Geçtiğimiz haftalarda Malezya’da yaşananlara ilişkin kimi haberleri, şeriat düzeniyle insan hakları, demokrasi arasındaki ilişkileri tartışan yazıları okurken aklıma yine Richard Holbrooke’un New Perspective Quarterly dergisinde, Türkiye’deki seçim sonuçlarını değerlendirirken söyledikleri geldi: “Batı, dünyada ılımlı İslam istediğini söylüyor. İşte size Müslüman dünyasındaki en demokratik iki ülkeden biri, öbürü de Malezya” (Ağustos 2007).
Önce kısa bir anımsatma
Malezya’nın nüfusunun yüzde 60’ı Malay ve Müslüman, yüzde 40’ı Hıristiyan ve Budist Çinlilerden oluşuyor. Ülkenin hukuk rejimi bu ırk ve din ayrımını yansıtıyor: Müslümanlara şeriat kuralları uygulanıyor, diğerlerine sivil hukuk kuralları.
Ülkeyi 50 yıldır yöneten Bağımsız Malaya Ulusal Birliği (BMUB) muhafazakâr, ırkçı (Müslüman ve Malay) bir parti. Oy tabanı zayıfladıkça, BMUB, köktendinci PAS’a (Pan-Malezya İslami Partisi) yanaşıyor onun politikalarını benimsiyor, şeriat kurallarını daha yaygın, giderek toplumun tümünü etkileyecek biçimde uygulamaya yöneliyor. Bu nedenle de etnik gruplar, dini cemaatler arası çatışmalar giderek çoğalıyor, keskinleşiyor. Gözlemciler, Malezya’da 20 yıl önce başını tesettüre uygun bir biçimde örtenlere pek rastlanmazken, bugün hemen bütün Malezyalı kadınların başlarını örttüklerine işaret ediyorlar. Diğer taraftan şeriat kurallarıyla yönetilmek istemeyenlerin din değiştirmesine de izin verilmiyor, bu yönde girişimlerde bulunanlar cezalandırılıyor (Global Politikültür, 22.08.07).
İnek kellesi, rock konseri ve kamçılara dair...
Şeriat uygulamaları yaygınlaştıkça ve Müslümanların yaşam koşulları giderek daha yakından denetim altına alındıkça, köktendinci akımların cüreti ve etkisi de giderek artıyor.
Örneğin, başkent Kuala Lumpur’a yaklaşık 25 km uzaklıktaki Shah Alam kentinde geçen hafta cuma günü yaklaşık 50-60 kişilik bir grup, bölgelerinde restore edilmesi planlanan 150 yıllık Hindu tapınağını protesto etmek için, cami çıkışında bir yürüyüş düzenlediler. Tapınağın kapısına geldiklerinde “Allahu Ekber” ve “tekbir” sloganlarının ve posterlerinin yanı sıra ellerinde başka bir şeylerin olduğu da dikkat çekiyordu. Göstericiler beraberlerinde kesilmiş inek kafaları getirmişlerdi. Hindular için kutsal sayılan bu hayvanların kesik kafalarını tapınağın kapısına koydular, tükürdüler, tekmelediler, kameralara poz verdiler. The Strait Times’ın aktardığına göre, muhalefet partilerinin fener alayı, basın açıklaması gibi olaylarını dağıtmak için hiçbir fırsatı kaçırmayan polis gelişmeleri sessizce seyretti.
Bu ikinci en demokratik ülkede, Müslüman ve Malay olmayan azınlıkların yaşamlarının gittikçe zorlaştığı bir gerçek. Ama Müslüman Malay nüfusun da tozpembe bir dünyada yaşadığı söylenemez. Geçen haftalarda iki örnek bu kesimin de bireysel özgürlüklerinin nasıl hızla aşınmakta olduğunu gösteriyor. Bunlardan biri dünya kamuoyunda da yankılanan bir kamçılama cezası olayıydı. Malezyalı Müslüman bir model Kartika Sari Dewi, bir sayfiye kentinde bira içerken görülmüş, tutuklanmış, şeriat yasalarına göre yargılanarak para ve kamçı cezasına çarptırılmıştı. Hem ülkede hem de uluslararası kamuoyunda kadın örgütlerinin insan hakları örgütlerinin protestoları karşısında Malezya hükümeti geri adım attı ve kamçılama cezası süresiz olarak ertelendi.
Sari Dawi’nin davası uluslararası alanda yankı yaptı ama rock konserlerine ilişkin haberler dışarıda pek duyulmuyor. Örneğin, geçmişte Beyonce, Avril Lavigne ve Gwen Stefani konserlerini Müslüman duyarlılıklara ters buldukları için yasaklatan PAS gençlik kolları şu sırada Michaels Learns Rock başlıklı bir konsere kafayı takmış durumda. Bu konser özellikle ramazan ayında gerçekleştirilmeye çalışıldığı için Müslümanlara bir hakaret sayılırmış. (Malezya kaynaklı bloglarda ve Twitter’da tartışmaları izleyebilirsiniz.) “Kesilmiş inek kafalarını tekmelemek mi dediniz?” Yok canım ne alakası var. Hem onlar Hindu n’olacak...
Malezyalı Müslüman gençliğin Black Eyed Peas adlı grubun konserine, sponsorları arasında alkollü içki satan bir şirket olduğundan katılması da yasaklanmış. Konserin web sitesi, ilgilenenlere, “Müslüman değilseniz ve 18 yaşından büyük iseniz gelebilirsiniz, yoksa içeri alınmayacaksınız” uyarısında bulunuyor. Tüm bu gariplikler karşısında, kimi Müslümanlar da “n’olur dinimizi değil PAS’ın fanatikliğini suçlayın” diyorlar... Belki onlara da hak vermek gerekiyor ama Malezya toplumu da bu arada Holbrook modeline uygun olarak “demokratikleşmeye” devam ediyor...
Ergin Yıldızoğlu - Cumhuriyet, 2 Eylül 2009
Ilımlı İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ilımlı İslam etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
03 Eylül 2009
12 Eylül 2008
11 Eylül’ün Hedefi
Yedi yıl önce bugün Amerika’nın başkanı George W. Bush, ağzını dolu dolu doldurarak bağırıyordu:
“Bu bir Haçlı Seferi’dir.”
11 Eylül saldırıları olmuş, Amerika’nın güç ve ihtişamının simgeleri yerle bir edilmişti. Dünya ekonomisine egemenliğin simgesi, Dünya Ticaret Merkezi binaları, ikiz kuleler, iki uçaklı intihar saldırısıyla yıkılmıştı. Amerikan askeri gücünün simgesi Savunma Bakanlığı (Pentagon), yine bir intihar uçağının dalışıyla büyük hasar görmüş, bir kanadı çökmüştü. Amerikan siyasal egemenliğinin simgesi Beyaz Saray, son anda kurtulmuştu. Çünkü, Beyaz Saray’ı vurmak üzere kaçırılan uçak, iddiaya göre, hedefine ulaşamadan vurulmuştu.
Dünya şok geçiriyordu. Amerika da kriz geçiriyordu.
İlk şok atlatılınca, saklandığı yerden çıkan Bush, işte o zaman meydan okumuştu: “Bu bir Haçlı Seferi’dir” diye. Alı al moru mor, öfke içinde, burnundan soluyarak meydan okuyordu: “Bu bir Haçlı Seferi’dir.” Başını Usame Bin Ladin’in çektiğini öne sürdüğü El Kaide adlı bir örgütü suçluyor, “Onları inlerinden bulup çıkaracağız” diyordu.
***
Aradan yedi yıl geçti. Ne Bin Ladin diye biri bulunup yakalanabildi ne de birileri inlerinden bulup çıkarılabildi. Sadece üç şey oldu.
Bir: Amerika Afganistan’ı işgal etti. Taliban yönetimini devirdi. Orta Asya’yı Hint Okyanusu’na bağlayan yoldaki en önemli engeli ortadan kaldırmayı hesap etti. Hâlâ Afganistan’ı ne kadar kontrol edebildiği belli değil.
İki: Amerika Irak’ı işgal etti. Ortadoğu’nun bu önemli petrol ülkesini kana buladı. Irak’ta kitle imha silahları bulunduğu yalanıyla, “Saddam Hüseyin’i devirip, Irak’a demokrasi, insan hakları ve refah getireceği” aldatmacasıyla koskoca ülkeyi harabeye çevirdi. Irak’ı en az üçe böldü, petrol kaynaklarına el koydu. Bush’un yalanlarına inanan zavallı Irak halkı, o gün bugündür kan, ateş, ölüm altında, açlığın, yoksulluğun, susuzluğun, ilaçsızlığın pençesinde hayatta kalmaya çalışıyor. Ölen, öldürülen çocukların sayısı bile bilinmiyor. Tam bir talan ve yağma ülkesi haline geldi Irak.
***
Ve üç: Bush yönetimi, Amerika’nın altmış yıllık müttefiki Türkiye’yi yangın yerine çevirdi. Irak’ın kuzeyinde kendi koruması altında bir Kürt devleti kurup, Türkiye’nin Kürtlerine de aynı yolda yeşil ışık yaktı. Kuzey Irak’ta kurdurduğu devletin gözetim ve desteğinde, Türkiye’yi hedef alan, on binlerce insanın ölümüne yol açan terör örgütüne yardım, yataklık yaptı ve her türlü desteği sağladı.
Bir yandan da demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kimyasını bozmak için kolları sıvadı. Türkiye için, bir ‘Ilımlı İslam’ gömleği biçip zorla giydirmeye girişti.
Yedi yıl önce Bush’un ilan ettiği ‘Haçlı Seferi’nin anlamı işte budur. Türkiye’nin bugün yaşadığı büyük sıkıntının nedeni işte budur.
Hikmet Bila - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008
“Bu bir Haçlı Seferi’dir.”
11 Eylül saldırıları olmuş, Amerika’nın güç ve ihtişamının simgeleri yerle bir edilmişti. Dünya ekonomisine egemenliğin simgesi, Dünya Ticaret Merkezi binaları, ikiz kuleler, iki uçaklı intihar saldırısıyla yıkılmıştı. Amerikan askeri gücünün simgesi Savunma Bakanlığı (Pentagon), yine bir intihar uçağının dalışıyla büyük hasar görmüş, bir kanadı çökmüştü. Amerikan siyasal egemenliğinin simgesi Beyaz Saray, son anda kurtulmuştu. Çünkü, Beyaz Saray’ı vurmak üzere kaçırılan uçak, iddiaya göre, hedefine ulaşamadan vurulmuştu.
Dünya şok geçiriyordu. Amerika da kriz geçiriyordu.
İlk şok atlatılınca, saklandığı yerden çıkan Bush, işte o zaman meydan okumuştu: “Bu bir Haçlı Seferi’dir” diye. Alı al moru mor, öfke içinde, burnundan soluyarak meydan okuyordu: “Bu bir Haçlı Seferi’dir.” Başını Usame Bin Ladin’in çektiğini öne sürdüğü El Kaide adlı bir örgütü suçluyor, “Onları inlerinden bulup çıkaracağız” diyordu.
***
Aradan yedi yıl geçti. Ne Bin Ladin diye biri bulunup yakalanabildi ne de birileri inlerinden bulup çıkarılabildi. Sadece üç şey oldu.
Bir: Amerika Afganistan’ı işgal etti. Taliban yönetimini devirdi. Orta Asya’yı Hint Okyanusu’na bağlayan yoldaki en önemli engeli ortadan kaldırmayı hesap etti. Hâlâ Afganistan’ı ne kadar kontrol edebildiği belli değil.
İki: Amerika Irak’ı işgal etti. Ortadoğu’nun bu önemli petrol ülkesini kana buladı. Irak’ta kitle imha silahları bulunduğu yalanıyla, “Saddam Hüseyin’i devirip, Irak’a demokrasi, insan hakları ve refah getireceği” aldatmacasıyla koskoca ülkeyi harabeye çevirdi. Irak’ı en az üçe böldü, petrol kaynaklarına el koydu. Bush’un yalanlarına inanan zavallı Irak halkı, o gün bugündür kan, ateş, ölüm altında, açlığın, yoksulluğun, susuzluğun, ilaçsızlığın pençesinde hayatta kalmaya çalışıyor. Ölen, öldürülen çocukların sayısı bile bilinmiyor. Tam bir talan ve yağma ülkesi haline geldi Irak.
***
Ve üç: Bush yönetimi, Amerika’nın altmış yıllık müttefiki Türkiye’yi yangın yerine çevirdi. Irak’ın kuzeyinde kendi koruması altında bir Kürt devleti kurup, Türkiye’nin Kürtlerine de aynı yolda yeşil ışık yaktı. Kuzey Irak’ta kurdurduğu devletin gözetim ve desteğinde, Türkiye’yi hedef alan, on binlerce insanın ölümüne yol açan terör örgütüne yardım, yataklık yaptı ve her türlü desteği sağladı.
Bir yandan da demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kimyasını bozmak için kolları sıvadı. Türkiye için, bir ‘Ilımlı İslam’ gömleği biçip zorla giydirmeye girişti.
Yedi yıl önce Bush’un ilan ettiği ‘Haçlı Seferi’nin anlamı işte budur. Türkiye’nin bugün yaşadığı büyük sıkıntının nedeni işte budur.
Hikmet Bila - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008
Etiketler:
ABD,
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Hikmet Bila,
Ilımlı İslam,
PKK
27 Kasım 2007
Cami Kapısından Kaldırılan Ayet...
İstanbul'un göbeği Eminönü...
Eminönü'nde Zeynep Sultan Camii...
Caminin kapısına Kuranıkerim'den bir ayet asılmış...
Maide suresinden 51'inci ayet...
Diyor ki:
"Ey Müslümanlar!..
Yahudi ve Hıristiyanları dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudur.
Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandır."
*
Hürriyet gazetesi, Eminönü müftüsü Muharrem Bilgiç 'i aramış...
Müftü Efendi demiş ki:
"Cami imamını hemen arayacağım. Bir ihtar yazısı yazıp (ayeti) hemen kaldırttıracağım." (Hürriyet 24 Kasım 2007).
Yazıya devam etmeden, Maide suresinden 64'üncü ayetin ilk tümcesini de sunayım:
"Yahudiler 'Allah'ın eli sıkıdır' dediler..
Dediklerinden ötürü elleri bağlansın, lanet olsun..."
*
Olayı bildiren Hürriyet'in başvurduğu Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı İzzet Er'in açıklamasını da kısaca aktarıyorum:
"...Biz İstanbul Müftülüğü'ne talimat verdik. Müftü Bey'in o imam hakkında gereken ikazı yapacağına inanıyorum ben...
Kesinlikle Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlarımıza karşı öyle bir tavrımız yok.
Zeynep Sultan Camii'ndeki yazıyı doğru bulmadık."
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Sayın Er, Kuranıkerim'in ayetini "doğru bulmuyor"...
Ve karşı çıkıyor...
*
Türbancı Başbakan RecepTayyip ...
Türbancı Cumhurbaşkanı Gül ...
Her ikisi de Cumhurbaşkanı Şimon Peres'ten başlayarak Yahudi kavminin ileri gelenleriyle dostluk tezahürleri içinde...
Hem türbancılık yaparak İslamcılığı politikada, devlet yönetiminde, laik cumhuriyette öne çıkarıyorlar; hem cami kapısından Kuran ayetini kaldırıyorlar...
*
Bugün Türkiye dünyada faiz şampiyonu...
Faiz için Bakara suresinin 275'inci ayeti ne buyuruyor:
"Faiz yiyenler mahşerde, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar..."
"Allah, faizi haram kıldı..."
Türbancı AKP yönetimi, faizcilik denen günahı 'tefecilik' düzeyine tırmandırdı...
Amerika'nın idare ettiği Ilımlı İslam Devleti modelinde tesettür yalnız kadına uygulanmıyor...
Asıl tesettür yurttaşın gözlerindeki bağdır...
*
Kuranıkerim'i içselleştirmek için okumak gerek...
Bu köşede bir süreden beri başlatılan fikir eyleminin özü budur!.. Kuran'ı okuyan aklı başında yurttaş, Atatürk devriminin kaçınılmaz gereğini duyumsayacak ve anlayacaktır...
İslamcılar yurttaşlarımızı hurafelerle ve aslı astarı bulunmayan, sonradan uydurulmuş sözde hadislerle aldatmaya çalışıyorlar..
Yurttaş, Kuranıkerim'i okumalı!..
İslamda aracı papazlara yer yok!..
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 27 Kasım 2007
Eminönü'nde Zeynep Sultan Camii...
Caminin kapısına Kuranıkerim'den bir ayet asılmış...
Maide suresinden 51'inci ayet...
Diyor ki:
"Ey Müslümanlar!..
Yahudi ve Hıristiyanları dost olarak benimsemeyin, onlar birbirlerinin dostudur.
Sizden kim onlara dost olursa o da onlardandır."
*
Hürriyet gazetesi, Eminönü müftüsü Muharrem Bilgiç 'i aramış...
Müftü Efendi demiş ki:
"Cami imamını hemen arayacağım. Bir ihtar yazısı yazıp (ayeti) hemen kaldırttıracağım." (Hürriyet 24 Kasım 2007).
Yazıya devam etmeden, Maide suresinden 64'üncü ayetin ilk tümcesini de sunayım:
"Yahudiler 'Allah'ın eli sıkıdır' dediler..
Dediklerinden ötürü elleri bağlansın, lanet olsun..."
*
Olayı bildiren Hürriyet'in başvurduğu Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı İzzet Er'in açıklamasını da kısaca aktarıyorum:
"...Biz İstanbul Müftülüğü'ne talimat verdik. Müftü Bey'in o imam hakkında gereken ikazı yapacağına inanıyorum ben...
Kesinlikle Hıristiyan ve Yahudi vatandaşlarımıza karşı öyle bir tavrımız yok.
Zeynep Sultan Camii'ndeki yazıyı doğru bulmadık."
Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Sayın Er, Kuranıkerim'in ayetini "doğru bulmuyor"...
Ve karşı çıkıyor...
*
Türbancı Başbakan RecepTayyip ...
Türbancı Cumhurbaşkanı Gül ...
Her ikisi de Cumhurbaşkanı Şimon Peres'ten başlayarak Yahudi kavminin ileri gelenleriyle dostluk tezahürleri içinde...
Hem türbancılık yaparak İslamcılığı politikada, devlet yönetiminde, laik cumhuriyette öne çıkarıyorlar; hem cami kapısından Kuran ayetini kaldırıyorlar...
*
Bugün Türkiye dünyada faiz şampiyonu...
Faiz için Bakara suresinin 275'inci ayeti ne buyuruyor:
"Faiz yiyenler mahşerde, ancak şeytanın çarptığı kimsenin kalktığı gibi kalkarlar..."
"Allah, faizi haram kıldı..."
Türbancı AKP yönetimi, faizcilik denen günahı 'tefecilik' düzeyine tırmandırdı...
Amerika'nın idare ettiği Ilımlı İslam Devleti modelinde tesettür yalnız kadına uygulanmıyor...
Asıl tesettür yurttaşın gözlerindeki bağdır...
*
Kuranıkerim'i içselleştirmek için okumak gerek...
Bu köşede bir süreden beri başlatılan fikir eyleminin özü budur!.. Kuran'ı okuyan aklı başında yurttaş, Atatürk devriminin kaçınılmaz gereğini duyumsayacak ve anlayacaktır...
İslamcılar yurttaşlarımızı hurafelerle ve aslı astarı bulunmayan, sonradan uydurulmuş sözde hadislerle aldatmaya çalışıyorlar..
Yurttaş, Kuranıkerim'i okumalı!..
İslamda aracı papazlara yer yok!..
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 27 Kasım 2007
30 Eylül 2007
ABD İslamcılığı (4)
Serin bir Londra sabahı...
Bir toplantı nedeniyle iki gündür bu kentteyim...
İzlenimlerimi önümüzdeki günlerde aktaracağım...
Türkiye'deki "Ilımlı İslam"ın dününü ve bugününü anlatmayı sürdürüyorum...
3-6 Ekim 1996'da İstanbul'da "Uluslararası Kafkaslar Konferansı" yapıldı...
Eski CIA Ortadoğu Masası uzmanı Graham Fuller İstanbul'da gazetecilerle konuştu...
Tam 11 yıl önce...
REFAHYOL iktidarıydı...
"Ilımlı İslam"ın teorisyeni Fuller bakın ne diyordu:
"İslamın Türkiye için en iyi yönetim biçimi olup olmadığını soruyorsanız, o değil. Biz, Türkiye'de demokrasinin hâkim olmasını istiyoruz. Eğer halk İslamcı bir hükümet isterse, eğer anayasaya göre İslamcılar iktidara gelirse, zannederim o zaman İslamcıların iktidar olma hakkı vardır."
İslamı "organik, yaşayan bir miras" olarak tanımlayan Fuller, bir gazetecinin "Kemalizm İslamla barışmalıdır, diyorsunuz" sorusuna şu yanıtı veriyordu:
"Kemalizm bir yönüyle ideolojidir; İslam da öyle. Bence bu iki ideoloji arasında bir harp olmamalıdır. Eğer olursa, bu Türkiye için çok feci sonuçlar doğurur. Mühim olan Türkiye'de demokrasinin hâkimiyetidir. Bazı Kemalistler, İslamı bastırmaya çalışıyorlar. Bu çok yanlıştır. Aynı zamanda Kemalizm'in demokratik kanadı varsa o da bastırılmamalıdır."
Fuller, dönemin ABD dışişleri sözcüsünün "demokrasi mi, laiklik mi" şeklindeki bir ikilemde "demokrasiden yana tavır alacakları" yönündeki sözlerini ise bakın nasıl anlatıyordu:
"ABD Türkiye'de demokratik sistem işlesin istiyor. Bu İslam demokrasisi de olabilir."
***
ABD'nin 1980 öncesi uyguladığı "yeşil kuşak" projesi, 1990'da yerini "Ilımlı İslam"a bıraktı...
Fethullah Gülen, okullarıyla önce Orta Asya Cumhuriyetleri'ne, sonra Malezya'dan Endonezya'ya ve Kara Afrika'ya dek yayıldı...
Şimdi projenin mimarı Fuller'i dinleyelim:
"Zannederim İslamcıların önünde bir problem var. Bir İslamcı rejim altında, İslamcı olmayan ya da İslama fazla önem vermeyen insanların cemiyetteki rolü ne olacak? Hakları olacak mı? Biz maalesef bugüne kadar diğer İslamcı cumhuriyetlere baktığımızda, örneğin İran'a, Sudan'a baktığımızda çok ümit verici şeyler görmüyoruz. İslamcı olmayanların hakları çok az. Türkiye'de böyle bir problem görmüyorum. Türkiye şimdiden demokratik bir temele oturuyor. Böyle devam etmesi lazım. Belki İslamcılar ABD'nin pek beğenmediği bir siyaset yürütebilirler. Ama Amerika'nın pek çok müttefiki ABD'nin beğenmediği bir siyaset yürütüyor. Bu kabul edilebilir şeydir."
Fuller'in gazetecilerle yaptığı söyleşi şöyle devam ediyordu:
Soru:
"Türkiye bir model mi? Türkiye'nin, İslamla demokrasiyi uzlaştırabilme şansını yüksek görüyor musunuz?"
Fuller:
"Evet mutlaka. Ben çok umutluyum. Çünkü bu bölgede genel olarak Türkiye kadar demokratik bir ülke yok. Arap ülkelerinde yoktur. Kafkaslar'da yoktur. Balkanlar'da çok zayıftır. Yunanistan hariç çok zayıf demokrasiler vardır. O bakımdan Türkiye çok iyi bir model olarak kendini gösterebilir..."
Soru:
"...Kürt sorununun çözümü için öneriniz nedir? Bir demecinizde yeni bir Osmanlı çağından bahsediyorsunuz. Bunlar birbirleriyle ilişkili mi?"
Fuller:
"...Ben Kürt problemine kesin bir cevap veremiyorum. Kesin bir çözüm veremiyorum. Bu Türk ve Kürt halkına aittir. Ama bence askeri yöntem, bugüne kadar hiçbir netice getirmemiştir ve problem her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Niçin PKK alternatif bir Kürt Partisi olmasın?"
***
On bir yıl önce böyle konuşuyordu eski CIA Ortadoğu Masası uzmanı Graham Fuller...
On bir yıl sonra Türkiye'nin fotoğrafına bir bakın isterseniz, ABD'de hazırlanan bir senaryo Türkiye'de yaşamın haritasında çekilmeye başlanıyor...
Yoksa ben mi yanılıyorum?..
Hayır!..
Rize'den küçük bir not size: Sabancı'nın Carrefour'unda da alkollü içki reyonu ramazanda kaldırıldı. Kiler'de iftar vakti alışverişler durduruldu. Balık lokantalarında alkol verilmiyor. Kadınlar açık giysilerle dolaşamıyor.
Bu bir toplumsal baskı değil midir?
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 29 Eylül 2007
Bir toplantı nedeniyle iki gündür bu kentteyim...
İzlenimlerimi önümüzdeki günlerde aktaracağım...
Türkiye'deki "Ilımlı İslam"ın dününü ve bugününü anlatmayı sürdürüyorum...
3-6 Ekim 1996'da İstanbul'da "Uluslararası Kafkaslar Konferansı" yapıldı...
Eski CIA Ortadoğu Masası uzmanı Graham Fuller İstanbul'da gazetecilerle konuştu...
Tam 11 yıl önce...
REFAHYOL iktidarıydı...
"Ilımlı İslam"ın teorisyeni Fuller bakın ne diyordu:
"İslamın Türkiye için en iyi yönetim biçimi olup olmadığını soruyorsanız, o değil. Biz, Türkiye'de demokrasinin hâkim olmasını istiyoruz. Eğer halk İslamcı bir hükümet isterse, eğer anayasaya göre İslamcılar iktidara gelirse, zannederim o zaman İslamcıların iktidar olma hakkı vardır."
İslamı "organik, yaşayan bir miras" olarak tanımlayan Fuller, bir gazetecinin "Kemalizm İslamla barışmalıdır, diyorsunuz" sorusuna şu yanıtı veriyordu:
"Kemalizm bir yönüyle ideolojidir; İslam da öyle. Bence bu iki ideoloji arasında bir harp olmamalıdır. Eğer olursa, bu Türkiye için çok feci sonuçlar doğurur. Mühim olan Türkiye'de demokrasinin hâkimiyetidir. Bazı Kemalistler, İslamı bastırmaya çalışıyorlar. Bu çok yanlıştır. Aynı zamanda Kemalizm'in demokratik kanadı varsa o da bastırılmamalıdır."
Fuller, dönemin ABD dışişleri sözcüsünün "demokrasi mi, laiklik mi" şeklindeki bir ikilemde "demokrasiden yana tavır alacakları" yönündeki sözlerini ise bakın nasıl anlatıyordu:
"ABD Türkiye'de demokratik sistem işlesin istiyor. Bu İslam demokrasisi de olabilir."
***
ABD'nin 1980 öncesi uyguladığı "yeşil kuşak" projesi, 1990'da yerini "Ilımlı İslam"a bıraktı...
Fethullah Gülen, okullarıyla önce Orta Asya Cumhuriyetleri'ne, sonra Malezya'dan Endonezya'ya ve Kara Afrika'ya dek yayıldı...
Şimdi projenin mimarı Fuller'i dinleyelim:
"Zannederim İslamcıların önünde bir problem var. Bir İslamcı rejim altında, İslamcı olmayan ya da İslama fazla önem vermeyen insanların cemiyetteki rolü ne olacak? Hakları olacak mı? Biz maalesef bugüne kadar diğer İslamcı cumhuriyetlere baktığımızda, örneğin İran'a, Sudan'a baktığımızda çok ümit verici şeyler görmüyoruz. İslamcı olmayanların hakları çok az. Türkiye'de böyle bir problem görmüyorum. Türkiye şimdiden demokratik bir temele oturuyor. Böyle devam etmesi lazım. Belki İslamcılar ABD'nin pek beğenmediği bir siyaset yürütebilirler. Ama Amerika'nın pek çok müttefiki ABD'nin beğenmediği bir siyaset yürütüyor. Bu kabul edilebilir şeydir."
Fuller'in gazetecilerle yaptığı söyleşi şöyle devam ediyordu:
Soru:
"Türkiye bir model mi? Türkiye'nin, İslamla demokrasiyi uzlaştırabilme şansını yüksek görüyor musunuz?"
Fuller:
"Evet mutlaka. Ben çok umutluyum. Çünkü bu bölgede genel olarak Türkiye kadar demokratik bir ülke yok. Arap ülkelerinde yoktur. Kafkaslar'da yoktur. Balkanlar'da çok zayıftır. Yunanistan hariç çok zayıf demokrasiler vardır. O bakımdan Türkiye çok iyi bir model olarak kendini gösterebilir..."
Soru:
"...Kürt sorununun çözümü için öneriniz nedir? Bir demecinizde yeni bir Osmanlı çağından bahsediyorsunuz. Bunlar birbirleriyle ilişkili mi?"
Fuller:
"...Ben Kürt problemine kesin bir cevap veremiyorum. Kesin bir çözüm veremiyorum. Bu Türk ve Kürt halkına aittir. Ama bence askeri yöntem, bugüne kadar hiçbir netice getirmemiştir ve problem her geçen gün daha da kötüye gidiyor. Niçin PKK alternatif bir Kürt Partisi olmasın?"
***
On bir yıl önce böyle konuşuyordu eski CIA Ortadoğu Masası uzmanı Graham Fuller...
On bir yıl sonra Türkiye'nin fotoğrafına bir bakın isterseniz, ABD'de hazırlanan bir senaryo Türkiye'de yaşamın haritasında çekilmeye başlanıyor...
Yoksa ben mi yanılıyorum?..
Hayır!..
Rize'den küçük bir not size: Sabancı'nın Carrefour'unda da alkollü içki reyonu ramazanda kaldırıldı. Kiler'de iftar vakti alışverişler durduruldu. Balık lokantalarında alkol verilmiyor. Kadınlar açık giysilerle dolaşamıyor.
Bu bir toplumsal baskı değil midir?
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 29 Eylül 2007
28 Eylül 2007
ABD İslamcılığı (3)
Türkiye'de önceleri çok tartışılan bir konu yeniden gündeme geliyor:
"AKP'nin 'sivil anayasa' hazırlığının arkasında, başkanlık-eyalet sistemine geçiş sistemi var mı? ABD'nin bu konuda Türkiye için öngörüleri neler?"
Bu soruya yanıt ararken, ABD'nin eski Dışişleri Bakanı Yardımcısı Richard Holbrooke'un Türkiye'yi "ılımlı İslam demokrasisi" olarak tanımlaması geldi.
Holbrooke'un, Demokrat Parti'nin Kasım 2008 seçimlerini kazanması halinde ABD Dışişleri Bakanı olabileceğinden söz ediliyor...
Richard Holbrooke, 22 Temmuz seçimlerinin hemen ardından PBS televizyonuna çıkıp şöyle demişti:
"11 Eylül'den beri, ABD dünyanın her yerinde ılımlı İslami demokrasiler istiyoruz, diyor. İşte sadece iki tane var: Türkiye ve Malezya. Türkler çok dramatik seçim yaptı."
Haberci, Holbrooke'a soruyor:
"Konuyu biraz açar mısınız?.."
Holbrooke:
"Türkiye'de barış içinde ve dürüst seçimler oldu. Ilımlı ve Müslüman bir parti, yani Tayyip Erdoğan'ın başında bulunduğu AKP, meşruiyetlerini Türkiye Cumhuriyeti'nden alan ünlü milliyetçi partileri mağlup etti. Bu ılımlı Müslüman partiyle İsrail iyi ilişkiler içinde ve Avrupa Birliği'ne üyelik istiyor. Ben de bunu yürekten, inanarak destekliyorum."
Haberci bir soru daha yöneltiyor Holbrooke'a:
"Türkler ABD'nin Irak'ta daha neler yapmasını istiyor?"
Holbrooke:
"Türkiye'yi yöneten ılımlı Müslüman parti AKP, bizim Irak'tan ayrılmamızı değil kalmamızı istiyor. Bunu içtenlikle ifade ediyorlar bize. Kaosun sınırlarına dayanmasından korkuyorlar."
Burada çok önemli iki nokta var:
Holbrooke, Türkiye'yle Malezya'yı terazinin aynı kefesine koyup "ılımlı İslam iki demokratik ülke" olarak tanımlıyor.
İkincisi ise 22 Temmuz seçimlerinde "Kemalist laik devlet yapısına sahip çıkan partilerin" İslamcı parti karşısında yenilmesi...
***
ABD, Türkiye'de din temeline dayalı bir siyasi partinin iktidar olmasını mı yoksa Marksist temele dayalı bir siyasi partinin iktidar olmasını mı ister?
Elbet din temeline dayalı partiyi ister!..
Ünlü ekonomist ve düşünür Francis Fukuyama, bir yıl önce Atina'da düzenlenen bir toplantıda "Türkiye ne Avrupalı ne de Ortadoğuludur" deyip ekledi:
"Türkiye'nin ekonomik ve politik özellikleri Latin Amerika ülkelerini çağrıştırıyor. Enflasyon, ekonomik disiplin olmaması, siyasi sistemin kamunun aşırı harcamalarına izin veriyor. Bunun için siyasi konsensüs şart."
Peki AKP'ye nasıl bakıyor Fukuyama?
AKP'yi Avrupa'daki Hıristiyan Demokratlara benzetiyor...
Diyor ki:
"Türkiye öteki Müslüman ülkelere karşı başarılı bir model oluşturmuştur. İslam dünyası için en iyi model, Türkiye'dir."
Fukuyama'nın, Türkiye'nin ekonomik yapısını Latin ülkelerine benzetmesi ne anlama geliyor sizce?
Türkiye'de Marksist solun ivme kazanıp iktidar olması...
O zaman ne yapmalı?
Türkiye'de din temeline dayalı AKP'yi desteklemeli...
Francis Fukuyama Türkiye'yi iyi tanıyor.
Babası Joshishio Fukuyama, Kayseri Talas Amerikan Koleji'nde üç yıl İngilizce öğretmenliği yapmış. Francis Fukuyama da üç yıl Türkiye'de yaşamış...
Fukuyama, Türkiye'de başkanlık-eyalet sisteminin yaşama geçmesini çok istiyor...
Fethullah Gülen'le arası çok iyi... Kemal Derviş'le çok yakın dost...
***
Türkiye'de eyalet sisteminin ya da federe yapının ne anlamı olabilir?
Çok açık!..
Ülkenin bölünmesidir...
Zaten ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nin kapsamında bu yok mu?
Fukuyama, adını "Tarihin Sonu" teziyle duyurmuştu. Türkiye'de eyalet sistemi ya da federal yapı Türkiye'nin sonu olacaktır.
Televizyonlarda tartışma programlarını izliyorum...
Bu konular gündeme nedense hiç getirilmiyor, "sıkmabaş" demokrasinin, özgürlüklerin simgesi olarak ortaya konuluyor, "mahalle baskısı" adı altında bir oyun sahneye konuluyor.
Türkiye'de toplumsal baskı neden gündemde değil?
Kadınlarımızı toplumda aşağılayan bir düşünce egemen olmuş Türkiye'de. Sol'un önü kesilmiş. Atılgan Bayar'ın SKY Türk'te dediği gibi "Kemalist değerler", "Cumhuriyetin kazanımları kendini bilmezlere kalmış."
Yazık!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 28 Eylül 2007
"AKP'nin 'sivil anayasa' hazırlığının arkasında, başkanlık-eyalet sistemine geçiş sistemi var mı? ABD'nin bu konuda Türkiye için öngörüleri neler?"
Bu soruya yanıt ararken, ABD'nin eski Dışişleri Bakanı Yardımcısı Richard Holbrooke'un Türkiye'yi "ılımlı İslam demokrasisi" olarak tanımlaması geldi.
Holbrooke'un, Demokrat Parti'nin Kasım 2008 seçimlerini kazanması halinde ABD Dışişleri Bakanı olabileceğinden söz ediliyor...
Richard Holbrooke, 22 Temmuz seçimlerinin hemen ardından PBS televizyonuna çıkıp şöyle demişti:
"11 Eylül'den beri, ABD dünyanın her yerinde ılımlı İslami demokrasiler istiyoruz, diyor. İşte sadece iki tane var: Türkiye ve Malezya. Türkler çok dramatik seçim yaptı."
Haberci, Holbrooke'a soruyor:
"Konuyu biraz açar mısınız?.."
Holbrooke:
"Türkiye'de barış içinde ve dürüst seçimler oldu. Ilımlı ve Müslüman bir parti, yani Tayyip Erdoğan'ın başında bulunduğu AKP, meşruiyetlerini Türkiye Cumhuriyeti'nden alan ünlü milliyetçi partileri mağlup etti. Bu ılımlı Müslüman partiyle İsrail iyi ilişkiler içinde ve Avrupa Birliği'ne üyelik istiyor. Ben de bunu yürekten, inanarak destekliyorum."
Haberci bir soru daha yöneltiyor Holbrooke'a:
"Türkler ABD'nin Irak'ta daha neler yapmasını istiyor?"
Holbrooke:
"Türkiye'yi yöneten ılımlı Müslüman parti AKP, bizim Irak'tan ayrılmamızı değil kalmamızı istiyor. Bunu içtenlikle ifade ediyorlar bize. Kaosun sınırlarına dayanmasından korkuyorlar."
Burada çok önemli iki nokta var:
Holbrooke, Türkiye'yle Malezya'yı terazinin aynı kefesine koyup "ılımlı İslam iki demokratik ülke" olarak tanımlıyor.
İkincisi ise 22 Temmuz seçimlerinde "Kemalist laik devlet yapısına sahip çıkan partilerin" İslamcı parti karşısında yenilmesi...
***
ABD, Türkiye'de din temeline dayalı bir siyasi partinin iktidar olmasını mı yoksa Marksist temele dayalı bir siyasi partinin iktidar olmasını mı ister?
Elbet din temeline dayalı partiyi ister!..
Ünlü ekonomist ve düşünür Francis Fukuyama, bir yıl önce Atina'da düzenlenen bir toplantıda "Türkiye ne Avrupalı ne de Ortadoğuludur" deyip ekledi:
"Türkiye'nin ekonomik ve politik özellikleri Latin Amerika ülkelerini çağrıştırıyor. Enflasyon, ekonomik disiplin olmaması, siyasi sistemin kamunun aşırı harcamalarına izin veriyor. Bunun için siyasi konsensüs şart."
Peki AKP'ye nasıl bakıyor Fukuyama?
AKP'yi Avrupa'daki Hıristiyan Demokratlara benzetiyor...
Diyor ki:
"Türkiye öteki Müslüman ülkelere karşı başarılı bir model oluşturmuştur. İslam dünyası için en iyi model, Türkiye'dir."
Fukuyama'nın, Türkiye'nin ekonomik yapısını Latin ülkelerine benzetmesi ne anlama geliyor sizce?
Türkiye'de Marksist solun ivme kazanıp iktidar olması...
O zaman ne yapmalı?
Türkiye'de din temeline dayalı AKP'yi desteklemeli...
Francis Fukuyama Türkiye'yi iyi tanıyor.
Babası Joshishio Fukuyama, Kayseri Talas Amerikan Koleji'nde üç yıl İngilizce öğretmenliği yapmış. Francis Fukuyama da üç yıl Türkiye'de yaşamış...
Fukuyama, Türkiye'de başkanlık-eyalet sisteminin yaşama geçmesini çok istiyor...
Fethullah Gülen'le arası çok iyi... Kemal Derviş'le çok yakın dost...
***
Türkiye'de eyalet sisteminin ya da federe yapının ne anlamı olabilir?
Çok açık!..
Ülkenin bölünmesidir...
Zaten ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nin kapsamında bu yok mu?
Fukuyama, adını "Tarihin Sonu" teziyle duyurmuştu. Türkiye'de eyalet sistemi ya da federal yapı Türkiye'nin sonu olacaktır.
Televizyonlarda tartışma programlarını izliyorum...
Bu konular gündeme nedense hiç getirilmiyor, "sıkmabaş" demokrasinin, özgürlüklerin simgesi olarak ortaya konuluyor, "mahalle baskısı" adı altında bir oyun sahneye konuluyor.
Türkiye'de toplumsal baskı neden gündemde değil?
Kadınlarımızı toplumda aşağılayan bir düşünce egemen olmuş Türkiye'de. Sol'un önü kesilmiş. Atılgan Bayar'ın SKY Türk'te dediği gibi "Kemalist değerler", "Cumhuriyetin kazanımları kendini bilmezlere kalmış."
Yazık!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 28 Eylül 2007
Etiketler:
ABD,
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Hikmet Çetinkaya,
Ilımlı İslam
ABD İslamcılığı... (2)
Nakşilik ve Nurculuk eylemi Kemalizme, Aydınlanma devrimine, Cumhuriyete, laikliğe, demokrasiye karşıdır!..
Said-i Nursi ne der:
"Hilafet artık ölmüştür. Yeniden harekete geçmek için nurun tokadını vurmak gerekir..."
Fethullah Gülen de Kemalizme karşıdır, eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrook da, Francis Fukuyama da, Graham Fuller de...
Kemalizme Şahin Alpay da karşıdır, Hadi Uluengin de, öteki "ülküdaşları" da...
Kemalizme Şerif Mardin de karşıdır, Abdullah ve Tayyip Beyler de...
Kemalizme ABD, AB karşıdır!..
Kemalizme İkinci Cumhuriyetçiler de karşıdır, Kürtçüler de...
Said-i Nursi, Atatürk'e "deccal" der, Şerif Mardin ise Nurcuları koruyup kollar...
Ilımlı İslamın mimarları arasında yer alan Japon asıllı Fukuyama, Fethullahçılarla sıkı ilişki içindedir.
SAIS'ın dekanı olan Fukuyama, CIA'ya teorik ve stratejik bilgiler verip, Büyük Ortadoğu Projesi'nin hazırlayıcılarıyla birlikte yeni senaryolar üretiyor...
Francis Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezini anımsıyor musunuz?
Fukuyama o tezle tanındı.
Fukuyama'ya göre tek merkezli dünyanın karşısında durabilecek bir güç vardır:
"İslam!"
Fukuyama için "İslam" dünyanın tek düşmanıdır...
2004 yılında ABD'de "Abant Toplantısı" yapılmıştı. Fethullah'ın onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın ABD'deki ev sahipliğini ise SAIS, yani Fukuyama üstlenmişti.
Şimdi sıkı durun...
SAIS'in yedi yıl başkanlığını yapan kişi kimdi?
Irak savaşının tasarımcısı Wolfowitz ...
SAIS'te "Yeniden Doğuş" tarikatının siyasal kanadını oluşturan Neo-Con'lar etkilidir...
İşte size Fethullah Gülen ve müritlerinin ilişkileri ve ABD'nin Türkiye'ye biçtiği "Ilımlı İslam" modeli...
***
Şimdi 1989 yılına dönelim...
Rand Corporation raporundan dört örnek:
1- Türkiye'deki demokratik rejimin sık sık kesintiye uğraması istikrarı bozmakta, laik güçlerle İslamcı güçler arasındaki uzlaşmaya engel olmaktadır. İslamcı hareket ile diğer siyasi, etnik ve dini gruplar arasındaki ilişkinin hem Türkiye'de İslamın geleceği, hem de Türkiye'nin siyasi istikrarı açısından önemli etkileri olabilir.
2- Teşkilatlanmış Müslümanların siyasi sisteme katılması, siyasi istikrar açısından olumlu bazı faktörler getirir. Eğer Türkiye'nin bu deneyi başarıya ulaşır ve İslamcılar siyasi iktidarı kuvvet kullanarak ele geçirmeyi hedeflemek yerine demokratik hükümet şeklinin bir parçası olursa, o zaman Türkiye bölgede İran örneğine alternatif bir model olarak ortaya çıkar.
3- Türkiye'nin Kürt etnik azınlığı, İslamcı hareketin geleceğinde aşırı soldan ya da aşırı sağdan daha önemli bir faktör olabilir. Kürtlerin büyük çoğunluğu muhafazakâr Sünni Müslümandır. Ancak Türklerin Hanefi hukuk doktrinini takip etmelerine karşılık Kürtler Şafi okuluna mensupturlar.
4- İslamlaştırmada sızma stratejisinin en iyi yolunun eğitim olduğuna inanılmaktadır. Türk İslamcı hareketinin bugün en önemli hedefleri arasında, gerek eğitim sistemini içeriden değiştirerek gerek alternatif eğitim kurumları oluşturarak gençler arasında İslamın yayılması bulunmaktadır.
***
Yazıma noktayı koymaya hazırlanırken, bir kadın okurum telefonda sordu:
"Kanadalı yazar Margaret Atwodd'un "Damızlık Kızlar" kitabını okumuş muydunuz?"
Okura "okudum" yanıtını verdim...
Anımsamıştım o romanı...
Kadın bir sabah markete gidip alışveriş yapıyor, tutarı ödemek için kredi kartını kasiyere uzatıyor.
Görevli "Banka yanıt vermiyor" diyor. O gün ülkenin tüm kadınları aynı cümleyi duyuyorlar her alışveriş yaptıklarında:
"Banka yanıt vermiyor!"
Bir gece önce "karşı-devrim" gerçekleşmiş, kadınların banka hesaplarına el konulmuş, kredi kartları geçersiz kılınmış.
2007 yılında kadınlar Türkiye'de korkuyor...
Çünkü tutucu ve dinsel bir düşünce, kadının üzerinde kurduğu baskıyı AKP iktidarında giderek artırıyor.
Kadın-erkek eşitliği ortadan kaldırılıyor. Kadınlar, yeni anayasayla yaşlılar, çocuklar ve engelliler gibi korunma altına alınıyor...
Ne yazık ki toplum yine suskun ve tepkisiz!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 27 Eylül 2007
Said-i Nursi ne der:
"Hilafet artık ölmüştür. Yeniden harekete geçmek için nurun tokadını vurmak gerekir..."
Fethullah Gülen de Kemalizme karşıdır, eski ABD Dışişleri Bakan Yardımcısı Richard Holbrook da, Francis Fukuyama da, Graham Fuller de...
Kemalizme Şahin Alpay da karşıdır, Hadi Uluengin de, öteki "ülküdaşları" da...
Kemalizme Şerif Mardin de karşıdır, Abdullah ve Tayyip Beyler de...
Kemalizme ABD, AB karşıdır!..
Kemalizme İkinci Cumhuriyetçiler de karşıdır, Kürtçüler de...
Said-i Nursi, Atatürk'e "deccal" der, Şerif Mardin ise Nurcuları koruyup kollar...
Ilımlı İslamın mimarları arasında yer alan Japon asıllı Fukuyama, Fethullahçılarla sıkı ilişki içindedir.
SAIS'ın dekanı olan Fukuyama, CIA'ya teorik ve stratejik bilgiler verip, Büyük Ortadoğu Projesi'nin hazırlayıcılarıyla birlikte yeni senaryolar üretiyor...
Francis Fukuyama'nın "Tarihin Sonu" tezini anımsıyor musunuz?
Fukuyama o tezle tanındı.
Fukuyama'ya göre tek merkezli dünyanın karşısında durabilecek bir güç vardır:
"İslam!"
Fukuyama için "İslam" dünyanın tek düşmanıdır...
2004 yılında ABD'de "Abant Toplantısı" yapılmıştı. Fethullah'ın onursal başkanlığını yaptığı Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın ABD'deki ev sahipliğini ise SAIS, yani Fukuyama üstlenmişti.
Şimdi sıkı durun...
SAIS'in yedi yıl başkanlığını yapan kişi kimdi?
Irak savaşının tasarımcısı Wolfowitz ...
SAIS'te "Yeniden Doğuş" tarikatının siyasal kanadını oluşturan Neo-Con'lar etkilidir...
İşte size Fethullah Gülen ve müritlerinin ilişkileri ve ABD'nin Türkiye'ye biçtiği "Ilımlı İslam" modeli...
***
Şimdi 1989 yılına dönelim...
Rand Corporation raporundan dört örnek:
1- Türkiye'deki demokratik rejimin sık sık kesintiye uğraması istikrarı bozmakta, laik güçlerle İslamcı güçler arasındaki uzlaşmaya engel olmaktadır. İslamcı hareket ile diğer siyasi, etnik ve dini gruplar arasındaki ilişkinin hem Türkiye'de İslamın geleceği, hem de Türkiye'nin siyasi istikrarı açısından önemli etkileri olabilir.
2- Teşkilatlanmış Müslümanların siyasi sisteme katılması, siyasi istikrar açısından olumlu bazı faktörler getirir. Eğer Türkiye'nin bu deneyi başarıya ulaşır ve İslamcılar siyasi iktidarı kuvvet kullanarak ele geçirmeyi hedeflemek yerine demokratik hükümet şeklinin bir parçası olursa, o zaman Türkiye bölgede İran örneğine alternatif bir model olarak ortaya çıkar.
3- Türkiye'nin Kürt etnik azınlığı, İslamcı hareketin geleceğinde aşırı soldan ya da aşırı sağdan daha önemli bir faktör olabilir. Kürtlerin büyük çoğunluğu muhafazakâr Sünni Müslümandır. Ancak Türklerin Hanefi hukuk doktrinini takip etmelerine karşılık Kürtler Şafi okuluna mensupturlar.
4- İslamlaştırmada sızma stratejisinin en iyi yolunun eğitim olduğuna inanılmaktadır. Türk İslamcı hareketinin bugün en önemli hedefleri arasında, gerek eğitim sistemini içeriden değiştirerek gerek alternatif eğitim kurumları oluşturarak gençler arasında İslamın yayılması bulunmaktadır.
***
Yazıma noktayı koymaya hazırlanırken, bir kadın okurum telefonda sordu:
"Kanadalı yazar Margaret Atwodd'un "Damızlık Kızlar" kitabını okumuş muydunuz?"
Okura "okudum" yanıtını verdim...
Anımsamıştım o romanı...
Kadın bir sabah markete gidip alışveriş yapıyor, tutarı ödemek için kredi kartını kasiyere uzatıyor.
Görevli "Banka yanıt vermiyor" diyor. O gün ülkenin tüm kadınları aynı cümleyi duyuyorlar her alışveriş yaptıklarında:
"Banka yanıt vermiyor!"
Bir gece önce "karşı-devrim" gerçekleşmiş, kadınların banka hesaplarına el konulmuş, kredi kartları geçersiz kılınmış.
2007 yılında kadınlar Türkiye'de korkuyor...
Çünkü tutucu ve dinsel bir düşünce, kadının üzerinde kurduğu baskıyı AKP iktidarında giderek artırıyor.
Kadın-erkek eşitliği ortadan kaldırılıyor. Kadınlar, yeni anayasayla yaşlılar, çocuklar ve engelliler gibi korunma altına alınıyor...
Ne yazık ki toplum yine suskun ve tepkisiz!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 27 Eylül 2007
ABD İslamcılığı... (1)
Türkiye Malezya olacak mı olmayacak mı?
Türkiye'nin "Ilımlı İslam Modeli" adı altında muhafazakârlaştırıldığı, bu çalışmaların 1980'li yılların ortalarında başladığı, 1990'lı yılların başından bugüne dek ABD ve AB desteğinde ivme kazandığı bir gerçek...
Bu köşede yıllarca, Rand Corparation imzalı raporları yayımladım. CIA'nın Fethullah Gülen'le ilişkilerini, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından Gülen ve müritlerinin Orta Asya cumhuriyetlerinden Kara Afrika ülkelerine, Beyaz Rusya'dan Kanada'ya dek nasıl yayıldıklarını anlattım.
ABD ve AB "köktendincilere" karşı Nurcu Fethullah'ı 90'lı yıllarda kullanmaya başladı. Fethullahçılara parasal destek veren ABD ve AB, "eğitim kurumları"yla "Ilımlı İslam"a arka çıktı.
Fethullahçıların bugün Malezya ve Endonezya'da da okulları var...
ABD ve AB, bugün sola daha yakın olan "Kemalistler"e karşıdır.
Kuşatma, Fethullahçıların önderliğinde Türkiye'de ivme kazanırken İkinci Cumhuriyetçi yazar-çizer takımı medyada örgütlenmeye başladı.
Kimilerinin "milli takım" dedikleri İkinci Cumhuriyetçilerin hangi gazetelerde ve televizyonlarda çalıştıklarına bakınca ilginç bir fotoğraf ortaya çıkıyor...
Cengiz Çandar'ın hazırladığı İkinci Cumhuriyetçilerden oluşan "Milli Takım"ın kadrosu şöyle:
"Cengiz Çandar, Mehmet Barlas, Hasan Cemal, Murat Belge, Etyen Mahçupyan, Orhan Pamuk, Mehmet Altan, Eser Karakaş, Şahin Alpay, Mehmet Ali Birand, Ali Bayramoğlu."
Onbir kişilik İkinci Cumhuriyetçi "Milli Takım"ın beş oyuncusu "Doğan Grubu"nda çalışıyor. İki oyuncusu Zaman'da, bir oyuncusu Yeni Şafak'ta, iki oyuncusu da Star'da yazıyor...
Orhan Pamuk ise lige ABD'den katılıyor...
Yedeklerin kim olduğunu biliyorum...
Onların bazıları Belçika Ligi'nde top koşturuyor, bazıları yine Doğan Grubu'nda çalışıyor, bazıları da köşe kapmaca peşinde koşuyor...
***
Köktendinci tehlikeye karşı "Ilımlı İslam Modeli"nin mimarı olarak gördükleri Fethullah Gülen hareketini koşulsuz destekleyen ABD'nin, MHP'yle işbirliği yapmak için çabaladığı da bilinen bir gerçek...
Türk-İslam Sentezi'nin savunucusu olan "ülkücü kadroların" bir bölümü 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Fethullah Gülen hareketine katılmamış mıydı?
Bugünün MHP'si de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde TBMM Genel Kurulu'na girdi, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesini sağladı.
Fethullah Gülen'in MHP içinde bazı milletvekilleriyle yakın ilişkide olduğunu da kim yadsıyabilir?
ABD, MHP'yi etnik milliyetçilikten uzaklaştırıp "Ilımlı İslam Modeli"nin içine çekmeye çalışırken, Devlet Bahçeli'nin "etnik milliyetçiliğe karşı olduğunu" söylemesi unutulmamalı...
Şimdilerde "Sivil Anayasa" ve "Türkiye Malezya olur mu", "mahalle baskısı" gibi kavramları tartışıyoruz...
Kapalı kapılar ardında hazırlanan "Sivil Anayasa"yla kadın hakları azalıyor, kadınlar üzerine baskı kuruluyor...
Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Siyaset Bilimci Prof. Dr. Yeşim Arat, Neşe Düzel'in sorularını yanıtlarken ne diyor:
"Nakşilik olsun, Gülen cemaati olsun, muhafazakârlığı, mahalle baskısını güçlendiriyor. Tarikatlara giren kadınlar hayatın içinde yoklar. Fethullah Gülen cemaatinin kadınla ilişkisi, kadınlara verilmesi gereken olanakların verilmiyor olması beni rahatsız ediyor."
Boğaziçi Üniversitesi İstanbul'da Fethullahçıların karargâh merkezidir...
***
2007'nin fotoğrafına bakıyorum...
ABD ve AB'nin destek verdiği AKP iktidarı Abdullah Bey'i, Tayyip Bey'i şimdilik tutuyor...
Çünkü ABD ve AB'nin işine yarıyor Abdullah Bey ve Tayyip Bey...
Nakşilik ve Fethullahçılık...
İki tarikat aynı damardan besleniyor...
Fethullah'ın 500 okulunda sözde laik eğitim... Kadınlar ise toplumdan dışlanmış...
Ne diyor Fethullah:
"Yargıda, eğitimde, poliste, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde sessizce mevzilenip bekleyin."
Dikkat edin, gazetelerin çoğunda Fethullah Gülen'in örgütlenmesine ilişkin tek satır yazı, eleştiri yok.
Neden ve niçin?
Geri planda ABD ve AB. Onların Türkiye'de işbirlikçileri, "Soros Çocukları"...
Karşı çıkabilirler mi?
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 26 Eylül 2007
Türkiye'nin "Ilımlı İslam Modeli" adı altında muhafazakârlaştırıldığı, bu çalışmaların 1980'li yılların ortalarında başladığı, 1990'lı yılların başından bugüne dek ABD ve AB desteğinde ivme kazandığı bir gerçek...
Bu köşede yıllarca, Rand Corparation imzalı raporları yayımladım. CIA'nın Fethullah Gülen'le ilişkilerini, Sovyetler Birliği'nin yıkılmasının ardından Gülen ve müritlerinin Orta Asya cumhuriyetlerinden Kara Afrika ülkelerine, Beyaz Rusya'dan Kanada'ya dek nasıl yayıldıklarını anlattım.
ABD ve AB "köktendincilere" karşı Nurcu Fethullah'ı 90'lı yıllarda kullanmaya başladı. Fethullahçılara parasal destek veren ABD ve AB, "eğitim kurumları"yla "Ilımlı İslam"a arka çıktı.
Fethullahçıların bugün Malezya ve Endonezya'da da okulları var...
ABD ve AB, bugün sola daha yakın olan "Kemalistler"e karşıdır.
Kuşatma, Fethullahçıların önderliğinde Türkiye'de ivme kazanırken İkinci Cumhuriyetçi yazar-çizer takımı medyada örgütlenmeye başladı.
Kimilerinin "milli takım" dedikleri İkinci Cumhuriyetçilerin hangi gazetelerde ve televizyonlarda çalıştıklarına bakınca ilginç bir fotoğraf ortaya çıkıyor...
Cengiz Çandar'ın hazırladığı İkinci Cumhuriyetçilerden oluşan "Milli Takım"ın kadrosu şöyle:
"Cengiz Çandar, Mehmet Barlas, Hasan Cemal, Murat Belge, Etyen Mahçupyan, Orhan Pamuk, Mehmet Altan, Eser Karakaş, Şahin Alpay, Mehmet Ali Birand, Ali Bayramoğlu."
Onbir kişilik İkinci Cumhuriyetçi "Milli Takım"ın beş oyuncusu "Doğan Grubu"nda çalışıyor. İki oyuncusu Zaman'da, bir oyuncusu Yeni Şafak'ta, iki oyuncusu da Star'da yazıyor...
Orhan Pamuk ise lige ABD'den katılıyor...
Yedeklerin kim olduğunu biliyorum...
Onların bazıları Belçika Ligi'nde top koşturuyor, bazıları yine Doğan Grubu'nda çalışıyor, bazıları da köşe kapmaca peşinde koşuyor...
***
Köktendinci tehlikeye karşı "Ilımlı İslam Modeli"nin mimarı olarak gördükleri Fethullah Gülen hareketini koşulsuz destekleyen ABD'nin, MHP'yle işbirliği yapmak için çabaladığı da bilinen bir gerçek...
Türk-İslam Sentezi'nin savunucusu olan "ülkücü kadroların" bir bölümü 12 Eylül 1980 askeri darbesinin ardından Fethullah Gülen hareketine katılmamış mıydı?
Bugünün MHP'si de Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde TBMM Genel Kurulu'na girdi, Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesini sağladı.
Fethullah Gülen'in MHP içinde bazı milletvekilleriyle yakın ilişkide olduğunu da kim yadsıyabilir?
ABD, MHP'yi etnik milliyetçilikten uzaklaştırıp "Ilımlı İslam Modeli"nin içine çekmeye çalışırken, Devlet Bahçeli'nin "etnik milliyetçiliğe karşı olduğunu" söylemesi unutulmamalı...
Şimdilerde "Sivil Anayasa" ve "Türkiye Malezya olur mu", "mahalle baskısı" gibi kavramları tartışıyoruz...
Kapalı kapılar ardında hazırlanan "Sivil Anayasa"yla kadın hakları azalıyor, kadınlar üzerine baskı kuruluyor...
Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Siyaset Bilimci Prof. Dr. Yeşim Arat, Neşe Düzel'in sorularını yanıtlarken ne diyor:
"Nakşilik olsun, Gülen cemaati olsun, muhafazakârlığı, mahalle baskısını güçlendiriyor. Tarikatlara giren kadınlar hayatın içinde yoklar. Fethullah Gülen cemaatinin kadınla ilişkisi, kadınlara verilmesi gereken olanakların verilmiyor olması beni rahatsız ediyor."
Boğaziçi Üniversitesi İstanbul'da Fethullahçıların karargâh merkezidir...
***
2007'nin fotoğrafına bakıyorum...
ABD ve AB'nin destek verdiği AKP iktidarı Abdullah Bey'i, Tayyip Bey'i şimdilik tutuyor...
Çünkü ABD ve AB'nin işine yarıyor Abdullah Bey ve Tayyip Bey...
Nakşilik ve Fethullahçılık...
İki tarikat aynı damardan besleniyor...
Fethullah'ın 500 okulunda sözde laik eğitim... Kadınlar ise toplumdan dışlanmış...
Ne diyor Fethullah:
"Yargıda, eğitimde, poliste, Türk Silahlı Kuvvetleri'nde sessizce mevzilenip bekleyin."
Dikkat edin, gazetelerin çoğunda Fethullah Gülen'in örgütlenmesine ilişkin tek satır yazı, eleştiri yok.
Neden ve niçin?
Geri planda ABD ve AB. Onların Türkiye'de işbirlikçileri, "Soros Çocukları"...
Karşı çıkabilirler mi?
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 26 Eylül 2007
03 Eylül 2007
Batı basını neden taraf?
Batı medyasının, özellikle de Amerikan ve İngiliz basınının, kendisini profesyonel gözle takip ettiğimiz son 20 yılda, Türkiye'deki seçim süreçlerinde bir siyasi partiden yana bu kadar taraf olduğuna hiç tanık olmamıştık. Türkiye'deki parlamento ve cumhurbaşkanlığı seçimlerini okurlarına aktarırken nesnel ve dengeli olma gereğini duymadığını gördüğümüz bu basının, bir siyasi partinin uluslararası propaganda bürosu gibi çalıştığını söylemek çok da abartılı olmaz. Bu taraftarlığın nedenlerini ve bunun demokrasimiz için içerebileceği riskleri çözümlemek gerekiyor.
Taraftar yazısı
Propaganda yazılarının en fütursuzlarından biri Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesinden bir gün önce Washington Post'ta "Müslüman Demokrasisi İlerliyor" başlığı altında yayımlandı. Jackson Diehl imzalı makalede, cumhurbaşkanlığı krizi boyunca AKP'nin sadece demokrasiden yana değil ama aynı zamanda uzlaşma ve ılımlılıktan yana tavır aldığı öne sürüldükten sonra "Türkiye, ABD'yle, 'laik' Türk politikacıların büyük çoğunluğundan daha fazla dost olan bir cumhurbaşkanına sahip olacak. Ona hoş geldin demek gerekmiyor mu?" deniyordu.
Fahiş hatalar
Diehl, AKP'yi överken hızını alamayıp idamı kaldıranın bu parti olduğunu söylemek gibi fahiş bir hataya da imza atmış. Halbuki Türkiye'yi daha yakından izlemiş olsaydı, idamın önceki koalisyon hükümeti tarafından kaldırıldığını bilirdi. Gerçi bu hatayı yapan ilk kişi Jackson Diehl değil. Kendisinden önce New York Times'ın Türkiye muhabiri Sabrina Tavernise 19 Mayıs 2007'de ölüm cezasını AKP'nin kaldırdığını yazmıştı. AKP'ye sempatisi, Türkiye hakkındaki bilgisinden daha büyük olduğu anlaşılan bu meslektaşımız, 14 Mayıs'ta da, Başbakan Erdoğan'ın atadığını sandığı Konya Selçuk Üniversitesi Rektörü'nün üniversitedeki özgürlükçü ve liberal icraatı üzerinden AKP'yi övmüştü. Rektörü AKP'nin baş hedeflerinden YÖK'ün atadığını bilmiyordu çünkü.
Bunlar, yüksek gazetecilik standartlarıyla övünen New York Times için son derece düşündürücü maddi hatalardır.
İslam ve demokrasi
Washington ve Londra'nın, İslamcı Milli Görüş hareketinden 28 Şubat'ın etkisiyle kopan AKP'yi, 11 Eylül sonrasının koşullarında, Arap ve İslam alemindeki halk yığınlarının ilgisini şiddet yanlısı İslamcı hareketlerden uzaklaştırarak, barışçı ve medeni siyasete yöneltmek için sunulacak bir örnek olarak benimsediğini biliyoruz. AKP'nin Amerikan ve İngiliz medyasından gördüğü büyük ilginin ardındaki asıl neden bu.
Başta CHP ve MHP olmak üzere ulusalcılar, ABD ve AB karşıtlığında adeta eski Milli Görüş çizgisine savrulurken, AKP bu iki global aktörle pragmatik ilişkiler kurmayı başardı. Buna AKP'nin Türkiye'nin uluslararası ekonomik sisteme entegrasyonunu sürdürmesi de eklenince, bu iki global aktörün gözünde AKP, Türkiye'de diğerlerine göre tercih edilir bir siyasi güç oldu.
İngiliz The Guardian gazetesinde Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesinden önce yayımlanan "İslam ve demokrasi" başlıklı baş makalenin sonunda "Türkiye'de İslam ve demokrasinin uyumlu olduğu kanıtlanıyorsa, başka yerde neden olmasın?" diye soruluyordu.
Evet, Türkiye hem bir İslam ülkesi ve hem de, geçmişte kesintilere uğramış olsa da demokrasisini geliştirerek yaşatmayı başarmış bir ülke. Bir İslam ülkesinin aynı zamanda demokratik de olabileceğini uzun yıllar önce kanıtladı. Bunu da laiklik sayesinde yaptı. Unutulan işte bu.
'Müslüman demokrat' mı?
Düne kadar AKP'yi genellikle "ılımlı İslamcı", "neo-İslamcı", "eski İslamcı" veya "İslami kökenli" diye tanımlayan Amerikan ve İngiliz basınında bu parti için, AKP'nin de duymaktan hoşnut olacaklarını sandığımız "Müslüman demokrat" tanımının giderek artan oranda kullanıldığını gözlemliyoruz.
AKP'ye iltifat eden aynı basın, kentli orta sınıfların demokrasi, laiklik ve özgürlükler konusundaki kendiliğinden gelişen demokratik tepkilerini ya görmezden geliyor ya da bunu, başında orduyu saydığı "laik elitler" konfigürasyonunun bir komplosu olarak yansıtıyor.
Temennimiz, AKP yöneticilerinin, kendilerine sunulan bu desteği yanlış okuyarak, "uluslararası sistemin güvencesi altında oldukları" gibi vehme kapılmamaları ve yeni dönemde itidal ile otokontrolü elden bırakmamalarıdır. Böylesi demokrasimiz için daha hayırlı olur.
Kaynak: Milliyet
Taraftar yazısı
Propaganda yazılarının en fütursuzlarından biri Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesinden bir gün önce Washington Post'ta "Müslüman Demokrasisi İlerliyor" başlığı altında yayımlandı. Jackson Diehl imzalı makalede, cumhurbaşkanlığı krizi boyunca AKP'nin sadece demokrasiden yana değil ama aynı zamanda uzlaşma ve ılımlılıktan yana tavır aldığı öne sürüldükten sonra "Türkiye, ABD'yle, 'laik' Türk politikacıların büyük çoğunluğundan daha fazla dost olan bir cumhurbaşkanına sahip olacak. Ona hoş geldin demek gerekmiyor mu?" deniyordu.
Fahiş hatalar
Diehl, AKP'yi överken hızını alamayıp idamı kaldıranın bu parti olduğunu söylemek gibi fahiş bir hataya da imza atmış. Halbuki Türkiye'yi daha yakından izlemiş olsaydı, idamın önceki koalisyon hükümeti tarafından kaldırıldığını bilirdi. Gerçi bu hatayı yapan ilk kişi Jackson Diehl değil. Kendisinden önce New York Times'ın Türkiye muhabiri Sabrina Tavernise 19 Mayıs 2007'de ölüm cezasını AKP'nin kaldırdığını yazmıştı. AKP'ye sempatisi, Türkiye hakkındaki bilgisinden daha büyük olduğu anlaşılan bu meslektaşımız, 14 Mayıs'ta da, Başbakan Erdoğan'ın atadığını sandığı Konya Selçuk Üniversitesi Rektörü'nün üniversitedeki özgürlükçü ve liberal icraatı üzerinden AKP'yi övmüştü. Rektörü AKP'nin baş hedeflerinden YÖK'ün atadığını bilmiyordu çünkü.
Bunlar, yüksek gazetecilik standartlarıyla övünen New York Times için son derece düşündürücü maddi hatalardır.
İslam ve demokrasi
Washington ve Londra'nın, İslamcı Milli Görüş hareketinden 28 Şubat'ın etkisiyle kopan AKP'yi, 11 Eylül sonrasının koşullarında, Arap ve İslam alemindeki halk yığınlarının ilgisini şiddet yanlısı İslamcı hareketlerden uzaklaştırarak, barışçı ve medeni siyasete yöneltmek için sunulacak bir örnek olarak benimsediğini biliyoruz. AKP'nin Amerikan ve İngiliz medyasından gördüğü büyük ilginin ardındaki asıl neden bu.
Başta CHP ve MHP olmak üzere ulusalcılar, ABD ve AB karşıtlığında adeta eski Milli Görüş çizgisine savrulurken, AKP bu iki global aktörle pragmatik ilişkiler kurmayı başardı. Buna AKP'nin Türkiye'nin uluslararası ekonomik sisteme entegrasyonunu sürdürmesi de eklenince, bu iki global aktörün gözünde AKP, Türkiye'de diğerlerine göre tercih edilir bir siyasi güç oldu.
İngiliz The Guardian gazetesinde Gül'ün Cumhurbaşkanı seçilmesinden önce yayımlanan "İslam ve demokrasi" başlıklı baş makalenin sonunda "Türkiye'de İslam ve demokrasinin uyumlu olduğu kanıtlanıyorsa, başka yerde neden olmasın?" diye soruluyordu.
Evet, Türkiye hem bir İslam ülkesi ve hem de, geçmişte kesintilere uğramış olsa da demokrasisini geliştirerek yaşatmayı başarmış bir ülke. Bir İslam ülkesinin aynı zamanda demokratik de olabileceğini uzun yıllar önce kanıtladı. Bunu da laiklik sayesinde yaptı. Unutulan işte bu.
'Müslüman demokrat' mı?
Düne kadar AKP'yi genellikle "ılımlı İslamcı", "neo-İslamcı", "eski İslamcı" veya "İslami kökenli" diye tanımlayan Amerikan ve İngiliz basınında bu parti için, AKP'nin de duymaktan hoşnut olacaklarını sandığımız "Müslüman demokrat" tanımının giderek artan oranda kullanıldığını gözlemliyoruz.
AKP'ye iltifat eden aynı basın, kentli orta sınıfların demokrasi, laiklik ve özgürlükler konusundaki kendiliğinden gelişen demokratik tepkilerini ya görmezden geliyor ya da bunu, başında orduyu saydığı "laik elitler" konfigürasyonunun bir komplosu olarak yansıtıyor.
Temennimiz, AKP yöneticilerinin, kendilerine sunulan bu desteği yanlış okuyarak, "uluslararası sistemin güvencesi altında oldukları" gibi vehme kapılmamaları ve yeni dönemde itidal ile otokontrolü elden bırakmamalarıdır. Böylesi demokrasimiz için daha hayırlı olur.
Kaynak: Milliyet
Etiketler:
AKP,
Ilımlı İslam,
Milliyet Gazetesi
Taşlar yerine oturuyor
Ilımlı İslam'dan şeriata
Amerikalı diplomat Richard Holbrooke'un Türkiye ile birlikte "ılımlı İslam ülkesi" kategorisinde gösterdiği Güneydoğu Asya ülkesi Malezya'da şeriat düzenine geçilmesi tartışılmaya başlandı.
Daily Telegraph'ın haberine göre, önceki gün, İngiliz yönetimine son verilip bağımsızlık ilan edilmesinin 50. yıldönümü kutlamaları yapılan Malezya'da hükümet hukuk sisteminde büyük değişiklik yaratacak bir dizi reform yapmaya hazırlanıyor. Bu kapsamda açıklamalarda bulunan Başbakan Abdullah Bedevi, ülkenin İngiliz sömürgesi olduğu dönemden kalma anayasasında yazılı olan "Malezya laik bir devlettir" maddesinin değişebileceğini kabul etti.
Başkent Kuala Lumpur'da yapılan bir konferansta konuşan Malezya Yüksek Mahkemesi Başyargıcı Ahmed Fayruz da bağımsızlığın kazanılmasından bu yana geçen 50 yıl içinde Malezya'nın sömürgeciliğin kıskacından çıkamadığını savunarak, şeriatın hukuki boşlukları doldurmak amacıyla mevcut huhuk sistemine aşılanması gerektiğini bildirdi. Ahmed Fayruz, şeriat hükümlerinin özellikle örf ve adete dayanan hukuksal düzenlemelere monte edilmesini istedi.
Bazı bölgelerde uygulanıyor
Şeriat hükümleri Malezya'nın bazı bölgelerinde halen uygulanıyor. Şeriat çok sık olmasa da ara sıra Müslüman olmayanların davalarında da geçerli oluyor. Örneğin geçen temmuzda 21 senedir evli olan 6 çocuklu Müslüman-Hindu çiftin birliktelikleri yerel yetkililer tarafından şeriat hükümlerine dayanılarak hukuksal yoldan sonlandırıldı.
Malezya'da nüfusun çoğunluğunu oluşturan Malaylar anayasal olarak Müslüman kabul ediliyor ve din değiştirmeleri yasaklanmış bulunuyor. Nüfusun yüzde 40'ını da Çin ve Hint kökenliler oluşturuyor. Ayrıcalıklı vatandaş sayılan Malaylar daha kolay iş bulup, kredi olanaklarından yararlanabiliyor. Ev sahipleri, Malaylardan daha düşük kira talep ediyor. Radikal İslamlaşma yönündeki son gelişmelerin Çin ve Hint kökenli Malezya vatandaşlarını alarma geçirdiği belirtiliyor.
Kaynak: Milliyet
Amerikalı diplomat Richard Holbrooke'un Türkiye ile birlikte "ılımlı İslam ülkesi" kategorisinde gösterdiği Güneydoğu Asya ülkesi Malezya'da şeriat düzenine geçilmesi tartışılmaya başlandı.
Daily Telegraph'ın haberine göre, önceki gün, İngiliz yönetimine son verilip bağımsızlık ilan edilmesinin 50. yıldönümü kutlamaları yapılan Malezya'da hükümet hukuk sisteminde büyük değişiklik yaratacak bir dizi reform yapmaya hazırlanıyor. Bu kapsamda açıklamalarda bulunan Başbakan Abdullah Bedevi, ülkenin İngiliz sömürgesi olduğu dönemden kalma anayasasında yazılı olan "Malezya laik bir devlettir" maddesinin değişebileceğini kabul etti.
Başkent Kuala Lumpur'da yapılan bir konferansta konuşan Malezya Yüksek Mahkemesi Başyargıcı Ahmed Fayruz da bağımsızlığın kazanılmasından bu yana geçen 50 yıl içinde Malezya'nın sömürgeciliğin kıskacından çıkamadığını savunarak, şeriatın hukuki boşlukları doldurmak amacıyla mevcut huhuk sistemine aşılanması gerektiğini bildirdi. Ahmed Fayruz, şeriat hükümlerinin özellikle örf ve adete dayanan hukuksal düzenlemelere monte edilmesini istedi.
Bazı bölgelerde uygulanıyor
Şeriat hükümleri Malezya'nın bazı bölgelerinde halen uygulanıyor. Şeriat çok sık olmasa da ara sıra Müslüman olmayanların davalarında da geçerli oluyor. Örneğin geçen temmuzda 21 senedir evli olan 6 çocuklu Müslüman-Hindu çiftin birliktelikleri yerel yetkililer tarafından şeriat hükümlerine dayanılarak hukuksal yoldan sonlandırıldı.
Malezya'da nüfusun çoğunluğunu oluşturan Malaylar anayasal olarak Müslüman kabul ediliyor ve din değiştirmeleri yasaklanmış bulunuyor. Nüfusun yüzde 40'ını da Çin ve Hint kökenliler oluşturuyor. Ayrıcalıklı vatandaş sayılan Malaylar daha kolay iş bulup, kredi olanaklarından yararlanabiliyor. Ev sahipleri, Malaylardan daha düşük kira talep ediyor. Radikal İslamlaşma yönündeki son gelişmelerin Çin ve Hint kökenli Malezya vatandaşlarını alarma geçirdiği belirtiliyor.
Kaynak: Milliyet
Etiketler:
Ilımlı İslam,
Laiklik,
Milliyet Gazetesi,
Şeriat
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)