Başbakan Erdoğan, AKP 3. Olağan Kongresi’nde AKP’nin manevi tavrını şu cümleler ile çizdi : ''Seversiniz sevmezseniz, beğenirsiniz beğenmezsiniz, görüşlerini kabul edersiniz etmezsiniz... Ama Ahmedi Hani'siz, Bitlisli Said-i Nursi'siz bir Türkiye'nin maneviyatı noksan kalır''
Ahmedi Hani, Ahmet Kaya, Nazım Hikmet gibi Başbakan’ın adını andığı isimler bir yana Saidi-Nursi’nin adını anması Atatürkçü çevreleri kızdırdı. Bunun nedeni Said-i Nursi’nin eserlerinde sıklıkla bahsettiği “Deccal” kavramı ile Atatürk’ü işaret ettiği iddiası.
İslami literatürde “Deccal” en ağır hakaret sayılan ifadelerden biri. Deccal; yalan söyleyen, aldatan, karıştıran kişi anlamına gelir. İslami fikriyata göre Deccal’in ortaya çıkması kıyamet alametlerinden biri olarak da görülüyor.
Said-i Nursi’nin Deccal teorisini oluşturan satırlar şöyle sıralanabilir:
“Ben bir manevi alemde, İslam Deccalini gördüm. Yalnız bir tek gözünde teshirce bir manyetizma gözümle müşahade ettim ve onu bütün bir münkir bildim. İşte bu inkarı mutlaktan çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata hücum eder.(...) Fakat kahraman ve mücahit ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur–u iman ve Kur’an ışığıyla hakikat–i hal–i göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılıyor.” (Şualar458–459,Siracun Nur 247)
Saidi Nursi, başlangıçta şifreli olarak işaret ettiği Deccal’in kim olduğunu daha sonra şöyle anlatıyor:
“Ölmüş gitmiş dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis–i Şerif’in ihbariyle Kur’an’a zararlı bir adam çıkacak demiştim. Sonra Mustafa Kemal’in o adam olduğunu zaman gösterdi." (Emirdağ Lahikası I/278, Yirmiyedinci mektuptan Sabık Reis–i Cumhur’a ve üç makama gönderilen istida)
Saidi Nursi, Mustafa Kemal’e yönelik Deccal suçlamasında daha da ileri giderek şunları yazar:
“...Lozan Muahedesinde söz veren ve pek şiddetli ve dehşetli hücumlarına rağmen hiçbir hakiki Müslüman Türk’ü Protestan yapamayan ve Millet–i İslam için pek zararlı olduğunu ef’aliyle ispat eden ve Hadis– Şerif’in haber verdiği o müthiş şahıs kendisi olduğunu(yani Deccal, y.n) hayat ve mematiyle gösteren Mustafa Kemal’e bir mahrem eserde ‘din yıkıcı Süfyan’ dediğimizi (...)” (Emirdağ Lahikası I,50–51;Yirmiyedinci Mektuptan Mahkeme–i Kübra’ya Şekva ve Müdafaatın Bir Haşiyesi olan Parçanın Hülasasıdır, Ayrıca Müdafaalar, 226–227)
İşte Başbakan’ın Said-i Nursi’ye yönelik atıfları bu nedenle Atatürkçüler’i kızdırdı.
Kaynak: OdaTV
OdaTV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
OdaTV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
07 Ekim 2009
22 Mart 2009
Bu Haberi Neden Sakladınız?
Son günlerde gazetecilikle ilgili bazı etik sorunlar yeniden masaya yatırıldı.
Önce yasaya aykırı telefon dinlemeleri, ses kayıtları nasıl yayınlanmalı, bu konuyla ilgili kamu yararı kıstası tartışıldı.
Daha sonra Sabah genel yayın yönetmeni Erdal Şafak’ın ellerine geçen “bomba” bir ekonomi haberini ülke menfaatlerine zarar vereceği gerekçesiyle yayınlamadıklarını yazması başka bir tartışma yarattı. Birçok yazar da bu konudaki fikirlerini açıkladılar.
Ama bugün bu tartışmaların tamamen nafile olduğunu, aslında gazetelerin haber değerlendirmesinde bugün artık tamamen siyasi eğilimlerin hakim olduğunu gösteren tipik ve somut bir örnekle karşı karşıya kaldık.
Haber şu:
Kayseri Garnizon Komutanlığında iki astsubay komutanlığın bilgisayar sistemine girerek sahte emir kaydederken suçüstü yakalandılar. Astsubaylardan biri Fethullah Gülen cemaatine bağlı Işık evlerindeki “ağabeyleri” tarafından yönlendirildiğini itiraf etti.
Şimdi bu haberin hangi gazeteler tarafından nasıl değerlendirildiğine bir bakalım:
Birinci sayfadan görenler:
Posta
Hürriyet
Milliyet
Vatan
Akşam
Habertürk
Sözcü
Cumhuriyet
Yeniçağ
Radikal
Tercüman
Birgün
Birinci sayfadan görmeyenler:
Sabah
Zaman
Türkiye
Star
Yeni Şafak
Bugün
Güneş
Takvim
Milli Gazete
Vakit
Taraf
Yeni Asya
Şu tablo medyanın bugünkü durumunun çok çarpıcı bir örneğidir.
Haberi bir kez daha tekrarlamakta yarar var: Ülke savunmasıyla görevli olan Türk Silah Kuvvetlerinde (kim tarafından sokulmuş olursa olsun) iki köstebek beşinci kol faaliyeti yürütürken yakalanıyorlar ve suçlarını itiraf ediyorlar.
Bu olayın haber değerinin tartışılacak bir yanı var mıdır?
Demek ki aslında gazetecilik, kamu yararı, ülke menfaatleri falan filen tamamen lafı güzaftır.
Bu olayın gazetecilikle ve haber değerlendirmesiyle, kamu yararıyla bir ilgisi yoktur.
Bu manzara, siyasi iktidarın ülkeyi de, medyayı da ikiye bölmüş olmasının manzarasıdır.
Kaynak: OdaTV
Önce yasaya aykırı telefon dinlemeleri, ses kayıtları nasıl yayınlanmalı, bu konuyla ilgili kamu yararı kıstası tartışıldı.
Daha sonra Sabah genel yayın yönetmeni Erdal Şafak’ın ellerine geçen “bomba” bir ekonomi haberini ülke menfaatlerine zarar vereceği gerekçesiyle yayınlamadıklarını yazması başka bir tartışma yarattı. Birçok yazar da bu konudaki fikirlerini açıkladılar.
Ama bugün bu tartışmaların tamamen nafile olduğunu, aslında gazetelerin haber değerlendirmesinde bugün artık tamamen siyasi eğilimlerin hakim olduğunu gösteren tipik ve somut bir örnekle karşı karşıya kaldık.
Haber şu:
Kayseri Garnizon Komutanlığında iki astsubay komutanlığın bilgisayar sistemine girerek sahte emir kaydederken suçüstü yakalandılar. Astsubaylardan biri Fethullah Gülen cemaatine bağlı Işık evlerindeki “ağabeyleri” tarafından yönlendirildiğini itiraf etti.
Şimdi bu haberin hangi gazeteler tarafından nasıl değerlendirildiğine bir bakalım:
Birinci sayfadan görenler:
Posta
Hürriyet
Milliyet
Vatan
Akşam
Habertürk
Sözcü
Cumhuriyet
Yeniçağ
Radikal
Tercüman
Birgün
Birinci sayfadan görmeyenler:
Sabah
Zaman
Türkiye
Star
Yeni Şafak
Bugün
Güneş
Takvim
Milli Gazete
Vakit
Taraf
Yeni Asya
Şu tablo medyanın bugünkü durumunun çok çarpıcı bir örneğidir.
Haberi bir kez daha tekrarlamakta yarar var: Ülke savunmasıyla görevli olan Türk Silah Kuvvetlerinde (kim tarafından sokulmuş olursa olsun) iki köstebek beşinci kol faaliyeti yürütürken yakalanıyorlar ve suçlarını itiraf ediyorlar.
Bu olayın haber değerinin tartışılacak bir yanı var mıdır?
Demek ki aslında gazetecilik, kamu yararı, ülke menfaatleri falan filen tamamen lafı güzaftır.
Bu olayın gazetecilikle ve haber değerlendirmesiyle, kamu yararıyla bir ilgisi yoktur.
Bu manzara, siyasi iktidarın ülkeyi de, medyayı da ikiye bölmüş olmasının manzarasıdır.
Kaynak: OdaTV
Etiketler:
Cumhuriyet Gazetesi,
Fethullah Gülen,
Hürriyet Gazetesi,
OdaTV,
Sabah Gazetesi,
Taraf Gazetesi,
Vakit Gazetesi,
Vatan Gazetesi,
Yeni Şafak Gazetesi,
Zaman Gazetesi
16 Şubat 2009
Türkiye'nin En Yüksek Maaşlı Gazetecisi Fehmi Koru mu?
Takip edenler bilir; Fehmi Koru Odatv.com’a “Başka sorunuz var mıydı” demiş, biz de sorularımızı yöneltmiştik. Ancak Koru’dan bir türlü ‘çıt’ çıkmadı.
Ne sormuştuk; hatırlayalım.
Koru’nun, Yeni Şafak’ta çift kimliğiyle kaleme aldığı yazıların dışında 4 ayrı televizyon kanalında program yaptığını yazdık. Bu haliyle, medyanın en çok kazanan isminin kendisinin olup olmadığını ve bu bağlantılarını neye borçlu olduğunu sorduk. Ancak; Fehmi Koru bu soruları bir türlü cevaplamadı ya da cevaplayamadı.
Sayın Fehmi Koru,
Sizden bir yanıt gelmeyince, iş başa düştü ve ben tek tek araştırdım, ilginç rakamlara da ulaştım.
Araştırmalarıma göre siz;
ATV’den program başına haftalık 8 Bin TL, yani aylık 32 Bin TL;
TRT’den program başına haftalık 2 Bin 400 TL, yani aylık 9 Bin 600 TL;
Kanal 7’den aylık 11 Bin TL;
Kanal 24’ten program başına haftalık 5 Bin 500 TL, yani aylık 22 Bin TL;
Yeni Şafak’taki yazılarınızdan ise (Fehmi Koru ve Taha Kıvanç imzalı); eğer zam gelmemiş ise aylık 15 Bin Euro (yaklaşık 31 Bin TL) alıyorsunuz.
Bu rakamları topladığımızda; aylık size gelen maaş 105 Bin 600 TL olarak görünüyor. Bunlar benim bulduğum sonuçlar, eminim ki siz daha çok kazanıyorsunuzdur.
Sayın Koru,
Gelin şu gerçek rakamları açıklayınız. Benim yazdıklarım devede kulaktır, kim bilir…
Meselenin diğer boyutuna da gelelim.
Sayın Koru,
Sizi bu kadar vazgeçilmez kılan nedir? Köşk’e olan yakınlığınız mı? Böylesine iddialar sürekli konuşuluyor kulislerde. Halbuki siz değil miydiniz yıllarca; Köşk’le ilişkilerinden dolayı gazetecileri, gazetecilerle ilişkilerinden dolayı da Köşk’ü sert bir dille eleştiren?
Kendi arşivinize bakınız; ne diyorsunuz dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel için:
“Süleyman Demirel ise basınla 'seçmeci' bir ilişki düzeni kurdu; etkinliklerini izlemesine, gezilerine katılmasına izin verdiği gazetecilerden 'uyum' bekliyor, beklediği gibi davranmayanı gözünün önünden uzaklaştırıyor. Eğer o gazetecinin çalıştığı kurumu da listeden düşmeseydi gazeteci adı silmesi önemsiz sayılabilirdi; ancak Çankaya kapıları, cumhurbaşkanlığı gezileri sevmediği basın mensuplarını çalıştıran gazetelere sımsıkı kapalı... "Devlet rutin dışı işler de yapar" sözüne itiraz etmesi beklenenler bunu yaptıklarında kendilerine sağlanan kolaylıkların ortadan kalkacağını biliyorlar; suskun kalmalarında bu ruh hâlinin rolü acaba ne kadar? Tuttuğu yazarlar veya sevmediği gazeteciler için patronlar nezdinde devreye girdiği söylentilerinin doğruluğunu kanıtlayabilecek durumda değilim... (15 Şubat 2000 / Yeni Şafak)”
Yetmedi mi? Siz değil miydiniz sürekli olarak gazetecilerin angaje olmasını eleştiren? Bakınız bu da 4 Mayıs 2000 tarihli Yeni Şafak yazınızdan bir bölüm:
“Devletin ve siyasilerin medyayla ilişkileri bir süredir tuhaflaştı; meslek kuruluşları ses çıkarmadığı, dayanışmaya girmediği için denge daha da bozularak devam ediyor. 'Basın toplantısı', adı üstünde, halkın haber alma hakkını kullanan bütün yayın organlarına açık olmak zorunda; ancak, başbakan medyayla buluşma adı altında evinde bir toplantı düzenliyor ve kendi seçtiği gazetecileri oraya çağırıyor. Sorsanız, "Evim değil mi, canımın istediğini çağırırım" diyecek...”
Sayın Koru,
Örnekler çoğaltılabilir, gerek yok. İşte sizin – benim araştırdığım kadarıyla- medyadan kazandığınız paralar, işte yıllar önce yazdığınız yazılar.
Şimdi tekrar soruyorum:
Türkiye’nin en yüksek maaşlı gazetecisi siz misiniz?
Gelin gerçek rakamları açıklayınız da, bu sorunun cevabını hep birlikte öğrenelim.
Barış Pehlivan - OdaTV
Ne sormuştuk; hatırlayalım.
Koru’nun, Yeni Şafak’ta çift kimliğiyle kaleme aldığı yazıların dışında 4 ayrı televizyon kanalında program yaptığını yazdık. Bu haliyle, medyanın en çok kazanan isminin kendisinin olup olmadığını ve bu bağlantılarını neye borçlu olduğunu sorduk. Ancak; Fehmi Koru bu soruları bir türlü cevaplamadı ya da cevaplayamadı.
Sayın Fehmi Koru,
Sizden bir yanıt gelmeyince, iş başa düştü ve ben tek tek araştırdım, ilginç rakamlara da ulaştım.
Araştırmalarıma göre siz;
ATV’den program başına haftalık 8 Bin TL, yani aylık 32 Bin TL;
TRT’den program başına haftalık 2 Bin 400 TL, yani aylık 9 Bin 600 TL;
Kanal 7’den aylık 11 Bin TL;
Kanal 24’ten program başına haftalık 5 Bin 500 TL, yani aylık 22 Bin TL;
Yeni Şafak’taki yazılarınızdan ise (Fehmi Koru ve Taha Kıvanç imzalı); eğer zam gelmemiş ise aylık 15 Bin Euro (yaklaşık 31 Bin TL) alıyorsunuz.
Bu rakamları topladığımızda; aylık size gelen maaş 105 Bin 600 TL olarak görünüyor. Bunlar benim bulduğum sonuçlar, eminim ki siz daha çok kazanıyorsunuzdur.
Sayın Koru,
Gelin şu gerçek rakamları açıklayınız. Benim yazdıklarım devede kulaktır, kim bilir…
Meselenin diğer boyutuna da gelelim.
Sayın Koru,
Sizi bu kadar vazgeçilmez kılan nedir? Köşk’e olan yakınlığınız mı? Böylesine iddialar sürekli konuşuluyor kulislerde. Halbuki siz değil miydiniz yıllarca; Köşk’le ilişkilerinden dolayı gazetecileri, gazetecilerle ilişkilerinden dolayı da Köşk’ü sert bir dille eleştiren?
Kendi arşivinize bakınız; ne diyorsunuz dönemin Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel için:
“Süleyman Demirel ise basınla 'seçmeci' bir ilişki düzeni kurdu; etkinliklerini izlemesine, gezilerine katılmasına izin verdiği gazetecilerden 'uyum' bekliyor, beklediği gibi davranmayanı gözünün önünden uzaklaştırıyor. Eğer o gazetecinin çalıştığı kurumu da listeden düşmeseydi gazeteci adı silmesi önemsiz sayılabilirdi; ancak Çankaya kapıları, cumhurbaşkanlığı gezileri sevmediği basın mensuplarını çalıştıran gazetelere sımsıkı kapalı... "Devlet rutin dışı işler de yapar" sözüne itiraz etmesi beklenenler bunu yaptıklarında kendilerine sağlanan kolaylıkların ortadan kalkacağını biliyorlar; suskun kalmalarında bu ruh hâlinin rolü acaba ne kadar? Tuttuğu yazarlar veya sevmediği gazeteciler için patronlar nezdinde devreye girdiği söylentilerinin doğruluğunu kanıtlayabilecek durumda değilim... (15 Şubat 2000 / Yeni Şafak)”
Yetmedi mi? Siz değil miydiniz sürekli olarak gazetecilerin angaje olmasını eleştiren? Bakınız bu da 4 Mayıs 2000 tarihli Yeni Şafak yazınızdan bir bölüm:
“Devletin ve siyasilerin medyayla ilişkileri bir süredir tuhaflaştı; meslek kuruluşları ses çıkarmadığı, dayanışmaya girmediği için denge daha da bozularak devam ediyor. 'Basın toplantısı', adı üstünde, halkın haber alma hakkını kullanan bütün yayın organlarına açık olmak zorunda; ancak, başbakan medyayla buluşma adı altında evinde bir toplantı düzenliyor ve kendi seçtiği gazetecileri oraya çağırıyor. Sorsanız, "Evim değil mi, canımın istediğini çağırırım" diyecek...”
Sayın Koru,
Örnekler çoğaltılabilir, gerek yok. İşte sizin – benim araştırdığım kadarıyla- medyadan kazandığınız paralar, işte yıllar önce yazdığınız yazılar.
Şimdi tekrar soruyorum:
Türkiye’nin en yüksek maaşlı gazetecisi siz misiniz?
Gelin gerçek rakamları açıklayınız da, bu sorunun cevabını hep birlikte öğrenelim.
Barış Pehlivan - OdaTV
Etiketler:
ATV,
Fehmi Koru,
Kanal 24,
Kanal 7,
OdaTV,
Süleyman Demirel,
Taha Kıvanç,
TRT,
Yeni Şafak Gazetesi
13 Ocak 2009
11. Dalgada Kimler Gözaltına Alınacak?
Bugün (12 Ocak) yandaş medyada, "birileri" sanki düğmeye basmış gibi bundan sonra Ergenekon soruşturması kapsamında kimlerin gözaltına alınacağı açık açık yazıldı.
Sanki kamuoyunu hazırlama çalışmaları başlatılmıştı..
İşte neyin ne olacağını açıkça yazanlar...
Varan 1) Sabah Gazetesi’ne röportaj veren Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu -nereden biliyorsa- uzmanı olduğu Ergenekon Örgütü’nün şemasını anlattı. Bayramoğlu, Ergenekon’un bir ayağının medya içinde olduğunu şu sözlerle gösterdi: “İkincisi ise basın ayağı. 2004'ün en önemli olayı kamuoyu seferberliği etrafında yapılan basın organizasyonudur. Bu dönemde belli çizgideki TV kanalları pıtırak gibi ortaya çıktı. Bunların hangisinin kendiliğinden yayına başladığı, hangisinin de bu sistem için üretildiğini bilmek mümkün değil. Bir gazetenin yapılanması var; eskiden MİT'le, jandarma teşkilatıyla bağlantılı isimler burada birikti. Bu medya organizasyonun önemli bir ayağı da Cumhuriyet gazetesi. Bu işin merkezi.”
Varan 2) Taraf Gazetesi’ne röportaj veren Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür ise “kulağıma yeni çalınanlar” diyerek önümüzdeki dönem Ergenekon operasyonundaki gelişmeleri anlattı. Sabah Yazarı Mahmut Övür bir dahaki dalganın medyanın önemli isimlerini hedef alacağını, gözaltına alınanlar arasında eski bir Genelkurmay Başkanı'nın da olacağını söyledi. Mahmut Övür operasyon için şu ifadeyi kullandı: “Ergenekon’un medyada elemanları var. İddianameye ve örgüt şemasına baktığınızda medyada Ergenekon’la bağlantılı olduğu ileri sürülen çok üst düzeyde isimler var. Kimi halen genel yayın yönetmeni ve yönetici pozisyonunda bunların. Zaten Ergenekon kulislerinde konuşulanlara bakılırsa, önümüzdeki günlerde siyasileri ve medyayı içine alan yeni bir Ergenekon operasyonu daha bekleniyor.”
Bunların dışında Mahmut Övür, Ergenekon Operasyonu’nun ABD sayesinde yapıldığını, ABD’nin gönderdiği dosyalar sayesinde davanın yürütüldüğünü söyledi. Mahmut Övür son operasyon öncesinde de “Bedrettin Dalan nerede?” başlığı ile bir yazı yazmıştı. Bu da operasyonu Övür’ün önceden bildiği yorumlarına neden olmuştu.
Varan 3) Ergenekon hakkında söyledikleriyle sürekli yandaş medyanın gündeminde olan Tuncay Güney bu kez Show TV televizyonuna konuştu. Ve Güney bu kez Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ü işaret etti. Tuncay Güney, Ertuğrul Özkök’ün de gözaltına alınması gerektiğini söyledi.
Varan 4) Yeni Şafak gazetesi yazarı Tamer Korkmaz ise bugün “Hürriyet’in Korkusu” başlığı ile yazdığı yazıda Hürriyet gazetesinin Ergenekoncu olduğunu ve operasyonun büyümesi ile Hürriyet’e de dokunacağını iddia etti. Korkmaz’a göre Hürriyet gazetesi Ergenekoncu olduğu için soruşturmayı gölgeliyordu. Korkmaz şu ifadeleri kullandı: “Ergenekon örgütünün üzerine kararlılıkla gidildikçe Hürriyet'in, yayın yönetmeninin ve yazarlarının paçaları tutuşuyor. Günümüzde Ergenekon için “fasa fiso” diyenlerin başında “Hürriyet'in Kaptanı” geliyor. Hürriyet yazarları “Ergenekon Balonu” dedikçe topraktan “Ergenekon Bombaları” fışkırıyor!”
Varan 5) Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı da medyada Ergenekon'u saklamaya çalışan birilerinin olduğunu yazdı.
Varan 6) Zaman Gazetesi yazarı Mümtaz'er Türköne, Hürriyet Gazetesi'ni işaret ederek, gazetenin bazı yazarlarının Ergenekon operasyonunu önemsizleştirmeye çalıştığını belirtti.
Peki, tüm bunlar tesadüf mü?
Daha önce yazılanların tesadüf olmadığını gördük.
Yani birilerini düğmeye bastı ve 11.operasyonunun ilk hamlesi, psikolojik savaş başlatıldı.
Barış Terkoğlu - Odatv.com
Sanki kamuoyunu hazırlama çalışmaları başlatılmıştı..
İşte neyin ne olacağını açıkça yazanlar...
Varan 1) Sabah Gazetesi’ne röportaj veren Yeni Şafak yazarı Ali Bayramoğlu -nereden biliyorsa- uzmanı olduğu Ergenekon Örgütü’nün şemasını anlattı. Bayramoğlu, Ergenekon’un bir ayağının medya içinde olduğunu şu sözlerle gösterdi: “İkincisi ise basın ayağı. 2004'ün en önemli olayı kamuoyu seferberliği etrafında yapılan basın organizasyonudur. Bu dönemde belli çizgideki TV kanalları pıtırak gibi ortaya çıktı. Bunların hangisinin kendiliğinden yayına başladığı, hangisinin de bu sistem için üretildiğini bilmek mümkün değil. Bir gazetenin yapılanması var; eskiden MİT'le, jandarma teşkilatıyla bağlantılı isimler burada birikti. Bu medya organizasyonun önemli bir ayağı da Cumhuriyet gazetesi. Bu işin merkezi.”
Varan 2) Taraf Gazetesi’ne röportaj veren Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür ise “kulağıma yeni çalınanlar” diyerek önümüzdeki dönem Ergenekon operasyonundaki gelişmeleri anlattı. Sabah Yazarı Mahmut Övür bir dahaki dalganın medyanın önemli isimlerini hedef alacağını, gözaltına alınanlar arasında eski bir Genelkurmay Başkanı'nın da olacağını söyledi. Mahmut Övür operasyon için şu ifadeyi kullandı: “Ergenekon’un medyada elemanları var. İddianameye ve örgüt şemasına baktığınızda medyada Ergenekon’la bağlantılı olduğu ileri sürülen çok üst düzeyde isimler var. Kimi halen genel yayın yönetmeni ve yönetici pozisyonunda bunların. Zaten Ergenekon kulislerinde konuşulanlara bakılırsa, önümüzdeki günlerde siyasileri ve medyayı içine alan yeni bir Ergenekon operasyonu daha bekleniyor.”
Bunların dışında Mahmut Övür, Ergenekon Operasyonu’nun ABD sayesinde yapıldığını, ABD’nin gönderdiği dosyalar sayesinde davanın yürütüldüğünü söyledi. Mahmut Övür son operasyon öncesinde de “Bedrettin Dalan nerede?” başlığı ile bir yazı yazmıştı. Bu da operasyonu Övür’ün önceden bildiği yorumlarına neden olmuştu.
Varan 3) Ergenekon hakkında söyledikleriyle sürekli yandaş medyanın gündeminde olan Tuncay Güney bu kez Show TV televizyonuna konuştu. Ve Güney bu kez Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök’ü işaret etti. Tuncay Güney, Ertuğrul Özkök’ün de gözaltına alınması gerektiğini söyledi.
Varan 4) Yeni Şafak gazetesi yazarı Tamer Korkmaz ise bugün “Hürriyet’in Korkusu” başlığı ile yazdığı yazıda Hürriyet gazetesinin Ergenekoncu olduğunu ve operasyonun büyümesi ile Hürriyet’e de dokunacağını iddia etti. Korkmaz’a göre Hürriyet gazetesi Ergenekoncu olduğu için soruşturmayı gölgeliyordu. Korkmaz şu ifadeleri kullandı: “Ergenekon örgütünün üzerine kararlılıkla gidildikçe Hürriyet'in, yayın yönetmeninin ve yazarlarının paçaları tutuşuyor. Günümüzde Ergenekon için “fasa fiso” diyenlerin başında “Hürriyet'in Kaptanı” geliyor. Hürriyet yazarları “Ergenekon Balonu” dedikçe topraktan “Ergenekon Bombaları” fışkırıyor!”
Varan 5) Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı da medyada Ergenekon'u saklamaya çalışan birilerinin olduğunu yazdı.
Varan 6) Zaman Gazetesi yazarı Mümtaz'er Türköne, Hürriyet Gazetesi'ni işaret ederek, gazetenin bazı yazarlarının Ergenekon operasyonunu önemsizleştirmeye çalıştığını belirtti.
Peki, tüm bunlar tesadüf mü?
Daha önce yazılanların tesadüf olmadığını gördük.
Yani birilerini düğmeye bastı ve 11.operasyonunun ilk hamlesi, psikolojik savaş başlatıldı.
Barış Terkoğlu - Odatv.com
Ergenekon'un Kitabını Bir Amerikalı Yazdı
“Türkiye’de askeri hükümet Ankara’nın 10 yıl önce başlattığı Avrupa Birliği’ne katılma amacından vazgeçerek başvurusunu geri çekiyor, NATO üyeliğini askıya alıyor, Amerika’nın Türkiye topraklarındaki askeri üslerini kullanmasını yasaklıyor ve bundan böyle daha bağımsız bir dış siyaset izleyeceğini açıklayarak Rusya, Çin ve İran’la daha yakın diplomatik, ekonomik ve enerji bağları kuracağını ilan ediyor. Bunlara ek olarak, Kuzey Irak’ı karşısına alıyor.”
Amerika’nın korkulu rüyası bu.
Geçtiğimiz yıl içinde Amerika’nın dış siyasetini belirlemede en önemli kurumlardan biri olan neo-con Brookings Enstitüsü tarafından yayınlanan Winning Turkey, Türkiye’yi Kazanmak kitabında bu uyarı yapılıyor.
Kitabın yazarları Philip H. Gordon ve yakından tanıdığımız isim Ömer Taşpınar, doğru adımlar atılmadığı takdirde Amerika’nın Türkiye’yi kaybedeceği görüşünde.
Akıllarına gelen en korkunç senaryo da bu: “Bağımsız Türkiye”.
NATO’dan çıkma, Amerika-İsrail yerine Rusya, Çin ve İran gibi bölgesel güçlerle bağ kurma bugün Ergenekoncu diye tanıtılan paşaların, aydınların savunduğu yoldu.
Ergenekon Operasyonu gerçekten bir darbeye mi karşı, “Bağımsız Türkiye” idealine mi?
Amerika’nın Türkiye’de darbelerle bir sorunu olmadığını biliyoruz. 1980 darbesindeki rolleri, “Our boys did it!”, “Bizim çocuklar başardı!” yollu konuşmalarını hiçbirimiz unutmadık.
Sorunun yanıtı açık değil mi?
Söz konusu kitabın yazarlarını da tanıyalım. Philip H. Gordon; ABD’li bir akademisyen, Brookings Enstitüsü’nün Dış Politika Çalışmaları bölümü görevlisi ve Ulusal Güvenlik Konseyi eski Avrupa İşleri Direktörü. Ve vurgulanması gereken asıl önemli nokta; Gordon, ABD’nin yeni başkanı Obama’nın danışmanı. Philip H. Gordon ayrıca, Obama’nın dışişleri bakanlığı görevine atadığı Hillary Clinton’ın ekibinde de yer vereceği bir isim. Türkiye ve Ortadoğu üzerine çalışmalarıyla biliniyor.
Ömer Taşpınar ise, Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü olarak görev yapıyor. Radikal’de, Zaman’da yazılar kaleme aldı. Halen Sabah gazetesinde yazıyor. Johns Hopkins üniversitesinde öğretim üyeliği görevini yürütüyor.
Deniz Hakyemez - Odatv.com
Amerika’nın korkulu rüyası bu.
Geçtiğimiz yıl içinde Amerika’nın dış siyasetini belirlemede en önemli kurumlardan biri olan neo-con Brookings Enstitüsü tarafından yayınlanan Winning Turkey, Türkiye’yi Kazanmak kitabında bu uyarı yapılıyor.
Kitabın yazarları Philip H. Gordon ve yakından tanıdığımız isim Ömer Taşpınar, doğru adımlar atılmadığı takdirde Amerika’nın Türkiye’yi kaybedeceği görüşünde.
Akıllarına gelen en korkunç senaryo da bu: “Bağımsız Türkiye”.
NATO’dan çıkma, Amerika-İsrail yerine Rusya, Çin ve İran gibi bölgesel güçlerle bağ kurma bugün Ergenekoncu diye tanıtılan paşaların, aydınların savunduğu yoldu.
Ergenekon Operasyonu gerçekten bir darbeye mi karşı, “Bağımsız Türkiye” idealine mi?
Amerika’nın Türkiye’de darbelerle bir sorunu olmadığını biliyoruz. 1980 darbesindeki rolleri, “Our boys did it!”, “Bizim çocuklar başardı!” yollu konuşmalarını hiçbirimiz unutmadık.
Sorunun yanıtı açık değil mi?
Söz konusu kitabın yazarlarını da tanıyalım. Philip H. Gordon; ABD’li bir akademisyen, Brookings Enstitüsü’nün Dış Politika Çalışmaları bölümü görevlisi ve Ulusal Güvenlik Konseyi eski Avrupa İşleri Direktörü. Ve vurgulanması gereken asıl önemli nokta; Gordon, ABD’nin yeni başkanı Obama’nın danışmanı. Philip H. Gordon ayrıca, Obama’nın dışişleri bakanlığı görevine atadığı Hillary Clinton’ın ekibinde de yer vereceği bir isim. Türkiye ve Ortadoğu üzerine çalışmalarıyla biliniyor.
Ömer Taşpınar ise, Brookings Enstitüsü Türkiye Programı Direktörü olarak görev yapıyor. Radikal’de, Zaman’da yazılar kaleme aldı. Halen Sabah gazetesinde yazıyor. Johns Hopkins üniversitesinde öğretim üyeliği görevini yürütüyor.
Deniz Hakyemez - Odatv.com
Etiketler:
ABD,
Ergenekon,
OdaTV,
Sabah Gazetesi,
Zaman Gazetesi
30 Eylül 2008
Son Buluşma'ya hazırlanın!
Şimdiden duyurayım, sinemalarımızda 24 Ekim’de gösterime girecek olan Son Buluşma adlı belgesel film kendisinden çok söz ettirecek ve yılın en iyi, en anlamlı yapımlarından biri olarak nitelenecek. Daha doğrusu, “normal ve sağlıklı” bir kültürel ortamda böyle olması gerek, böyle olmasını umuyor, diliyorum...
Kardeşim Benim, Züğürt Ağa, Selamsız Bandosu, İmdat ile Zarife gibi başarılı filmleriyle tanınan yönetmen Nesli Çölgeçen’in imza attığı Son Buluşma belgeseli, Ömer Küyük, Veysel Turan ve Yakup Satar adlarında, çok yaşlı üç insanı tanıtıyor. Film çekildiği sırada 108 yaşında olan Küyük ve Turan ile 110 yaşında olan Satar, sıradan birer yaşlı değiller. Onlar, Türkiye’nin bağımsızlığı için binlerce insanın şehit düştüğü Kurtuluş Savaşı’nın son tanıkları, İstiklal Madalyası taşıyan son gaziler...
Günlük yaşamlarından kesitler, Kurtuluş Savaşı’na dair anıları, yakınlarıyla ilişkileri ve Ömer Küyük’ün diğer iki gaziyi ziyaret edip helalleşmeleri çerçevesinde, çok başarılı, çok etkileyici, çok sıcak ve hüzünlü bir anlatımla karşımıza gelen Son Buluşma, en kısa tanımla vatan sevgisinin ve bugünlerde çok söz edilen “şeref”in simgesi niteliğinde gerçek bir sinema olayı.
Utanma sıkılma duymadan “Vatanı bir kadın memesine satarım!” diyen arsız iktidar aydınlarının yüzüne vurulan bir tokat da aynı zamanda...
Çölgeçen, filmin kapanış jeneriğinde “Şimdi Atatürk’ün yanındalar... Sizleri çok özlüyoruz” diyor. Çünkü Ömer Küyük (Nişancı Er Ömer) Ocak 2006, Veysel Turan (Sıhhiyeci Onbaşı Veysel) Mart 2007, Yakup Satar (Süvari Yakup Çavuş) Nisan 2008’de aramızdan ayrıldılar.
Son Buluşma’nın 26 Ekim’de İstanbul’da gerçekleştirilen basın gösteriminde, salondaki sinema yazarı ve basın mensuplarından bir kısmının gözyaşlarını tutamadığını, bazılarının da hüngür hüngür ağladıklarını not düşeyim. Bunca yıldır film seyrederim, böyle bir manzaraya ilk kez tanıklık ettim.
Evet, normal ve sağlıklı bir kültür-sanat atmosferinde Son Buluşma gibi bir çalışmanın ortalığı sallaması, gündem yaratması, gişe rekorları kırması beklenir. Bakalım ne olacak... Kendimizi, Recep İvedik’i bile Bergman ya da Antonioni’nin elinden çıkma bir sanat filmiymiş gibi algılamamıza yol açan, “Beterin de beteri varmış gerçekten” dedirten Süper Ajan K9’a mı, yoksa bağımsızlık savaşımızın son kahramanlarına mı yakın hissedeceğiz, doğrusu çok merak ediyorum.
Kaynak: OdaTV
Etiketler:
Mustafa Kemal Atatürk,
OdaTV,
Son Buluşma,
Video
12 Eylül 2008
Taraf'a Uyarı!
Taraf köşe yazarı Cemil Ertem köşesinde 12 Eylül’ü ele alan bir makale yazdı. Cemil Ertem yazısında 12 Eylül’ün Atatürkçü bir sistemin devamı olduğunu söylüyor. Bunu ise 12 Eylül’ün gemi azıya almasının 1981’de yani Mustafa Kemal’in doğumunun yüzüncü yılında gerçekleşmesine dayandırıyor. Ertem’e göre 12 Eylül generalleri Atatürk’ün doğumunun 100. yılında eylem ve söylemleriyle Kemalist olduklarının altını çizmek istemişler.
Cemil Ertem’in yazısında anlattığı bölüm şöyle:
“12 Eylül günlerinden hatırladığım en belirgin figürlerden birisi de Atatürk’ün doğumunun 100. yılı logosuydu. Bu logo 12 Eylül’ün bir simgesi olarak olur olmaz her yere oturtuluyordu. Üniversitelerin bastığı bütün ders kitaplarının sol üst köşesine bu logonun konması zorunluydu. Belki de zorunlu olmamıştı ama o günün koşulları içinde üniversite yönetimleri kendiliğinden böyle bir uygulamaya gitmişlerdi. Zaten faşizm böyle bir şeydir; ilkönce zorla gelir sonra o zoru herkes kabullenir ve herkes faşizmin kendisi olur; faşizm sıradanlaşır, içselleşir. Bugün herhalde 12 Eylül’le Kemalizm arasında çok güçlü ideolojik bağlar olmadığını düşünen, Atatürk’ün 100. yıl doğum logosunu görünce rahatsız olmayacak çok “solcu” vardır.
Zaten 12 Eylül faşizminin gemleri azıya aldığı dönem 1981’de başlar. Yani Kenan Evren’in “Bunları asmayalım da besleyelim mi” dediği Bursa nutku sanıyorum 1981 kışındaydı. Atatürk’ün 100. doğum yılı yani.
12 Eylül, Kemalizmin o günkü şartlardaki biçimidir. Yani Kenan Evren kendisini birinci dereceden “Atatürkçü” ilan ederken kesinlikle tarihteki benzerleri gibi demagoji yapmıyordu. Çok komik olarak kendisine Atatürk havası vermesi ise benim her zaman takdir ettiğim yegâne davranışı olmuştur.”
İsterseniz yazıyı düzeltmeye başlayalım:
1. Cemil Ertem’in bahsettiği Bursa Nutku, Kenan Evren’in değil Mustafa Kemal Atatürk’ün.
2. Evet Kenan Evren “asmayalım da besleyelim” demiştir ama bunu Bursa’da değil Muş’ta söylemiştir.
3. Kenan Evren asmayalım da besleyelim mi lafını Atatürk’ün doğumunun 100. yılı olan 1981’de değil, 1984’te söylemiştir.
4. Atatürk’ün doğum gününü kesin olarak bilmiyoruz. 12 Eylül generalleri de bilmiyorlar. Cemil Bey’in 81 kışı ifadesi bu nedenle doğrulanmış değil.
5. Cemil Ertem’in söz ettiği logonun zorunlu olduğuna dair hiçbir bilgiye rastlayamıyoruz. Cemil Ertem’de zorunlu dediği logonun zorunlu olmadığını bir sonraki satırda kendisi itiraf ediyor: “Üniversitelerin bastığı bütün ders kitaplarının sol üst köşesine bu logonun konması zorunluydu. Belki de zorunlu olmamıştı…”
6. Cemil Ertem’in Kenan Evren’i her zaman neden takdir ettiğini anlayamadık. Kendisine Atatürk havası vermesi neden Cemil Bey’in hoşuna gitmiştir.
7. 12 Eylül Türkiye’de uzun bir süreçtir ve topluma büyük bir şiddet uygulamıştır. Ancak 1981’in bu şiddette özel bir yıl olduğu doğru değildir. Örneğin 50 idamdan yalnızca 6 tanesi 1981’de gerçekleşmiştir. Üstelik tamamı hazirandan ağustosa yaz aylarında gerçekleşmiş. Cemil Bey’in iddia ettiği gibi kış ayında değil.
Cemil Ertem’in bilgi yanlışları ve çelişkiler ile dolu yazısını Taraf Gazetesi’nin çalışkan editörlerinin fark edememesi oldukça ilginç.
Ancak Odatv.com bunu atlamadı.
Cemil Ertem’in yazısının dayandığı 12 Eylül-Kemalizm paralelliğine ilişkin dayandığı bütün olgular yukarıda ifade ettiğimiz gibi yanlış çıktı.
Taraf’ı bundan sonra daha dikkatli olmaya ve okuyucularını doğru bilgilendirmeye çağırıyoruz.
Kaynak: OdaTV
Cemil Ertem’in yazısında anlattığı bölüm şöyle:
“12 Eylül günlerinden hatırladığım en belirgin figürlerden birisi de Atatürk’ün doğumunun 100. yılı logosuydu. Bu logo 12 Eylül’ün bir simgesi olarak olur olmaz her yere oturtuluyordu. Üniversitelerin bastığı bütün ders kitaplarının sol üst köşesine bu logonun konması zorunluydu. Belki de zorunlu olmamıştı ama o günün koşulları içinde üniversite yönetimleri kendiliğinden böyle bir uygulamaya gitmişlerdi. Zaten faşizm böyle bir şeydir; ilkönce zorla gelir sonra o zoru herkes kabullenir ve herkes faşizmin kendisi olur; faşizm sıradanlaşır, içselleşir. Bugün herhalde 12 Eylül’le Kemalizm arasında çok güçlü ideolojik bağlar olmadığını düşünen, Atatürk’ün 100. yıl doğum logosunu görünce rahatsız olmayacak çok “solcu” vardır.
Zaten 12 Eylül faşizminin gemleri azıya aldığı dönem 1981’de başlar. Yani Kenan Evren’in “Bunları asmayalım da besleyelim mi” dediği Bursa nutku sanıyorum 1981 kışındaydı. Atatürk’ün 100. doğum yılı yani.
12 Eylül, Kemalizmin o günkü şartlardaki biçimidir. Yani Kenan Evren kendisini birinci dereceden “Atatürkçü” ilan ederken kesinlikle tarihteki benzerleri gibi demagoji yapmıyordu. Çok komik olarak kendisine Atatürk havası vermesi ise benim her zaman takdir ettiğim yegâne davranışı olmuştur.”
İsterseniz yazıyı düzeltmeye başlayalım:
1. Cemil Ertem’in bahsettiği Bursa Nutku, Kenan Evren’in değil Mustafa Kemal Atatürk’ün.
2. Evet Kenan Evren “asmayalım da besleyelim” demiştir ama bunu Bursa’da değil Muş’ta söylemiştir.
3. Kenan Evren asmayalım da besleyelim mi lafını Atatürk’ün doğumunun 100. yılı olan 1981’de değil, 1984’te söylemiştir.
4. Atatürk’ün doğum gününü kesin olarak bilmiyoruz. 12 Eylül generalleri de bilmiyorlar. Cemil Bey’in 81 kışı ifadesi bu nedenle doğrulanmış değil.
5. Cemil Ertem’in söz ettiği logonun zorunlu olduğuna dair hiçbir bilgiye rastlayamıyoruz. Cemil Ertem’de zorunlu dediği logonun zorunlu olmadığını bir sonraki satırda kendisi itiraf ediyor: “Üniversitelerin bastığı bütün ders kitaplarının sol üst köşesine bu logonun konması zorunluydu. Belki de zorunlu olmamıştı…”
6. Cemil Ertem’in Kenan Evren’i her zaman neden takdir ettiğini anlayamadık. Kendisine Atatürk havası vermesi neden Cemil Bey’in hoşuna gitmiştir.
7. 12 Eylül Türkiye’de uzun bir süreçtir ve topluma büyük bir şiddet uygulamıştır. Ancak 1981’in bu şiddette özel bir yıl olduğu doğru değildir. Örneğin 50 idamdan yalnızca 6 tanesi 1981’de gerçekleşmiştir. Üstelik tamamı hazirandan ağustosa yaz aylarında gerçekleşmiş. Cemil Bey’in iddia ettiği gibi kış ayında değil.
Cemil Ertem’in bilgi yanlışları ve çelişkiler ile dolu yazısını Taraf Gazetesi’nin çalışkan editörlerinin fark edememesi oldukça ilginç.
Ancak Odatv.com bunu atlamadı.
Cemil Ertem’in yazısının dayandığı 12 Eylül-Kemalizm paralelliğine ilişkin dayandığı bütün olgular yukarıda ifade ettiğimiz gibi yanlış çıktı.
Taraf’ı bundan sonra daha dikkatli olmaya ve okuyucularını doğru bilgilendirmeye çağırıyoruz.
Kaynak: OdaTV
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)