AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
AKP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07 Ekim 2009

Said Nursi, Atatürk İçin Ne Demişti?

Başbakan Erdoğan, AKP 3. Olağan Kongresi’nde AKP’nin manevi tavrını şu cümleler ile çizdi : ''Seversiniz sevmezseniz, beğenirsiniz beğenmezsiniz, görüşlerini kabul edersiniz etmezsiniz... Ama Ahmedi Hani'siz, Bitlisli Said-i Nursi'siz bir Türkiye'nin maneviyatı noksan kalır''

Ahmedi Hani, Ahmet Kaya, Nazım Hikmet gibi Başbakan’ın adını andığı isimler bir yana Saidi-Nursi’nin adını anması Atatürkçü çevreleri kızdırdı. Bunun nedeni Said-i Nursi’nin eserlerinde sıklıkla bahsettiği “Deccal” kavramı ile Atatürk’ü işaret ettiği iddiası.

İslami literatürde “Deccal” en ağır hakaret sayılan ifadelerden biri. Deccal; yalan söyleyen, aldatan, karıştıran kişi anlamına gelir. İslami fikriyata göre Deccal’in ortaya çıkması kıyamet alametlerinden biri olarak da görülüyor.

Said-i Nursi’nin Deccal teorisini oluşturan satırlar şöyle sıralanabilir:

Ben bir manevi alemde, İslam Deccalini gördüm. Yalnız bir tek gözünde teshirce bir manyetizma gözümle müşahade ettim ve onu bütün bir münkir bildim. İşte bu inkarı mutlaktan çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata hücum eder.(...) Fakat kahraman ve mücahit ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur–u iman ve Kur’an ışığıyla hakikat–i hal–i göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılıyor.” (Şualar458–459,Siracun Nur 247)

Saidi Nursi, başlangıçta şifreli olarak işaret ettiği Deccal’in kim olduğunu daha sonra şöyle anlatıyor:
Ölmüş gitmiş dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis–i Şerif’in ihbariyle Kur’an’a zararlı bir adam çıkacak demiştim. Sonra Mustafa Kemal’in o adam olduğunu zaman gösterdi." (Emirdağ Lahikası I/278, Yirmiyedinci mektuptan Sabık Reis–i Cumhur’a ve üç makama gönderilen istida)

Saidi Nursi, Mustafa Kemal’e yönelik Deccal suçlamasında daha da ileri giderek şunları yazar:
...Lozan Muahedesinde söz veren ve pek şiddetli ve dehşetli hücumlarına rağmen hiçbir hakiki Müslüman Türk’ü Protestan yapamayan ve Millet–i İslam için pek zararlı olduğunu ef’aliyle ispat eden ve Hadis– Şerif’in haber verdiği o müthiş şahıs kendisi olduğunu(yani Deccal, y.n) hayat ve mematiyle gösteren Mustafa Kemal’e bir mahrem eserde ‘din yıkıcı Süfyan’ dediğimizi (...)” (Emirdağ Lahikası I,50–51;Yirmiyedinci Mektuptan Mahkeme–i Kübra’ya Şekva ve Müdafaatın Bir Haşiyesi olan Parçanın Hülasasıdır, Ayrıca Müdafaalar, 226–227)

İşte Başbakan’ın Said-i Nursi’ye yönelik atıfları bu nedenle Atatürkçüler’i kızdırdı.

Kaynak: OdaTV

19 Ağustos 2009

‘Yol Haritası’nın Mühendisi Kim?..

PKK lideri Öcalan’ın son avukat görüşmesinde en çok Fethullah Gülen’le ilgili söyledikleri dikkat çekti. Peki, “Ben Fethullah Hoca’yı olumsuz değerlendirmiyorum. Demokratik temelde, karşılıklı yaklaşımlar olabilir” diyen Öcalan, durup dururken konuyu neden bir cemaat liderine getirdi ve zeytin dalı uzattı?

PKK’lilerle Fethullahçılar arasındaki gerginlik son üç yılda doruğa ulaştı. Zaman gazetesi ve Aksiyon dergisinde PKK’nin “Ergenekon”la ilişkilendirilmesine kadar uzanan yayınlara örgüt, Roj TV ve diğer yayın organları üzerinden sert tepkiler verdi. Hatta PKK’nin milis yapılanmaları, artan gerginlik üzerine çeşitli kentlerde Fethullahçılara ait yüzlerce araca molotofkokteyli attı.

Zaman gazetesinin Avrupa ülkelerindeki bazı bürolarının kundaklanmasına varan saldırılar, güvenlik güçlerinin DTP’nin “Türkiye Meclisi” adlı yapılanmasına yönelik geçen aylarda yaptığı operasyonla doruğa çıktı. Operasyonun başlamasından iki gün sonra örgütün yayın organlarından ANF’de yayımlanan bir analiz de PKK-cemaat arasındaki sıkıntının boyutlarını dışavurdu. “Fethullah Gülen 2. Abdülhamid’in intikamını alıyor!” başlıklı yazıda, AKP’nin, Ergenekon operasyonuyla Kemalizmin direnç noktalarına vurduğuna dikkat çekilerek şu görüşlere yer verilmişti:

“Tasfiye süreci gelişirken Fethullahçı oluşum durumdan vazife çıkararak kendi derin devleti ve Ergenekon’unu kurmaya başlamıştır. Ama Gülen cemaati şunu unutmamalıdır ki, Kürtler eski Kürtler değildir. Kemalistlere yaptığınızı Kürtlere yapamayacaksınız.”

Gerginlik sürerken PKK yöneticilerinin Fethullahçılara yönelik tepkileri durmadı. Örneğin Kandil Dağı’ndaki örgüt yöneticilerinden Cemil Bayık açıkça Fethullahçılara yönelik mücadele çağrısı yapmıştı! AKP’nin ideolojik ve maddi gücünü Fethullahçılardan aldığına dikkat çeken Bayık, “AKP’yi başarısızlığa uğratmak istiyorsak, Fethullahçılara karşı mücadele etmemiz, etkisiz kılmamız gerekiyor. AKP’nin etkisizleştirilmesi buradan geçiyor” diye konuşmuştu.

Öcalan’ın manevrası!..

Önceki gün Fethullahçılarla yakınlaşma çağrısı yapan Öcalan, 5 Ocak’taki avukat görüşmesinde Gülen’in faaliyetleriyle ilgili şu değerlendirmeyi yapmıştı:

“El Kaide ile Araplar denetim altında tutulmaya çalışılıyor. Fethullah Gülen’le de Türkiye’deki İslami hareket kontrol edilmeye çalışılıyor. Gülen’in Amerika’da tutulmasının sebebi, İslami hareketi kontrol altında tutarak ikinci bir Humeyni olayının önüne geçilmek istenmesidir.”

Öcalan, 24 Haziran’daki açıklamasında ise Gülen’i küçümsemişti. Ergenekon operasyonunun ardında Fethullahçılar olduğuna ilişkin iddiaları değerlendiren Öcalan, “Basında Gülen’den bahsediyorlar ama tek başına onun buna gücü yetmez, onu bu kadar büyütmeye gerek de yoktur. Sonuçta Erzurumlu bir köy imamıdır” demişti!

PKK’nin Fethullahçılara yönelik eleştirileri bununla da kalmadı. Geçtiğimiz aylarda Kandil Dağı’nda Milliyet yazarı Hasan Cemal’e konuşan Murat Karayılan, şunları söylemişti:

“Bize karşı son üç dört yıldır neden saldırganlaştılar? Fethullahçılar devlet sistemine yerleşmek istiyorlar. Amerika’dan da destek alıyorlar. Belki bugün değil ama geleceğe dönük olarak risktir bunlar.”

Görüldüğü gibi Öcalan’dan Karayılan’a kadar PKK yöneticilerinin yaptığı tüm açıklamalarda Fethullahçılar hedef alınmıştı. Peki Gülen’i önce “İkinci Humeyni” diye tanımlayarak tehlike olarak gösteren sonra da “Sonuçta Erzurumlu bir köy imamı” diye küçümseyen Öcalan’ın Fethullahçılarla ilgili bu manevrası ne anlama geliyor?

Öcalan, Fethullahçıların devlet içindeki örgütlenmelerinin tehlikeli boyutlara ulaştığının farkına mı vardı?

Birileri PKK liderinin kulağına Kürt sorununun Fethullahçılar olmadan çözülemeyeceğini mi fısıldadı?

Yoksa Gülen’in ikamet ettiği Amerika’dan İmralı’ya “uzlaş” mesajı mı gitti?..

Son soru daha önemli; acaba uzun süredir Abant toplantıları, Kuzey Irak’taki yatırımları ve Güneydoğu’daki eğitim faaliyetleriyle Kürt sorununda “aktör” olmaya çalışan Fethullahçılar, çözüm haritasında pergeli ve cetveli ellerine mi aldılar?..

Öcalan’a son günlerde bir şeyler oldu... Ya küçücük hücresinde kafasını bir yerlere çarptı ya da Halfeti’nin Ömerli köyünde çocuklara imamlık yaptığı günleri anımsadı!..

Mehmet Faraç - Cumhuriyet, 18 Ağustos 2009

28 Mart 2009

Organize İşler…

Vurgun ve soygun sizler için organize işler...

Zimmete mangır geçirme, evrakta sahtecilik.

Uğur Dündar’a, Mehmet Ali Birand’a gözdağı vermek.

Allah rızası için saf Müslümanları soyup soğana çevirmek.

Çocuklara şirket kurmak, gemicik almak, mısır patlatmak.

Yandaşları koruyup kollamak.

2B Yasası’yla Hazine ve orman alanlarını yağmalamak.

Organize işler!

Dokunulmazlık zırhıyla caka satmak, yargıdan kaçmak...

Naylon fatura düzenleyenleri baş tacı yapmak.

Almanya’da paraları tırtıklarken yakalanıp, 42 milyon Avro’yu yutmak.

İslam ideolojisini, demokrasi ve özgürlük olarak maskeleyip, Güneydoğu’da Hizbullah’a ve Fethullahçılara sığınmak, DTP’yi kündeye getirmek.

Özgür bireye karşı durmak, yurtseverleri “darbe yandaşı” diye suçlamak...

Organize işler!

Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarını, Frankfurt Havaalanı’nda THY uçağından inerken Alman polislerin köpeklerle kontrol etmelerine ses çıkarmamak.

Yurttaşların itilip kakılmasına, Türkiye’yi üçüncü dünya ülkesi olarak görenlere efelenmemek.

İmamları bürokrasinin önemli noktalarına getirmek.

Yalaka gazetecileri baştacı etmek.

Aydınlık Türkiye için gecesini gündüzüne katan bilim insanlarının yerine, cami avlusundan topladıkları müezzinleri “bilim kurulları”na getirmek.

Organize işler!

***

Yandaş medya yaratmak, özel hastane kurmak, tarikat şeyhlerine boyun eğmek.

Rüşvete, yolsuzluğa göz yummak.

Naylon fatura kesmek, milletvekili seçilip yargıdan kaçmak.

Bekir Coşkun’a kızıp, “Bunlar köpekleriyle yatıp kalkarlar” demek...

Ardından İzmir’de köpek maması dağıtarak pişkinlik yapmak.

Organize işler!

Güdümlü medyayı koruyup kollamak.

Kendisini eleştiren gazetecilerin üzerine kırmızı kalemle “çizik atıp” feleğini şaşırtmak.

Ahmet Taner Kışlalı’yı, Gümüşhane Barosu Başkanı Ali Günday’ı, Danıştay üyelerini tetikçilere hedef gösteren gazetenin yazarlarını Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin “ANA” uçağında ağırlamak...

Organize işler!

Muhalefet yapan medyayı sindirip susturmak için maliye müfettişlerini üzerlerine salmak.

Alanlarda, “Bu gazeteleri okumayın, okutmayın” demek.

Cumhuriyet’i susturmak!

Özgür bireyin yerine kendisine “biat” eden kul yaratmak.

Yargıyı sindirmek!

Almanya Deniz Feneri e.V’nin Türkiye ayağı soruşturmasında yayın yasağı koymak!..

Hepsi organize işler!

Seçim öncesi “Hükümet biziz, AKP’li adayı seçin, yoksa hizmet gelmez” diyen.

Demokrasiden ve özgürlüklerden söz eden..

Irak’ın işgaline göz yuman... Gazze’de katliama şaşı bakan...

Evet siz, sizler!

Onlara yandaşlık eden, televizyonlardan parsayı toplayan yandaşlar...

Yarın torunlarınıza ne diyeceksiniz?..

Demokrasi ve özgürlükler elinizde birer oyuncak gibi.

Hepiniz birer fırdöndü!

Hacıyatmaz...

Sizde utanmak yok, sıkılmak yok!

Ara sıra aynaya bir baksanız.

***

Demokrasi ve özgürlükler bizim için bir yaşam biçimidir, bunu aklınızın bir köşesine yazın.

Sakın unutmayın!

Türkiye, Mustafa Kemal Atatürk ve arkadaşlarının kanlarıyla, canlarıyla kuruldu.

Türkiye mollaların, tarikat şeyhlerinin değildir... Burası, binlerce yıllık tarihin ve kültürün boy verdiği topraklardır.

İslam ideolojisine laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nde yer yoktur!

Sesimize kulak verin!

Koylarımızı, büklerimizi Arap şeyhlerine sattınız... Dağlarımızı, ovalarımızı “çokuluslu altın avcıları”na teslim ettiniz.

Türkiye bir soygun, vurgun cenneti değildir!

Hem rüşvete, talana, hem asker-sivil darbelere, hem hukukun üstünlüğü ilkesini çiğneyenlere karşı demokratik mücadelemiz sürecek!

Demokratik tepkimiz durmayacak, artacak!

Sinmeyiz, sindiremezsiniz.

Bıkmadan, usanmadan yaptıklarınızı yazacağız, söyleyeceğiz.

Bizi yıldıramazsınız...

Hikmet Çetinkaya - 27 Mart 2009, Cumhuriyet

25 Şubat 2009

AKP'nin yönetim anlayışı...

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı İ. Melih Gökçek: "Neydi bunun taahüdü, metroyu bitirmek... Nerden bulacaksın parayı? İktidar biziz, parayı nerden bulucan?"

AKP Kırıkkale Milletvekili Mustafa Özbayrak: "Biz Ankara'dan izin vermediğimiz sürece siz burada taş üsütne taş koyamazsınız. Onun için eğer birileri size gelip de ben şunu yapacağım, ben bunu yapacağım diyorsa inanmayın. Yapamazlar; bize rağmen yapamazlar."

Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin: "Hükümetimizle kavga eden, zıtlaşan yerel yönetimler her projelerini Ankara’dan geçiremiyor. Maalesef bu Türkiye'nin gerçeği. O nedenle halkıyla barışık, hükümetiyle barışık, devletiyle barışık mahalli yöneticiler işbaşında olursa bizim sorunlarımız daha çabuk çözülür."

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan: "Şimdi bunların belediye başkan adayları, 'belediyeyi alayım 100 bin işçi alacağım' diyor. Arkadaş sen bu 100 bin işçiyi nereye, kimin müsaadesiyle alacaksın. Bir belediye İçişleri Bakanlığının izni olmadan işçi alamaz."

17 Şubat 2009

İki adam...

BİRİNCİ adam; "Bunlar cumhuriyeti yıkıp tarikat devleti kuruyorlar" dedi...

İkinci adam; ne kadar molla, sofu, tarikatçı, mürit, karısı türbanlı varsa devlet kadrolarına doldurdu...

Birinci adamı suçladınız...

(.........)

Birinci adam;
Tandoğan’da, Çağlayan’da, Kordon’da "Türkiye laiktir, laik kalacak" diye bağırdı...

İkinci adam; Anayasa’mızda cumhuriyetin temel ilkesi laikliği tekmeledi...

Birinci adamın evini bastınız...

(.........)

Birinci adam;
Mustafa Kemal’in açtığı çağdaşlık yolundan sapıldığını öne sürdü...

İkinci adam; ortaçağ görüntüsüyle, türbanı-tesettürü ile çıkıp devletin tepesine oturdu...

Birinci adamı yakaladınız...

(.........)

Birinci adam;
Türkiye’yi yöneten iktidarın, irticanın merkezi olduğunu öne sürdü...

İkinci adam; devletin en yüksek mahkemesi Anayasa Mahkemesi’nde yargılandı ve "irticai faaliyetlerin merkezi olduğuna" karar verildi...

Birinci adamı içeri kapattınız...

*

Birinci adam:


Emekli maaşından başka bir şeyi yok... Genelde devletin verdiği lojmanlarda oturur... Topluca yemek yediklerinde, bir ara masanın altından paralar toplanır da yemeğin faturası ödenir... Hep aynı takım elbiseyi giyer... En zenginleri, yani "kasa" dedikleri tutukluyken öldüğünde, cenazesi para toplanarak kaldırılır...

İkinci adam:

Altın zengini... Torba altınlarını medya yaza yaza bitiremez... Damatlar, oğullar, dünürler, yandaşlar, ortaklar, komisyoncular... Yumurta işleri, bakliyat işleri, mısır işleri, gemicik işleri, parfümeri işleri, mücevherat işleri... Tümü din-iman adına, gizli-kapaklı ve akıl almaz bir iktidar nimeti...

Ama siz birinci adama kızdınız...

(.........)

Birinci adamı;
vatan haini saydınız...

İkinci adamı; başınıza taç yaptınız...

Tebrik ederim sizi...

İyi yaptınız...

Bekir Coşkun - Hürriyet, 17 Şubat 2009

13 Ocak 2009

Neo-Ergenekon örgütünün medya şemasını açıklıyorum

Kimi gazeteler dün belli bir merkezden servis edilmiş gibi duran, bazı 'ortak düşünce'lerin aktarılmasına ayırmıştı sayfalarını. Gelin dünkü basında ön plana çıkan ve Ergenekon'un 11. Dalgası hakkında fikir yürütenleri teker teker inceleyelim.

1. Ali Bayramoğlu
Magazin dünyası onu Sezen Aksu'yla yaşadığı aşktan tanıyor, entelektüel kesimde de yıllardır tutarlı bir şekilde sürdürdüğü ordu düşmanlığıyla adından söz ettiriyor. 28 Şubat mağdurluğunu ranta çevirip İslami kesime yanaşan, Fehmi Koru'yla dostluğu sayesinde o çevrelerde iktidar sahibi olan biri. AKP iktidarından beri gün onun günü. Merkez medyadan uzaklaştırılmıştı, bu hükümet döneminde yıldızı yeniden parladı.
Fransa'da eğitim görmüş. Sosyal bilimci olmasına rağmen beyni müthiş bir statükoya teslim. Geçen hafta katıldığı bir programda kendi görüşlerine uymayan makaleleri okunmasını eleştirmişti, programın sunucusu Ruşen Çakır da kibarca 'Biz de seni yayına aldığımız için kimileri bizi eleştirebilir' diye düz mantıkla bir yanıt vermişti. Beyni bu basit olayda bile iki tarafı göremeyecek kadar dar görüşlü.
Aynı programda 'Ordu'yu savunan insanları' da eleştiriyordu, Nuray Mert de ona 'Ordu'yu da savunabilen insanların olabileceğini' hatırlattı. İşine gelmeyen şeyleri duyunca yüzü bozuluyor, susuyor, işi gargaraya getirip konuyu değiştirmeye uğraşıyor.
Çünkü 'dediğim dedik, astığım astık' tavırlara fazla alışmış. Belli ki bu iktidar döneminde böyle bir özgüven edinmiş: Her şeyi o biliyor, kendinden çok emin, düşünce sistematiğinde 'Acaba, yoksa' gibi kuşkulara yer yok.
Peki bunları nereden biliyor? 11. Dalga'da kimlerin alınacağını nasıl bu kadar kolay söyleyebiliyor?
En yakın arkadaşı, The Marmara Cafe'de kahve saatlerini paylaştığı Fehmi Koru bu fişleme işlerine bakardı, yoksa kendi üzerinden dikkatleri dağıtmak için artık ona mı servis ediyor gizli bilgileri? Eskiden Koru'nun işaret ettiği isimler gözaltına alınıyordu, şimdi gözaltıları önceden tahmin etme görevi Ali Bayramoğlu'nda mı?

2. Mahmut Övür
Geniş kesimlerce tanınmıyor. Kendi yazdığı Sabah gazetesinde bile bir köşeye atılmış, bir kenarda tutuluyor. Haber merkezi yöneticiliğinden dergi genel müdürlüğüne kadar çeşitli görevlerde bulundu, hiçbirini beceremedi. O gün bugündür bir köşede belediye haberleriyle emeklilik için gün dolduruyordu.
1994 yılında kurşunlandı. Bu kurşunlanma hiçbir zaman aydınlanmadı. Ona sorarsanız 'Çatlı'nın görüntülerini yayınladığı' için ama o dönemde hangi kirli ilişkilere girdiği, kimlerlerle ne gibi bir bağ kurduğu, nasıl bir 'network'ün parçası olduğu üzerinde hiç durulmadı. Bu konu kapatıldı. Hala merak ediliyor: O gün neden kurşunlandı?
Kendi gazetesinin bile itibar etmediği bu adama Taraf gazetesi koca bir sayfa ayırmış, o da gazetecilik açısından tüyler ürperten bir itirafta bulunuyor.
Neşe Düzel soruyor: 'Siz Ergenekon'un son operasyonundan kısa bir süre önce 'Dalan nerede' diye bir yazı yazdınız. Operasyonun olacağını biliyor muydunuz?'
Bakın Övür ne diyor: 'Evet. Tahmin ediyordum yani... Çünkü hem polis çevresinde hem de İstanbul'un kulislerinde 'Dalan yok, Dalan nerede, Dalan kaçtı mı? Operasyon yapılacak' denmeye başlanmıştı. Hatta Dalan Amerika'ya gitmeden önce yakın çevresine sıkışmaya başladığını söylemiş. Elimde belge olmadığı için ben bunu siyasi bir kulis gibi yazdım. 'Yerel seçimler yaklaştı, Dalan niye ortada yok' dedim. Dalan o yazıdan sonra beni telefonla aradı. 'Aday olmam için çok baskı var. O yüzden sıkıldım, yurtdışına çıktım' dedi. Oysa iddianamenin satır aralarından okuduğum kadarıyla Dalan, Ergenekon'un siyasi kolunun önemli bir ismi.'
Bu tetikçiye sorulacak iki soru var: Bir kere operasyonu nereden biliyordun, nasıl tahmin ediyordun? İkincisi, elindeki haberi başka bir şekilde çarpıtarak yayınlamak, hedef göstermek hangi meslek etik'ine uygun? Gazetecilikle bağdaşıyor mu bu? Bu çarpıtma yazıyla hedef gösterilmiş olmuyor mu?
Bu cevabı, gazeteciliği şaibeli işlere ve ilişkilere alet ettiğinin kanıtı. Görev yapma izni elinden alınmalı ve gazetecilik dışı ilişkileri sorgulanmalı.
Fehmi Koru'nun İlhan Selçuk'u yazdığın gün Selçuk'un gözaltına alınmasına benzer bir oyunun parçası belli ki.

3. Tamer Korkmaz
Yeni Şafak'ta yazıyor. Tıpkı Tuncay Güney gibi Ertuğrul Özkök'ü hedef gösteriyor. Amacı Doğan Grubu'nu bir şekilde Ergenekon'a iliştirmek. Eskiden ima ediyorlardı, son operasyondan sonra belli ki güç aldılar artık isimleri açık açık telaffuz ediyorlar. Tamer Korkmaz, Zaman'dan koptuktan sonra Fehmi Koru'nun himayesi altına girdi ve kimi yayın organlarına tavsiye edildi.

4. Ekrem Dumanlı
Dershane hocasıydı, şimdi gazete yönetiyor. Fethullah Gülen Cemaati'nin gazetecisi. Zaman'daki yazısında 'Medyada Ergenekon'u gizlemek isteyenlerin olduğunu' yazıyor.

5. Mümtaz'er Türköne
Eşi AKP milletvekili. Susurluk'u savunan Çiller hükümetinin danışmanıydı. Tıpkı zamanında İbrahim Şahin'i aklayan Nazlı Ilıcak gibi o da eskiden yaptıklarını unuttu, üzerini örttü, şimdi en büyük Ergenekon düşmanı. O da Hürriyet'i işaret ediyor, kimi yazarların operasyonu 'önemsizleştirmeye' çalıştığını söylüyor...

6. Ahmet Altan
Bir süredir Ahmet Altan'ın Taraf gazetesindeki kimi tetikçilerde de Ergenekon'u Doğan Grubu'na bağlama telaşı göze çarpıyordu. Asla açık değil, imayla tabii ki! Ne ilginç ki Ahmet Altan'ın kızına, damadına ve babasına Aydın Doğan bakıyor, onun verdiği parayla geçiniyorlar.
Yönettiği gazete ilk günden beri yalan ve servis edilen haberlerle yanlı yayınlar yapıyor ve psikolojik harbin en önemli silahlarından biri.

Neşe Düzel röportajlarındaki ortak desen
Neşe Düzel'in Taraf gazetesindeki röportaj arşivine girdiğinizde ortaya çok ilginç bir şablon çıkıyor. Sırf röportajların başlıklarından bile Neşe Düzel'in konuştuğu insanları neden seçtiğini, ağızlarından hangi cümleyi cımbızladığı ve bu röportajların neye hizmet ettiği ortada. Önceden planlanmış bir model ekseninde yapıldığı izlenimi oluşturuyor bu röportajlar. Başlıklar kendini ele veriyor.

İşte bazı örnekler:
* 'Bizi askeri harcama fakirleştiriyor.'
* 'Asker kendi Kürt politikasını AKP'ye uygulatıyor.'
* 'PKK'sız bir barış artık olamaz.'
* 'Sorumlular divan-ı harbe verilmeli.'
* 'Askeri devlet kurmak istiyorlar.'
* 'AKP uzlaşırsa siyasette biter.'
* 'Solun önceliği darbeyle mücadeledir.'
* 'Kürtler Ergenekon'a tarafsız kalamaz.'
* 'Darbe toplantılarına gazeteciler katıldı.'

Peki bütün bunlar tesadüf mü?
Dünün gazetelerinde servis edilmiş gibi duran bu 'ortak düşünceler' medyadaki kimi isimleri Ergenekon'a bağlama amacı taşıyor. Kendilerince şemalar çıkartıyorlar, örgüt planları yapıyorlar.
Bunun adı medyada cadı avı. Kimi insanlar hedef gösteriliyor, birileri fişleniyor, birilerinin kapısına çarpı atılıyor. İlgisiz insanlarla bağlantı kuruluyor.
Oysa bunu yazanlar kendi kendi kendilerini başka bir şekilde ele veriyor: Adeta bir alternatif örgütün mensubu olduklarına dair el kaldırıp 'Burada!' diyorlar.
Bu alternatif örgütün adı 'Neo-Ergenekon' ve amacı Birinci Cumhuriyeti yıkmak.
Bu isimler Neo-Ergenekon örgütünün medyadaki ayağını mı oluşturuyorlar? Başkalarını 'Ergenekoncu' diye kolayca etiketleyen, hedef gösteren isimler yoksa 'Neo-Ergenekon' diye bir başka isim altında örgütlenmiş olmasınlar?
Onlar nasıl şemalar çıkartıyorlarsa, kendileri de kolaylıkla belli tablolarda yer alabilecek durumdalar.
Bu isimlerin neye hizmet ettiği, nereden emir aldıkları, nasıl oluyor da 'tesadüfen' aynı düşünceleri ayın anda söyledikleri üzerinde durulmalı.

Oray Eğin - Akşam, 13 Ocak 2009

09 Ocak 2009

Ergenekon Yalakaları

Adam gazeteci, akademik unvanı da var üstelik, inanılmaz bir pişkinlikle,

- Koskoca emekli Yargıtay Başsavcısı’nın evini aradıklarına göre, herhalde bir şeyler var, diyebiliyor.

Bu denli insan haysiyetinden, bu denli demokrasi fikrinden, bu denli hukuk nosyonundan, bu denli aydın namusundan yoksun bir çıkış olabilir mi?

Bir soruşturmayı başlat, çamur at, bunun gibi kakavanlar ortaya çıksınlar, daha yargı yapılmadan, yargıya gerek kalmadan, hemen işin içinde bir suç olduğuna karar verilsin.

Doğrusu bunlar hödüklük katalizörü olarak, yargının yerine kaim olup, hüküm verecek ve kamuoyunu yönlendireceklerse adalete ne gerek var ki?..

Adam güya hukukçu ve de Bakan olmuş, Ergenekon soruşturması ile ilgili olarak,

- Olay siyasi değil, her şey hukukidir, diyebiliyor.

Adam güya hukukçu ama hukuktan nasibini alamamış, herhangi bir tasarrufun siyasi olmayıp, hukuki olabilmesi, hukuken geçerli sonuçlar doğurabilmesi için yalnızca hâkim veya savcılar tarafından yapılmış olmaları yetmez, aynı zamanda kurallara, hukukun öngördüğü hususlara da uygun olması gerekir.

Savcının ya da hâkimin cinayeti, salt bunlar hukuk adamı diye, hukuken meşru olamaz.

Vural Savaş, Ergenekon soruşturması sırasında hukukun nasıl çiğnendiğini anlatıyor. Vural Savaş dün “Kanal Biz”de haykırıyor, bu soruşturmada ve davada hukuk kurallarının çiğnendiğini, “olay yargıya intikal etmiştir” diye susmanın yanlış olduğunu söylüyordu.

***

Ergenekon soruşturmasının ne olduğunu bilmek için, son dalgayı beklemeye gerek yoktu. Son dalgada gözaltına alınan isimlere bir bakın! tabii İbrahim Şahin gibi Susurluk sosu olsun diye katılan isimleri bir yana bırakın, ortak noktaları nelerdir diye bir sorun kendinize, bu olayın ne olduğunu pekâlâ anlayabilirsiniz.

Gözaltına alınan ve evi aranan toplumca bilinen muteber kişilerin ortak noktası, hepsinin de, AKP’nin laik, demokratik, sosyal hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni, laikliğin, hukukun, yargı bağımsızlığının esamisinin okunmadığı, sosyal devletin yerini, sadaka sistemine bıraktığı bir İslam Cumhuriyeti’ne dönüştürmeye çalışan sivil darbesine karşı olmalarıdır. Zaten Ergenekon soruşturması, bugüne kadar tıkır tıkır yürütülen sivil darbenin bir parçasıdır.

Bugün artık, sorulması gereken soru, iktidarın meşruiyetini yitirip yitirmediğidir.

Bu sorunun gündeme gelmiş olmasının sorumlusu bizzat Tayyip Erdoğan’ın kendisidir.

Bu gerçekler artık herkesçe bilindiği için Ergenekon’un ne olup ne olmadığı üzerinde durmak yerine, Ergenekon yalakalarına bakmakta yarar olduğunu düşünüyorum.

Ergenekon çerçevesinde gelişen olaylardan duyduğu endişeyi ve rejim hakkındaki haklı kaygılarını dile getiren CHP Genel Başkanı Deniz Baykal’a karşı, Ergenekon yalakaları (Tayyip yalakalarıyla eşanlamlıdır) hemen seslerini yükselttiler:

- Bu yargıya müdahaledir.

Hemen soralım:

- Başbakanın bu davanın savcılığına soyunması yargıya müdahale değil miydi? O zaman nerelerdeydiniz ey Ergenekon yalakaları?

***

Ergenekon yalakalarının en önemli savlarından biri rejime karşı darbe iddiasıdır.

Bu iddia doğru, fakat yalakaların baktıkları yer yanlıştır. Darbeyi görmek isteyenler, laik rejimi İslami rejime dönüştürmeye çalışanlara bakmalıdırlar.

Onlar da yalakaların baktığı yerde değil, tam aksi yönde durmaktadırlar.

Hadi diyelim ki, bunların sığ kafaları yalnızca, askeri darbeye şartlandırılmıştır.

O zaman da onlara şu söylenebilir:

- Efendi darbe arıyorsan mutasavver darbeden önce, gerçekleşmiş darbeye bak. Lideri Marmaris’te duruyor.

Demokratlıktan dem vuranlara da söylemek gerekir ki;

- Yapılmış darbenin hesabını soramayanlar, yapılacağı ileri sürülen darbenin hesabını hiç soramazlar.

Bunların içinden milletvekili bile olmuş güya hukukçu biri de, buyurmuş:

- Artık dokunulamaz kimse kalmadı…

Yapma yahu!

Kendisine hemen dönüp soralım:

- Senin milletvekillerin ve de Başbakan’ın hırsızlık, dolandırıcılık, ihaleye fesat karıştırma, resmi evrakta sahtekârlık gibi kovuşturmalardan dokunulmazlık zırhının arkasına sığınarak saklanmıyorlar mı? Dokunulmaz değil mi onlar? Onlar orada durdukça, sen hiç utanmadan nasıl ‘kimse dokunulmaz değil artık’ diyebiliyorsun? Sonra kendisine şu husus da anımsatılmalıdır:

- ‘Bizim arkadaşlarımız, yargıya güvenmedikleri için dokunulmazlıkların kaldırılmasını istemiyorlar’ diyen sen değil miydin?

Sizi gidi, Ergenekon yalakaları sizi!..

Ali Sirmen - Cumhuriyet, 9 Ocak 2009

29 Eylül 2008

Kılıçdaroğlu'nun sitesi hacklendi

Son zamanlarda AKP'nin yolsuzluklarını belgeleriyle ispatlayan Kemal Kılıçdaroğlu, kendini bilmezlerin hedefi oldu. www.kemalkilicdaroglu.com adresini hackleyenler, bir de not bırakmışlar:

İnandıktan sonra kâfirliğe sapıp sonra inkârcılıkta daha da ileri gidenlerin tevbeleri asla kabul edilmeyecektir. Ve işte onlar, sapıkların ta kendisidirler....!!!!!!

4:31. Eğer yasaklandığınız büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız



26 Eylül 2008

Maske Düştü Gerçekler Göründü Yüzleri Kızarmıyor

Bu kadronun ve eteklerine sarılıp siyaset-ticaret yapanların maskeleri düşüyor, gerçek yüzleri görünüyor.

Bir iktidar partisinin ikinci adamı diye anılan siyasetçi, karşıt siyasetçiye ulan diye söz başlıyorsa... bu siyaset adamı işine geldiği için TBMMyi baş tacı eden söylemlerde bulunuyor ve sonra, muhalifinin TBMMde düzenlenecek basın toplantısı önerisine Bu aptalca bir şey diye demokratik rejimin kalbi parlamentoyu aşağılıyorsa... bu adam ve temsil ettiği partiye olumlu gözle bakılabilir mi?

DMM Fırat, Kemal Kılıçdaroğlu ile kozunu paylaşmayaderin terbiye kültürünü sergileyen küfürlerle başladı ve devam ediyor.

Buna karşı Kılıçdaroğlu terbiye seviyesini sergileyen kişiye sadece baron diye alaylı bir sözcükle karşılık veriyor.

RTE ile başladı küfürlü saldırılar. Balık baştan koktu. Aşağı düzeylere kadar geldi.

Yüzde 47 değil yüzde 90 oy da alsalar terbiyesiz sıfatı alınlarında bir damga gibi duracak!

***

Yüzlerindeki maske aşağıya düşünce sadece terbiyeden yoksun oldukları mı kanıtlandı? Hayır.

Dinci kadroların ne denli sahtekâr olduklarını kanıtlayan olaylar çorap söküğü gibi birbiri ardına ortaya çıkmaya başladı.

Ticarette, siyasal amaçlarında dini basit bir araç gibi kullandıklarını sergileyen kimi somut olaylar gündeme girdi.

Köktendinci Vakit gazetesi, CHPye Alman Vakfından büyük para yardımı yapıldığını belgelerle, evet yanlış okumadınız belgelerle manşetlere taşıdı.

Yasalar dış ülkeden para yardımı alan partinin derhal kapatılmasını emrediyor. Sevinç naraları atıldı; CHP kapatılacak!

Bunlar öyle yalancı ki, mumları yatsıdan çok önce sönüyor.

Vakitin haberini Alman Dışişleri Bakanlığı ve Ankara Büyükelçiliği yalanladı.

Vakitin yayımladığı belgenin sahte olduğunu vurgulayarak!

Bunlar din taciri, bunlar güya Müslüman Bunlar sözüm ona İslamın temiz karakterli olmayı emreden kurallarına uygun yaşam sürdüren adamlar ha?

Bunlar usta oldukları din sömürüsüne mütedeyyin, masum insanları alet ediyorlar.

***

AKPnin temsil ettiği din-siyaset karması siyaset anlayışı -Kılıçdaroğlunun belgelerle kanıtladığına göre- noter üçkâğıtçılığına kadar iniyor.

Uluslararası dolandırıcılıktan beş yıl hüküm giyen Mehmet Gürhan Almanyada cezaevinde yattığı sırada İstanbula geliyor. Deniz Fenerinin Türkiyedeki baş sorumlusu Zekeriya Karamana noterden tam vekâlet veriyor.

Dini bütün adamlar bunlar; bir günde iki ayrı ülkede bulunabiliyorlar.

Tam bir hokus pokus olayı. Kanal Dde Mehmet Ali Birand, İstanbulda noteri buldurdu, konuşturdu.

Almanyada cezaevinde olan bir insanın İstanbulda vekâlet vermesini bir türlü açıklayamayan yılışık bir surat ve noterde çalışan sekreterlerin pek çoğu baştan sona tesettürlü!

Bu manzara bile noterin kimlere hizmet verebileceğini kanıtlamaya yetiyor.

***

Namus, dürüstlük Kendi dışında herkes yalancı. Bu sözcükler Zahid Akmanın ağzından eksik olmuyor ama Hürriyet tam yedi olayda yedi yalanının listesini veriyor.

Yalanlarına son örnek: NTVde meydanı bol buldu, atıyor, tutuyor. Ortağı olduğu Hayat Yapının 2003te Armadanın yüzde 3.3ü için 41 bin 416 YTL ödediğini söylüyor. Ancak 24 saat geçmeden avukatı; hayır, 41 bin değil, tam 905 bin 597 YTL ödediğiniaçıklıyor.

Amaca varmak için papaz elbisesi bile giyerim, diyen bir liderin himayesinde olanların yüzleri kızarır mı?

Yüzlerine tükür; yağmur sanıp yarabbi şükür diyecekler!

Cüneyt Arcayürek - Cumhuriyet, 26 Eylül 2008

12 Eylül 2008

Manzara…

Üç gün önce bir televizyon kanalında izledim onu...

Sibel, sekiz yaşında bir kız çocuğuydu.

Siyah saçlı, kara gözlü.

Elinde çizgili bir defter... Eğri büğrü yazılmış harfler...

Pencereleri açık bir oda. İçeride yirmi-yirmi beş kız ve erkek çocuğu.

Okulları var ama öğretmenleri yok!..

O, geçen yıl yatılı bölge okuluna gitmiş, bir yıl okumuştu; annesini ve babasını özlediği için eğitimini bırakıp köyüne dönmüştü.

Diyarbakır’ın bir köyü...

Bir okul binası kerpiçten yapılmış.

Öğretmeni de yok, öğrencisi de... Çocuklar “okulculuk” oynuyorlar. Sekiz yaşındaki kara gözlü kız çocuğu öğretmen olmuş.

İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi.

Yıl 2008’di.

Gökyüzü sıkılmış bir yumruk gibiydi. Gecenin dokusunda akan ırmağa benzeyen esinti yüzümü yalayıp geçti.

Aklıma Adapazarı Garı’nda parasız kalan Mardinli fındık işçileri geldi. Fındık bahçelerinde çalışıp parasını alamayan Kürt işçiler.

Mardin’e dönecek beş kuruşları yoktu...

Çıplak bakışlı bir korku, düşsüz uykular...

Çocuklar, gençler, yaşlılar... Tüm yüzlerde kurşun karası bir yorgunluk...

Karl Krolow’ın dizelerine yansıyan, ağızlarda sizi sürükleyen zehir tadı. Yaşamın burukluğu. Çaresizliğin bir alev gibi bedeninizi sarması.

İki haber derinden vurdu beni, hüzünlendirdi...

Bu çağda okula gitmeyen çocuklar, hastane kapısında bekleyen yaşlılar, yolsuzluk, talan, vurgun ve yoksulluk...

***

Güneş bir görünüyor, bir kayboluyor...

Sonbaharın arkası kış!..

Bilmem kaç milyon ton parasız kömür dağıtacak hükümet. Ramazan da geldi. İftar çadırları kuruldu. Ardından bayram. Erzak paketleri şimdiden hazırlandı. Garip gurebaya dağıtılacak.

Deniz Feneri e. V. davasında ilginç ilişkileri 18 aydır biliyordum. Paraların nasıl toplandığını, hangi yollarla Türkiye’ye gönderildiğini, kimlere ne kadar verildiğini...

Henüz seçimler yapılmamıştı. Kanal 7 Int’i 100 Alman polisi basmıştı. Sonra işten çıkarmalar başladı. Gözaltı ve tutuklamalar.

Olayın üzerine giden gazeteci sayısı dört...

Tayyip Bey, o dönem el bebek gül bebek!

Almanya’daki “din kardeşlerimizden” neredeyse 50 milyon Avro toplanıyor, paralar ceplenip birileri tarafından paylaşılıyor.

Alan razı, veren razı!..

18 aydır susan kimi köşe yazarları yine döktürmeye başladılar. Aman Tanrım, neler yazıyorlar neler.

Dinci ve tarikatçı medya tam siper. Bizim İzmirli Fehmi ve yakışıklı Ali bu işin içinde Ergenekon’un Almanya ayağı olup olmadığını saptamak için harıl harıl çalışırken Brükselli Hadi “Beni Hürriyet’ten atarlar mı” diye sağa sola haber salıyormuş.

Her neyse!

Vurgun küçük çapta...

Bilinen para 40.6 milyon Avro, bilinmeyen ise 100 milyon Avro...

Dinci takımı için para değil bu!

Bir milyar Avro’yu aşmadıkça hiçbir değeri yok. Jet Fadıl bile gülüyor olup bitenlere.

***

Güneydoğu’da “okulculuk” oynayan çocuklar... Adapazarı Garı’nda peş parasız kalan fındık işçilerinin acısı...

Ah benim güzel yurdum, kardeşlerim, çocuklarım!

Elleri öpülesi kadınlarımız! Köy kahvelerinde pişpirik oynayan erkeklerimiz! Ceplerinde üniversite diplomasıyla dolaşan işsiz gençlerimiz!

Ey benim Türk’üm, Kürt’üm, Lazım, Çerkezim...

Memurum, esnafım, emekçim, dar gelirlim!

Solcularım, sosyalistlerim, Kemalistlerim!

Ey benim, “özgürlükçü solcuyum” diyen liboş tayfam!

Bakın Fenerbahçe’nin İspanyol futbolcusu Güiza ne diyor:

“...Türkiye, İspanyol kültüründen çok uzak. İyi ya da kötü diyemem ama farklı. Kadınlar sokakta baştan aşağı örtünerek dolaşıyor. Yani çarşafın altında ne olduğunu anlamanız için hayal etmeniz gerekiyor.

Ben Türkiye’ye futbol oynamaya ve çok para kazanmaya geldim. Lüks içinde yaşıyorum. Türk yemeklerini çok seviyorum...”

İspanyol gözüyle Türkiye’nin fotoğrafı böyle...

Sizce abartılı mı?..

***

İçimden bir şeyler kayıp gitti, bir yıldız gibi. Hüzün geceye salarken köklerini, içim titriyordu.

Sibel’i ve oyun arkadaşlarını düşündüm. Açlığı, yoksulluğu, yolsuzluğu ve din sömürücülerini...

Ülkem adına utanç duydum!..

Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008

11 Eylül’ün Hedefi

Yedi yıl önce bugün Amerika’nın başkanı George W. Bush, ağzını dolu dolu doldurarak bağırıyordu:

“Bu bir Haçlı Seferi’dir.”

11 Eylül saldırıları olmuş, Amerika’nın güç ve ihtişamının simgeleri yerle bir edilmişti. Dünya ekonomisine egemenliğin simgesi, Dünya Ticaret Merkezi binaları, ikiz kuleler, iki uçaklı intihar saldırısıyla yıkılmıştı. Amerikan askeri gücünün simgesi Savunma Bakanlığı (Pentagon), yine bir intihar uçağının dalışıyla büyük hasar görmüş, bir kanadı çökmüştü. Amerikan siyasal egemenliğinin simgesi Beyaz Saray, son anda kurtulmuştu. Çünkü, Beyaz Saray’ı vurmak üzere kaçırılan uçak, iddiaya göre, hedefine ulaşamadan vurulmuştu.

Dünya şok geçiriyordu. Amerika da kriz geçiriyordu.

İlk şok atlatılınca, saklandığı yerden çıkan Bush, işte o zaman meydan okumuştu: “Bu bir Haçlı Seferi’dir” diye. Alı al moru mor, öfke içinde, burnundan soluyarak meydan okuyordu: “Bu bir Haçlı Seferi’dir.” Başını Usame Bin Ladin’in çektiğini öne sürdüğü El Kaide adlı bir örgütü suçluyor, “Onları inlerinden bulup çıkaracağız” diyordu.

***

Aradan yedi yıl geçti. Ne Bin Ladin diye biri bulunup yakalanabildi ne de birileri inlerinden bulup çıkarılabildi. Sadece üç şey oldu.

Bir: Amerika Afganistan’ı işgal etti. Taliban yönetimini devirdi. Orta Asya’yı Hint Okyanusu’na bağlayan yoldaki en önemli engeli ortadan kaldırmayı hesap etti. Hâlâ Afganistan’ı ne kadar kontrol edebildiği belli değil.

İki: Amerika Irak’ı işgal etti. Ortadoğu’nun bu önemli petrol ülkesini kana buladı. Irak’ta kitle imha silahları bulunduğu yalanıyla, “Saddam Hüseyin’i devirip, Irak’a demokrasi, insan hakları ve refah getireceği” aldatmacasıyla koskoca ülkeyi harabeye çevirdi. Irak’ı en az üçe böldü, petrol kaynaklarına el koydu. Bush’un yalanlarına inanan zavallı Irak halkı, o gün bugündür kan, ateş, ölüm altında, açlığın, yoksulluğun, susuzluğun, ilaçsızlığın pençesinde hayatta kalmaya çalışıyor. Ölen, öldürülen çocukların sayısı bile bilinmiyor. Tam bir talan ve yağma ülkesi haline geldi Irak.

***

Ve üç: Bush yönetimi, Amerika’nın altmış yıllık müttefiki Türkiye’yi yangın yerine çevirdi. Irak’ın kuzeyinde kendi koruması altında bir Kürt devleti kurup, Türkiye’nin Kürtlerine de aynı yolda yeşil ışık yaktı. Kuzey Irak’ta kurdurduğu devletin gözetim ve desteğinde, Türkiye’yi hedef alan, on binlerce insanın ölümüne yol açan terör örgütüne yardım, yataklık yaptı ve her türlü desteği sağladı.

Bir yandan da demokratik, laik Türkiye Cumhuriyeti’nin kimyasını bozmak için kolları sıvadı. Türkiye için, bir ‘Ilımlı İslam’ gömleği biçip zorla giydirmeye girişti.

Yedi yıl önce Bush’un ilan ettiği ‘Haçlı Seferi’nin anlamı işte budur. Türkiye’nin bugün yaşadığı büyük sıkıntının nedeni işte budur.

Hikmet Bila - Cumhuriyet, 12 Eylül 2008

22 Ağustos 2008

Rap Rap Rap!… Durmak Yok, Yola Devam!

İstanbul Erenköy’deki Galip Paşa Camii’nde televizyon kameralarının gözükmediği ilginç bir cenaze töreni. Cemaat, caminin küçük avlusunu ancak dolduruyordu. Avluda en ünlü sima şüphesiz Nilüfer Bayar Gürsoy’du. Kocası, Demokrat Parti dönemi milletvekillerinden Ahmet İhsan Gürsoy’u kaybetmişti. Nilüfer Hanım kısacık kesilmiş kızıl renkli saçlarıyla, çok hoş giyimi ve vakur tutumu ile başsağlığı dileklerini kabul ediyordu. Başı şöyle emaneten bile örtülü değildi! Cenaze törenlerinde bazı kadınların başları üzerine ‘derbeder’ bir biçimde attıkları “saygı eşarbı” bile takmamıştı!

Törendeki kadınların da genellikle başı açıktı! İlginç olan, avluda tek bir türbanlının bile olmamasıydı! AKP de yoktu orada. Gözlere İsmet Sezgin takılıyordu!

Galip Paşa’yı dolduranların hepsi Cumhuriyet’in, Atatürk’ün çocuklarıydı... Hemen hiçbirinin ne AKP’li köktendinci ideolojiyle, ne Arap ürünü türbanla ne de dayatılan, ancak Kuran’da olmayan siyasal İslamcı yorumlarla ilişkisi vardı! Ama şüphesiz, bu kadro, 1950’lerden sonra devraldıkları ülke yönetiminde Atatürk devrimlerini ilerletememiş, dolayısıyla demokrasiyi bütün kurum ve kuruluşlarıyla kuramamış, ekonomiyi sürekli dışa bağımlı kılmıştı...

Ve, bu başarısızlıkları nedeniyle de AKP ideolojisini besleyip büyütmüşlerdi! Sonunda iktidarı AKP’ye devrettiler!

AKP’nin Demokrat Parti ve türevlerinin devamı olduğu doğru değildir. Ne siyasi anlayış, ne kadro, ne politika, ne yönetim... Seçimlerde kullandıkları “Menderes-Özal-Erdoğan” imajının, Galip Paşa Camii’nde zerre kadar yankısı yoktu!

AKP, bugünkü politikalarıyla, Cumhuriyet tarihinin en gerici, en bağnaz, en dinci oluşumudur! Bu kısa tarih, en büyük talanların yapıldığı olağanüstü bir dönem olarak anılacaktır!

***

AKP’yi biraz frenleyecek olan ise, giderek daha iyi ortaya çıkıyor ki, karşılaşacağı hukuki, sosyal, ekonomik, politik zorluklar, sorunlar ve daha ötesidir!

Bu nedenle, hemen her alanda AKP’ye karşı en geniş muhalefeti inşa etmek tek çaredir! Ergenekon hava cıvadır! Oradan geriye sadece gerçekten demokrasi düşmanı, çeteciliğini Atatürk ardına saklanarak gerçekleştiren bir avuç kriminal tip kalacaktır! Buradan beklenen genel amaç ise AKP karşısında oluşacak geniş muhalefeti, gerçek demokrasi ve özgürlük cephesini engellemeye yöneliktir!

Bugün AKP izinde kuyruk sallayan solcu eskisi liberallere, CHP Milletvekili Osman Çoşkunoğlu’nun anlattığı bir olguyu ithaf etmek gerekir:

Çoşkunoğlu ABD’de üniversitede hocalık yaptığı dönemde, aynı kürsüde kendisinden daha solda bir İranlı akademisyen ile arkadaştır. Solcular Humeyni ile birlikte Şah’a karşı gösteriler yapıyor. Şah devrilir! İranlı akademisyen, Prof. Çoşkunoğlu’na gelir ve “Bizimkiler İran’da iktidara geldi, beni bir süre idare et, derslerime gir, İran’a gidip geleceğim” der. Çoşkunoğlu, bir daha İranlı arkadaşından haber alamaz...

***

AKP, engelleri bir bir aşarak, her kurumda, kesin ve tek ses iktidarını adım adım kuruyor.. Arkasında dosyaları olan Cumhururbaşkanı Gül, suçdaşı Erbakan’ı affediyor! Ve üniversite rektörlüklerine bir bir adamlarını getiriyor! Rektörler, Gül ve AKP adına pasta kesiyor! Ne arsızlık! Bir rektör de “Biz ülkede devleti yönetiyoruz, hızaya gelirsiniz ya da kötek yersiniz” gibi, ne tür bir diktatörlüğe doğru gittiğimizin işaretini veriyor! Üniversite her türlü baskıya direnmelidir!

Erdoğan, koltuğa ilk oturduğunda “Ne demek, buraya atama yapamayacak mıyız yani” dediği ve özerklik kavramı ile tanıştığı TÜBİTAK’ı, 6 yılın sonunda tek parti yönetiminin kurumu yapmayı gerçekleştiriyor!

Adamlar, özerklikten nefret ediyor! Özerk kurumlara karşı tavırları bile, nasıl bir dikta ve baskı yönetimi anlayışına sahip olduklarının göstergesidir!

AKP engelleri aşarak yürüyor: Durmak yok, yola devam! Başka ne kaldı? Sıradaki gelsin!

Rap rap rap!...

Orhan Bursalı - Cumhuriyet, 21 Ağustos 2008

12 Ağustos 2008

Her Büyük Olay Ona Bağlanıyor

Geçen haftanın en önemli iddialarından biri AKP’nin kapatılmama kararını açıklayan Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç’ın yaptığı görüşmelerdi. Önce Çukurambar’da Kılıç’ın olduğu iddia edildi, yalanlandı. Ardından gelen bir başka iddia ise ortada kaldı: Karardan tam bir hafta önce Kılıç, yanına korumalarını da alarak Fehmi Koru’yu ziyarete gitmiş.

Ne var bunda, denebilecek kadar basit bir şey değil. Çünkü Fehmi Koru sadece bir gazeteci değil, adeta bir hükümet temsilcisi. Gazeteci olarak da Kılıç’ın görüşmesi etik değil elbette. Ama Koru’nun fazladan özelliği kapatılması görüşülecek partinin basındaki propaganda bakanı gibi gönüllü davranan bir figür oluşu. Kılıç gibi kritik koltukta oturan birinin dostluğu ya da ilişkisi olsa bile normal olmayan bir dönemde Koru’yla görüşmesi manidar yorumlanır elbette.

İddia önce odatv.com olmak üzere çeşitli yerlerde patladı, ancak ne Anayasa Mahkemesi’nden ne de Yeni Şafak yazarının ofisinden bir yalanlama geldi.

Koru, “Kulis” köşesinde kendisiyle ilgili başka birtakım iddialar yanıt verirken nedense bu buluşmaya hiç değinmedi. Mesela Çukurambar buluşmasında kendisinin olmadığını açıklamış köşesinde. Ama Kılıç’la görüşüp görüşmediğine dair bir şey yok.

Üzerinden de yaklaşık bir hafta geçti, o zaman doğru mu varsayacağız?

Fehmi Koru bugünlerde önce iddia atıp, sonra yalanlama alan gazetecilerden çok dertli. Halbuki kendisi bütün bir meslek hayatını “kulis haberciliğine” ayırmıştır ve bilir ki kurumlar ve kişiler işlerine gelmeyince hemen yalanlama yayınlar. Bu ortaya atılan iddianın çürütüldüğü anlamına gelmez. Pek çok yalanlanan haber sonradan doğru çıkmıştır.

Belki şimdi bu buluşma iddiası da yalanlanır, önemli değil.

Benim takıldığım başka bir nokta var: Neden son dönemde kritik, tartışmalı, hatta şaibeli birtakım haberlerin ucu hep dönüp dolaşıp Fehmi Koru’ya uzanıyor? Ateş olmayan yerden duman çıkmaz diye düşünmek doğru mu, emin değilim. Yine de bir şekilde her büyük olay ona bağlanıyor.

Fişleme sanatının en önde gelen icracısı olduğu için belki de. İşin kötüsü o her ne kadar kendi adını temize çıkarmaya çalışıp olaylarla bağı olmadığını kanıtlamak için uğraşsa da, gelişmeler hep aleyhine çalışıyor. Ve biraz daha işin içine dalıyor. İlhan Selçuk’u jurnallediği gün Selçuk’un gözaltına alınmasının tesadüf olduğuna kimseyi inandıramıyor mesela.

Ya da Washinton’da Abdullah Gül’ü Gülen’in onursal başkanı olduğu Rumi Forum’a program dışı bir ziyarette bulunması için ikna etmeye çalıştığı konuşuluyor... Doğru ya da değil, fark etmez, önemli olan bir şekilde bu isimlerle hep onun adı yan yana.

Şimdi de Çukurambar buluşmasında, Kılıç’la görüşmede isminin geçmesi komplo mu, tesadüf mü?

Bence hiçbiri değil. Benim anladığım Fehmi Koru bu iktidar oyununu o kadar çok sevdi ki reklamını yapmaktan da geri duramıyor. Sanırım biraz fazla konuşuyor ve kendi gücü hakkında böbürlenmeyi seviyor.

Daha evvel Ergenekon kapsamında kimlerin gözaltına alınacağını önceden kendi odasında gururla anlatmıştı.

Sanırım bir şekilde kendini her şeyi önceden bilir göstermekten hoşlanıyor. Güç teşhirciliği yapmaktan da. Büyük olaylara bağlanmak, adının oralarda anılmasını istiyor. Belki de bunu gazeteciliği için katma değer olarak görüyor, kim bilir.

Yıllarca marjinal basında, marjinal gazetecilik yapıp bugün iktidara gelince yaşanan bir travma olabilir. Sanki Özal, Demirel gazetecileri gizliden gizliye kıskanılmış, ‘Bir gün onlar gibi olacağım’ diye vakit beklenmiş. İşte o gün geldi: Akrabası devletin üst makamına geçti. Ancak ne Barlas ne Donat ne de Bila bu kadar mesafeyi kaçırmamıştı doğrusu.

Bir kere hiçbiri yakın oldukları liderlerle akraba değildi. Cumhurbaşkanı’nın bir akrabası olan Fehmi Koru karardan bir hafta önce Haşim Kılıç’la buluşursa bu elbette tartışılacaktır. Elbette şaibeli bir buluşmadır bu. Yine AKP’nin propagandasını yapan bir köşe yazarı olarak Koru’nun yazdığı gün yazdığı isim gözaltına alınıyorsa burada da tartışma ve şaibe aramak yerli yerindedir.

Kılıç’ın ikinci Taha vakası

Haşim Kılıç’ın karardan önce görüştüğü isimlerle ilgili spekülasyonlara bir yenisi daha eklendi. İlk defa açıklıyorum. Konuşulanlara göre kararın açıklanmasından tam üç gün önce Doğan Grubu’nun AKP işlerinden sorumlu üyesi gazeteci-yazar Taha Akyol’la buluşmuş. Miliyet’te yazan ve CNN Türk’ü yöneten Akyol, AKP’ye yakın bir gazeteci. Bu buluşma da en az Koru’yla buluşma iddiası kadar şoke edici. Ve tabii her türlü tartışmaya açık.

İşin tuhafı bir de CNN Türk koridorlarında, Taha Akyol’un karar açıklanmadan önce bilirkişi edasıyla “AKP kapatılmayacak, sadece para cezası alacak” demişliği de var. Kapalı kapılar ardında söylenen bu sözler Akyol’un siyasi projeksiyon becerisi mi, yoksa istihbarat mı? İşte bu da çok ilginç bir soru.

Tabii bir de işin Haşim Kılıç yönü var. Kendisi de kimsenin yapamadığını yaptı, ülkenin en yüce yargı organına, hepimizin garantimiz diye gördüğümüz bir kuruma inancımızı sarsmayı başardı.

Oray Eğin - Akşam, 12 Ağustos 2008

11 Ağustos 2008

Eşref Saati?..

Gazetelere dün göz atarken Vatan’ın sürmanşetini gördüm, seçim yoklaması yapılmış...
Sonuç:
AKP yüzde 41..
CHP 13..
MHP 8.. imiş...
Gerçek mi?..

*

Derken Hürriyet’in 1’inci sayfasından bir haber:
“İmam savaşını cemaat kazandı..”
Ne olmuş?..
İstanbul Müftülüğü Efdelzade Camii’ne bir imam atamış...
Cemaat demiş ki:
- Alın bu imamı, istemiyoruz...
“Selefi cemaati” dediğini de yaptırmış..
Peki, bu ne anlam taşır?..

*

Artık Türkiye’de tarikatlar ve cemaatler toplumunun dünya görüşü ağır basıyor...
Kuran ve hafız kursları..
Fethullahçı okullar..
Nakşi örgütlenme devleti ele geçirdi, geçirecek...

*

Ortadoğu’da petrol coğrafyası üzerine emperyalizmin hırslarıyla İslamcı, Humeynici, Vahabi, Suudi, Arap, El Kaideci, Şii ve aklınıza ne gelirse dinciliğe dayanan binbir tevatür üzerine, birbirine zıt görünen, ama, bir noktada ve amaçta birleşen güçlerin ortak bir noktası var...
Nedir o?..

*

Bunların tümü, İslam dünyasında Aydınlanma’ya -demek ki Atatürk devrimine- karşıtlıkta buluşuyorlar. Türkiye’de İslamcı devlet için eşref saatinin geldiğine inananların bini bir para...
Avrupa mı?..
Zaten ekonomik açıdan elinin altındaki Türkiye’yi dışlamaktan özel zevk çıkarıyor...
Amerika mı?..
Haydi canım sen de...

*

İslamcılar diyorlar ki:
“- Eşref saati geldi...”
- Peki, ne olacak?..
“- Karşıdevrimi sandıktan çıkarıyoruz...”
- Nasıl?..
“- Karşıdevrimin içeriği antidemokratik, yöntemi demokratik olacak...”
- Ne demek o?..
“- Atatürk devriminin yöntemi antidemokratik, içeriği demokratikti... Biz ılımlı İslamcılar şimdi tersini hayata geçiriyoruz; yöntem demokratik; ama, içerik antidemokratik...”

*

Amerika, Avrupa, İslamcı coğrafya zevkten dört köşe olmuş, tırnaklarını birbirine sürtüyor...
Gerçekten Atatürk’ün Aydınlanma devriminin sonu geldi mi?..
Diyorlar ki:
- Eşref saati geldi...
İslam coğrafyasında nazar boncuğu gibi duran laik Türkiye Cumhuriyeti’nin icabına bakmak için sanki herkes seferber olmuş...
Peki, ne diyelim?..
Diyebiliriz ki:
- Eşref saati ilginç bir saattir, akrebiyle yelkovanıyla kimin için çalıştığı son dakikaya dek pek belli olmaz...
1919’daki olay sakın 21’inci yüzyılda da yinelenmesin?.. 20, 21, 22 derken 23 tazelenip gündeme girmesin?..

*

Biliyorum şimdi Ergenekon savcıları nefeslerini tutmuş, bu satırları okuyorlar...
Boşuna okumasınlar...
Biz “karşıdevrim darbesine karşı” laik Türkiye Cumhuriyeti’nin eşref saatinden söz açıyoruz...
Eşref saati onların değil bizim bileğimizdedir..
Bu bilek bükülemez...

İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 10 Ağustos 2008

30 Temmuz 2008

Aman Dikkatli Olun!

Ergenekon iddianamesindeki garipliklerden kimilerini CHP milletvekili Atilla Kart, Milliyet’ten Melih Aşık’a anlatmış...

İddianamenin en temel ayrıntılarından birisi Danıştay saldırısı... Ergenekon örgütü Cumhuriyet’e ve Danıştay’a yapılan saldırıyı düzenlemiş... Daha açıkçası azmettirmiş...

Atilla Kart diyor ki:

“Eğer gerçekten böyleyse Alparslan Arslan neden Ergenekon davasının dışında? Arslan’ın Ergenekon davası sanığı olması gerekmez mi?”

Hukukçu değilim!..

Ben de aynı soruyu sordum daha önce...

Melih Aşık soruyor milletvekili Kart’a:

“Bunun nedeni Alparslan Arslan’ın bu suçtan ötürü zaten mahkûm olması mıdır?”

CHP’li Kart:

“Hayır olmaz. Çünkü o dava şu anda Yargıtay aşamasında olduğu için henüz hukuken sonuçlanmamıştır. Ergenekon örgütü hiyerarşisi içinde yer almaktan dolayı hakkında dava açılmalıydı!..”

İddianamedeki tuhaflıklara gelince...

CHP’li Atilla Kart, iddianamenin Tuncay Güney’in 2001 yılında dolandırıcılık suçundan göz altına alındıktan sonra polise verdiği ifadelere ve evinde ele geçirilen belgelere dayandırıldığını öne sürüyor...

Evet aynen öyle...

Tuncay Güney’in ifadeleri ve ele geçirilen belgelerin kanıt olarak iddianamede yer alması şu soruyu bir kez daha sormamızı gerektiriyor:

“Tuncay Güney’in anlattıkları doğruysa, niye davanın sanıkları arasında değil? Çünkü Güney’in bırakın sanık olmayı, neden tanık olarak da adı geçmiyor?”

***

Tuncay Güney’in, CHP’li Kart’ın söylediği gibi suça bulaştığı kabul ediliyor; sonuçta ise ne sanık ne de tanık olarak gösteriliyor...

Melih Aşık soruyor:

“Bu iddianameden ciddi bir sonuç çıkar mı?”

CHP’li Kart:

“Hayır. Sadece pek çok insan mağdur olduğuyla kalır; bir iki gerçek suçlu da bu karambolden istifadeyle paçayı sıyırır. Ama bu soruşturmanın amacı suçluları ortaya çıkarmak değil ki. Bu vesileyle toplumu baskı altına alıp sindirmektir. O amaç da büyük ölçüde gerçekleşmiştir.”

Gerçekten de aylardır bir “korku tüneli”nden geçiyor toplum...

Bırakın sıradan insanları, Atatürkçü, yurtsever, solcu, demokrat yurttaşlar, yazarlar, gazeteciler, bilim insanları, aydınlar birbirleriyle telefonda konuşurlarken çekiniyorlar...

Bu ülkede Atatürkçü, yurtsever olmak suç sanki!..

Dinci, tarikatçı, İkinci Cumhuriyetçi olmak ise “demokrat”lık!..

Türkiye böyle bir noktaya geldi...

Kamusal alanda “İslama yer açmayı” görev edinen, kadınlara karşı uyguladığı sinsi ayrımcılığı demokrasi ve özgürlük gibi kavramlarla örtmeye çalışan bir düşünceyi eleştirmek sizi bir anda “terör” ya da “çete” örgütü üyesi yapabilir...

Onun için suya tirit yazılar yazın ya da “tarikat şeyhleri”yle, din bezirgânlarıyla ve baronlarıyla iyi geçinin...

Türkiye’nin giderek dincileştirildiğini, laik eğitim sisteminin bir kıyıya itildiğini görmeyin!..

Örtülü alkol yasaklarına ses çıkartmayın!..

Çokuluslu “altın avcıları”nın Kaz Dağları’ndan Kaçkarlar’a değin “arama ruhsatı” almalarına göz yumun!..

Zorunlu din derslerinin “seçmeli ders” olmasını savunmayın!..

Alevilerin dışlanmalarını “yaşasın özgürlükler” diye savunun!..

“Sıkmabaş”ı sorun yapmayın!..

Harem-selamlık uygulamalara “İşte demokrasi budur” diye yazılar yazın!..

İşte o zaman özgürsünüz; gazetelerde köşe kapıp, televizyonlarda yorumcu başı olur, demokrasinin tadını çıkarırsınız!..

***

Geçmişi “karanlık” ve geçmişi “aydınlık” insanlar “Ergenekon Albümü”nün içindeler...

Olacak iş mi bu!

O zaman şöyle derim ben:

“Gericiliğe de, darbeye de, çetelere de ve AKP’ye de karşı durmak suç mudur: AKP iktidarına karşı, antiemperyalist, özgürlükçü, eşitlikçi, emekçiden yana bir muhalefetin örgütlenmesi için yola çıkmak gerekmez mi?”

Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008

Türkiye Kuşatıldı

Güngören katliamını bizim gazete şöyle vurguladı:

“Çifte bombalı saldırıda biri henüz doğmamış bebek olarak 18 kişi yaşamını yitirdi. 7 yaralının durumu ağır. 115 yaralının çoğu taburcu edildi. 50’ye yakın kişinin tedavileri sürüyor.”

Çoluk çocuk, kadın, erkek, genç yaşlı...

Hepsi de canavarlığın kurbanı oldular...

*

Peki, bu akıl almaz cinayetin, havsalaya sığmaz katliamın sorumlusu kim?..

Kimisi El Kaide diyor..

Kimisi PKK..

Soru kesinlikle aydınlatılmalıdır...

Gerçi bu kadar iğrenç, bu kadar alçakça bir eylemi hiçbir örgüt üstlenemez...

Hangi örgüt -terörist de olsa- kalkıp “ben bebek katiliyim” diyebilir?..

Böyle bir şeyi söyleyebilen örgüt, kendi kendisini insanlığın ve dünya kamuoyunun gözünde mahkûm etmiş demektir...

*

Türkiye’de öteden beri particilik, siyaset, kulisçilik, üçkâğıtçılık iktidarın Emniyet güçlerine yaklaşımını belirlemiştir...

Yeni bir parti iktidara geldi mi, gözü polistedir...

Hemen eski kadrolar temizlenir...

Kilit noktalarına iktidarın adamları yerleştirilir...

Siyasetle uğraşmaktan güvenliğe zaman ayırmaya vakit kalmaz...

AKP iktidarı bu yolda şampiyon...

Fethullah Gülen de cabası...

Oysa polis, hele bu süreçte, devlet güvenliğinin can damarı...

*

Güngören katliamına bir göz atmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi tehdit ve tehlikelerle kuşatıldığını anlamak için yeterli...

Ama, Türkiye’de rejim çağdaş demokrasiden ve ülkenin varoluş kaygılarından çok uzaklara düştü...

Acaba Güngören katliamı gözümüzü açar mı?..

Sanmıyorum...

Devletin varoluşunu değil, kendi iktidarının önyargılarını önde tutan kafalar bugün Türkiye’nin başında...

Sorunlar da bu noktada çözümsüzlüğe kilitleniyor...

*

En yakın olasılık ne?..

Uzmanlar diyorlar ki:

Katliamın arkasında ya El Kaide var...

Ya da PKK...

Biri dinci...

Öteki bölücü...

Türkiye kuşatılmıştır...

İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008

Gizli Görüşmelerden Kaynaklanan Olasılıklar

Terör vuruyor, her kafadan ayrı bir ses.

Hürriyet’in manşetindeki iddianame kaynaklı “Ergenekon dedikoduları” sayfalar dolusu yayımlanıyor. Dedikoduların aslı faslı nedir arayan yok.

Anayasa Mahkemesi kapatma davasını görüşmeye başlıyor. Haşim Kılı krallar gibi sessiz ve mağrur, mahkeme kapısı önünde sabahtan gecelere kadar bekleyen gazeteciler kalabalığını makam arabasıyla yararak evinin yolunu tutuyor.

RTE’nin pazar günü Başbakanlık Kupası için at yarışlarını izleyeceği açıklanıyor. Pat! Birden Ankara’ya dönüyor. Olayı sorulaştıran gazeteci aracığıyla, çok önemli “bir işi” olduğu için acele başkente döndüğünü söylüyor.

Apar topar neden Ankara’ya döndüğü dün gazetelerdeki manşetlerde yer alıyor.

Meğer Çankaya’daki AKP’li ile Başbakanlık’taki AKP’li, pazartesi gecesi “eniştenin” evinde buluşmuşlar, baş başa beş saat konuşmuşlar.

Gizemli ve günlerce içeriği ne olduğu araştırılacak yeni bir olay!

“Kardeşler” derin bir sohbete neden daldılar acaba? Resmi plakalı arabalarla gelmemeleri devlet araçlarını özel yaşamlarında kullanmamaya özen gösterdiklerine işaret mi?

RTE, seçim sırasında yasağa karşın devlet uçaklarını, kırmızı plakalı araçları kullanmadı mı? Öyleyse? Devlet araçlarını kullanmamaya özen gösteren gerekçeye “Hadi canım sende” demek gerekiyor.

***

Öyleyse? Baş başa gizli görüşmeye neden gerek gördü Çankaya’daki ile Bakanlıklardaki AKP’li?

Bu, sonuncu değil; RTE son günlerde gizli görüşmeler yapıyor. Geçen cuma günü de yanına hukuk defteri Çiçek Cemil’i alarak konvoydan ayrılarak “bir yerlere” gitmiş.

Nereye gitmiş, kiminle buluşmuş, meçhul! Örneğin Anayasa Mahkemesi “çevreleri” ile mi veya Askeri Şûra geliyor, kimileriyle terfiler, atamalar üzerinde mi çalıştı?

Ne ki bu gizli, gizemli buluşmalar akıllara çeşitli sorular gelmesine engel olmuyor.

Öyle günlerden geçiyoruz ki; RTE Ergenekon davasıyla rahatlamış, ama Anayasa Mahkemesi önünde dikenli fııda.

Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davasını görüşmeye başlamadan önce kamuoyundan gizlenen, ama medyanın ortaya çıkardığı gizli buluşmalara bir anlam vermek gerekmiyor mu?

Örneğin, AKP’ye yakınlığı bilinen kimi Yüksek Mahkeme üyeleri ile gizlice buluşmuş olması bir olasılık değil mi?

AKP’nin iki büyüğü Yüksek Mahkeme’nin kapatma kararı vermesi olasılığını yüksek görüp geleceklerini aralarında tartışıyor da olabilirler.

İki AKP’linin; enflasyon yükseliyor. Ne kadar yutturmaya çalışılsa da halk homurdanıyor. İş mideye dayandı mı din sömürüsü yetmiyor. Ne olacak Kıbrıs sorunu. Güneydoğu terörü vs.. gibi ülke sorunlarını tartıştıklarını, sorunlara çözüm olanakları aradıklarını sanmak gaflet ile yoğrulmak anlamına geliyor.

Ya da öğrendiler, anladılar ki; parti kapatılmayacak; o halde partisel açıdan önlerindeki iktidar yıllarını nasıl değerlendireceklerini konuşuyorlar.

***

Ana muhalefet lideri Baykal, 17 cana kıyan son terör olayını yerinde inceledikten sonra, “Milli lanet kampanyası başlatılmalı. Teröre karşı toplumun her kesiminden insanlar İspanya’daki gibi sessiz bir yürüyüşle tepki vermeli” diyor.

Aynı yerde konuşan RTE ise Baykal’ın önerisine soğuk bakıyor. “Bunu kendileriyle de oturur konuşuruz, değerlendiririz” diye karşılık veriyor.

Yani? Ulusal sorunların çözümünü başkalarıyla paylaşmak istemeyen siyaset anlayışıyla olası sonuç: Sıfır kere sıfır, elde var sıfır!

RTE, muhalefetle ulusal sorunları paylaşmak yerine, medyaya görevler veriyor.

Terör resimlerinin, TV’lerde kanlı sahnelerin yayımlanmamasını istiyor.

Oysa halkın yapması gereken “bir şeyler” yok mu? Teröristler herhalde İstanbul’a damdan düşmüyorlar. Bir yerlerde yatıyor, kalkıyor, hazırlanıyorlar.

Civardaki uyanık insanlar sokaklarında oturanlardan acaba hiç kuşkulanmadılar, kuşkulanmıyorlar mı? Teröristler kendilerini gizlemekte bu denli mahirler de terörü hemen her cenazede lanetleyen halkımız burnunun dibinde olup bitenlerin acaba farkına varmıyor mu?

Bir zamanlar teröristi ihbar eden “sayın muhbir vatandaşıma” ne oldu?

Cüneyt Arcayürek - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008

Kapatma: Dönüm Noktası

Churchill, İkinci Dünya Savaşı sürerken “Tarihte hiç bu kadar az insan bu kadar çok insanı kurtarmamıştı” diye bir söz söylemişti. İngiliz hava kuvvetlerinin pilotlarını kastediyordu. Avrupa’yı istila eden Almanlar bütün bombardıman uçaklarıyla Britanya Adaları’na çullanmakta, planladıkları çıkarma harekâtı öncesinde Londra başta olmak üzere büyük kentleri ve sanayi merkezlerini hallaç pamuğu gibi atmaktaydılar. İstila planları, küçük Spitfire avcı uçaklarıyla gece gündüz demeden Almanların bombardıman filolarını darmadağın eden bir avuç savaş pilotu sayesinde suya düşürüldü.

Şimdi, yirmi birinci yüzyıl Türkiyesi’nin on bir hukukçusu yetmiş beş milyonluk bir halkı, gericiliğin ve hukuk bilmezliğin pençesinden kurtarmak göreviyle karşı karşıyadırlar. Bu toplumun tarihinde çok az insan milyonların yazgısı üzerinde böylesine büyük bir sorumluluk yüklenmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin önündeki dava, sıradan bir olay dolayısıyla rastgele bir kişinin açtığı bir dava değil.

Olay, binbir özveriyle kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlık yolunu demokrasi görüntüsüne bürünerek karartma girişimidir. Sonucu, belki insanlık tarihi açısından ve mazlum milletler bakımından da önem taşıyan bir girişim.

Davayı açan, durup dururken başkalarına eziyet olsun diye aklına estiği için böylesine kritik bir işe kalkışmış değil. Cumhuriyetin hukuk yapısını kollamakla görevlendirilmiş, kendisine güvenilerek böyle bir yetkiyle donatılmış tek kişi o. İktidar mestliğiyle gözü kararmış siyasilerin ve ölçüyü iyice kaçırmış bir medyanın yakışıksız hücumlarını göğüsleyerek kendisinden bekleneni yapmayı göze alan deneyimli bir hukukçu.

Tarihsel gelişmeleri ve devlet sistemleri farklı ülkelerin insanları böyle bir davanın açılmasını yadırgayabilirler; bu dava demokrasiyi çoğunluğun dizginsiz iktidarı sayan yerli politikacılara da ters gelebilir. Ne var ki, Türk toplumunun istibdat-hürriyet, irtica-islahat, darbe-seçim zıtlıklarıyla dolu iki yüzyıla yakın bir ulusal tarih sonucunda bulabildiği şiddetsiz, kansız ve ölümsüz çözüm budur.

Kapatma kararı verilirse neler olacağına ilişkin bir yığın karanlık senaryo üretildi ve bunlar “mahkemeyi etkilemek” sayılmadı. Buna karşılık, kapatma kararı verilmezse neler olacağı kolay yazılmıyor; çünkü onları düşünmek bile ürkütücü: Daha da coşan bir iktidar sınırsızlığı, daha da azan gericilik dalgaları, kendilerine boyun eğenleri koruma baskılarının başarıya ulaşmasıyla daha da küstahlaşan dış çevrelerin Türkiye’yi büsbütün avuçları içine alışları, kısacası saymakla bitmeyecek olasılıklarla iç karartıcı bir geleceğin senaryoları.

Karar, bu açılardan tam bir dönüm noktası olacaktır: Daha kötüye ve karanlığa ya da daha iyiye ve aydınlığa doğru bir dönüm noktası.

Mümtaz Sosyal - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008

Terör ve Siyasal Sorumluluk

Anayasa Mahkemesi’ndeki AKP davası, Ergenekon iddianamesi, Yüksek Askeri Şûra toplantısı ile dolu bir haftaya başlamak üzereyken pazar gecesi İstanbul Güngören’de meydana gelen patlama gündemi de dağıttı...

Önce ilgi çekme bombası, sonra asıl etkili bomba... 17 yurttaşın ölümüne 200’e yakın kişinin yaralanmasına neden olan terör saldırısının vahşice planlandığı anlaşılıyor.

Olayın değişik boyutlarını sütuna yatıralım...

Önce zamanlaması... Akla ister istemez girişte sıraladığımız gündem geliyor. Ancak şunu da vurgulamadan geçemeyeceğiz:

Böyle bir saldırı ne zaman yapılırsa yapılsın, mutlaka önemli bir konuya karşılık gelirdi. Türkiye öyle bir ülke haline geldi.

Bütün bunların yanında iç gelişmeler nedeniyle gündemin birinci sırasına çıkmayan bir başka haber daha vardı:

Kandil’e hava operasyonu...

Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak’ın kuzeyinde Kandil Dağı ve çevresindeki pek çok hedefi havadan vurduğunu açıkladı.

Güngören saldırısının operasyon günü yapılmış olması da zamana ilişkin senaryolara yeni halka ekliyor.

***

Yukarıdaki gündem konuları arasında özellikle son şık, saldırının PKK tarafından gerçekleştirilmiş olma olasılığını güçlendiriyor. DTP’liler bu yorumu hemen yapmamak gerektiğini söylediler, “Başka seçenekleri de dikkatte tutun“ dediler ama, görünen o ki güvenlik güçlerinin öngörüsü de bu yönde.

PKK, kısa bir süre önce Ağrı‘da 3 Alman dağcının kaçırılmasını da üstlenmiş, bu eylem örgüt içinde de değişik tartışmalara neden olmuştu. Terör örgütünün kimi unsurları, Almanya’yı karşılarına almanın ne kadar çıkarlarına olduğunu sorguluyordu. Daha sonra anlaşıldı ki, örgütün Kandil’deki unsurları başka, İmralı’ya bakanları başka düşünüyordu.

Son eylem de aynı dağınıklığın ürünü olabilir.

Böyle bir örgütün her türlü uluslararası gücün Türkiye’ye dönük provokatif eyleminin taşeronu olabileceğini öngörmek için terör uzmanı olmaya gerek yok. PKK, uzunca bir süredir kitleleri peşinden sürükleyecek hareketler yapamıyor. Irak’ın kuzeyinde aldığı darbelerle birlikte bu durumun örgütü yeniden radikal eylemlere sürüklemiş olma olasılığı yüksek...

***

Temmuz ayının başında ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na yönelik saldırı yaşandı, sonunda da Güngören’de araç trafiğine kapalı bir caddede katliam yapıldı.

Birincisinde El Kaide izi öne çıktı, ikincisinde PKK...

Bu durum, yeri geldikçe altını çizdiğimiz şu gerçeği bir kez daha öne çıkarıyor:

Türkiye, pek çok nedenle terörün hedefi!

Başbakan’ın, “Terörün kanlı yüzünü gazete sayfalarına, ekrana taşımayın. Taşırsanız terörün ekmeğine yağ sürersiniz“ sözü özünde doğru ama, bu doğru Türkiye’nin hedef olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.

Ne yapmalı?

Bizim de elimizde bir reçete yok. Ancak terör örgütünün dağda yenildikçe şehirde dehşet saçıp varlığını ispatlama telaşına girdiği tezinden yola çıkarsak terörle mücadelede en önemli unsurun şu olduğunu söyleyebiliriz:

Bütün güçlerin koordinasyonu!

Koordinasyon görevi temelde kime düşer?

Siyasi iradeye...

Siyasi iradenin yeni terör örgütleri icat etmek yerine mevcut tehlikelere karşı sorumlu davranması gerekiyor!

Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 29 Temmuz 2008
Related Posts with Thumbnails