Atatürkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Atatürkçülük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
17 Eylül 2008
19 Ağustos 2008
Bay Fuller’in Marifetleri!
Türkiye'nin başına gelenleri Gazeteci Yılmaz Polat’ın "CIA'nın muteber adamı" kitabından öğrenmeyi sürdürelim. Graham Fuller nam muhteremi okuyorduk!.. Bu bey, USA'ya, CIA merkezine dönmüştü ve...
"Fuller, çalışmalarını Müslüman ülkeleri laik sisteme dönüştürerek değil, Türkiye'yi Ilımlı İslam'a çevirip model yapma üzerine yoğunlaştırdı!.."
Ne zaman?.. 1990'lı yılların başında raporunu sunduğunu okuyup bu zamanı tahmin edebiliriz...
Fuller'in "Türkiye'deki İslamcı Akımlar" raporu Türkiye'nin İslami düşünce ve eğilimleri konusunda daha esnek olabileceğini savunuyordu. Proje, AB temelleri üzerine inşa edilecekti; ama Türkiye'nin önünde üyelik için ciddi engeller vardı. Özellikle yaratılan bu sorunların özünde, kemikleşmiş Kemalizm'in yattığı iddia ediliyordu. Fuller, Atatürk İlkeleri arasında yer alan devletçiliğin, bugün, geniş anlamıyla, Türkiye'nin gelişmesinin önünde en büyük engel oluşturduğunu yazdı. TC Anayasası'nın ilk cümlesi olan "Türk Devleti ebedidir" sözünün, Orwell dilini anımsatan daha eski bir dönemi çağrıştırdığını savunuyor, şöyle diyordu: "Liberal olmayan bir düzen, Türkiye'nin demokratik değişimini engellemekte, İslamcılık ve Kürtler gibi iki ana sorunun çözümü de zorlaştırmaktadır. Birincisi din meselesidir. Türkiye laik bir devlet olarak ülkedeki tek ve aynı zamanda en büyük İslamcı partiyi yasaklamaya devam ediyordu. Türkiye laik sistemi sürdürmelidir; ancak bu sistem kilise ve devletin ayrıldığı gibi gerçek laiklik olmalı. Fransız tepeden inmeci anlayışında ve Türkiye'de de olduğu gibi, devletin, din üzerinde kesin bir kontrol uyguladığı bir sistem olmamalı. Türkiye'nin ikinci büyük bir krizi de Kürt sorunu. Homojen bir ulus kurma kaygısı içinde, Kemalist devlet, Türkler dışında hiçbir kimliği tanımamak üzerine inşa edilmiştir.
Fuller'e göre Kemalizm olarak adlandırılan devlet doktrini, sorunun çözmediği gibi, Türkiye'ye çok pahalıya mal oluyordu. Fuller, bir yandan da fikirlerini eyleme dönüştürmek için yakın çalışma arkadaşlarıyla hedef belirliyordu. Türkiye'deki İslamla ilgili fikirleri, Fuller'i, İslamcıların vazgeçilmez konuşmacıları arasına soktu. Sık sık İstanbul'a çağrılıyordu. Fuller de çağrıları yanıtsız bırakmadı; Saidi Nursi konferanslarında boy gösterdi. En gözde konuşmacılar arasına girmeyi başardı. CIA'cı aynı zamanda Amerika’daki Ilımlı İslamcı yanlarını kendi kafasına göre örgütlüyordu. Fuller'in çalışma arkadaşları arasında Türkiye'de doğup büyüyen Washington'a CIA bağlantılı Henry Barkey de vardı; İstanbul'dan Washington'a gelmiş ve Fuller'in asistanı oluvermişti. Barkey artık Fuller'in güvendiği, ona en yakın kişilerden biriydi.
Graham Fuller, Türkiye'nin sorununun Atatürkçülük'ten kaynaklandığı konusunda ısrarcıydı. Üç ayda bir yayınlanan National Interest'de "Atatürk ve Sonrası" başlıklı bir makale yazdı; Atatürk'ün düşüncelerinin yeniden yorumlanmasına ihtiyaç olduğunu savundu. Fuller'in görüşleri, Türkiye'de İkinci Cumhuriyetçi olduğunu söyleyen bir grup eski komünist, yeni dinci yazar aydın-akademisyen tarafından çabucak benimsenip desteklendi. Bu destek raslantısal değildi. Kapalı kapılar ardında Ilımlı İslam tezi, Kürtçülüğü de içine alarak ağını planlı biçimde örüyordu..."
Polat, Fuller'in bir başka "arkadaşını" daha bize şöyle tanıtıyor:
"Pentagon için hazırlanan 80 sayfalık raporun mimarlarından biri de Profesör Sabri Sayarı. Profesör Sayarı, İstanbul'da Boğaziçi Üniversitesi'nde, Washington'da Georgetown Üniversitesi'nde öğretim üyeliği; RAND'de araştırmacılık ve Washington'da Heath Lowry'den sonra Türk Araştırmaları Enstitüsü'nde başkanlık yaptı. Daha sonra Washington'dan ayrılıp İstanbul'a, Sabancı Üniversitesi’ne geldi...”
Bu kitabı okuyunuz, daha neler var neler!!
Behiç Kılıç
Kaynak: İlk-Kurşun
"Fuller, çalışmalarını Müslüman ülkeleri laik sisteme dönüştürerek değil, Türkiye'yi Ilımlı İslam'a çevirip model yapma üzerine yoğunlaştırdı!.."
Ne zaman?.. 1990'lı yılların başında raporunu sunduğunu okuyup bu zamanı tahmin edebiliriz...
Fuller'in "Türkiye'deki İslamcı Akımlar" raporu Türkiye'nin İslami düşünce ve eğilimleri konusunda daha esnek olabileceğini savunuyordu. Proje, AB temelleri üzerine inşa edilecekti; ama Türkiye'nin önünde üyelik için ciddi engeller vardı. Özellikle yaratılan bu sorunların özünde, kemikleşmiş Kemalizm'in yattığı iddia ediliyordu. Fuller, Atatürk İlkeleri arasında yer alan devletçiliğin, bugün, geniş anlamıyla, Türkiye'nin gelişmesinin önünde en büyük engel oluşturduğunu yazdı. TC Anayasası'nın ilk cümlesi olan "Türk Devleti ebedidir" sözünün, Orwell dilini anımsatan daha eski bir dönemi çağrıştırdığını savunuyor, şöyle diyordu: "Liberal olmayan bir düzen, Türkiye'nin demokratik değişimini engellemekte, İslamcılık ve Kürtler gibi iki ana sorunun çözümü de zorlaştırmaktadır. Birincisi din meselesidir. Türkiye laik bir devlet olarak ülkedeki tek ve aynı zamanda en büyük İslamcı partiyi yasaklamaya devam ediyordu. Türkiye laik sistemi sürdürmelidir; ancak bu sistem kilise ve devletin ayrıldığı gibi gerçek laiklik olmalı. Fransız tepeden inmeci anlayışında ve Türkiye'de de olduğu gibi, devletin, din üzerinde kesin bir kontrol uyguladığı bir sistem olmamalı. Türkiye'nin ikinci büyük bir krizi de Kürt sorunu. Homojen bir ulus kurma kaygısı içinde, Kemalist devlet, Türkler dışında hiçbir kimliği tanımamak üzerine inşa edilmiştir.
Fuller'e göre Kemalizm olarak adlandırılan devlet doktrini, sorunun çözmediği gibi, Türkiye'ye çok pahalıya mal oluyordu. Fuller, bir yandan da fikirlerini eyleme dönüştürmek için yakın çalışma arkadaşlarıyla hedef belirliyordu. Türkiye'deki İslamla ilgili fikirleri, Fuller'i, İslamcıların vazgeçilmez konuşmacıları arasına soktu. Sık sık İstanbul'a çağrılıyordu. Fuller de çağrıları yanıtsız bırakmadı; Saidi Nursi konferanslarında boy gösterdi. En gözde konuşmacılar arasına girmeyi başardı. CIA'cı aynı zamanda Amerika’daki Ilımlı İslamcı yanlarını kendi kafasına göre örgütlüyordu. Fuller'in çalışma arkadaşları arasında Türkiye'de doğup büyüyen Washington'a CIA bağlantılı Henry Barkey de vardı; İstanbul'dan Washington'a gelmiş ve Fuller'in asistanı oluvermişti. Barkey artık Fuller'in güvendiği, ona en yakın kişilerden biriydi.
Graham Fuller, Türkiye'nin sorununun Atatürkçülük'ten kaynaklandığı konusunda ısrarcıydı. Üç ayda bir yayınlanan National Interest'de "Atatürk ve Sonrası" başlıklı bir makale yazdı; Atatürk'ün düşüncelerinin yeniden yorumlanmasına ihtiyaç olduğunu savundu. Fuller'in görüşleri, Türkiye'de İkinci Cumhuriyetçi olduğunu söyleyen bir grup eski komünist, yeni dinci yazar aydın-akademisyen tarafından çabucak benimsenip desteklendi. Bu destek raslantısal değildi. Kapalı kapılar ardında Ilımlı İslam tezi, Kürtçülüğü de içine alarak ağını planlı biçimde örüyordu..."
Polat, Fuller'in bir başka "arkadaşını" daha bize şöyle tanıtıyor:
"Pentagon için hazırlanan 80 sayfalık raporun mimarlarından biri de Profesör Sabri Sayarı. Profesör Sayarı, İstanbul'da Boğaziçi Üniversitesi'nde, Washington'da Georgetown Üniversitesi'nde öğretim üyeliği; RAND'de araştırmacılık ve Washington'da Heath Lowry'den sonra Türk Araştırmaları Enstitüsü'nde başkanlık yaptı. Daha sonra Washington'dan ayrılıp İstanbul'a, Sabancı Üniversitesi’ne geldi...”
Bu kitabı okuyunuz, daha neler var neler!!
Behiç Kılıç
Kaynak: İlk-Kurşun
Yılmaz Polat’ın Kitabı
Gazeteci Yılmaz Polat, 28 yıldır Washington’da, Türk-ABD ilişkilerini izliyor... Polat bu süre içerisinde hem mesleğini, hem kendisini korumayı bildi; söz konusu ilişkiler nedeniyle ruhunu Pentagon’a kiralamadı... Bu yüzden köşeyi dönemedi, ceberutların muteber adamı olarak ülkesi aleyhine kurulan oyunlarda rol almadı, yurtsever bir onurlu kişi olmayı seçti...
Kitap yazıyor...
Yazdığı kitaplarda da, doğruları yansıtıyor... Son kitabı "CIA’nın Muteber Adamı" Ulus Dağı Yayınları tarafından basılıp piyasaya sürüldü. Mutlaka okumalısınız. Ben, lafı uzatmadan kitaptan bazı bölümleri sunacağım.
Polat, kitabında ABD derininin bir "Çalışma dosyasını" şöyle tanıtıyor...
"Siyahla karalanmış sayfalarda, ad verilmeden "16 No'lu ülke" olarak tanıtılan bir ülke vardı. "16 No'lu ülke", Türkiye idi..."
Şimdi bu "16 nolu ülke" ile ilgili olarak, 1992 yılında CIA'nın hazırladığı bir Kürt raporunda "En Muhtemel Senaryo" bölümünden satırlara bakalım...
"Türkiye'deki, Irak'taki ve daha az bir düzeyde de İran'daki Kürtler'in, merkezi hükümetlerden daha çok özerklik ve siyasal olarak tanınma isteklerini sürdürmelerini bekliyoruz. Ancak onlar her üç durumda, özellikle kendi ulusal davaları çerçevesinde hareket edeceklerdir. Zamanla ortak çıkarılan, genişledikçe ve birbirlerine bağımlılıkları artıkça, işbirliği yapmaları da daha önemli bir hale gelebilir. Ancak kısa dönemde bunun yapılmasını önemli gerginlikler ve rekabetler olduğunu görüyoruz. Bütün bunlara bakarak, Iraklı Kürtler daha güçlü bir durumda olacaktır. Çekiç Güç'ün varlığı sürdükçe, Bagdat'ta güçlü bir merkezi hükümet kurulsa bile, Kürtler kendi kurdukları yeni kurumları ve oldu bittiye getirdikleri otonomiyi korumayı başaracaklardır."
Rapor tarihi, doksanların başı ve gelinen noktaya dikkat ediniz...
Yılmaz Polat, kitabında, ABD gizli servisi adına Türkiye'de oyun kuran muhteremin adını da veriyor: Graham Fuller. Bakınız bu Bay Fuller kimmiş?..
"Yirmi yıl CIA Ortadoğu bölge sorumlusu oldu. 1964-67 arası Türkiye'deki CIA şefi oldu, ülkesine dönünce CIA'nın Ulusal İstihbarat Kurulu Başkan Yardımcılığı'na kadar yükseldi. Türkiye'ye ilgisi hiçbir zaman azalmadı. Ekmeğini Türkiye'deki Müslümanlıkla oynayarak kazandı. Başının üzeri keldi, yan taraftan uzattığı saçları ve uzun sakalıyla ajanlığını gizlemeye ve kendisine bir entelektüel görünümü vermeye çalıştı. Sakallı hali, Türkiye'deki aşırı dincilerin de hoşuna gitti; Kürt ve İslam uzmanı oldu. Türk-Kürt-İslam sentezini birleştirip Türkiye'nin jeopolitik yapısını irdeledi. CIA'dan emekli olduktan sonra da bağlantısını kesmedi. Merkezi Kaliforniya'da olan Rand Corporation adlı araştırma kurumunda bölge uzmanı olarak çalışmaya başladı ve kendisi iyice Türkiye'deki İslam'a verdi. Yazdığı raporlar, tarikatlar için umut ışığı, Türkiye'de şeriat rejimini görmek isteyenler için yol haritası oldu..."
Bundan sonraki satırlar sizlere "pek tanıdık" gelecektir!..
"Graham Fuller, 1920'lerde Türkiye'nin ayakta kalma mücadelesi sırasında Atatürk'ün tarihsel rolüne çok büyük saygı duyduğunu; ancak George Washington, Nehru, Lenin ve Gandi gibi liderlerin bile sonsuza kadar yaşayabilecek bir ürün vermediğini ve zaman içinde belleklerden silinebileceklerini söylüyordu. Fuller'e göre İncil ve Kur’an kalıcıydı. Liderler ölüyor; önce bedenleri, zaman içinde de düşünceleri yok oluyordu. Oysa Kur’an ve İncil yaşıyordu.
Geçmişteki radikal laiklik politikaları döneminde İslam'ın yaşamımızdan nasıl dışlanacağı adeta bir fikri sabit haline gelmişti. Bence bu, bugün daha az lazım olan bir tepki.
Fuller’in sözleri, soğuk savaş sonrası CIA'nın dikkatlerini Türkiye'ye çevireceğinin önemli işaretiydi. Belli ki yeni çalışmalar, İslam ve Kürtçülük ağırlıklı olacaktı.
Fuller'in iddiasına göre, Türkiye'nin sorunu Atatürkçülük'ten kaynaklanıyordu..."
Kitaba yarın devam edeceğim...
Behiç Kılıç
Kaynak: İlk-Kurşun
Kitap yazıyor...
Yazdığı kitaplarda da, doğruları yansıtıyor... Son kitabı "CIA’nın Muteber Adamı" Ulus Dağı Yayınları tarafından basılıp piyasaya sürüldü. Mutlaka okumalısınız. Ben, lafı uzatmadan kitaptan bazı bölümleri sunacağım.
Polat, kitabında ABD derininin bir "Çalışma dosyasını" şöyle tanıtıyor...
"Siyahla karalanmış sayfalarda, ad verilmeden "16 No'lu ülke" olarak tanıtılan bir ülke vardı. "16 No'lu ülke", Türkiye idi..."
Şimdi bu "16 nolu ülke" ile ilgili olarak, 1992 yılında CIA'nın hazırladığı bir Kürt raporunda "En Muhtemel Senaryo" bölümünden satırlara bakalım...
"Türkiye'deki, Irak'taki ve daha az bir düzeyde de İran'daki Kürtler'in, merkezi hükümetlerden daha çok özerklik ve siyasal olarak tanınma isteklerini sürdürmelerini bekliyoruz. Ancak onlar her üç durumda, özellikle kendi ulusal davaları çerçevesinde hareket edeceklerdir. Zamanla ortak çıkarılan, genişledikçe ve birbirlerine bağımlılıkları artıkça, işbirliği yapmaları da daha önemli bir hale gelebilir. Ancak kısa dönemde bunun yapılmasını önemli gerginlikler ve rekabetler olduğunu görüyoruz. Bütün bunlara bakarak, Iraklı Kürtler daha güçlü bir durumda olacaktır. Çekiç Güç'ün varlığı sürdükçe, Bagdat'ta güçlü bir merkezi hükümet kurulsa bile, Kürtler kendi kurdukları yeni kurumları ve oldu bittiye getirdikleri otonomiyi korumayı başaracaklardır."
Rapor tarihi, doksanların başı ve gelinen noktaya dikkat ediniz...
Yılmaz Polat, kitabında, ABD gizli servisi adına Türkiye'de oyun kuran muhteremin adını da veriyor: Graham Fuller. Bakınız bu Bay Fuller kimmiş?..
"Yirmi yıl CIA Ortadoğu bölge sorumlusu oldu. 1964-67 arası Türkiye'deki CIA şefi oldu, ülkesine dönünce CIA'nın Ulusal İstihbarat Kurulu Başkan Yardımcılığı'na kadar yükseldi. Türkiye'ye ilgisi hiçbir zaman azalmadı. Ekmeğini Türkiye'deki Müslümanlıkla oynayarak kazandı. Başının üzeri keldi, yan taraftan uzattığı saçları ve uzun sakalıyla ajanlığını gizlemeye ve kendisine bir entelektüel görünümü vermeye çalıştı. Sakallı hali, Türkiye'deki aşırı dincilerin de hoşuna gitti; Kürt ve İslam uzmanı oldu. Türk-Kürt-İslam sentezini birleştirip Türkiye'nin jeopolitik yapısını irdeledi. CIA'dan emekli olduktan sonra da bağlantısını kesmedi. Merkezi Kaliforniya'da olan Rand Corporation adlı araştırma kurumunda bölge uzmanı olarak çalışmaya başladı ve kendisi iyice Türkiye'deki İslam'a verdi. Yazdığı raporlar, tarikatlar için umut ışığı, Türkiye'de şeriat rejimini görmek isteyenler için yol haritası oldu..."
Bundan sonraki satırlar sizlere "pek tanıdık" gelecektir!..
"Graham Fuller, 1920'lerde Türkiye'nin ayakta kalma mücadelesi sırasında Atatürk'ün tarihsel rolüne çok büyük saygı duyduğunu; ancak George Washington, Nehru, Lenin ve Gandi gibi liderlerin bile sonsuza kadar yaşayabilecek bir ürün vermediğini ve zaman içinde belleklerden silinebileceklerini söylüyordu. Fuller'e göre İncil ve Kur’an kalıcıydı. Liderler ölüyor; önce bedenleri, zaman içinde de düşünceleri yok oluyordu. Oysa Kur’an ve İncil yaşıyordu.
Geçmişteki radikal laiklik politikaları döneminde İslam'ın yaşamımızdan nasıl dışlanacağı adeta bir fikri sabit haline gelmişti. Bence bu, bugün daha az lazım olan bir tepki.
Fuller’in sözleri, soğuk savaş sonrası CIA'nın dikkatlerini Türkiye'ye çevireceğinin önemli işaretiydi. Belli ki yeni çalışmalar, İslam ve Kürtçülük ağırlıklı olacaktı.
Fuller'in iddiasına göre, Türkiye'nin sorunu Atatürkçülük'ten kaynaklanıyordu..."
Kitaba yarın devam edeceğim...
Behiç Kılıç
Kaynak: İlk-Kurşun
13 Eylül 2007
18 Temmuz 2007
Atatürk Bir Düş müydü?
Herkes Atatürk'ü övüyor, herkes "izindeyiz" diye yırtınıyor, herkes "o en büyük adam" diyor, herkes "Atam neredesin, neden bizi bıraktın" diye ağlıyor, herkes, herkes, herkes Atatürk yolunda safında, ülküsünde, ardında!...
İki Alman öğrencisi gelmiş yurdumuza. Dinlemişler, konuşmuşlar. Herkes Atatürk'ü göklere çıkarıyor, herkes onu babası gibi seviyor. Sonra bir bakmışlar ki herkes Atatürk'ün düşüncelerine, görüşlerine, ilkelerine, ülküsüne ters yolda gitmekte birbiri ile yarışıyor! En sağcısından, kendini en solcu bilene dek! Çıkamamışlar işin içinden. Sonra sormuşlar Türk arkadaşlarına "Neden ölümünden otuz yıl sonra bile O'nu bu kadar seviyorsunuz da O'nun söylediklerine böylesine kulak asmıyorsunuz?"
Batı kafası bunu sorar işte. Hem sormakla da kalmaz yanıtını da bekler. Biz de düşünürüz; ama işimize de gelmez, çıkarımızı bozar diye vazgeçeriz yanıt aramaktan. Yaşar gideriz gündelik hayatımızı. 10 Kasım oldu mu başlarız çığlıklar atmaya, göz yaşları dökmeye, söylevler çekmeye. Evet sıkılmadan yaparız bunu...
1950-1960ların partizan bir valisi, genç devrimcilerin başkaldırışları karşısında şöyle demişti: "Atatürkçüymüşler! Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği kuşak bizleriz, onlar değil." Böyledir, hem Atatürk'ü kimseye kaptırmayacaklar, hem de Atatürk'ü tarih sayfalarından kazıyacaklar. Cumhuriyet yıldönümlerinde Arap harfli sloganlarla geçit törenleri yapılacak. Politikanın çirkin kişileri oy uğruna "Muhammed-i düzen" getireceklerini söyleyecek. Yobaz gazeteleri Atatürkçülüğü gavurluğun eşi sayacak. Kendini aşırı solcu sayan romancılar, bilim adamları sinsi sinsi Atatürk'ten kalan kemikleri kemirecek... Sonra ölüm günü geldi mi söylevler! Ne zamana dek, o günün akşamına dek! Sonra yok, Atatürkçülükleri o kadar işte. Eski yıllarda Atatürk için neler yazmışlar, neler demişler. İşte Bayar ortada "Atatürk seni sevmek ibadettir" özdeyişini o bulmamış mıydı? Söylüyorlar; ama inanmadan, benimsemeden, uygulamak istediğini duymadan...
Öyle günler oluyor ki, öyle olaylarla karşılaşıyoruz ki, kişi kendi kendine sormadan edemiyor: Bu ülkede Atatürk diye büyük bir adam gerçekten yaşadı mı?
Sanki toplumca bir düş görmüşüz, sonra uyanıvermişiz. Öyle güzel bir düşten sonra uyanmak, gerçek bir kabus. Atatürk bir düş müydü sahi? Çevreme bakıyorum, düş değil, bir zamanların gerçeği. Düş değilse de bir zamanların gerçeği ancak. Geçmiş, gitmiş, unutulmuş. Adı kalmış o kadar. Ne ilkeleri, ne inancı, ne de arkadaşları!
Bayramlar, söylevler, törenler, demeçler... Bunlar bir şey değil. Temel sorunlara inmeden, Atatürkçülüğü bir fikir ve inanç bütünü, bir öğreti, bir toplum düzeni olarak ele almadan ne dense yararsızdır. İçi boş kalıplardır bunlar. O kalıpları doldurmak, Atatürkçülüğün özünü korumak gerek. Atatürkçülüğü ödüncülerden, rötuşçulardan, inkarcılardan, Ulu hakancılardan, kendilerini sol sayıp en gerici düşünce ve davranışlardan kaçınmayanların elinden çekip almak gerek. Atatürkçülüğü düş olmaktan korumak gerek...
Oktay AKBAL
Atatürk Yaşadı mı? - Cumhuriyet Yayınları
İki Alman öğrencisi gelmiş yurdumuza. Dinlemişler, konuşmuşlar. Herkes Atatürk'ü göklere çıkarıyor, herkes onu babası gibi seviyor. Sonra bir bakmışlar ki herkes Atatürk'ün düşüncelerine, görüşlerine, ilkelerine, ülküsüne ters yolda gitmekte birbiri ile yarışıyor! En sağcısından, kendini en solcu bilene dek! Çıkamamışlar işin içinden. Sonra sormuşlar Türk arkadaşlarına "Neden ölümünden otuz yıl sonra bile O'nu bu kadar seviyorsunuz da O'nun söylediklerine böylesine kulak asmıyorsunuz?"
Batı kafası bunu sorar işte. Hem sormakla da kalmaz yanıtını da bekler. Biz de düşünürüz; ama işimize de gelmez, çıkarımızı bozar diye vazgeçeriz yanıt aramaktan. Yaşar gideriz gündelik hayatımızı. 10 Kasım oldu mu başlarız çığlıklar atmaya, göz yaşları dökmeye, söylevler çekmeye. Evet sıkılmadan yaparız bunu...
1950-1960ların partizan bir valisi, genç devrimcilerin başkaldırışları karşısında şöyle demişti: "Atatürkçüymüşler! Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği kuşak bizleriz, onlar değil." Böyledir, hem Atatürk'ü kimseye kaptırmayacaklar, hem de Atatürk'ü tarih sayfalarından kazıyacaklar. Cumhuriyet yıldönümlerinde Arap harfli sloganlarla geçit törenleri yapılacak. Politikanın çirkin kişileri oy uğruna "Muhammed-i düzen" getireceklerini söyleyecek. Yobaz gazeteleri Atatürkçülüğü gavurluğun eşi sayacak. Kendini aşırı solcu sayan romancılar, bilim adamları sinsi sinsi Atatürk'ten kalan kemikleri kemirecek... Sonra ölüm günü geldi mi söylevler! Ne zamana dek, o günün akşamına dek! Sonra yok, Atatürkçülükleri o kadar işte. Eski yıllarda Atatürk için neler yazmışlar, neler demişler. İşte Bayar ortada "Atatürk seni sevmek ibadettir" özdeyişini o bulmamış mıydı? Söylüyorlar; ama inanmadan, benimsemeden, uygulamak istediğini duymadan...
Öyle günler oluyor ki, öyle olaylarla karşılaşıyoruz ki, kişi kendi kendine sormadan edemiyor: Bu ülkede Atatürk diye büyük bir adam gerçekten yaşadı mı?
Sanki toplumca bir düş görmüşüz, sonra uyanıvermişiz. Öyle güzel bir düşten sonra uyanmak, gerçek bir kabus. Atatürk bir düş müydü sahi? Çevreme bakıyorum, düş değil, bir zamanların gerçeği. Düş değilse de bir zamanların gerçeği ancak. Geçmiş, gitmiş, unutulmuş. Adı kalmış o kadar. Ne ilkeleri, ne inancı, ne de arkadaşları!
Bayramlar, söylevler, törenler, demeçler... Bunlar bir şey değil. Temel sorunlara inmeden, Atatürkçülüğü bir fikir ve inanç bütünü, bir öğreti, bir toplum düzeni olarak ele almadan ne dense yararsızdır. İçi boş kalıplardır bunlar. O kalıpları doldurmak, Atatürkçülüğün özünü korumak gerek. Atatürkçülüğü ödüncülerden, rötuşçulardan, inkarcılardan, Ulu hakancılardan, kendilerini sol sayıp en gerici düşünce ve davranışlardan kaçınmayanların elinden çekip almak gerek. Atatürkçülüğü düş olmaktan korumak gerek...
Oktay AKBAL
Atatürk Yaşadı mı? - Cumhuriyet Yayınları
26 Haziran 2007
Unutturulan Atatürk
Atatürkçülük ne demektir?
Atatürkçülük, kısaca ulusal bağımsızlık ve ulusal onur demektir. Atatürkçülük, özetle antiemperyalist bir kurtuluş savaşını başlatan ve sürdüren bir eylem ve öğretidir.
Amacımız, ulusal sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve ulusal tam bağımsızlığımızı sağlamaktır. Buna engel olmak üzere karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun hiç duraksamadan çarpışırız ve başarı kazanırız. Bu konuda karar ve inancımız kesindir.
Atatürkçülüğü, "tam bağımsızlık" inancından ayırmanın ve çok yönlü uluslararası ipotekleri "Atatürkçülük" adına savunmanın hiç olanağı yoktur. Kurtuluş Savaşı'nın başlarında Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin bütün programlarına dayanağı, şu iki temeldir: Tam bağımsızlık, kayıtsız koşulsuz ulusal egemenlik!..
Tam bağımsızlık demek, elbette, siyaset, maliye, iktisat, adalet, askerlik, kültür gibi her alanda tam bağımsızlık ve özgürlük demektir. Bu saydıklarımın herhangi birinde bağımsızlıktan yoksunluk, ulusun ve ülkenin gerçek anlamı ile bütün bağımsızlığından yoksunluğu demektir. Biz, bunu sağlamadan ve elde etmeden başarıya ve esenliğe erişeceğimiz kanısında değiliz...
İşte Atatürk budur, işet "Atatürkçülük" budur...
Kurtuluş Savaşı, kökeninde "antiemperyalist" ve "antikapitalist" düşüncelerin kutsal harcını taşır:
Biz bu hakkımızı saklı tutmak, bağımsızlığımızı emin bulundurmak için genel kurulumuzca, ulusal kurulumuzca bizi mahvetmek isteyen emperyalizme karşı ve bizi yutmak isteyen kapitalizme karşı kavga vermeyi uygun gören bir yolu izleyen insanlarız.
Bu sözleri söyleyen ve her adımında ulusal bağımsızlığı, devrimci ve ilerici bir dünya görüşü ile sağlayıp pekiştiren Atatürk'ü bugün içine itildiğimiz ekonomik tutsaklığın temeli ve adı gibi görmek, Atatürk'e ve Atatürkçülüğe karşı yapılabilecek en ağır ve de en sinsi saldırıdır.
Atatürkçülük bağımsızlık demektir, Atatürkçülük ulusal onur demektir, Atatürkçülük devrimcilik demektir. Kurtuluş Savaşımızın ve ulusal devrimlerimizin önderi Mustafa Kemal, bugünkü emperyalist ilişkileri daha o günden görmekteydi:
Karşılıklı güvenlik ve esenlik, bütün dünya uluslarının üzerinde titremesi gereken bir mutluluk ilkesidir. Ancak bu ilke bütün uluslar için gerçekleşmedikçe, genel bir barışma sağlamaktan çok, sömürülmek istenen birtakım uluslara karşı, bir takım güçlü ulusların yeni davranış ve ayrıcalıklar kazanmasını sağlamak niteliğinde görülse yeridir. Hele uluslararası silah alışverişinin, birtakım ulusların denetimi altında tutulmasını sağlayacak önlemlerin alınması bu kuşkuyu artırmaktadır...
Unutturulan, unutturulmak istenen Atatürk ve Atatürkçülük budur! Televizyon ekranlarında Türk halkına tanıtılmayan, anımsatılmayan sözler de işte bu sözlerdir:
Biz Batı emperyalistlerine karşı yalnız kurtuluş ve bağımsızlığımızı korumakla yetinmiyoruz. Aynı zamanda Batı emperyalistlerin güçleri ve bilinen her aracı ile Türk ulusunu emperyalizme araç yapmak istemelerine engel oluyoruz. Böylece bütün insanlığa hizmet ettiğimiz kanısındayız...
"Ezilen uluslar bir gün ezen ulusları yok edeceklerdir" diyen Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü, yeniden ezilen ulusların, Asya ve Afrika halklarının bayrağı yapmak, biz Atatürkçülerin, biz devrimcilerin namus borçlarıdır.
Bütün dünya bilsin ki benim için tek yanlılık vardır. Cumhuriyet yanlılığı, düşünsel ve sosyal devrim yanlılığı...
Atatürk'ün bütün dünyaya duyurduğu bu ilerici ve devrimci düşünceleri ne yazık ki, ülkeyi Atatürk'ten sonra yöneten, yönettiğini sanan politikacılar eliyle hançerlendi ve Atatürk, gerçek nitelikleri ile değil, beylik anma törenlerinin donmuş kalıpları olarak tanıtılmak ve benzetilmek istendi.
Atatürk'ü hiç olmazsa bu yıl, gerçek nitelikleri ile tanıtabilirsek, geçmiş dönemlerin ihanetleri bir ölçüde unutulmuş olur. Kurtuluş Savaşı'nın yüce önderini "Atatürk Yılı"nda inançla selamlıyoruz:
Hoş gelişler ola Mustafa Kemal Paşa...
Uğur Mumcu - Cumhuriyet, 6 Ocak 1981
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)