmen hem cumhuriyeti hem de aydınlanmanın motor unsurları olan temel devrimleri akıl almaz bir maharetle hayata geçirebilmiştir. Nasıl? Ordu'nun aydınlanmadaki öncülüğü sayesinde...
Batı'da; demokrasi, özgürlük, insan hakları ve aydınlanmanın yaratıcı ülkelerinden biri olan Fransa'da, sanayi devrimi yaşanmış, burjuva ve proletarya doğmuş olmasına rağmen, cumhuriyetin yerleşmesi büyük badirelerden sonra gerçekleştirilebilmiştir. Serüvene bakın:
1792 cumhuriyetin kuruluşu, 1799 Napolyon'un İmparatorluğunu ilanı, 1814 yeniden krallığa dönüş, 1848 ikinci cumhuriyetin ilanı, 1852 yeniden imparatorluk tartışması ve nihayet 1871'de bugünkü anlamda cumhuriyetin kuruluşu.
Batı bunları biliyor. Batı, bizim birçok nimeti ve değeri, Atatürk'ün eşsiz dehası sayesinde bedavadan elde ettiğimizi de biliyor. Millet olarak bizi kıskanırken, birey olarak Atatürk'e tatmin bulmaz bir kinle diş biliyor. Batı için Atatürk, Orta Asya steplerinin metafizikten habersiz, aydınlık, akıl ve bilim nedir bilmez vahşilerini, tarihsel süreç anlayışlarının hiçbiriyle izah edilemeyecek bir maharetle, aydınlanmanın doruğuna taşıyan, cumhuriyet ve laiklikle donatan affedilemez bir düşmandır.
Atatürk öldü, bu iş bitti diyemezsiniz. Diyebilmenize engel bir güç ve gerçek var: Türk Ordusu.
Türk Ordusu, Atatürk demek, Atatürk'ün ölümsüzlüğünün göstergesi ve garantisi demektir.
Türk ordusu, tagallüp ve tahakküm unsuru değil, öncelikle aydınlanma ve demokrasi unsuru olarak yer almıştır bizim tarihimizde. Batı şöyle düşünmekte ve bunun gereğini yapmayı değişmez iman olarak taşımaktadır: Türk ordusu ya yok olmalı, yahut da ruhu pörsütülmelidir. Birincisini yapmak imkânsız denecek kadar zordur. İkincisine gelince, Türkiye'nin içinden elde edilecek hain ve gafillerle gerekli işbirliği kurulursa amaca ulaşmak mümkündür.
İşte bugün bu 'mümkün' gördükleri amaca ulaşmaya çalışıyorlar. Çünkü Haçlılar biliyorlar ki, İslam dünyasında, o arada Türkiye'de, Atatürk'ün Anıtkabri'ni yok etmeyi Kâbe'yi yok etme şartına bağlasalar, buna razı olacak alçakların sayısı epeycedir.
Batı, özellikle son birkaç yılda, İslam dünyasında yakaladığı bu tarihsel fırsatı heba etmemek için can havliyle çırpınıyor. Esasında nefret ettiği AKP'yi bağrına basıp var gücüyle desteklemesi AKP'de, az önce değindiğimiz hayatî emellerine uygun her şeyi bulmasındandır.
O halde, Türk ordusunu tâciz etmek ve etkisizleştirmek Avrupalı için iki maksada hizmet etmektedir:
1. Haçlı emel ve egemenliğine darbe vuran bir numaralı gücü zaafa uğratmak,
2. İslam dünyasının kaderini değiştirecek örneklere imza atan bir aydınlatma ve ilerletme gücünü etkisiz kılmak.
Büyük Atatürk, Türk ordusunun, işaret ettiğimiz bu özellikli durumuna çok erken bir zamanda dikkat çekmiştir. 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu'da yaptığı bir konuşmada bu gerçeğin altını emsalsiz bir vukufla şöyle çiziyor:
"Ordumuz, milletin ilerleme ve yükselme adımlarına öncü olmuştur. Milletimizin bütün inkılaplarında birinci adımı işgal etmiştir. Diğer milletlerde, ordu ile millet yekdiğeriyle daima karşı karşıyadır. Halbuki iş bizde tamamıyla tersinedir..." (Atatürk'ün Bütün Eserleri, 17/290)
İşte, Türk Ordusu dendiğinde Haçlı Batı'yı rahatsız eden temel sebep budur.
Bu temel sebebi bilmeden Türkiye'nin dış politikalarına, özellikle AB ile ilgili politikalarına yön vermeye kalkmak, uçuruma giden kayalıklarda gözleri bağlı olarak yol almaya benzer. Böyle bir yol alışın en dikkat çekici örneği ise AKP iktidarının uyguladığı dış politika, özellikle AB politikasıdır.
AKP'NİN DIŞ POLİTİKASI
Büyük üzüntü duyarak söylemeliyim ki, AKP'nin uyguladığı genelde Batı politikaları, özel olarak da AB politikaları Türkiye üzerindeki Haçlı emellerine tatmin fırsat ve imkânı yaratan, temelinden basiretsiz politikalardır. Eğer 'basiretsiz' tâbirine itiraz ediliyorsa, onun yerine kullanılacak kelime çok daha ağır ve sarsıcı olacaktır.
Bu politikaların üçüncü bir izahı yoktur.
Daha neyi bekleyecekler! Gün bu gündür.
İLK ADIM MGK
Türk Ordusu'nu etkisizleştirme operasyonu, MGK'ya tasallutla başladı.
Tabiî önce MGK, sonra da devamı... MGK bunların, âdeta korkulu rüyası idi. Varsa yoksa MGK. Bunların MGK ile ilgili söz ve tavırlarını okuyunca insan gayrı ihtiyarı şunu düşünüyor: Güneş tutulmaları, gök taşlarının düşmesi, ozonun delinmesi, doğal felaketlerin ortaya çıkması, 11 Eylül terör dehşeti vs. şu bizim MGK yüzünden olmasın!..
Gerçek şu ki, Hıristiyan Avrupa'nın bir tür 'üst kurmaylar Grubu' olan Avrupa Parlamentosu (AP) için MGK, asırlarca korkulu rüyalar yaşatmış bir gücün sembolü olarak ortadadır. Bu sembolden rahatsız olmamalarını beklemek, sadece saflık değil, ahmaklık olur... O MGK ve hatırlattığı güçler ayakta durdukça, bizi AB'ye üye yapacaklarını sanmak da öyle... Unutmayalım, AKP iktidarının oylarıyla MGK'nın kolu-kanadı kırılıp 'sivilleştirilme' işlemi TBMM'de tamamlandığı gün (30 Ağustos 2003) Avrupa âdeta bayram etmişti. Türkiye ve Türkleri tâciz eden demeçleriyle ünlü Günter Verhuegen, gülücükleri ve heyecan dolu demeçleriyle bu bayramın âdeta resmî duyurusunu yapmıştı.
MGK'nun işini bitirdiler; şimdi doğrudan doğruya orduya bindiriyorlar. Fırsatlar yaratarak, bahaneler üreterek, sağdan girerek, soldan girerek, şöyle veya böyle, belirli aralıklarla Türk Ordusu'na mutlaka ve muhakkak sataşıyor veya saldırıyorlar.
6 Ekim 2004 İlerleme Raporu'nu, 17 Aralık 2004 Zirve Kararları'nı, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi'ni ve nihayet, 8 Kasım 2005 Katılım Ortaklığı Belgesi'ni okuyun, bu söylediklerimi belgeleyecek çok şey bulacaksınız.
Suat İlhan, işin gerçeğini ta bel kemiğinden yakalamış. Şöyle yazıyor:
"Anlaşılıyor ki, Avrupa, bin yıldan daha uzun zamandan beri kahrını çektiği Türk Ordusu ile, AB mevzuatı içinde hesaplaşmaya niyetleniyor. Gerçekte hesaplaşmaya başladılar. AB'nin açık amaçlarından birinin, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni küçültmek, etki ve caydırıcılığını azaltmak olduğu anlaşılıyor." (Suat İlhan, Avrupa Birliğine Neden Hayır, s.27-28)
Türk milleti, ordusuna tasallut ve sataşmanın en kahırlı dönemini yaşıyor denebilir.
SÖZÜN ÖZÜ
Avrupa'nın Müslüman Türk'ü tarihe gömme düşünün gerçeğe dönüşmesinin talep belgesi olan Sevr, Mustafa Kemal tarafından engellendi. Gök gözlü kumandan, kollarına girip savaş meydanlarına çektiği milletiyle Sevr'i yırtıp bir paçavra gibi yazanların ve imzalayanların suratına attı.
Mustafa Kemal, Batılı-Haçlı kini doruk noktasına çıkaran bir iş yaptı. Onu asla affetmezler. Mustafa Kemal onların genlerini tâciz etti, tarihsel rüyalarını kararttı, ufuklarını, ocaklarını söndürdü.
Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik Batı düşmanlığını değerlendirirken bu arka planı unutmak gafletini gösterenlerin aklına şaşarım.
Şimdi, Türk yeniden 'Hasta Adam' haline getirildi. Düyunu Umûmiye, değişik adlar altında yeniden yaratıldı. Sevr'in şartlarını, çeşitli gerekçelerle 'sineye çekilir' bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu.
Batılı-Haçlı için gün tam bu gündür. Korkulu rüyanın tepelenmesi için uygun zamandır.
Mustafa Kemal'i olmayan bir Sevr kulvarındayız.
Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yasarnuriozturk/9330908.asp
İngilizler İstanbul'u işgal ettiklerinde ilk istedikleri, Cuma selamlığındaki askerlerimizin oradan uzaklaştırılması olmuştur. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, 8/138)
Türkiye, benzeri bir rahatsızlığa, AKP iktidarı döneminde tanık oldu. Anımsayalım, bir AKP 'milletvekili'nin TBMM'deki 'Mareşal Atatürk' tablosuyla, TBMM'de güvenlik görevi yapan askerlerin yürüyüşleri sırasında çıkardıkları seslerden şikâyeti üzerine, 2000'li yıllarda tartışılmıştı.
Aynı AKP'nin kurmay isimleri Türk Ordusu'ndan rahatsızlıklarını değişik vesilelerle ve değişik tavırlar sergileyerek ortaya koymaktadırlar. Bir milletvekilinin,Türk Ordusu'na mensup birliklerin ve okulların Ankara dışına çıkarılmasını ve başkentin 'askerî bir kent' görünümünden kurtarılmasını istemesi ayrı bir örnektir.
Ayrı ve talihsiz bir örnek...
Ne ilginç! Atatürk'ten rahatsızlık konusunda, Haçlı Batı ile siyasal İslamcı odaklar tarihin her döneminde bir biçimde kader ve mücadele birliği yapmışlardır. Bugün de aynen böyle yapmaktalar.
Tam bu noktada, Falih Rıfkı Atay şu ibret verici tespiti vicdanlarımıza iletiyor:
"Kurtuluş Savaşı öncesindeki işgal sırasında, ordu kumandanlarını şu veya bu vasıta ile küçük düşürmek bir parola idi." ((Atatürk'ün Bütün Eserleri, 8/138)
Bugün de aynı değil mi?
İlker Başbuğ'un İsrail gezisi sırasında çekilen resimleri ve bunların dinci bir gazetede yayınlanması, Türk Ordusu'ndan rahatsızlığın tarafları arasındaki yardımlaşmanın yeni bir belgesidir. O fotoğrafları o dinci gazeteye kimler servis yaptı? Her halde turist rehberleri değil.
TÜRK ORDUSU NEDEN RAHATSIZ EDİYOR
Batı'nın Türk ordusuna kininin sebebi sadece Türk ordusunun caydırıcılığı, Haçlı tasallut ve emperyalizmi karşısındaki susturucu ve püskürtücü gücü değildir. Sebeplerin başında, Türk ordusunun, sadece ordu olarak kalmayıp Türk tarihinde aydınlık ve atılımın öncüsü oluşu gelmektedir.
Türkiye, bunca devrimi böylesine kansız ve kavgasız bir biçimde ve çok kısa bir zaman çerçevesinde nasıl başardı? Ordunun, sadece 'asker' olarak kalmayıp, aydınlanma ve ilerlemenin öncülüğünü de yapmış olması sayesinde...
Türkiye'nin işte böyle bir kaderi olagelmiştir. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, ama gerçek budur.
Türkiye, sanayi devrimini gerçekleştirmemiş, bunun için de, cumhuriyet ve demokrasiyi taşıyan temel iki sınıf olan burjuva ve proleteryayı oluşturamamış bir ülkedir. Buna rağmen hem cumhuriyeti hem de aydınlanmanın motor unsurları olan temel devrimleri akıl almaz bir maharetle hayata geçirebilmiştir. Nasıl? Ordu'nun aydınlanmadaki öncülüğü sayesinde...
Batı'da; demokrasi, özgürlük, insan hakları ve aydınlanmanın yaratıcı ülkelerinden biri olan Fransa'da, sanayi devrimi yaşanmış, burjuva ve proletarya doğmuş olmasına rağmen, cumhuriyetin yerleşmesi büyük badirelerden sonra gerçekleştirilebilmiştir. Serüvene bakın:
1792 cumhuriyetin kuruluşu, 1799 Napolyon'un İmparatorluğunu ilanı, 1814 yeniden krallığa dönüş, 1848 ikinci cumhuriyetin ilanı, 1852 yeniden imparatorluk tartışması ve nihayet 1871'de bugünkü anlamda cumhuriyetin kuruluşu.
Batı bunları biliyor. Batı, bizim birçok nimeti ve değeri, Atatürk'ün eşsiz dehası sayesinde bedavadan elde ettiğimizi de biliyor. Millet olarak bizi kıskanırken, birey olarak Atatürk'e tatmin bulmaz bir kinle diş biliyor. Batı için Atatürk, Orta Asya steplerinin metafizikten habersiz, aydınlık, akıl ve bilim nedir bilmez vahşilerini, tarihsel süreç anlayışlarının hiçbiriyle izah edilemeyecek bir maharetle, aydınlanmanın doruğuna taşıyan, cumhuriyet ve laiklikle donatan affedilemez bir düşmandır.
Atatürk öldü, bu iş bitti diyemezsiniz. Diyebilmenize engel bir güç ve gerçek var: Türk Ordusu.
Türk Ordusu, Atatürk demek, Atatürk'ün ölümsüzlüğünün göstergesi ve garantisi demektir.
Türk ordusu, tagallüp ve tahakküm unsuru değil, öncelikle aydınlanma ve demokrasi unsuru olarak yer almıştır bizim tarihimizde. Batı şöyle düşünmekte ve bunun gereğini yapmayı değişmez iman olarak taşımaktadır: Türk ordusu ya yok olmalı, yahut da ruhu pörsütülmelidir. Birincisini yapmak imkânsız denecek kadar zordur. İkincisine gelince, Türkiye'nin içinden elde edilecek hain ve gafillerle gerekli işbirliği kurulursa amaca ulaşmak mümkündür.
İşte bugün bu 'mümkün' gördükleri amaca ulaşmaya çalışıyorlar. Çünkü Haçlılar biliyorlar ki, İslam dünyasında, o arada Türkiye'de, Atatürk'ün Anıtkabri'ni yok etmeyi Kâbe'yi yok etme şartına bağlasalar, buna razı olacak alçakların sayısı epeycedir.
Batı, özellikle son birkaç yılda, İslam dünyasında yakaladığı bu tarihsel fırsatı heba etmemek için can havliyle çırpınıyor. Esasında nefret ettiği AKP'yi bağrına basıp var gücüyle desteklemesi AKP'de, az önce değindiğimiz hayatî emellerine uygun her şeyi bulmasındandır.
O halde, Türk ordusunu tâciz etmek ve etkisizleştirmek Avrupalı için iki maksada hizmet etmektedir:
1. Haçlı emel ve egemenliğine darbe vuran bir numaralı gücü zaafa uğratmak,
2. İslam dünyasının kaderini değiştirecek örneklere imza atan bir aydınlatma ve ilerletme gücünü etkisiz kılmak.
Büyük Atatürk, Türk ordusunun, işaret ettiğimiz bu özellikli durumuna çok erken bir zamanda dikkat çekmiştir. 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu'da yaptığı bir konuşmada bu gerçeğin altını emsalsiz bir vukufla şöyle çiziyor:
"Ordumuz, milletin ilerleme ve yükselme adımlarına öncü olmuştur. Milletimizin bütün inkılaplarında birinci adımı işgal etmiştir. Diğer milletlerde, ordu ile millet yekdiğeriyle daima karşı karşıyadır. Halbuki iş bizde tamamıyla tersinedir..." (Atatürk'ün Bütün Eserleri, 17/290)
İşte, Türk Ordusu dendiğinde Haçlı Batı'yı rahatsız eden temel sebep budur.
Bu temel sebebi bilmeden Türkiye'nin dış politikalarına, özellikle AB ile ilgili politikalarına yön vermeye kalkmak, uçuruma giden kayalıklarda gözleri bağlı olarak yol almaya benzer. Böyle bir yol alışın en dikkat çekici örneği ise AKP iktidarının uyguladığı dış politika, özellikle AB politikasıdır.
AKP'NİN DIŞ POLİTİKASI
Büyük üzüntü duyarak söylemeliyim ki, AKP'nin uyguladığı genelde Batı politikaları, özel olarak da AB politikaları Türkiye üzerindeki Haçlı emellerine tatmin fırsat ve imkânı yaratan, temelinden basiretsiz politikalardır. Eğer 'basiretsiz' tâbirine itiraz ediliyorsa, onun yerine kullanılacak kelime çok daha ağır ve sarsıcı olacaktır.
Bu politikaların üçüncü bir izahı yoktur.
Daha neyi bekleyecekler! Gün bu gündür.
İLK ADIM MGK
Türk Ordusu'nu etkisizleştirme operasyonu, MGK'ya tasallutla başladı.
Tabiî önce MGK, sonra da devamı... MGK bunların, âdeta korkulu rüyası idi. Varsa yoksa MGK. Bunların MGK ile ilgili söz ve tavırlarını okuyunca insan gayrı ihtiyarı şunu düşünüyor: Güneş tutulmaları, gök taşlarının düşmesi, ozonun delinmesi, doğal felaketlerin ortaya çıkması, 11 Eylül terör dehşeti vs. şu bizim MGK yüzünden olmasın!..
Gerçek şu ki, Hıristiyan Avrupa'nın bir tür 'üst kurmaylar Grubu' olan Avrupa Parlamentosu (AP) için MGK, asırlarca korkulu rüyalar yaşatmış bir gücün sembolü olarak ortadadır. Bu sembolden rahatsız olmamalarını beklemek, sadece saflık değil, ahmaklık olur... O MGK ve hatırlattığı güçler ayakta durdukça, bizi AB'ye üye yapacaklarını sanmak da öyle... Unutmayalım, AKP iktidarının oylarıyla MGK'nın kolu-kanadı kırılıp 'sivilleştirilme' işlemi TBMM'de tamamlandığı gün (30 Ağustos 2003) Avrupa âdeta bayram etmişti. Türkiye ve Türkleri tâciz eden demeçleriyle ünlü Günter Verhuegen, gülücükleri ve heyecan dolu demeçleriyle bu bayramın âdeta resmî duyurusunu yapmıştı.
MGK'nun işini bitirdiler; şimdi doğrudan doğruya orduya bindiriyorlar. Fırsatlar yaratarak, bahaneler üreterek, sağdan girerek, soldan girerek, şöyle veya böyle, belirli aralıklarla Türk Ordusu'na mutlaka ve muhakkak sataşıyor veya saldırıyorlar.
6 Ekim 2004 İlerleme Raporu'nu, 17 Aralık 2004 Zirve Kararları'nı, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi'ni ve nihayet, 8 Kasım 2005 Katılım Ortaklığı Belgesi'ni okuyun, bu söylediklerimi belgeleyecek çok şey bulacaksınız.
Suat İlhan, işin gerçeğini ta bel kemiğinden yakalamış. Şöyle yazıyor:
"Anlaşılıyor ki, Avrupa, bin yıldan daha uzun zamandan beri kahrını çektiği Türk Ordusu ile, AB mevzuatı içinde hesaplaşmaya niyetleniyor. Gerçekte hesaplaşmaya başladılar. AB'nin açık amaçlarından birinin, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni küçültmek, etki ve caydırıcılığını azaltmak olduğu anlaşılıyor." (Suat İlhan, Avrupa Birliğine Neden Hayır, s.27-28)
Türk milleti, ordusuna tasallut ve sataşmanın en kahırlı dönemini yaşıyor denebilir.
SÖZÜN ÖZÜ
Avrupa'nın Müslüman Türk'ü tarihe gömme düşünün gerçeğe dönüşmesinin talep belgesi olan Sevr, Mustafa Kemal tarafından engellendi. Gök gözlü kumandan, kollarına girip savaş meydanlarına çektiği milletiyle Sevr'i yırtıp bir paçavra gibi yazanların ve imzalayanların suratına attı.
Mustafa Kemal, Batılı-Haçlı kini doruk noktasına çıkaran bir iş yaptı. Onu asla affetmezler. Mustafa Kemal onların genlerini tâciz etti, tarihsel rüyalarını kararttı, ufuklarını, ocaklarını söndürdü.
Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik Batı düşmanlığını değerlendirirken bu arka planı unutmak gafletini gösterenlerin aklına şaşarım.
Şimdi, Türk yeniden 'Hasta Adam' haline getirildi. Düyunu Umûmiye, değişik adlar altında yeniden yaratıldı. Sevr'in şartlarını, çeşitli gerekçelerle 'sineye çekilir' bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu.
Batılı-Haçlı için gün tam bu gündür. Korkulu rüyanın tepelenmesi için uygun zamandır.
Mustafa Kemal'i olmayan bir Sevr kulvarındayız.
Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yasarnuriozturk/9330908.asp
11 Mayıs 2008
AKP’nin A ve B Planı: AB
Avrupa Birliği’nden gelen haberlerle AKP’nin verdiği mesajlar arasında çok ciddi bir paralellik dikkati çekiyor. Bunda elbette şaşılacak bir durum yok, ama bu gelişmeler önümüzdeki günlerde atılabilecek kimi adımların da habercisi...
Başbakan Erdoğan, partisini tek parça halinde tutabilmek için her yöntemi deniyor, denemeye devam edecek. Kamuoyuna çok seçenek varmış gibi görüntü verse de özünde AKP’nin A ve B planlarını toplayıp yan yana getirdiğimizde şu çıkıyor:
AB!
Avrupa’dan Mart sonundan beri gelen yorumların dozu giderek ağırlaşıyor. Bu gidişle doz aşımına az kaldı!
Geçen hafta müthiş bir koro vardı. AB-Türkiye Karma Parlamento Eşbaşkanı Joost Lagendijk İzmir’den seslendi:
“AKP kapatılacak, yerine kurulacak parti daha güçlü gelecek... AKP’yi türbanda daha sessiz ve sakin hareket etmesi için uyardık, dinlemediler...”
Aynı gün AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn Oxford’dan yetişti:
“Türkiye’deki kırılma, aşırı laiklerle Müslüman demokratlar arasında...”
***
Bu iki orta düzey AB temsilcisinin tamamlayıcısı, “üstleri” oldu. AB’nin bir anlamda başbakanı olarak tanımlanan Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso hafta başından bu yana ilginç açıklamalar yapıyor. Arkadaş dedi ki:
“Bakalım, Müslüman bir ülkede laiklikle demokrasi ne kadar bağdaşacak? Türkiye’de zamanla göreceğiz.”
Bu demecin Türkçesi şudur:
“Türkiye’yi bir laboratuvar olarak kullanacağız. Asıl olan bizim kullanma kapasitemiz... Bakalım, laikliği dinci siyaset kıskacına aldığımızda ne kadar yaşayacak...”
Barroso durmuyor... Önceki gün de Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da, 11. AB Forumu’nda Türkiye yorumunda bulundu:
“Laiklik zorla dayatılamaz. Avrupa’daki demokrasilerde normal olduğu şekilde tüm garantileriyle uygulanan demokratik bir süreç olmalı. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin gerçek bir demokrasiye dönüşüp dönüşemeyeceği çok önemli bir konu. Henüz dünyada böyle bir örnek yok. Türkiye bunu gerçekleştirebilirse, tüm dünyada demokrasi isteyenler için büyük bir teşvik olacak.”
Barroso hem laikliğe dayatma gözüyle bakıyor hem de Türkiye’deki tartışmanın seyrine bakıyor!
Mademki dayatmalar yapılamaz, AB niye Türkiye’ye kendi kurallarını dayatıyor?
Barroso’nun ya Türkiye’nin gelişimi hakkında hiç bilgisi yok ya da başka niyetleri var!
***
AKP’nin kapatma davasına verdiği “cevapname”yi dün işlemiştik. AKP’nin cevapname dışındaki başlıca çalışması, başlıkta vurguladığımız planı yaşama geçirmeye dönük. Dün Yargıtay’dan AKP’ye şöyle bir sitem geldi:
“Yargıda yapılması gereken değişiklikler bizden önce AB’ye bildiriliyor...”
Yerinde bir sitem... Erdoğan, AB’ye hangi konularda değişiklik yapacaklarını “dosya halinde” bildirdi. AB temsilcileri bunlardan hangisi ne işe yarar, çalışmaya başladı bile!
Ama bizim haberimiz yok!
AKP, AB planına “C” ekleyebilir miyim diye soruyor. Yani Türkiye’de tam yandaş bir “cephe” kurabilir miyim?
Zor görünüyor...
O zaman “D” ekleyebilir miyim, diyor:
ABD...
O da zor görünüyor...
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 10 Mayıs 2008
Başbakan Erdoğan, partisini tek parça halinde tutabilmek için her yöntemi deniyor, denemeye devam edecek. Kamuoyuna çok seçenek varmış gibi görüntü verse de özünde AKP’nin A ve B planlarını toplayıp yan yana getirdiğimizde şu çıkıyor:
AB!
Avrupa’dan Mart sonundan beri gelen yorumların dozu giderek ağırlaşıyor. Bu gidişle doz aşımına az kaldı!
Geçen hafta müthiş bir koro vardı. AB-Türkiye Karma Parlamento Eşbaşkanı Joost Lagendijk İzmir’den seslendi:
“AKP kapatılacak, yerine kurulacak parti daha güçlü gelecek... AKP’yi türbanda daha sessiz ve sakin hareket etmesi için uyardık, dinlemediler...”
Aynı gün AB’nin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn Oxford’dan yetişti:
“Türkiye’deki kırılma, aşırı laiklerle Müslüman demokratlar arasında...”
***
Bu iki orta düzey AB temsilcisinin tamamlayıcısı, “üstleri” oldu. AB’nin bir anlamda başbakanı olarak tanımlanan Komisyon Başkanı Jose Manuel Barroso hafta başından bu yana ilginç açıklamalar yapıyor. Arkadaş dedi ki:
“Bakalım, Müslüman bir ülkede laiklikle demokrasi ne kadar bağdaşacak? Türkiye’de zamanla göreceğiz.”
Bu demecin Türkçesi şudur:
“Türkiye’yi bir laboratuvar olarak kullanacağız. Asıl olan bizim kullanma kapasitemiz... Bakalım, laikliği dinci siyaset kıskacına aldığımızda ne kadar yaşayacak...”
Barroso durmuyor... Önceki gün de Slovenya’nın başkenti Ljubljana’da, 11. AB Forumu’nda Türkiye yorumunda bulundu:
“Laiklik zorla dayatılamaz. Avrupa’daki demokrasilerde normal olduğu şekilde tüm garantileriyle uygulanan demokratik bir süreç olmalı. Nüfusunun çoğunluğu Müslüman olan bir ülkenin gerçek bir demokrasiye dönüşüp dönüşemeyeceği çok önemli bir konu. Henüz dünyada böyle bir örnek yok. Türkiye bunu gerçekleştirebilirse, tüm dünyada demokrasi isteyenler için büyük bir teşvik olacak.”
Barroso hem laikliğe dayatma gözüyle bakıyor hem de Türkiye’deki tartışmanın seyrine bakıyor!
Mademki dayatmalar yapılamaz, AB niye Türkiye’ye kendi kurallarını dayatıyor?
Barroso’nun ya Türkiye’nin gelişimi hakkında hiç bilgisi yok ya da başka niyetleri var!
***
AKP’nin kapatma davasına verdiği “cevapname”yi dün işlemiştik. AKP’nin cevapname dışındaki başlıca çalışması, başlıkta vurguladığımız planı yaşama geçirmeye dönük. Dün Yargıtay’dan AKP’ye şöyle bir sitem geldi:
“Yargıda yapılması gereken değişiklikler bizden önce AB’ye bildiriliyor...”
Yerinde bir sitem... Erdoğan, AB’ye hangi konularda değişiklik yapacaklarını “dosya halinde” bildirdi. AB temsilcileri bunlardan hangisi ne işe yarar, çalışmaya başladı bile!
Ama bizim haberimiz yok!
AKP, AB planına “C” ekleyebilir miyim diye soruyor. Yani Türkiye’de tam yandaş bir “cephe” kurabilir miyim?
Zor görünüyor...
O zaman “D” ekleyebilir miyim, diyor:
ABD...
O da zor görünüyor...
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 10 Mayıs 2008
05 Mayıs 2008
AB-AKP Birliği Türkiye'ye Karşı
Bu sütunlarda şu saptamayı çok kullandık:
AKP ile AB, Türkiye'ye karşı anlaştı!
Belki de kimi okurlar bu saptamamızı "ileri" buldular!
Ancak AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk ile AB'nin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn'in dünkü demeçleri, bizim saptamamızın tam yerinde olduğunu ortaya koydu.
Lagendijk İzmir'den bildiriyor:
"AKP kapatılacak. Bu yönde işaretler alıyoruz. AKP, MHP'nin tuzağına düşerek türban konusunda stratejik hata yaptı. Oysa biz türbanda sessiz ve yavaş olun demiştik. Avrupa'da kimse yüzde 47 oy alan bir partinin kapatılmasını anlamıyor. AKP'nin yerine kurulacak yeni parti daha güçlü gelecek. AKP, anayasayı değiştirip böyle bir şeyin olmasını engelleyemedi."
Lagendijk CHP'yi de yerden yere vuruyor:
"CHP bir felaket... Avrupa'daki sosyal demokratlar CHP'den utanç duyuyor."
Lagendijk, AKP'ye ne yapması gerektiğine ilişkin akıl verirken, MHP'yi "tuzakçı", CHP'yi de "felaket" olarak niteliyor.
CHP ve MHP'nin politikalarını eleştirebilirsiniz; ama bu sözler eleştiriden çok hakaret kokuyor...
AKP'ye de önerimiz şu:
Lagendijk'i AKP eşbaşkanı yapın!
***
Gelelim Olli Rehn'e...
Arkadaş Oxford Üniversitesi'ndeki konferansta Türkiye analizleri yapıyor:
"Türkiye'de aşırı laiklerle Müslüman demokratlar arasında çatışma var. Ülkenin geleceğine ilişkin farklı vizyonların yarattığı bir gerilim yaşanıyor... Sosyal kırılmanın ana unsuru; büyük kentlerdeki iş dünyası elitleri ile Anadolu'nun dindar orta sınıfı arasında... Liberal demokrasi ile ulusalcı otokrasi çatışıyor... Türkiye'deki milliyetçilerle Sırp ve Rus radikaller Avrupa karşıtlığında birleşiyor..."
Türkiye'ye yönelik bu saplamaların, affedersiniz, saptamaların neresini düzeltmeli?
Olli Rehn, seçtiği sözcüklerle kendi duruşunu ortaya koyuyor. Laikler aşırı, Müslümanlar demokrat! Ve ikisi arasında çatışma var!
Diyelim ki var; bunu kim körükledi?
Kendileri...
AKP'nin her yaptığına reform deyip, kendi isteklerinin yanına AKP'nin çekirdek tabanının özlemlerini de koyup, "AB süreci iyi gidiyor" diyen kim?
Kendileri...
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) türban konusunda Türkiye'nin halen yürürlükte olan yasalarına hak verdiği halde, AKP'nin yanında tavır alan kim?
Kendileri...
Önce Türkiye'nin kendi içinde fay hatlarının oluşmasını körükleyeceksiniz, sonra Türkiye'de çatışma var diyeceksiniz...
Çok yüzlülüğün bu kadarına pes... Olli Rehn'in her yanı "AB"es!
***
AKP'nin 1 Mayıs Taksim bozgunundan sonra doğrusu şu sorunun yanıtını arıyordum:
Bakalım AB'den nasıl bir tepki gelecek?
Biz 1 Mayıs'a ilişkin görüş beklerken, yukarıda sıraladıklarımız geldi!
Yanlış anlaşılmasın, 1 Mayıs'la ilgili AB'den bir beklentimiz yok... Ama, böyle bir saldırı örneğin Diyarbakır'daki bir eyleme olsaydı, arkadaşlar anında orada biterdi! Bu ikileme dikkat çekmek istedik.
Avrupa Parlamentosu'ndan birkaç kişisel değerlendirme dışında dün akşam saatlerine kadar AB'den 1 Mayıs'a ilişkin ses yoktu!
Türkiye, AKP'ye ilişkin kapatma davasıyla birlikte yeni bir yol ayrımında... Bu ayrımda, tek sağlıklı çıkış var:
Kendi gücümüze güvenmek!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 4 Mayıs 2008
AKP ile AB, Türkiye'ye karşı anlaştı!
Belki de kimi okurlar bu saptamamızı "ileri" buldular!
Ancak AB-Türkiye Karma Parlamento Komisyonu Eşbaşkanı Joost Lagendijk ile AB'nin genişlemeden sorumlu komiseri Olli Rehn'in dünkü demeçleri, bizim saptamamızın tam yerinde olduğunu ortaya koydu.
Lagendijk İzmir'den bildiriyor:
"AKP kapatılacak. Bu yönde işaretler alıyoruz. AKP, MHP'nin tuzağına düşerek türban konusunda stratejik hata yaptı. Oysa biz türbanda sessiz ve yavaş olun demiştik. Avrupa'da kimse yüzde 47 oy alan bir partinin kapatılmasını anlamıyor. AKP'nin yerine kurulacak yeni parti daha güçlü gelecek. AKP, anayasayı değiştirip böyle bir şeyin olmasını engelleyemedi."
Lagendijk CHP'yi de yerden yere vuruyor:
"CHP bir felaket... Avrupa'daki sosyal demokratlar CHP'den utanç duyuyor."
Lagendijk, AKP'ye ne yapması gerektiğine ilişkin akıl verirken, MHP'yi "tuzakçı", CHP'yi de "felaket" olarak niteliyor.
CHP ve MHP'nin politikalarını eleştirebilirsiniz; ama bu sözler eleştiriden çok hakaret kokuyor...
AKP'ye de önerimiz şu:
Lagendijk'i AKP eşbaşkanı yapın!
***
Gelelim Olli Rehn'e...
Arkadaş Oxford Üniversitesi'ndeki konferansta Türkiye analizleri yapıyor:
"Türkiye'de aşırı laiklerle Müslüman demokratlar arasında çatışma var. Ülkenin geleceğine ilişkin farklı vizyonların yarattığı bir gerilim yaşanıyor... Sosyal kırılmanın ana unsuru; büyük kentlerdeki iş dünyası elitleri ile Anadolu'nun dindar orta sınıfı arasında... Liberal demokrasi ile ulusalcı otokrasi çatışıyor... Türkiye'deki milliyetçilerle Sırp ve Rus radikaller Avrupa karşıtlığında birleşiyor..."
Türkiye'ye yönelik bu saplamaların, affedersiniz, saptamaların neresini düzeltmeli?
Olli Rehn, seçtiği sözcüklerle kendi duruşunu ortaya koyuyor. Laikler aşırı, Müslümanlar demokrat! Ve ikisi arasında çatışma var!
Diyelim ki var; bunu kim körükledi?
Kendileri...
AKP'nin her yaptığına reform deyip, kendi isteklerinin yanına AKP'nin çekirdek tabanının özlemlerini de koyup, "AB süreci iyi gidiyor" diyen kim?
Kendileri...
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) türban konusunda Türkiye'nin halen yürürlükte olan yasalarına hak verdiği halde, AKP'nin yanında tavır alan kim?
Kendileri...
Önce Türkiye'nin kendi içinde fay hatlarının oluşmasını körükleyeceksiniz, sonra Türkiye'de çatışma var diyeceksiniz...
Çok yüzlülüğün bu kadarına pes... Olli Rehn'in her yanı "AB"es!
***
AKP'nin 1 Mayıs Taksim bozgunundan sonra doğrusu şu sorunun yanıtını arıyordum:
Bakalım AB'den nasıl bir tepki gelecek?
Biz 1 Mayıs'a ilişkin görüş beklerken, yukarıda sıraladıklarımız geldi!
Yanlış anlaşılmasın, 1 Mayıs'la ilgili AB'den bir beklentimiz yok... Ama, böyle bir saldırı örneğin Diyarbakır'daki bir eyleme olsaydı, arkadaşlar anında orada biterdi! Bu ikileme dikkat çekmek istedik.
Avrupa Parlamentosu'ndan birkaç kişisel değerlendirme dışında dün akşam saatlerine kadar AB'den 1 Mayıs'a ilişkin ses yoktu!
Türkiye, AKP'ye ilişkin kapatma davasıyla birlikte yeni bir yol ayrımında... Bu ayrımda, tek sağlıklı çıkış var:
Kendi gücümüze güvenmek!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 4 Mayıs 2008
Etiketler:
AB,
AKP,
CHP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Joost Lagendijk,
MHP,
Mustafa Balbay,
Olli Rehn
29 Nisan 2008
AB'nin Yolu Nereden Geçer?
- AB yolunda tek engel Kıbrıs'tı. "Yes be annem"ciler kazandırıldı; AB yolundaki engel Denktaş, AKP tarafından tasfiye edildi; Washington ve Brüksel'in güvenini kazanmış Talat iktidara getirildi ama AB yolu yine açılmadı.
Şimdilerde, "Türkiye'nin garanti anlaşmalarına dayalı olarak" adada bulundurduğu askerlerinin çekilmesini istiyorlar. AB kriterlerine göre adada yalnız İngiliz, Yunan ve Rum askerleri bulunabilirmiş!
- AB yolundaki diğer bir engel de Güneydoğu. AB, "PKK ile masaya oturun, Brüksel yolu açılacak" diyor. AKP iktidarında DTP Meclis'e sokuldu; AKP hükümeti, Barzani ile masaya oturmaya hazır. AB yolu yine de açılmadı...
- AB'nin yolu Patrikhane'den de geçiyor. Lozan'ın dışına çıkarılmış bağımsız ve siyasallaşmış bir din devleti, AB yolunu kapatan başka bir engelmiş. Bu talep de yerine getirilirse AB kapısı açılacakmış...
- Ermenilere tazminat ödenmesi, başka bir AB engeli. Listede bu da var...
- AB'nin yolu Dicle ve Fırat'tan da geçiyor. Onlar da devredilmeliymişler... Belgelere bile yazıldı.
- Yalnız nehirler değil madenler, limanlar, ormanlar, bankalar da AB yolundaki engeller. Kısaca, "AB'nin yolu Sevr'den geçiyor".
Adım adım nereye?
AB'nin Türkiye politikası çok açık; fiilen yapılanlar, belgelere yazılanları ve istenenleri alt alta koyduğumuz zaman AB'nin yolu, ayrıştırılarak parçalanmış ve sömürgeleştirilmiş bir ülkeden geçiyor.
- Kürdistanı, Patrikhane devleti ile üçe, dörde bölünmüş bir ülke...
- AB'nin içine alınsa alınsa Patrikhane devleti alınır. 2025 yılında Avrupa Birleşik Devletleri'nin başkanı, "17 yıl önce O. Rehn adındaki Komisyon üyesi çok doğru bir laf etmişti; bakın Türkiye'nin bir parçasını AB'ye aldık" diyecektir.
Aptalları oynayan 'oligarşi'
Ülkeyi yöneten oligarşi AB sürecinin Türkiye'yi nereye götürdüğünü çok iyi biliyor. Bile bile bu işi yürütenler, neyin peşindedir?
1) İşbirlikçi dinciler, AB'yi zaten arkalarına almışlar. Onlarla alışveriş yapıyorlar. Yollarını AB'ye açtırıyorlar.
Cumhuriyete karşı anlaşmışlar. Graham Fuller'in son kitabında itiraf ettiği gibi, geçen yazımda anlatmıştım...
2) AB sürecinde en gönüllü olanlar bölücüler. Onlar, AB marifetiyle Türkiye'yi parçalayıp amaçlarına ulaşmak istiyorlar.
3) Batı kapitalizminin Türkiye'deki yerli ortakları ise "hem ağlarım hem giderim" oyununu oynamak zorunda kalıyorlar.
Bu üç grup da "AB yolunun hangi istasyonlardan geçtiğini" çok iyi biliyor. Ancak Türkiye'nin esas sorunu, "bu gruplar dışında bulunan büyük çoğunluğun" Sevr sürecine karşı bütünleşememesi, net bir siyasi irade ortaya koyamaması.
- CHP ve MHP, "AB süreci karşısında nerede duruyor? Somut girişimleri neden yok"?
- İşçi sendikaları "işçiye neden bu kadar uzak"? AB süreci işçiyi yok ederken neden somut eylemlere girişmiyorlar?
- "AB'ci" iş çevreleri dışındaki iş dünyası, sanayici ve çiftçi neden tepki veremiyor?
- Meslek odaları, biz Atatürkçüyüz diyen kurumlar ve sivil toplum örgütlerinin gerçek duruşları nasıl? Neden "yüzeysel bir Atatürkçülük ve laiklik düzeyinde kalıyorlar"?
AB süreci Cumhuriyeti tasfiye ederken "neden görmezlikten geliyorlar"? Sakın kalkıp kimileri, "AB bizim devlet politikamızdır" demesin, yoksa herkes kendilerinin "örtülü bir işbirlikçi" olduğunu düşünmek zorunda kalır.
Herkes yerini almalı
- Oligarşinin, "AB süreci" adı altında yürüttüğü ve dış odaklarca desteklenen operasyon, belgeleri ve uygulamalar ile apaçık ortada.
- Biz muhalefetiz diyen siyasal partilerin, sendikaların, biz Atatürkçüyüz diyen meslek odalarının ve sivil toplum örgütlerinin, "gerçekten nerede durduklarını" açık seçik ortaya koymaları gerekir.
Kalkıp da "AB süreci bir devlet politikasıdır, biz de bunun bir parçasıyız" demek, en büyük aldatmacadır. Kendilerini, "oligarşinin örtülü ortakları" durumuna düşürmüş olurlar.
Herkes nerede durduğunu, ağzında gevelemeden, açık olarak ortaya koymalıdır. Gözümüz onların üzerinde olacak...
Erol Manisalı - Cumhuriyet, 28 Nisan 2008
Şimdilerde, "Türkiye'nin garanti anlaşmalarına dayalı olarak" adada bulundurduğu askerlerinin çekilmesini istiyorlar. AB kriterlerine göre adada yalnız İngiliz, Yunan ve Rum askerleri bulunabilirmiş!
- AB yolundaki diğer bir engel de Güneydoğu. AB, "PKK ile masaya oturun, Brüksel yolu açılacak" diyor. AKP iktidarında DTP Meclis'e sokuldu; AKP hükümeti, Barzani ile masaya oturmaya hazır. AB yolu yine de açılmadı...
- AB'nin yolu Patrikhane'den de geçiyor. Lozan'ın dışına çıkarılmış bağımsız ve siyasallaşmış bir din devleti, AB yolunu kapatan başka bir engelmiş. Bu talep de yerine getirilirse AB kapısı açılacakmış...
- Ermenilere tazminat ödenmesi, başka bir AB engeli. Listede bu da var...
- AB'nin yolu Dicle ve Fırat'tan da geçiyor. Onlar da devredilmeliymişler... Belgelere bile yazıldı.
- Yalnız nehirler değil madenler, limanlar, ormanlar, bankalar da AB yolundaki engeller. Kısaca, "AB'nin yolu Sevr'den geçiyor".
Adım adım nereye?
AB'nin Türkiye politikası çok açık; fiilen yapılanlar, belgelere yazılanları ve istenenleri alt alta koyduğumuz zaman AB'nin yolu, ayrıştırılarak parçalanmış ve sömürgeleştirilmiş bir ülkeden geçiyor.
- Kürdistanı, Patrikhane devleti ile üçe, dörde bölünmüş bir ülke...
- AB'nin içine alınsa alınsa Patrikhane devleti alınır. 2025 yılında Avrupa Birleşik Devletleri'nin başkanı, "17 yıl önce O. Rehn adındaki Komisyon üyesi çok doğru bir laf etmişti; bakın Türkiye'nin bir parçasını AB'ye aldık" diyecektir.
Aptalları oynayan 'oligarşi'
Ülkeyi yöneten oligarşi AB sürecinin Türkiye'yi nereye götürdüğünü çok iyi biliyor. Bile bile bu işi yürütenler, neyin peşindedir?
1) İşbirlikçi dinciler, AB'yi zaten arkalarına almışlar. Onlarla alışveriş yapıyorlar. Yollarını AB'ye açtırıyorlar.
Cumhuriyete karşı anlaşmışlar. Graham Fuller'in son kitabında itiraf ettiği gibi, geçen yazımda anlatmıştım...
2) AB sürecinde en gönüllü olanlar bölücüler. Onlar, AB marifetiyle Türkiye'yi parçalayıp amaçlarına ulaşmak istiyorlar.
3) Batı kapitalizminin Türkiye'deki yerli ortakları ise "hem ağlarım hem giderim" oyununu oynamak zorunda kalıyorlar.
Bu üç grup da "AB yolunun hangi istasyonlardan geçtiğini" çok iyi biliyor. Ancak Türkiye'nin esas sorunu, "bu gruplar dışında bulunan büyük çoğunluğun" Sevr sürecine karşı bütünleşememesi, net bir siyasi irade ortaya koyamaması.
- CHP ve MHP, "AB süreci karşısında nerede duruyor? Somut girişimleri neden yok"?
- İşçi sendikaları "işçiye neden bu kadar uzak"? AB süreci işçiyi yok ederken neden somut eylemlere girişmiyorlar?
- "AB'ci" iş çevreleri dışındaki iş dünyası, sanayici ve çiftçi neden tepki veremiyor?
- Meslek odaları, biz Atatürkçüyüz diyen kurumlar ve sivil toplum örgütlerinin gerçek duruşları nasıl? Neden "yüzeysel bir Atatürkçülük ve laiklik düzeyinde kalıyorlar"?
AB süreci Cumhuriyeti tasfiye ederken "neden görmezlikten geliyorlar"? Sakın kalkıp kimileri, "AB bizim devlet politikamızdır" demesin, yoksa herkes kendilerinin "örtülü bir işbirlikçi" olduğunu düşünmek zorunda kalır.
Herkes yerini almalı
- Oligarşinin, "AB süreci" adı altında yürüttüğü ve dış odaklarca desteklenen operasyon, belgeleri ve uygulamalar ile apaçık ortada.
- Biz muhalefetiz diyen siyasal partilerin, sendikaların, biz Atatürkçüyüz diyen meslek odalarının ve sivil toplum örgütlerinin, "gerçekten nerede durduklarını" açık seçik ortaya koymaları gerekir.
Kalkıp da "AB süreci bir devlet politikasıdır, biz de bunun bir parçasıyız" demek, en büyük aldatmacadır. Kendilerini, "oligarşinin örtülü ortakları" durumuna düşürmüş olurlar.
Herkes nerede durduğunu, ağzında gevelemeden, açık olarak ortaya koymalıdır. Gözümüz onların üzerinde olacak...
Erol Manisalı - Cumhuriyet, 28 Nisan 2008
Etiketler:
AB,
Cumhuriyet Gazetesi,
Erol Manisalı
11 Nisan 2008
Laiklik Arkadan Gelsin!
AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso ve genişlemeden sorumlu komiser Olli Rehn'in Ankara ziyareti öncesinde başlattıkları Türkiye'ye yönelik operasyon, 5 yıldır dikkat çekmeye çalıştığımız kimi gerçeklerin daha net anlaşılmasını sağladı.
Genel durum şöyle özetlenebilir:
AB ile AKP Türkiye'ye karşı anlaştı!
AB penceresinden Ankara şöyle görünüyor:
Türkiye'nin temelleri, ortak değerleri, her şey bir yana, AKP bir yana!
AB, 14 Mart'ta açılan AKP davasına başlangıçta mesafeli baktı. 10 günlük bir "değerlendirme" ve "AKP ile istişare" sürecinden sonra atışlara başladı.
Kapatma davası zemininde AKP ile AB'nin Türkiye'deki laiklik ve yargı sistemiyle ilgili olarak neredeyse aynı düşündükleri bir kez daha ortaya çıktı. Kim kimi etkiliyor, ayrı konu... AB temsilcileri yürürlükteki yasalara dayalı olarak açılan bir dava için "yargı darbesi" diyecek kadar ileri gidiyor ve AKP bu saldırıları zevkle izliyor!
***
AB'nin "yargı darbesine" dayalı olarak ikinci saldırısı ise laikliğe!
Sanki Avrupa kıtası, yüzlerce yıl dinin toplumsal yaşamdaki yerini sağlıklı temellere oturtmak için milyonlarca insanın kanını dökmedi...
Sanki Roma İmparatoru Sezar'ın çevresi, devlet yönetimini onun etrafında biçimlendirmek için "İsa 'nın hakkı İsa'ya, Sezar'ın hakkı Sezar'a" deyimini üretmedi...
Sanki bilimi, dini iktidar gücü olarak kullanan kişilerin yarattığı dogmalardan kurtarmak için bin yıla yakın süre uğraş vermedi...
Bütün bunları yapan Avrupa, şimdi Türkiye'ye şu şarkıları söylüyor:
Laikliğin ne önemi var, mühim olan demokrasi!
Evrensel gerçek o ki; demokrasi ancak laiklik varsa yeşerebilir, gelişebilir. Deyim yerindeyse, laiklik topraktır, demokrasi ağaç!
AB Türkiye'ye, sizde toprak olmasa da olur, biz size meyvelerle donatılmış plastik ağaçlar verir, güzel görünmenizi sağlarız, diyor.
AB kadar olmasa da, ABD katlarından da Türkiye'de laiklik dahil her şeyin yeniden tarif edilmesi gerektiği yorumları geliyor. Türkiye'ye "İslami demokrasi" tanımını uygun görüyorlar.
Onlara sormak gerekir:
Irak tipi mi?
***
Türkiye, bugün AB ile müzakere yapma ortamında ise bunu neye borçlu?
Atatürk devrimlerine...
Dün 10 Nisan Laiklik Günü idi. 10 Nisan 1928'de, anayasada temel bir değişiklik yapıldı ve bir hukuk metninde olmaması gereken dini ifadeler çıkarıldı.
Aynı süreçte, hukukta da önemli adımlar atıldı.
Halen Türkiye'de uygulanmakta olan medeni hukuk İsviçre'den, idare hukuku Fransa'dan, ceza hukuku İtalya'dan, vergi hukuku Almanya'dan alındı...
Eğer Türkiye'de Kurtuluş Savaşı'nın ardından büyük bir kuruluş savaşı yaşanmasa, her şey bugünkü Arap Yarımadası ülkelerindeki gibi olsa, AB ile "tam üyelik" görüşmeleri yapılabilir miydi?
Önümüzde bir Fas örneği var. Fas, Avrupa'yla neredeyse iç içe. Arada bir Cebelitarık var. 1990'ların ortasında onlar da AB'ye başvurdular. "Hiçbir ortak durum yok" yanıtı aldılar.
AB, AKP aşkına kendi değerlerine de saygısızlık ediyor.
Yukarıda saydığımız hukuk adımlarını AB bize dayattığı için değil, ülkemizin gereksinimi olduğu için attık. Böyle giderse AB'ye söylenecek tek şey şu:
Gölge etmeyin!
Biz kendi yolumuzu buluruz...
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 11 Nisan 2008
Genel durum şöyle özetlenebilir:
AB ile AKP Türkiye'ye karşı anlaştı!
AB penceresinden Ankara şöyle görünüyor:
Türkiye'nin temelleri, ortak değerleri, her şey bir yana, AKP bir yana!
AB, 14 Mart'ta açılan AKP davasına başlangıçta mesafeli baktı. 10 günlük bir "değerlendirme" ve "AKP ile istişare" sürecinden sonra atışlara başladı.
Kapatma davası zemininde AKP ile AB'nin Türkiye'deki laiklik ve yargı sistemiyle ilgili olarak neredeyse aynı düşündükleri bir kez daha ortaya çıktı. Kim kimi etkiliyor, ayrı konu... AB temsilcileri yürürlükteki yasalara dayalı olarak açılan bir dava için "yargı darbesi" diyecek kadar ileri gidiyor ve AKP bu saldırıları zevkle izliyor!
***
AB'nin "yargı darbesine" dayalı olarak ikinci saldırısı ise laikliğe!
Sanki Avrupa kıtası, yüzlerce yıl dinin toplumsal yaşamdaki yerini sağlıklı temellere oturtmak için milyonlarca insanın kanını dökmedi...
Sanki Roma İmparatoru Sezar'ın çevresi, devlet yönetimini onun etrafında biçimlendirmek için "İsa 'nın hakkı İsa'ya, Sezar'ın hakkı Sezar'a" deyimini üretmedi...
Sanki bilimi, dini iktidar gücü olarak kullanan kişilerin yarattığı dogmalardan kurtarmak için bin yıla yakın süre uğraş vermedi...
Bütün bunları yapan Avrupa, şimdi Türkiye'ye şu şarkıları söylüyor:
Laikliğin ne önemi var, mühim olan demokrasi!
Evrensel gerçek o ki; demokrasi ancak laiklik varsa yeşerebilir, gelişebilir. Deyim yerindeyse, laiklik topraktır, demokrasi ağaç!
AB Türkiye'ye, sizde toprak olmasa da olur, biz size meyvelerle donatılmış plastik ağaçlar verir, güzel görünmenizi sağlarız, diyor.
AB kadar olmasa da, ABD katlarından da Türkiye'de laiklik dahil her şeyin yeniden tarif edilmesi gerektiği yorumları geliyor. Türkiye'ye "İslami demokrasi" tanımını uygun görüyorlar.
Onlara sormak gerekir:
Irak tipi mi?
***
Türkiye, bugün AB ile müzakere yapma ortamında ise bunu neye borçlu?
Atatürk devrimlerine...
Dün 10 Nisan Laiklik Günü idi. 10 Nisan 1928'de, anayasada temel bir değişiklik yapıldı ve bir hukuk metninde olmaması gereken dini ifadeler çıkarıldı.
Aynı süreçte, hukukta da önemli adımlar atıldı.
Halen Türkiye'de uygulanmakta olan medeni hukuk İsviçre'den, idare hukuku Fransa'dan, ceza hukuku İtalya'dan, vergi hukuku Almanya'dan alındı...
Eğer Türkiye'de Kurtuluş Savaşı'nın ardından büyük bir kuruluş savaşı yaşanmasa, her şey bugünkü Arap Yarımadası ülkelerindeki gibi olsa, AB ile "tam üyelik" görüşmeleri yapılabilir miydi?
Önümüzde bir Fas örneği var. Fas, Avrupa'yla neredeyse iç içe. Arada bir Cebelitarık var. 1990'ların ortasında onlar da AB'ye başvurdular. "Hiçbir ortak durum yok" yanıtı aldılar.
AB, AKP aşkına kendi değerlerine de saygısızlık ediyor.
Yukarıda saydığımız hukuk adımlarını AB bize dayattığı için değil, ülkemizin gereksinimi olduğu için attık. Böyle giderse AB'ye söylenecek tek şey şu:
Gölge etmeyin!
Biz kendi yolumuzu buluruz...
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 11 Nisan 2008
Etiketler:
AB,
Cumhuriyet Gazetesi,
Mustafa Balbay
11 Mart 2008
İslamcı İktidar, Kürtçü Muhalefet Oyunu ve GAP
ABD ve AB, Türkiye üzerinde "İslam ve Kürt kartlarını" oynuyorlar. Her iki kart " hem rakip ve alternatif hem de tamamlaşma halinde". Çelişkili gibi görülen bu durum, AKP iktidarı ile birlikte çok güzel oynanmaya başladı.
Güneydoğu'daki 22 Temmuz seçim sonuçlarını ve ileriye yönelik beklentileri alalım:
1) Güneydoğu'da hem AKP-DTP çatışması hem de örtüşmesi ile karşı karşıyayız. Biri İslamcı, diğeri Kürtçü (ayrılıkçı). Ortak noktaları ne? Cumhuriyetin değerlerine ve Lozan'a mesafeli (ve karşı) durmaları.
Her ikisi de bu nedenle, ABD ve AB'nin Türkiye üzerindeki hesapları (ve talepleri) ile örtüşüyorlar.
2) AKP iktidar partisi (ve iktidar); DTP ise muhalefet olarak sergilenmiş durumda. CHP ve MHP, ABD ve AB karşısında "ortaya net ve stratejik tavır koyamadıkları için" gerçek bir muhalefet olamıyorlar. Üstelik MHP'nin Abdullah Gül' ün Köşk'e çıkışına verdiği destek, AKP'nin iktidar koltuğunu sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramadı.
İktidar ve muhalefet adeta AKP ile DTP arasında bölüştürülmüş durumda. ABD, AB ve İsrail'in AKP üzerinden yürüttüğü plan başarılı bir biçimde işliyor. CHP kendi iç iktidar ve muhalefet kavgası içine itilmiş; MHP, AKP'nin yerini sağlamlaştırmasına yardım eder bir görünümde.
- AKP'nin İslamcı iktidarına karşılık,
- DTP Kürtçü (ve bölücü) muhalefeti oynuyor. ABD ve AB, iktidardan da muhalefetten de çok memnun. İşbirliği yapsalar Batı kazanıyor; çatışsalar da Batı'nın sonuçta kaybettiği bir şey olmayacak. İktidar da muhalefet de "Batıcı" olduğu için emperyalizm her iki durumda da kaybetmiyor.
İslamcı Kürtçü uzlaşması mı?
Acaba ABD (ve AB) önce biraz kapıştırıp sonuçta her iki tarafı da kendine muhtaç hale getirecek bir süreç mi başlattı? Öyle ya, her iki taraf da onların denetiminde, ipleri Batı'nın elinde.
"İşbirlikçi bir İslamcı Kürtçü yapılanma" en ideali olurdu. Batı emperyalizminin BOP içindeki hedeflerine büyük katkı sağlardı.
Biraz geriye dönüp Batı'nın Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) üzerindeki engellemelerini anımsamakta yarar var.
GAP, BOP'un alternatifiydi
Güneydoğu Anadolu Kalkınma Projesi (GAP), dünyanın sayılı bölgesel kalkınma girişimlerinden birisiydi ve halen de bu potansiyeli vardır. GAP neydi?
- GAP, Güneydoğu Anadolu'da yalnız sulama ve elektrik enerjisi projesi değildir; çok geniş kapsamlı iktisadi, sosyal, kültürel ve siyasal bir projedir. Sosyal devletin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya elini uzatıp onu kucaklaması projesidir.
- İktisadi alanda tarıma dayalı sanayiden imalat ve enerji sanayii dallarına; ulaştırmadan iletişime çok geniş ve kapsamlı bir projedir.
- Yalnız Türkiye için değildir. İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün'e de etkisi vardır. Böylelikle, "bölge ülkeleri arasında iktisadi işbirliği için bir öncü proje niteliğindedir". Türkiye ve bölge ülkeleri arasında iktisadi (ve siyasi) işbirliğinin öncüsü olacak konumdaydı.
- Devlet ilk yıllarda, "kişi başına yatırım olarak", en büyük altyapı yatırımlarını GAP çerçevesinde buraya yapmaya başladı.
- ABD, AB ve İsrail, GAP projesini sabote etmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. PKK terör örgütü Batı tarafından, GAP'ın önünü kesmek ve BOP'un yolunu açmak için başlatıldı.
Batı, kredi ve yatırım konusunda GAP'a tamamen uzak durdu, projenin yürümesini istemedi. Ankara'nın isteğine rağmen teknik yardım vermedi.
Çok ilginçtir, GAP'ın Ankara tarafından başlatılması ile PKK'nin silahlı eylemlere yönelmesi aynı tarihlere rastlar.
- PKK terörü, ABD ve AB tarafından desteklenmese ve GAP Ankara hükümetleri tarafından planlandığı gibi yürütülmüş olsa, "sosyal devlet Güneydoğu'da etkili ve başarılı olacaktı".
Ancak ne Türkiye'de sosyal devletin gelişimi ne de komşu ülkeler ile bölgesel işbirliği ABD, AB ve İsrail tarafından hiç istenmedi ve engellendi. Batı desteği ile Ankara'ya taşınan kimi hükümetler, Güneydoğu'ya Washington ve Brüksel'in gözü ile bakmaya başladılar. Sosyal devleti etkisiz hale getirirken GAP'ı da bir kenara ittiler.
- AKP hükümeti, Güneydoğu'da sosyal devlet ve iktisadi kalkınma yerine "kömür ve yiyecek dağıtarak" işini yürüttü. "Balık tutmayı öğretmek yerine" balık vererek amacına ulaştı. Aynen Marshall Yardımı ile ABD'nin bizim tesislerimizi kapattırıp askeri malzeme vermesi gibi.
Yazımın başında AKP ve DTP'nin bugün Güneydoğu'da "iktidar ve muhalefet sandalyelerinde" yarıştığını söylemiştim.
Bu süreç, ABD ve AB'nin BOP operasyonunun bir parçasıdır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti'nin planladığı GAP, BOP'un önünü kesecek alternatif bölgesel işbirliği projesiydi.
Batı emperyalizmi, GAP'ın önünü kesti. İşleri piyasaya havale ettirdi. Şimdi BOP'u uygulamaya çalışıyorlar. Bölgede bugün GAP yerine İsrailliler, Amerikalılar ve Hıristiyan misyonerler oyunlarını oynuyorlar. Hem de hepimizin gözleri önünde...
5 Kasım ertesinde ve Abdullah Gül'ün Amerika ziyaretinden sonra neyi konuşuyoruz? Amerika PKK'yi geri çekecek ve AKP hükümeti buna karşılık onun Ortadoğu politikasına fiilen katılacak. Kısacası, "Küçük belanın rafa kaldırılması karşılığında başımıza büyük bela, BOP sarılacak". Amerika, PKK şantajından sonuç almış görünüyor. Ya da AKP ile Washington arasında oynanan bir oyun bu... Hem de Türkiye üzerinden...
Erol Manisalı, Cumhuriyet, 11 Ocak 2008
Güneydoğu'daki 22 Temmuz seçim sonuçlarını ve ileriye yönelik beklentileri alalım:
1) Güneydoğu'da hem AKP-DTP çatışması hem de örtüşmesi ile karşı karşıyayız. Biri İslamcı, diğeri Kürtçü (ayrılıkçı). Ortak noktaları ne? Cumhuriyetin değerlerine ve Lozan'a mesafeli (ve karşı) durmaları.
Her ikisi de bu nedenle, ABD ve AB'nin Türkiye üzerindeki hesapları (ve talepleri) ile örtüşüyorlar.
2) AKP iktidar partisi (ve iktidar); DTP ise muhalefet olarak sergilenmiş durumda. CHP ve MHP, ABD ve AB karşısında "ortaya net ve stratejik tavır koyamadıkları için" gerçek bir muhalefet olamıyorlar. Üstelik MHP'nin Abdullah Gül' ün Köşk'e çıkışına verdiği destek, AKP'nin iktidar koltuğunu sağlamlaştırmaktan başka bir işe yaramadı.
İktidar ve muhalefet adeta AKP ile DTP arasında bölüştürülmüş durumda. ABD, AB ve İsrail'in AKP üzerinden yürüttüğü plan başarılı bir biçimde işliyor. CHP kendi iç iktidar ve muhalefet kavgası içine itilmiş; MHP, AKP'nin yerini sağlamlaştırmasına yardım eder bir görünümde.
- AKP'nin İslamcı iktidarına karşılık,
- DTP Kürtçü (ve bölücü) muhalefeti oynuyor. ABD ve AB, iktidardan da muhalefetten de çok memnun. İşbirliği yapsalar Batı kazanıyor; çatışsalar da Batı'nın sonuçta kaybettiği bir şey olmayacak. İktidar da muhalefet de "Batıcı" olduğu için emperyalizm her iki durumda da kaybetmiyor.
İslamcı Kürtçü uzlaşması mı?
Acaba ABD (ve AB) önce biraz kapıştırıp sonuçta her iki tarafı da kendine muhtaç hale getirecek bir süreç mi başlattı? Öyle ya, her iki taraf da onların denetiminde, ipleri Batı'nın elinde.
"İşbirlikçi bir İslamcı Kürtçü yapılanma" en ideali olurdu. Batı emperyalizminin BOP içindeki hedeflerine büyük katkı sağlardı.
Biraz geriye dönüp Batı'nın Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) üzerindeki engellemelerini anımsamakta yarar var.
GAP, BOP'un alternatifiydi
Güneydoğu Anadolu Kalkınma Projesi (GAP), dünyanın sayılı bölgesel kalkınma girişimlerinden birisiydi ve halen de bu potansiyeli vardır. GAP neydi?
- GAP, Güneydoğu Anadolu'da yalnız sulama ve elektrik enerjisi projesi değildir; çok geniş kapsamlı iktisadi, sosyal, kültürel ve siyasal bir projedir. Sosyal devletin Doğu ve Güneydoğu Anadolu'ya elini uzatıp onu kucaklaması projesidir.
- İktisadi alanda tarıma dayalı sanayiden imalat ve enerji sanayii dallarına; ulaştırmadan iletişime çok geniş ve kapsamlı bir projedir.
- Yalnız Türkiye için değildir. İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Ürdün'e de etkisi vardır. Böylelikle, "bölge ülkeleri arasında iktisadi işbirliği için bir öncü proje niteliğindedir". Türkiye ve bölge ülkeleri arasında iktisadi (ve siyasi) işbirliğinin öncüsü olacak konumdaydı.
- Devlet ilk yıllarda, "kişi başına yatırım olarak", en büyük altyapı yatırımlarını GAP çerçevesinde buraya yapmaya başladı.
- ABD, AB ve İsrail, GAP projesini sabote etmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. PKK terör örgütü Batı tarafından, GAP'ın önünü kesmek ve BOP'un yolunu açmak için başlatıldı.
Batı, kredi ve yatırım konusunda GAP'a tamamen uzak durdu, projenin yürümesini istemedi. Ankara'nın isteğine rağmen teknik yardım vermedi.
Çok ilginçtir, GAP'ın Ankara tarafından başlatılması ile PKK'nin silahlı eylemlere yönelmesi aynı tarihlere rastlar.
- PKK terörü, ABD ve AB tarafından desteklenmese ve GAP Ankara hükümetleri tarafından planlandığı gibi yürütülmüş olsa, "sosyal devlet Güneydoğu'da etkili ve başarılı olacaktı".
Ancak ne Türkiye'de sosyal devletin gelişimi ne de komşu ülkeler ile bölgesel işbirliği ABD, AB ve İsrail tarafından hiç istenmedi ve engellendi. Batı desteği ile Ankara'ya taşınan kimi hükümetler, Güneydoğu'ya Washington ve Brüksel'in gözü ile bakmaya başladılar. Sosyal devleti etkisiz hale getirirken GAP'ı da bir kenara ittiler.
- AKP hükümeti, Güneydoğu'da sosyal devlet ve iktisadi kalkınma yerine "kömür ve yiyecek dağıtarak" işini yürüttü. "Balık tutmayı öğretmek yerine" balık vererek amacına ulaştı. Aynen Marshall Yardımı ile ABD'nin bizim tesislerimizi kapattırıp askeri malzeme vermesi gibi.
Yazımın başında AKP ve DTP'nin bugün Güneydoğu'da "iktidar ve muhalefet sandalyelerinde" yarıştığını söylemiştim.
Bu süreç, ABD ve AB'nin BOP operasyonunun bir parçasıdır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti'nin planladığı GAP, BOP'un önünü kesecek alternatif bölgesel işbirliği projesiydi.
Batı emperyalizmi, GAP'ın önünü kesti. İşleri piyasaya havale ettirdi. Şimdi BOP'u uygulamaya çalışıyorlar. Bölgede bugün GAP yerine İsrailliler, Amerikalılar ve Hıristiyan misyonerler oyunlarını oynuyorlar. Hem de hepimizin gözleri önünde...
5 Kasım ertesinde ve Abdullah Gül'ün Amerika ziyaretinden sonra neyi konuşuyoruz? Amerika PKK'yi geri çekecek ve AKP hükümeti buna karşılık onun Ortadoğu politikasına fiilen katılacak. Kısacası, "Küçük belanın rafa kaldırılması karşılığında başımıza büyük bela, BOP sarılacak". Amerika, PKK şantajından sonuç almış görünüyor. Ya da AKP ile Washington arasında oynanan bir oyun bu... Hem de Türkiye üzerinden...
Erol Manisalı, Cumhuriyet, 11 Ocak 2008
Etiketler:
AB,
ABD,
AKP,
BOP,
Cumhuriyet Gazetesi,
DTP,
Erol Manisalı,
GAP
28 Eylül 2007
ABD İslamcılığı... (1)
Türkiye Malezya olacak mı olmayacak mı?
Türkiye'nin "Ilımlı İslam Modeli" adı altında muhafazakârlaştırıldığı, bu çalışmaların 1980'li yılların ortalarında başladığı, 1990'lı yılların başından bugüne dek ABD ve AB desteğinde ivme kazandığı bir gerçek...
Bu köşede yıllarca, Rand Corparation imzalı raporları yayımladım. CIA'nın Fethullah Gülen'le ilişkilerini, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından Gülen ve müritlerinin Orta Asya cumhuriyetlerinden Kara Afrika ülkelerine, Beyaz Rusya'dan Kanada'ya dek nasıl yayıldıklarını anlattım.
ABD ve AB "köktendincilere" karşı Nurcu Fethullah'ı 90'lı yıllarda kullanmaya başladı. Fethullahçılara parasal destek veren ABD ve AB, "eğitim kurumları"yla "Ilımlı İslam"a arka çıktı.
Fethullahçıların bugün Malezya ve Endonezya'da da okulları var...
ABD ve AB, bugün sola daha yakın olan "Kemalistler"e karşıdır.
Kuşatma, Fethullahçıların önderliğinde Türkiye'de ivme kazanırken İkinci Cumhuriyetçi yazar-çizer takımı medyada örgütlenmeye başladı.
Kimilerinin "milli takım" dedikleri İkinci Cumhuriyetçilerin hangi gazetelerde ve televizyonlarda çalıştıklarına bakınca ilginç bir fotoğraf ortaya çıkıyor...
Cengiz Çandar'ın hazırladığı İkinci Cumhuriyetçilerden oluşan "Milli Takım"ın kadrosu şöyle:
"Cengiz Çandar, Mehmet Barlas, Hasan Cemal, Murat Belge, Etyen Mahçupyan, Orhan Pamuk, Mehmet Altan, Eser Karakaş, Şahin Alpay, Mehmet Ali Birand, Ali Bayramoğlu."
Onbir kişilik İkinci Cumhuriyetçi "Milli Takım"ın beş oyuncusu "Doğan Grubu"nda çalışıyor. İki oyuncusu Zaman'da, bir oyuncusu Yeni Şafak'ta, iki oyuncusu da Star'da yazıyor...
Orhan Pamuk ise lige ABD'den katılıyor...
Yedeklerin kim olduğunu biliyorum...
Onların bazıları Belçika Ligi'nde top koşturuyor, bazıları yine Doğan Grubu'nda çalışıyor, bazıları da köşe kapmaca peşinde koşuyor...
***
Köktendinci tehlikeye karşı "Ilımlı İslam Modeli"nin mimarı olarak gördükleri Fethullah Gülen hareketini koşulsuz destekleyen ABD'nin, MHP'yle işbirliği yapmak için çabaladığı da bilinen bir gerçek...
Türk-İslam Sentezi'nin savunucusu olan "ülkücü kadroların" bir bölümü 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Fethullah Gülen hareketine katılmamış mıydı?
Bugünün MHP'si de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde TBMM Genel Kurulu'na girdi, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesini sağladı.
Fethullah Gülen'in MHP içinde bazı milletvekilleriyle yakın ilişkide olduğunu da kim yadsıyabilir?
ABD, MHP'yi etnik milliyetçilikten uzaklaştırıp "Ilımlı İslam Modeli"nin içine çekmeye çalışırken, Devlet Bahçeli'nin "etnik milliyetçiliğe karşı olduğunu" söylemesi unutulmamalı...
Şimdilerde "Sivil Anayasa" ve "Türkiye Malezya olur mu", "mahalle baskısı" gibi kavramları tartışıyoruz...
Kapalı kapılar ardında hazırlanan "Sivil Anayasa"yla kadın hakları azalıyor, kadınlar üzerine baskı kuruluyor...
Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Siyaset Bilimci Prof. Dr. Yeşim Arat, Neşe Düzel'in sorularını yanıtlarken ne diyor:
"Nakşilik olsun, Gülen cemaati olsun, muhafazakârlığı, mahalle baskısını güçlendiriyor. Tarikatlara giren kadınlar hayatın içinde yoklar. Fethullah Gülen cemaatinin kadınla ilişkisi, kadınlara verilmesi gereken olanakların verilmiyor olması beni rahatsız ediyor."
Boğaziçi Üniversitesi İstanbul'da Fethullahçıların karargâh merkezidir...
***
2007'nin fotoğrafına bakıyorum...
ABD ve AB'nin destek verdiği AKP iktidarı Abdullah Bey'i, Tayyip Bey'i şimdilik tutuyor...
Çünkü ABD ve AB'nin işine yarıyor Abdullah Bey ve Tayyip Bey...
Nakşilik ve Fethullahçılık...
İki tarikat aynı damardan besleniyor...
Fethullah'ın 500 okulunda sözde laik eğitim... Kadınlar ise toplumdan dışlanmış...
Ne diyor Fethullah:
"Yargıda, eğitimde, poliste, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde sessizce mevzilenip bekleyin."
Dikkat edin, gazetelerin çoğunda Fethullah Gülen'in örgütlenmesine ilişkin tek satır yazı, eleştiri yok.
Neden ve niçin?
Geri planda ABD ve AB. Onların Türkiye'de işbirlikçileri, "Soros Çocukları"...
Karşı çıkabilirler mi?
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 26 Eylül 2007
Türkiye'nin "Ilımlı İslam Modeli" adı altında muhafazakârlaştırıldığı, bu çalışmaların 1980'li yılların ortalarında başladığı, 1990'lı yılların başından bugüne dek ABD ve AB desteğinde ivme kazandığı bir gerçek...
Bu köşede yıllarca, Rand Corparation imzalı raporları yayımladım. CIA'nın Fethullah Gülen'le ilişkilerini, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından Gülen ve müritlerinin Orta Asya cumhuriyetlerinden Kara Afrika ülkelerine, Beyaz Rusya'dan Kanada'ya dek nasıl yayıldıklarını anlattım.
ABD ve AB "köktendincilere" karşı Nurcu Fethullah'ı 90'lı yıllarda kullanmaya başladı. Fethullahçılara parasal destek veren ABD ve AB, "eğitim kurumları"yla "Ilımlı İslam"a arka çıktı.
Fethullahçıların bugün Malezya ve Endonezya'da da okulları var...
ABD ve AB, bugün sola daha yakın olan "Kemalistler"e karşıdır.
Kuşatma, Fethullahçıların önderliğinde Türkiye'de ivme kazanırken İkinci Cumhuriyetçi yazar-çizer takımı medyada örgütlenmeye başladı.
Kimilerinin "milli takım" dedikleri İkinci Cumhuriyetçilerin hangi gazetelerde ve televizyonlarda çalıştıklarına bakınca ilginç bir fotoğraf ortaya çıkıyor...
Cengiz Çandar'ın hazırladığı İkinci Cumhuriyetçilerden oluşan "Milli Takım"ın kadrosu şöyle:
"Cengiz Çandar, Mehmet Barlas, Hasan Cemal, Murat Belge, Etyen Mahçupyan, Orhan Pamuk, Mehmet Altan, Eser Karakaş, Şahin Alpay, Mehmet Ali Birand, Ali Bayramoğlu."
Onbir kişilik İkinci Cumhuriyetçi "Milli Takım"ın beş oyuncusu "Doğan Grubu"nda çalışıyor. İki oyuncusu Zaman'da, bir oyuncusu Yeni Şafak'ta, iki oyuncusu da Star'da yazıyor...
Orhan Pamuk ise lige ABD'den katılıyor...
Yedeklerin kim olduğunu biliyorum...
Onların bazıları Belçika Ligi'nde top koşturuyor, bazıları yine Doğan Grubu'nda çalışıyor, bazıları da köşe kapmaca peşinde koşuyor...
***
Köktendinci tehlikeye karşı "Ilımlı İslam Modeli"nin mimarı olarak gördükleri Fethullah Gülen hareketini koşulsuz destekleyen ABD'nin, MHP'yle işbirliği yapmak için çabaladığı da bilinen bir gerçek...
Türk-İslam Sentezi'nin savunucusu olan "ülkücü kadroların" bir bölümü 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Fethullah Gülen hareketine katılmamış mıydı?
Bugünün MHP'si de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde TBMM Genel Kurulu'na girdi, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesini sağladı.
Fethullah Gülen'in MHP içinde bazı milletvekilleriyle yakın ilişkide olduğunu da kim yadsıyabilir?
ABD, MHP'yi etnik milliyetçilikten uzaklaştırıp "Ilımlı İslam Modeli"nin içine çekmeye çalışırken, Devlet Bahçeli'nin "etnik milliyetçiliğe karşı olduğunu" söylemesi unutulmamalı...
Şimdilerde "Sivil Anayasa" ve "Türkiye Malezya olur mu", "mahalle baskısı" gibi kavramları tartışıyoruz...
Kapalı kapılar ardında hazırlanan "Sivil Anayasa"yla kadın hakları azalıyor, kadınlar üzerine baskı kuruluyor...
Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Siyaset Bilimci Prof. Dr. Yeşim Arat, Neşe Düzel'in sorularını yanıtlarken ne diyor:
"Nakşilik olsun, Gülen cemaati olsun, muhafazakârlığı, mahalle baskısını güçlendiriyor. Tarikatlara giren kadınlar hayatın içinde yoklar. Fethullah Gülen cemaatinin kadınla ilişkisi, kadınlara verilmesi gereken olanakların verilmiyor olması beni rahatsız ediyor."
Boğaziçi Üniversitesi İstanbul'da Fethullahçıların karargâh merkezidir...
***
2007'nin fotoğrafına bakıyorum...
ABD ve AB'nin destek verdiği AKP iktidarı Abdullah Bey'i, Tayyip Bey'i şimdilik tutuyor...
Çünkü ABD ve AB'nin işine yarıyor Abdullah Bey ve Tayyip Bey...
Nakşilik ve Fethullahçılık...
İki tarikat aynı damardan besleniyor...
Fethullah'ın 500 okulunda sözde laik eğitim... Kadınlar ise toplumdan dışlanmış...
Ne diyor Fethullah:
"Yargıda, eğitimde, poliste, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde sessizce mevzilenip bekleyin."
Dikkat edin, gazetelerin çoğunda Fethullah Gülen'in örgütlenmesine ilişkin tek satır yazı, eleştiri yok.
Neden ve niçin?
Geri planda ABD ve AB. Onların Türkiye'de işbirlikçileri, "Soros Çocukları"...
Karşı çıkabilirler mi?
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 26 Eylül 2007
27 Eylül 2007
Diyarbakır'da bir okul
Diyarbakır'da, AB ülkelerinde olduğu gibi kılık kıyafetin serbest olduğu bir ilköğretim okulu açıldı. Özel Avrupa Birliği İlköğretim Okulu Müdürü Mustafa Çakır, eğitimin Avrupa Birliği standartlarında olduğunu belirterek, "Avrupa Birliği ülkeleri ve Türkiye arasında köprü görevini üstleneceğiz. Rahmetli Kadir Has'ın hayali gerçek oldu" dedi.
Diyarbakır'da, AB ülkelerindeki standartlara uygun inşa edilen okulda 24 öğrenci kapasiteli modern sınıflarda derslerin çoğu yabancı dil ağırlıklı işleniyor. Avrupa ülkelerinde olduğu gibi kılık kıyafetin serbest olduğu okulda, başörtülü, resmi okul kıyafetli ve sivil kıyafetli öğrenciler aynı masalarda eğitim görüyor. Rahmetli iş adamı Kadir Has'ın fikirleri ve Başbakanlık Müsteşarlığı'na getirilen eski Diyarbakır Valisi Efkan Ala'nın destekleriyle kurulan Diyarbakır Özel Avrupa Birliği İlköğretim Okulu'nda okumanın maliyeti ise 4 bin 620 YTL ve 5 bin 390 YTL arasında değişiyor.
Okulu Avrupa standartlarında eğitimli nesiller yetiştirmek için açtıklarını söyleyen Okul Müdürü Mustafa Çakır, "Okulun fiziki yapısı tamamen AB ülkelerindeki okullara uygun yapıldı. Sınıf mevcutları 24 kişi olduğu için okulumuza yoğun talep var. Biz de bunun için öğrencileri sınavla alıyoruz. Her parası olan öğrenciyi almıyoruz. Öğrenci vereceğimiz eğitimi alabilecek kapasitede olmalı. Şu an 215 öğrencimiz bulunuyor. Orta Öğretim Sınavları'ndan sonra başarılı öğrencilerden bir kısmını Avrupa ülkelerine
göndermek için yurtdışında temaslarımız sürüyor. Eğer olumlu cevap alırsak bakanlığın onayını aldıktan sonra Avrupa ülkelerine öğrenci transferine başlayacağız. Bunu başarırsak Türkiye-AB ilişkilerinde köprü görevini üstleneceğiz" dedi.
Okulu açarak rahmetli iş adamı Kadir Has'ın hayalini gerçekleştirdiklerini belirten Çakır, "En büyük destekçimiz Başbakanlık Müsteşarlığı görevine getirilen eski Diyarbakır Valisi Efkan oldu. Okulu açarken isimden dolayı bürokratik engellere takıldık. Okulun ismi Avrupa Birliği, ancak Milli Eğitim Bakanlığı Özel AB İlköğretim Okulu diye kayıtlara geçti. Yanlış kayda geçen ismin doğru yazılması için resmi görüşmelerimiz sürüyor. Avrupa standartlarında eğitim veriyoruz" diye konuştu.
Çakır, okulda kesinlikle yasak uygulamadıklarını ifade ederek, "Bir düzen çerçevesinde öğretmen ve öğrenciler diledikleri gibi hareket edebiliyor. Bizim kendi okul formalarımız var. Ancak öğrenci bu tonlara uygun bir kıyafetle okula gelmesi durumunda kıyamet kopmuyor, rahat bırakıyoruz. Öğrencilerin saçlarını makas alıp kesmiyoruz" şeklinde konuştu.
"ÖĞRETMENLERİN SAÇLARINI UZATMALARI SERBEST"
Öğretmenlerin saç uzatması ve küpe takmasının da serbest olduğu okulda model olma yolunda ilerlediklerin ifade eden sosyal bilgiler öğretmeni İsa Yılmaz, "Vizyonumuz öğrenme şekline dayandığı için şekilciliğe dayalı değil, model alma yoluyla ilerliyoruz. Avrupa Birliği denilince Türkiye'de herkesin aklına özgür ülkeler gelir. Biz de bunu Diyarbakır'da başlattık. Örneğin derslere uzun saçlarla giriyorum. İdarenin bir zorlaması yok. Milli Eğitim'e bağlı okullarda bu kadar rahat olmamız mümkün değil" dedi.
Bu okul sayesinde okuma isteğinin arttığını söyleyen Mehmet Maldar adlı öğrenci ise, "Okula kayıt yaptırdıktan sonra çevredeki arkadaşlarla ilişkilerim çok iyi gitmeye başladı. Öğretmenlerimizin bize çok destekleri oluyor. Okuma azmim artı ve dersler çok güzel gidiyor. Her şey çok güzel, yaşasın Avrupa Birliği" diyerek duygularını dile getirdi.
Türkiye'nin AB'ye üye olmasını istediğini ifade eden öğrencilerden Melike Nur Kavun da, Avrupa Birliği'nin yüksek standartlarda fikirlerini özgürce açıklayan öğrenciler anlamına geldiğini söyledi.
Büyüyünce diplomat olmak istediğini anlatan Hafit Çakır adlı öğrenci, "İnsanın kendisini geliştirmeye yönelik çok iyi eğitim alıyoruz. Özellikle okulun ismi benim çok hoşuma gidiyor. İnsanlarla konuşurken Avrupa Birliği Okulu'nda okuyorum deyince çok hoşuma gidiyor. Türkiye'nin AB'ye üye olmasını istiyorum. Bende liderlik isteği olduğu için büyüyünce diplomat olmak istiyorum. Bu nedenle çok çalışmam gerekiyor galiba" şeklinde konuştu
215 öğrencinin eğitim gördüğü okulda, öğrenciler Milli Eğitim Bakanlığı müfredatı dışında çevre temizliğiyle ilgili bilgilendirilirken, okuldaki çöp kutularında biriken çöpler ise geri dönüşüm olarak tekrar ülke ekonomisine kazandırılıyor.
Kaynak: Haberler.com
Not: Bu haber, Star'da yayımlandıktan kısa bir süre sonra, nedeni belirtilmeden silindi. Haber7.com sitesi de haberin içeriğini sildikten sonra, "Haber kaynağından iptal edilmiştir" açıklamasını yaptı ve silinme nedeni olarak da okulun, iddiaları reddettiğini belirtti. Ancak haberdeki fotoğraf, haberin doğruluğunu ispatlar nitelikte.
06 Eylül 2007
PKK'nın Rumlarla İşbirliği
İnsan haklarını dilinden düşürmeyen iki AB ülkesinden biri, temelde teröristlikleri noterden tasdikli, sözde liderlerin yönettiği Güney Kıbrıs Rum Kesimidir. Ötekisi ise Batı uygarlığının şımarık çocuğu olarak nam salmış ve eylemleri ile Batılı ülkeleri hiç de rahatsız etmediği belli olan Yunanistan’dır. Bu Yunanistan ki, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM)’in kararlarına karşın Batı Trakya’da yaşayan soydaşlarımıza “Türk” denmesini, içerisinde “Türk” adı geçen dernekler kurmasını yasaklamış; Türklere kendi müftülerini seçtirmeyip, zorla Atina’dan müftü atayarak çifte standart uygulamasında, haksızlıkta ve mezalimde ağababası Avrupa ülkelerini fersah fersah geçmiştir.
Rumlarla, Yunanlılar ile ilişkilerimiz, ikiyüzlü Batının kanatları altındaki bu iki küstah ülkenin sürekli olarak her platformda Türkiye’ye yönelik iftira atması, yalan haber yayınlaması ve her alanda Türkiye’ye karşı ı karalama kampanyaları yapması ile sürmektedir. Çifte standartlı Batı dünyası, yaptığı haksızlıkların en somutu olan şu meseleye hala yanıt vermemektedir; “Niçin geçmişte birbirlerine ırk, din, dil, tarih, kültür açısından çok yakın olan Çek ve Slovak toplumları bir gecede Çekoslovakya’dan ayrılabilmişler ve buna olumlu bakılmış veya niçin Yugoslavya’dan 7 ayrı toplum ve cumhuriyetin ortaya çıkmasına izin verilmiştir de, etnik, dini, kültürel, tarihsel olarak hiçbir ortak yönü ve birbiriyle ilişkisi olmayan, birbirine düşman iki toplum zorla bir arada tutulmak istenmektedir? Batı ülkelerinin bu zorlamadaki amaçları nedir?” Teröre karşı olduklarını, terörden şikâyetçi olduklarını her vesile ile dile getiren ikiyüzlü Batı ülkeleri, Yunanistan ve GKRK’nin teröre verdiği aleni desteği niçin görmezden geldiklerinin hesabını vermek durumundadır. Aslına bakılırsa bu soruları sormak ve cevap beklemek beyhude olacaktır. Hatta kendileri de PKK terörünün çeşitli düzeyde, askeri, siyasi ve ekonomik açılardan destekçisi olan çoğu NATO ve AB üyesi Batılı ülkenin bu konuda Rumları, Yunanlıları kınamalarını beklemek saflığına da ötesinde bir enayilik olur.
YUNANİSTAN’IN PKK DESTEĞİ
Geçmişte, Yunanistan’ın sınırsız desteği ile gelişen PKK Terör Örgütü’nün her düzeyde bu ülkeden aldığı yardımlar bellidir. Yunanistan kendince büyük ülküsü olan “Megali Idea” çerçevesinde her alanda Türkiye’ye zarar vermeyi ve topraklarımızın bir kısmını nihayette ele geçirmeyi amaçlamıştır. Bu yolda 1974 Barış Harekatımız’da yediği tokatın acısıyla önce ASALA Ermeni Terör Örgütü’nü kurdurmuş ve desteklemiştir. ASALA’nın devletimizden aldığı ağır darbe sonucu da strateji değiştirip Kürtler üzerinde oynamaya başlamıştır. Bu bağlamda öncelikle Atina yakınlarındaki “Lavrion Kampı’nı” devreye sokmuştur. Geçmişte, yabancı göçmenleri tedavi merkezi olarak kurulmuş olan Lavrion Mülteci Kampı’nda silahlı eğitim vermekten sorumlu olan Rozarin kod adlı Ayfer Kaya adlı terörist Time Dergisi’ne vermiş olduğu demeçte bu kampa gelen Kürt gençlere Yunanlı subayların nezaretinde askeri eğitim verdiklerini ve sonradan bunları terör faaliyetleri için Türkiye’ye gönderdiklerini söylemişti. 1990’lara kadar Lavrion’un PKK’nın Beka Vadisi’nin yanı sıra en önemli eğitim merkezlerinden olduğu bilinmekteydi. Bu fonksiyonunu halen yitirmediği bilinen Lavrion’daki bu faaliyetler, sözde NATO müttefiklerimizin istihbarat servislerinin gözleri önünde cereyan etmektedir. Ayrıca yine bu husus, “müttefiklerimizin” PKK kartından Türkiye ile ilgili amaçları doğrultusunda hala yararlandıklarını da PKK’dan ele geçirilen silahların menşeileri dikkate alınırsa açıkça ortaya çıkarmaktadır.
PKK’ya verilen desteğin Yunanistan’ın milli bir politikası olduğu ve PKK’nın her Yunan hükümeti ve meclisinde PASOK, DİKKİ, YDP milletvekillerince arkalandığı da bilinen bir husustur. Kıbrıs’da 1974’de Rumlar’ın yenik düşmesinden sonra Yunanlılar ve Rumlarca başlayan intikam arayışları çerçevesinde PKK’nın Yunanistan’da belli ölçülerde hala süregelen söz konusu faaliyetleri ve almış olduğu destek konusundaki şu gelişmeler ve bilgilere çeşitli basın organlarınca defalarca yer verilmiştir:
* Yunan Parlamentosunun üyesi olan Stelyos Papathemelis, ASALA ve PKK’nın Türkiye’ye yönelik eylemlerini besleyen ve yönlendirenlerden biri ve PASOK üyesidir. 1978-1979’da, Avrupa’nın birçok ülkesinde ASALA’nın düzenlediği toplantılara partisini temsilen katılmış, “Türkler hepimizin düşmanıdır, onlar zordan anlarlar, Türkleri dize getirmek için çok kanlarının dökülmesi gerekiyor” şeklinde konuşmalar yapmıştır. PASOK iktidara geldikten sonra iki dönem Kamu Düzeni Bakanlığı yapan Papathemelis, Güney Kıbrıs üzerinden Türkiye’ye yönelik terörü beslemiştir. 29 Ekim 1994 Cumartesi günü Kuzey Kıbrıs’ta Ada Türkleri “Cumhuriyet Bayramını” kutlarken, gizlilik içinde adaya gelen Yunanistan Kamu Düzeni Bakanı Papathemelis, 29 Ekim gecesi Lefkoşa’da bir toplantıya katıldı. Toplantıda, PKK’nın, ASALA’nın ve Kıbrıs’ta “Kürdistan ile Dayanışma Komitesi” örtüsü altında faaliyet gösteren bir Rum terör örgütünün temsilcileri bir araya geldiler. Toplantıda 1995’de Türkiye’ye yönelik terörün ne şekilde sürdürüleceği konusu görüşülmüş kararlar alınmıştı.
* Yunan Meclis Başkanı Apostolos Kaklamanis’in yardımcısı Panayotis Sguridis de PKK’ya destek vererek Yunanistan’ı teröre bulaştıran bir diğer PASOK politikacısıdır. 35 bin masum insanı öldüren eşkıya başı Öcalan’ın destekçilerindendir. Sguridis, Suriye ve Lübnan’daki PKK kamplarına defalarca giderek Öcalan ile buluşmuştur.
* PKK Terör Örgütüne hem Yunanistan’da hem de GKRK’de destek veren diğer Yunan politikacılar arasında PASOK milletvekili Dimitrios Vunatsos, Yunan Meclis Başkanı Apostolos Kaklamanis, Milli Eğitim eski Bakanı Dimitrios Arsenis, Mili Savunma eski Bakanı Tsohacopulos, Dışişleri eski Bakanı Pangalos’un isimlerine de rastlanmaktadır.
* Başbakan Andreas Papandreu’nun ilk iktidar döneminde Yunanistan, PKK’nın önemli bir eğitim ve lojistik merkezi iken bu durumun Türkiye’nin baskıları ve durumun, dünyanın tepkisini çekmesi üzerine PKK’nın Yunanistan’daki faaliyetlerinin bir bölümü GKRK’ye kaydırılmıştır. 1990’ların ortasında itibaren ise Avrupa Birliği’ne girme konusunda belli amaçlara erişen GKRK, palazlandıkça Türkiye düşmanlığı ve Ada’nın tamamını tek başına ele geçirme hedefi doğrultusunda, geçmişte ASALA’ya vermiş olduğu desteğin çok daha yoğunlaştırılmış ve sözde devlet politikası haline getirilmiş halini PKK’lı teröristlere vermeye başlamıştır. Bu bağlamda süreç içinde;
* 1990’da Lefkoşa’da, sözde Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi (ERNK) ve Kürt Demokratik Halk Birlikleri (YDK)’nın büroları açılmıştır.
* Yine bunu takiben Limasol’de Kürdistan Kültür Derneği Bürosu açılmıştır.
* Türkiye’ye terörist faaliyetlerde bulunmaları için gönderilecek PKK üyelerinin eğitimini sağlamak amacıyla Trodos, Maşera ve Stavrovoru’da terör kampları kurulmuştur. Trodos’daki kamp, Rum Milli Kilisesi’nin arazisi üzerindedir.
* Ayrıca Limasol ve Lefkoşa’da PKK’ya ait iki büro Limasol ve Lefkoşa’da Rumların özel yardımlarıyla açılmıştır.
* 1996 Mart ayında Rum Ortodoks Kilisesi’nin terörist başı Öcalan’ı Baf şehrine davet ettiği ve Kilise tarafından terörist başına önemli miktarlarda para verildiği bilinmektedir.
* Suriye’nin himayesinde, 1990’lı yıllarda Lazkiye Limanı üzerinden silah kaçakçılığını yürüten PKK’nın uyuşturucu kaçakçılığını Güney Kıbrıs’tan Avrupa’ya yönelik yürüttüğü bilinmektedir.
* PKK’nın çeşitli ülkelerden edindiği silahların önemli bir kısmının ilk durağının Kıbrıs Rum Kesimi olduğu da bilinmektedir. Bu bağlamda PKK’nın Rusya’dan satın almış olduğu 7 milyon Dolar değerindeki silah ve 8 adet SAM-7 yerden havaya uçaksavar füzesinin Rum bayraklı Nissos isimli gemiyle oraya geldiği ve buradan Suriye üzerinden PKK’ya ulaştırıldığı iddia edilmektedir.
* AB’ye girdikten sonra GKRK’nin bu faaliyetlerini daha gözden uzak yerlerde ve gizlilik içinde gerçekleştirdiği de söylenenler arasındadır.
* 2000’li yılların başında GKRK’de 500’e yakın PKK militanının barındığı ve bunların Rumlar’dan sosyal yardım adıyla maaş aldıkları bilinmektedir.
* AB’ye girdikten sonra GKRK’deki PKK uzantısı kuruluşların ve teröristlerin, Rum ve Avrupalı Sivil Toplum Kuruluşları (STK)’lardan yardım aldığı ve buna ek olarak Rum Yönetiminden de maddi, siyasal destek sağladıkları bilinmektedir.
* Rum Milli Politikası çizgisinde Demokratik Merkez Birliği Partisi (EDEK) ve Rum Komünist Partisi (AKEL)’in “Rum ve Kürtlerin ortak düşmanının Türkiye olduğu” ve bu bağlamda her vesileyle PKK’ya yardım edilmesi gerektiği politikasıyla Rum-PKK ilişkilerinin boyutları ortadadır.
* Güney sınırlarımızda yaralanan PKK teröristlerinin tedavilerinin çoğu kez GKRK’de yapıldığı da bilinmektedir.
* Rumların Türkiye’ye yönelik düşmanca politikalarının en somut örneği ise 16 Şubat 1999’da Kenya’da yakalanan terörist başı Abdullah Öcalan’ın üzerinden, GKRK’de yayınlanan Fileleftheros Gazetesi köşe yazarı Lazaros Mavros adına düzenlenmiş Rum pasaportu çıkmış olması ve terörist başının Kenya’daki Yunan Büyükelçiliği’nden alınmış olmasıdır. Bu hususun Türk milleti tarafından hiçbir zaman unutulmaması ve sorgulanması gerektiği açıktır.
* Bu olayın hemen akabinde, GKRK Temsilciler Meclisi’nin de terörist başının tutuklanmasını kınayan ve PKK’ya verilen desteğin süreceğini açıklayan kararın alınması da son derece manidardır.
Türkiye üzerindeki ortak emelleri ayan beyan ortada olan Türklük düşmanlarının bundan böyle Türkiye, Suriye ve Orta Doğu’ya coğrafi yakınlığı açısından da stratejik bir konumda olan GKRK’den alabildiğine yararlanacakları açıktır. Bu husus özellikle, Suriye ve Lübnan’daki faaliyetlerini eskisi gibi rahat sürdüremeyen PKK’nın, Rumların özel gayret ve yardımlarıyla Ada’yı bir üs gibi kullanacak olmaları açısından önemlidir.
KKTC’DE ARTAN PKK FAALİYETLERİ
23 Nisan 2003’de kapıların açılmasının ardından KKTC’ye rahatlıkla girebilen Rum ajanlar ve PKK’lı unsurların KKTC’de teröre hizmet eden faaliyetleri dikkat çekmeye başlamıştır. Özellikle Rum Kesiminde faaliyette bulunan PKK destekçisi dernek ve birliklerin KKTC’de okuyan Kürt kökenli öğrenciler ve vatandaşlar üzerindeki propaganda faaliyetlerinin artması ve öğrencilere finansal destek sağlaması da dikkat çekicidir. Ada’nın her iki kesiminde özellikle inşaat işlerinde çalışan Kürtler arasındaki PKK yandaşlarının, geçişlerin başlamasıyla Rum Yönetiminin gözetim ve yardımlarıyla; ayrıca KKTC’deki mevcut yönetimin de duyarsız politikasıyla başlayan PKK propagandası ve PKK’ya yardım ve yandaş sağlama faaliyetleri tırmanışa geçmiştir. Burada işaret edilmesi gereken önemli bir diğer husus da bütün bu Türk düşmanı faaliyetlerin kontrol ve komuta merkezinin halen Yunanistan olduğu ve PKK’lıların emirlerini Atina’daki sözde komutanlarından aldıklarıdır.
TÜRK ASKERİNİN ADADAN GÖNDERİLMESİ ÇABALARI
Kıbrıs’taki PKK’lıların, KKTC’deki malum çevrelerin ve Kıbrıslı Rumlar’ın bu bağlamda üzerinde dikkatle durulması gereken ortak ve en önemli hedefleri de “Türk askeri’nin Ada’dan gönderilmesi” hususudur. Bu konuda özellikle Kıbrıslı soydaşlarımıza yoğun propaganda yapılmakta, yalan ve son derece haksız haberlerle Kıbrıslı Türkler kandırılmak istenmektedir. Ancak tarihsel açıdan asla unutmaması gereken şudur ki, 1950’lerde soydaşlarımıza Rumlarca yapılan katliamların 1963, 1967’lerde Rumlar’ın Akritas Planı ile doruk noktasına çıktığı ve 1974’de Ifestos adlı ikinci bir planla gerçekleştirilen Rum darbesi ile de soydaşlarımızın tamamen katledilmesine ramak kalmış iken Silahlı Kuvvetlerimiz’in Barış Harekâtı ile bunu önlendiğidir. Silahlı Kuvvetlerimiz’in Ada’dan çıkartılması, Türkiye açısından stratejik önemi son derece açık olan Ada’da gözü olan emperyalist Batı ülkelerinin ekmeğine yağ süreceği gibi, soydaşlarımızın geleceğini tehlikeye atacak ve yine özellikle PKK’nın Ada’da daha da güçlenmesini sağlayacaktır.
Kaynak: TUSAM
Rumlarla, Yunanlılar ile ilişkilerimiz, ikiyüzlü Batının kanatları altındaki bu iki küstah ülkenin sürekli olarak her platformda Türkiye’ye yönelik iftira atması, yalan haber yayınlaması ve her alanda Türkiye’ye karşı ı karalama kampanyaları yapması ile sürmektedir. Çifte standartlı Batı dünyası, yaptığı haksızlıkların en somutu olan şu meseleye hala yanıt vermemektedir; “Niçin geçmişte birbirlerine ırk, din, dil, tarih, kültür açısından çok yakın olan Çek ve Slovak toplumları bir gecede Çekoslovakya’dan ayrılabilmişler ve buna olumlu bakılmış veya niçin Yugoslavya’dan 7 ayrı toplum ve cumhuriyetin ortaya çıkmasına izin verilmiştir de, etnik, dini, kültürel, tarihsel olarak hiçbir ortak yönü ve birbiriyle ilişkisi olmayan, birbirine düşman iki toplum zorla bir arada tutulmak istenmektedir? Batı ülkelerinin bu zorlamadaki amaçları nedir?” Teröre karşı olduklarını, terörden şikâyetçi olduklarını her vesile ile dile getiren ikiyüzlü Batı ülkeleri, Yunanistan ve GKRK’nin teröre verdiği aleni desteği niçin görmezden geldiklerinin hesabını vermek durumundadır. Aslına bakılırsa bu soruları sormak ve cevap beklemek beyhude olacaktır. Hatta kendileri de PKK terörünün çeşitli düzeyde, askeri, siyasi ve ekonomik açılardan destekçisi olan çoğu NATO ve AB üyesi Batılı ülkenin bu konuda Rumları, Yunanlıları kınamalarını beklemek saflığına da ötesinde bir enayilik olur.
YUNANİSTAN’IN PKK DESTEĞİ
Geçmişte, Yunanistan’ın sınırsız desteği ile gelişen PKK Terör Örgütü’nün her düzeyde bu ülkeden aldığı yardımlar bellidir. Yunanistan kendince büyük ülküsü olan “Megali Idea” çerçevesinde her alanda Türkiye’ye zarar vermeyi ve topraklarımızın bir kısmını nihayette ele geçirmeyi amaçlamıştır. Bu yolda 1974 Barış Harekatımız’da yediği tokatın acısıyla önce ASALA Ermeni Terör Örgütü’nü kurdurmuş ve desteklemiştir. ASALA’nın devletimizden aldığı ağır darbe sonucu da strateji değiştirip Kürtler üzerinde oynamaya başlamıştır. Bu bağlamda öncelikle Atina yakınlarındaki “Lavrion Kampı’nı” devreye sokmuştur. Geçmişte, yabancı göçmenleri tedavi merkezi olarak kurulmuş olan Lavrion Mülteci Kampı’nda silahlı eğitim vermekten sorumlu olan Rozarin kod adlı Ayfer Kaya adlı terörist Time Dergisi’ne vermiş olduğu demeçte bu kampa gelen Kürt gençlere Yunanlı subayların nezaretinde askeri eğitim verdiklerini ve sonradan bunları terör faaliyetleri için Türkiye’ye gönderdiklerini söylemişti. 1990’lara kadar Lavrion’un PKK’nın Beka Vadisi’nin yanı sıra en önemli eğitim merkezlerinden olduğu bilinmekteydi. Bu fonksiyonunu halen yitirmediği bilinen Lavrion’daki bu faaliyetler, sözde NATO müttefiklerimizin istihbarat servislerinin gözleri önünde cereyan etmektedir. Ayrıca yine bu husus, “müttefiklerimizin” PKK kartından Türkiye ile ilgili amaçları doğrultusunda hala yararlandıklarını da PKK’dan ele geçirilen silahların menşeileri dikkate alınırsa açıkça ortaya çıkarmaktadır.
PKK’ya verilen desteğin Yunanistan’ın milli bir politikası olduğu ve PKK’nın her Yunan hükümeti ve meclisinde PASOK, DİKKİ, YDP milletvekillerince arkalandığı da bilinen bir husustur. Kıbrıs’da 1974’de Rumlar’ın yenik düşmesinden sonra Yunanlılar ve Rumlarca başlayan intikam arayışları çerçevesinde PKK’nın Yunanistan’da belli ölçülerde hala süregelen söz konusu faaliyetleri ve almış olduğu destek konusundaki şu gelişmeler ve bilgilere çeşitli basın organlarınca defalarca yer verilmiştir:
* Yunan Parlamentosunun üyesi olan Stelyos Papathemelis, ASALA ve PKK’nın Türkiye’ye yönelik eylemlerini besleyen ve yönlendirenlerden biri ve PASOK üyesidir. 1978-1979’da, Avrupa’nın birçok ülkesinde ASALA’nın düzenlediği toplantılara partisini temsilen katılmış, “Türkler hepimizin düşmanıdır, onlar zordan anlarlar, Türkleri dize getirmek için çok kanlarının dökülmesi gerekiyor” şeklinde konuşmalar yapmıştır. PASOK iktidara geldikten sonra iki dönem Kamu Düzeni Bakanlığı yapan Papathemelis, Güney Kıbrıs üzerinden Türkiye’ye yönelik terörü beslemiştir. 29 Ekim 1994 Cumartesi günü Kuzey Kıbrıs’ta Ada Türkleri “Cumhuriyet Bayramını” kutlarken, gizlilik içinde adaya gelen Yunanistan Kamu Düzeni Bakanı Papathemelis, 29 Ekim gecesi Lefkoşa’da bir toplantıya katıldı. Toplantıda, PKK’nın, ASALA’nın ve Kıbrıs’ta “Kürdistan ile Dayanışma Komitesi” örtüsü altında faaliyet gösteren bir Rum terör örgütünün temsilcileri bir araya geldiler. Toplantıda 1995’de Türkiye’ye yönelik terörün ne şekilde sürdürüleceği konusu görüşülmüş kararlar alınmıştı.
* Yunan Meclis Başkanı Apostolos Kaklamanis’in yardımcısı Panayotis Sguridis de PKK’ya destek vererek Yunanistan’ı teröre bulaştıran bir diğer PASOK politikacısıdır. 35 bin masum insanı öldüren eşkıya başı Öcalan’ın destekçilerindendir. Sguridis, Suriye ve Lübnan’daki PKK kamplarına defalarca giderek Öcalan ile buluşmuştur.
* PKK Terör Örgütüne hem Yunanistan’da hem de GKRK’de destek veren diğer Yunan politikacılar arasında PASOK milletvekili Dimitrios Vunatsos, Yunan Meclis Başkanı Apostolos Kaklamanis, Milli Eğitim eski Bakanı Dimitrios Arsenis, Mili Savunma eski Bakanı Tsohacopulos, Dışişleri eski Bakanı Pangalos’un isimlerine de rastlanmaktadır.
* Başbakan Andreas Papandreu’nun ilk iktidar döneminde Yunanistan, PKK’nın önemli bir eğitim ve lojistik merkezi iken bu durumun Türkiye’nin baskıları ve durumun, dünyanın tepkisini çekmesi üzerine PKK’nın Yunanistan’daki faaliyetlerinin bir bölümü GKRK’ye kaydırılmıştır. 1990’ların ortasında itibaren ise Avrupa Birliği’ne girme konusunda belli amaçlara erişen GKRK, palazlandıkça Türkiye düşmanlığı ve Ada’nın tamamını tek başına ele geçirme hedefi doğrultusunda, geçmişte ASALA’ya vermiş olduğu desteğin çok daha yoğunlaştırılmış ve sözde devlet politikası haline getirilmiş halini PKK’lı teröristlere vermeye başlamıştır. Bu bağlamda süreç içinde;
* 1990’da Lefkoşa’da, sözde Kürdistan Ulusal Kurtuluş Cephesi (ERNK) ve Kürt Demokratik Halk Birlikleri (YDK)’nın büroları açılmıştır.
* Yine bunu takiben Limasol’de Kürdistan Kültür Derneği Bürosu açılmıştır.
* Türkiye’ye terörist faaliyetlerde bulunmaları için gönderilecek PKK üyelerinin eğitimini sağlamak amacıyla Trodos, Maşera ve Stavrovoru’da terör kampları kurulmuştur. Trodos’daki kamp, Rum Milli Kilisesi’nin arazisi üzerindedir.
* Ayrıca Limasol ve Lefkoşa’da PKK’ya ait iki büro Limasol ve Lefkoşa’da Rumların özel yardımlarıyla açılmıştır.
* 1996 Mart ayında Rum Ortodoks Kilisesi’nin terörist başı Öcalan’ı Baf şehrine davet ettiği ve Kilise tarafından terörist başına önemli miktarlarda para verildiği bilinmektedir.
* Suriye’nin himayesinde, 1990’lı yıllarda Lazkiye Limanı üzerinden silah kaçakçılığını yürüten PKK’nın uyuşturucu kaçakçılığını Güney Kıbrıs’tan Avrupa’ya yönelik yürüttüğü bilinmektedir.
* PKK’nın çeşitli ülkelerden edindiği silahların önemli bir kısmının ilk durağının Kıbrıs Rum Kesimi olduğu da bilinmektedir. Bu bağlamda PKK’nın Rusya’dan satın almış olduğu 7 milyon Dolar değerindeki silah ve 8 adet SAM-7 yerden havaya uçaksavar füzesinin Rum bayraklı Nissos isimli gemiyle oraya geldiği ve buradan Suriye üzerinden PKK’ya ulaştırıldığı iddia edilmektedir.
* AB’ye girdikten sonra GKRK’nin bu faaliyetlerini daha gözden uzak yerlerde ve gizlilik içinde gerçekleştirdiği de söylenenler arasındadır.
* 2000’li yılların başında GKRK’de 500’e yakın PKK militanının barındığı ve bunların Rumlar’dan sosyal yardım adıyla maaş aldıkları bilinmektedir.
* AB’ye girdikten sonra GKRK’deki PKK uzantısı kuruluşların ve teröristlerin, Rum ve Avrupalı Sivil Toplum Kuruluşları (STK)’lardan yardım aldığı ve buna ek olarak Rum Yönetiminden de maddi, siyasal destek sağladıkları bilinmektedir.
* Rum Milli Politikası çizgisinde Demokratik Merkez Birliği Partisi (EDEK) ve Rum Komünist Partisi (AKEL)’in “Rum ve Kürtlerin ortak düşmanının Türkiye olduğu” ve bu bağlamda her vesileyle PKK’ya yardım edilmesi gerektiği politikasıyla Rum-PKK ilişkilerinin boyutları ortadadır.
* Güney sınırlarımızda yaralanan PKK teröristlerinin tedavilerinin çoğu kez GKRK’de yapıldığı da bilinmektedir.
* Rumların Türkiye’ye yönelik düşmanca politikalarının en somut örneği ise 16 Şubat 1999’da Kenya’da yakalanan terörist başı Abdullah Öcalan’ın üzerinden, GKRK’de yayınlanan Fileleftheros Gazetesi köşe yazarı Lazaros Mavros adına düzenlenmiş Rum pasaportu çıkmış olması ve terörist başının Kenya’daki Yunan Büyükelçiliği’nden alınmış olmasıdır. Bu hususun Türk milleti tarafından hiçbir zaman unutulmaması ve sorgulanması gerektiği açıktır.
* Bu olayın hemen akabinde, GKRK Temsilciler Meclisi’nin de terörist başının tutuklanmasını kınayan ve PKK’ya verilen desteğin süreceğini açıklayan kararın alınması da son derece manidardır.
Türkiye üzerindeki ortak emelleri ayan beyan ortada olan Türklük düşmanlarının bundan böyle Türkiye, Suriye ve Orta Doğu’ya coğrafi yakınlığı açısından da stratejik bir konumda olan GKRK’den alabildiğine yararlanacakları açıktır. Bu husus özellikle, Suriye ve Lübnan’daki faaliyetlerini eskisi gibi rahat sürdüremeyen PKK’nın, Rumların özel gayret ve yardımlarıyla Ada’yı bir üs gibi kullanacak olmaları açısından önemlidir.
KKTC’DE ARTAN PKK FAALİYETLERİ
23 Nisan 2003’de kapıların açılmasının ardından KKTC’ye rahatlıkla girebilen Rum ajanlar ve PKK’lı unsurların KKTC’de teröre hizmet eden faaliyetleri dikkat çekmeye başlamıştır. Özellikle Rum Kesiminde faaliyette bulunan PKK destekçisi dernek ve birliklerin KKTC’de okuyan Kürt kökenli öğrenciler ve vatandaşlar üzerindeki propaganda faaliyetlerinin artması ve öğrencilere finansal destek sağlaması da dikkat çekicidir. Ada’nın her iki kesiminde özellikle inşaat işlerinde çalışan Kürtler arasındaki PKK yandaşlarının, geçişlerin başlamasıyla Rum Yönetiminin gözetim ve yardımlarıyla; ayrıca KKTC’deki mevcut yönetimin de duyarsız politikasıyla başlayan PKK propagandası ve PKK’ya yardım ve yandaş sağlama faaliyetleri tırmanışa geçmiştir. Burada işaret edilmesi gereken önemli bir diğer husus da bütün bu Türk düşmanı faaliyetlerin kontrol ve komuta merkezinin halen Yunanistan olduğu ve PKK’lıların emirlerini Atina’daki sözde komutanlarından aldıklarıdır.
TÜRK ASKERİNİN ADADAN GÖNDERİLMESİ ÇABALARI
Kıbrıs’taki PKK’lıların, KKTC’deki malum çevrelerin ve Kıbrıslı Rumlar’ın bu bağlamda üzerinde dikkatle durulması gereken ortak ve en önemli hedefleri de “Türk askeri’nin Ada’dan gönderilmesi” hususudur. Bu konuda özellikle Kıbrıslı soydaşlarımıza yoğun propaganda yapılmakta, yalan ve son derece haksız haberlerle Kıbrıslı Türkler kandırılmak istenmektedir. Ancak tarihsel açıdan asla unutmaması gereken şudur ki, 1950’lerde soydaşlarımıza Rumlarca yapılan katliamların 1963, 1967’lerde Rumlar’ın Akritas Planı ile doruk noktasına çıktığı ve 1974’de Ifestos adlı ikinci bir planla gerçekleştirilen Rum darbesi ile de soydaşlarımızın tamamen katledilmesine ramak kalmış iken Silahlı Kuvvetlerimiz’in Barış Harekâtı ile bunu önlendiğidir. Silahlı Kuvvetlerimiz’in Ada’dan çıkartılması, Türkiye açısından stratejik önemi son derece açık olan Ada’da gözü olan emperyalist Batı ülkelerinin ekmeğine yağ süreceği gibi, soydaşlarımızın geleceğini tehlikeye atacak ve yine özellikle PKK’nın Ada’da daha da güçlenmesini sağlayacaktır.
Kaynak: TUSAM
23 Haziran 2007
Hafıza
Rengi, kirli beyaz, mat... Ama hafif yağlı. Macun gibi. Rulosundan bozup, şekil verebiliyorsun, iri taneler halinde ufalamak mümkün. Kokusuz. Sinsi yani... 3 bin derece ısı veriyor. Basıncı, dehşet. Bozulmuyor. Al, 15 yıl sakla.
Nedir bu?
A4.
Ankara'da patlayan...
Portekiz malı.
Irak'tan ithal.
Küçücük. El kadar. Komple plastik. Minicik iğnesi dışında metali yok... Bu yüzden dedektörle bile yakalayamıyorsun.
Bu nedir?
Mayın.
İtalyan.
Hatırlayalım...
Kasım 1998.
Hürriyet gazetesi.
Öcalan'a villa tahsis edildiği dönemde İtalya'nın Başbakanı olan D'Alema, ne demiş?
"PKK'ya mayın sattık."
Biraz daha hatırlayalım...
Haziran 1999.
İmralı duruşması.
Öcalan anlattı. Anadolu Ajansı tüm dünyaya servis yaptı. Gazeteler de yazdı.
"Yunanistan, bomba dahil, eğitim verdi, ağır silahlar sağladı. Güney Kıbrıs Rum Kesimi, geçişler ve pasaportlar için yardım etti. Buradan aktarılan paralar, kiliseler aracılığıyla verildi. Paramız Avrupa'da. Çeşitli bankalara yatırılıyor. Ağırlık İsviçre'de... Arşivimiz dağınık, daha çok Avrupa'da... Kazakistan ve Azerbaycan'daki temsilciliklerimiz çok güçlü. Moskova'daki temsilciliğimiz, bunlara para desteğinde bulunuyor. Bayan Mitterand'ın ilişkileri var, doğru. Yugoslavya'da eğitim yaptırdık. İran'da hastanemiz var. Asala ile ilişkimiz oldu. İngiltere, Kürt üzerinde derin bir politikanın sahibi; 150 yıldır... Lord Avebury ile görüştüm. İtalya'da da bir lordla görüştüm. Almanya'da çok sayıda örgüt mensubu var. Alman Senatör Lummer ile Şam'da görüştüm. Almanya'da eylem yapmamamız için benden yardım istedi. Siyasi eğitim merkezi Hollanda... Evler tuttuk, Hollanda makamları ses çıkarmaz. Belçika'da güçlü temsilciliklerimiz var."
Ki, o zamanlar...
Henüz komşumuz olmamıştı ABD.
Unutursan bunları...
Bak, Ankara'nın göbeğine...
Böyle hatırlatırlar.
Ve, ısrarla ısrarla ısrarla ısrarla, diyor ki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt:
"Terör örgütünün arkasındaki kurumlara bakmamız lazım... Kim besliyor bunları? Bunlara bakmamız lazım... Başka bir şey söylemeyeceğim."
Daha ne desin?
"Yaşasın AB... Bizi demokratikleştirecekler" diye havayi fişek patlatanlara soruyorum...
Daha ne desin?
Yılmaz Özdil - Sabah, 24 Mayıs 2007
Nedir bu?
A4.
Ankara'da patlayan...
Portekiz malı.
Irak'tan ithal.
* * *
Küçücük. El kadar. Komple plastik. Minicik iğnesi dışında metali yok... Bu yüzden dedektörle bile yakalayamıyorsun.
Bu nedir?
Mayın.
İtalyan.
Hatırlayalım...
Kasım 1998.
Hürriyet gazetesi.
Öcalan'a villa tahsis edildiği dönemde İtalya'nın Başbakanı olan D'Alema, ne demiş?
"PKK'ya mayın sattık."
* * *
Biraz daha hatırlayalım...
Haziran 1999.
İmralı duruşması.
Öcalan anlattı. Anadolu Ajansı tüm dünyaya servis yaptı. Gazeteler de yazdı.
"Yunanistan, bomba dahil, eğitim verdi, ağır silahlar sağladı. Güney Kıbrıs Rum Kesimi, geçişler ve pasaportlar için yardım etti. Buradan aktarılan paralar, kiliseler aracılığıyla verildi. Paramız Avrupa'da. Çeşitli bankalara yatırılıyor. Ağırlık İsviçre'de... Arşivimiz dağınık, daha çok Avrupa'da... Kazakistan ve Azerbaycan'daki temsilciliklerimiz çok güçlü. Moskova'daki temsilciliğimiz, bunlara para desteğinde bulunuyor. Bayan Mitterand'ın ilişkileri var, doğru. Yugoslavya'da eğitim yaptırdık. İran'da hastanemiz var. Asala ile ilişkimiz oldu. İngiltere, Kürt üzerinde derin bir politikanın sahibi; 150 yıldır... Lord Avebury ile görüştüm. İtalya'da da bir lordla görüştüm. Almanya'da çok sayıda örgüt mensubu var. Alman Senatör Lummer ile Şam'da görüştüm. Almanya'da eylem yapmamamız için benden yardım istedi. Siyasi eğitim merkezi Hollanda... Evler tuttuk, Hollanda makamları ses çıkarmaz. Belçika'da güçlü temsilciliklerimiz var."
Ki, o zamanlar...
Henüz komşumuz olmamıştı ABD.
Unutursan bunları...
Bak, Ankara'nın göbeğine...
Böyle hatırlatırlar.
Ve, ısrarla ısrarla ısrarla ısrarla, diyor ki Genelkurmay Başkanı Orgeneral Büyükanıt:
"Terör örgütünün arkasındaki kurumlara bakmamız lazım... Kim besliyor bunları? Bunlara bakmamız lazım... Başka bir şey söylemeyeceğim."
Daha ne desin?
* * *
"Yaşasın AB... Bizi demokratikleştirecekler" diye havayi fişek patlatanlara soruyorum...
Daha ne desin?
Yılmaz Özdil - Sabah, 24 Mayıs 2007
Etiketler:
AB,
ABD,
PKK,
Sabah Gazetesi,
Yılmaz Özdil
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)