Mustafa Kemal Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mustafa Kemal Atatürk etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

07 Ekim 2009

Said Nursi, Atatürk İçin Ne Demişti?

Başbakan Erdoğan, AKP 3. Olağan Kongresi’nde AKP’nin manevi tavrını şu cümleler ile çizdi : ''Seversiniz sevmezseniz, beğenirsiniz beğenmezsiniz, görüşlerini kabul edersiniz etmezsiniz... Ama Ahmedi Hani'siz, Bitlisli Said-i Nursi'siz bir Türkiye'nin maneviyatı noksan kalır''

Ahmedi Hani, Ahmet Kaya, Nazım Hikmet gibi Başbakan’ın adını andığı isimler bir yana Saidi-Nursi’nin adını anması Atatürkçü çevreleri kızdırdı. Bunun nedeni Said-i Nursi’nin eserlerinde sıklıkla bahsettiği “Deccal” kavramı ile Atatürk’ü işaret ettiği iddiası.

İslami literatürde “Deccal” en ağır hakaret sayılan ifadelerden biri. Deccal; yalan söyleyen, aldatan, karıştıran kişi anlamına gelir. İslami fikriyata göre Deccal’in ortaya çıkması kıyamet alametlerinden biri olarak da görülüyor.

Said-i Nursi’nin Deccal teorisini oluşturan satırlar şöyle sıralanabilir:

Ben bir manevi alemde, İslam Deccalini gördüm. Yalnız bir tek gözünde teshirce bir manyetizma gözümle müşahade ettim ve onu bütün bir münkir bildim. İşte bu inkarı mutlaktan çıkan bir cüret ve cesaretle mukaddesata hücum eder.(...) Fakat kahraman ve mücahit ordunun ve dindar milletin ruhundaki nur–u iman ve Kur’an ışığıyla hakikat–i hal–i göreceği ve o kumandanın çok dehşetli tahribatını tamire çalışacağı rivayetlerden anlaşılıyor.” (Şualar458–459,Siracun Nur 247)

Saidi Nursi, başlangıçta şifreli olarak işaret ettiği Deccal’in kim olduğunu daha sonra şöyle anlatıyor:
Ölmüş gitmiş dünyadan ve hükümetten alakası kesilmiş bir adam hakkında otuz sene evvel bir Hadis–i Şerif’in ihbariyle Kur’an’a zararlı bir adam çıkacak demiştim. Sonra Mustafa Kemal’in o adam olduğunu zaman gösterdi." (Emirdağ Lahikası I/278, Yirmiyedinci mektuptan Sabık Reis–i Cumhur’a ve üç makama gönderilen istida)

Saidi Nursi, Mustafa Kemal’e yönelik Deccal suçlamasında daha da ileri giderek şunları yazar:
...Lozan Muahedesinde söz veren ve pek şiddetli ve dehşetli hücumlarına rağmen hiçbir hakiki Müslüman Türk’ü Protestan yapamayan ve Millet–i İslam için pek zararlı olduğunu ef’aliyle ispat eden ve Hadis– Şerif’in haber verdiği o müthiş şahıs kendisi olduğunu(yani Deccal, y.n) hayat ve mematiyle gösteren Mustafa Kemal’e bir mahrem eserde ‘din yıkıcı Süfyan’ dediğimizi (...)” (Emirdağ Lahikası I,50–51;Yirmiyedinci Mektuptan Mahkeme–i Kübra’ya Şekva ve Müdafaatın Bir Haşiyesi olan Parçanın Hülasasıdır, Ayrıca Müdafaalar, 226–227)

İşte Başbakan’ın Said-i Nursi’ye yönelik atıfları bu nedenle Atatürkçüler’i kızdırdı.

Kaynak: OdaTV

08 Ocak 2009

‘Laikleri şişe geçireceğim’ diyen adam, Başbakanlık Basın Müşaviri oldu!

Başbakan Erdoğan’ın danışmanı ve Başbakanlık Basın Sözcüsü Akif Beki görevinden ayrılınca dün sormuştum:

“Bakalım bu kez Kanal-7’den hangi isim bu göreve atanacak?”

Yanılmadım... Başbakanlık’ın yeni Basın Müşaviri, Kanal-7 kökenli Kemal Öztürk oldu.

Peki; adı AKP hakkında açılan kapatma davasının iddianamesinde de geçen Kemal Öztürk kimdir?

***

1969’da Ağrı’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’ni bitirdi.

Yazı hayatına 1990 yılında İran Devrimi yanlısı bir yayın politikası olan Girişim ve Selam isimli dergilerde başladı. Bu Meydan, İmza, Nehir, Yeni Zemin, Sözleşme, İstanbullu dergilerinde Mir Mahmut Rıza mahlasıyla laiklik karşıtı yazılar yazdı.

1995’te muhabir olarak Yeni Şafak Gazetesi’ne, 1996’da da belgesel yapımcısı olarak Kanal-7’ye geçti. Hazırladığı “İlk Meclis” belgeseli, laiklik karşıtı bulundu ve RTÜK tarafından yasaklandı.

9. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e hakaretten bir yıl hapse mahkûm oldu.

1999’da Kanal-7’den ayrılarak, dil ve mesleki eğitim almak üzere Amerika’ya gitti.

Daha sonra Bülent Arınç’a danışmanlık yaptı; ardından AKP Basın Bürosu’nda görev aldı.

Nükte Yayınları’ndan 1994 yılında çıkan ve Mir Mahmut Rıza mahlasıyla yazdığı “Bir Garip Oğlanın Hikâyesi” kitabı mahkeme kararıyla toplatıldı. Bu kitap yüzünden de bir yıl hapis cezasına çarptırıldı.

Bakın, yeni Başbakanlık Basın Müşaviri, 15 yıl önce yazdığı o kitapta kahramanların ağzıyla neler diyordu:

***

- “Devlet kimdir? Helvadan yapılmış puttur.”

- “En sonunda beni bir numaralı terörist yapacak bu pez...nkler, bütün laikleri bir bir şişe geçirecem, ondan sonra anlayacaklar laikliğin faziletlerini. Elin o...pusu bile kalkıp ‘Ben laikim, namusumla çalışıyorum, kimse karışamaz’ demeye başladı. Ula ben böyle laikliğin...”

- “Bak bizim sahte Müslümanlar nasıl bölücülük yapıyorlar. Ben bu yüzden bu adamları sallandıralım diyorum. Ayrıcalık yapanın dinde de katli vaciptir çünkü. Ama dinleyen yok!”

- “Herkes, sineğin şıraya yapıştığı gibi laikliğe sarılır ama kimse onun gerçekte ne anlama geldiğini bilmez. Ne kadar da utanmazlar. Rahmetlinin (Atatürk’ü kastediyor) mirasına sahip çıkan mendeburların hiçbiri, laikliğin ne anlama geldiğini ve nereden geldiğini bilmezler.”

- “Eskiden Türkler’in yetiştirdiği ‘marimus öküzü’nün sol arka bacağının uyluk yeri ile işkembesinin ayrıldığı yerde bir et parçası bulunur. İşte tam buraya ‘laik’ denir. Vee bugün kullandığımız kelimenin de aslı buradan gelmektedir.”

***

İşte; Başbakan’ın yeni Basın Müşaviri böyle biri!

Eminim ki o da, “Canım ben de Sayın Başbakanımız gibi değiştim, öyle düşündüğüm günler geride kaldı” diyecektir!

İyi de Başbakan; hep geçmişte laikliğe küfreden adamları bulup da böyle kritik görevlere getirmek zorunda mı?

***

GÜNÜN SORUSU

Dünkü şok gözaltılardan Başbakan Erdoğan’ın haberi var mıydı?

***

Fethullah’ı eleştirdiler Ergenekoncu oldular!

Türkiye dün bir kez daha bilmem kaçıncı dalga Ergenekon gözaltılarına tanık oldu. Evleri aranan ve gözaltına alınan bu çok önemli isimlerin bir ortak özelliği de Fethullah Gülen cemaatinin laiklik karşıtı eylemleri konusunda toplumu uyarmaları...

İşte birkaç örnek:

***

Gülen davasını sonuna kadar kararlılıkla takip eden Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, Ergenekon soruşturmasının sonunun Şemdinli gibi olacağını dile getirmişti. Unutmayın ki; Fethullah Gülen’le bağlantısı olduğu belirtilen ve meslekten ihraç edilen Şemdinli Savcısı Ferhat Sarıkaya, halen ABD’de bulunuyor.

Bedrettin Dalan, her fırsatta Fethullah Gülen’in okullarının cemaatçi çocuklar yetiştirdiğini ve bunun laiklik için tehdit olduğunu söylemişti.

Emekli Orgeneral Kemal Yavuz, “Fethullah Gülen’in hedefi şeriat devleti” demişti.

MGK Genel Sekreteri Orgeneral Tuncer Kılınç ise Fethullah Gülen ve Milli Görüş zihniyetinin kabul edilmesinin mümkün olmadığını defalarca açıklamıştı.

***

Ne dersiniz... Bu tavırlarının faturasını ödüyor olabilirler mi?

Mustafa Mutlu - Vatan, 8 Ocak 2009

30 Eylül 2008

Son Buluşma'ya hazırlanın!



Şimdiden duyurayım, sinemalarımızda 24 Ekim’de gösterime girecek olan Son Buluşma adlı belgesel film kendisinden çok söz ettirecek ve yılın en iyi, en anlamlı yapımlarından biri olarak nitelenecek. Daha doğrusu, “normal ve sağlıklı” bir kültürel ortamda böyle olması gerek, böyle olmasını umuyor, diliyorum...

Kardeşim Benim, Züğürt Ağa, Selamsız Bandosu, İmdat ile Zarife gibi başarılı filmleriyle tanınan yönetmen Nesli Çölgeçen’in imza attığı Son Buluşma belgeseli, Ömer Küyük, Veysel Turan ve Yakup Satar adlarında, çok yaşlı üç insanı tanıtıyor. Film çekildiği sırada 108 yaşında olan Küyük ve Turan ile 110 yaşında olan Satar, sıradan birer yaşlı değiller. Onlar, Türkiye’nin bağımsızlığı için binlerce insanın şehit düştüğü Kurtuluş Savaşı’nın son tanıkları, İstiklal Madalyası taşıyan son gaziler...

Günlük yaşamlarından kesitler, Kurtuluş Savaşı’na dair anıları, yakınlarıyla ilişkileri ve Ömer Küyük’ün diğer iki gaziyi ziyaret edip helalleşmeleri çerçevesinde, çok başarılı, çok etkileyici, çok sıcak ve hüzünlü bir anlatımla karşımıza gelen Son Buluşma, en kısa tanımla vatan sevgisinin ve bugünlerde çok söz edilen “şeref”in simgesi niteliğinde gerçek bir sinema olayı.

Utanma sıkılma duymadan “Vatanı bir kadın memesine satarım!” diyen arsız iktidar aydınlarının yüzüne vurulan bir tokat da aynı zamanda...

Çölgeçen, filmin kapanış jeneriğinde “Şimdi Atatürk’ün yanındalar... Sizleri çok özlüyoruz” diyor. Çünkü Ömer Küyük (Nişancı Er Ömer) Ocak 2006, Veysel Turan (Sıhhiyeci Onbaşı Veysel) Mart 2007, Yakup Satar (Süvari Yakup Çavuş) Nisan 2008’de aramızdan ayrıldılar.

Son Buluşma’nın 26 Ekim’de İstanbul’da gerçekleştirilen basın gösteriminde, salondaki sinema yazarı ve basın mensuplarından bir kısmının gözyaşlarını tutamadığını, bazılarının da hüngür hüngür ağladıklarını not düşeyim. Bunca yıldır film seyrederim, böyle bir manzaraya ilk kez tanıklık ettim.

Evet, normal ve sağlıklı bir kültür-sanat atmosferinde Son Buluşma gibi bir çalışmanın ortalığı sallaması, gündem yaratması, gişe rekorları kırması beklenir. Bakalım ne olacak... Kendimizi, Recep İvedik’i bile Bergman ya da Antonioni’nin elinden çıkma bir sanat filmiymiş gibi algılamamıza yol açan, “Beterin de beteri varmış gerçekten” dedirten Süper Ajan K9’a mı, yoksa bağımsızlık savaşımızın son kahramanlarına mı yakın hissedeceğiz, doğrusu çok merak ediyorum.

Kaynak: OdaTV

12 Eylül 2008

Taraf'a Uyarı!

Taraf köşe yazarı Cemil Ertem köşesinde 12 Eylül’ü ele alan bir makale yazdı. Cemil Ertem yazısında 12 Eylül’ün Atatürkçü bir sistemin devamı olduğunu söylüyor. Bunu ise 12 Eylül’ün gemi azıya almasının 1981’de yani Mustafa Kemal’in doğumunun yüzüncü yılında gerçekleşmesine dayandırıyor. Ertem’e göre 12 Eylül generalleri Atatürk’ün doğumunun 100. yılında eylem ve söylemleriyle Kemalist olduklarının altını çizmek istemişler.

Cemil Ertem’in yazısında anlattığı bölüm şöyle:

“12 Eylül günlerinden hatırladığım en belirgin figürlerden birisi de Atatürk’ün doğumunun 100. yılı logosuydu. Bu logo 12 Eylül’ün bir simgesi olarak olur olmaz her yere oturtuluyordu. Üniversitelerin bastığı bütün ders kitaplarının sol üst köşesine bu logonun konması zorunluydu. Belki de zorunlu olmamıştı ama o günün koşulları içinde üniversite yönetimleri kendiliğinden böyle bir uygulamaya gitmişlerdi. Zaten faşizm böyle bir şeydir; ilkönce zorla gelir sonra o zoru herkes kabullenir ve herkes faşizmin kendisi olur; faşizm sıradanlaşır, içselleşir. Bugün herhalde 12 Eylül’le Kemalizm arasında çok güçlü ideolojik bağlar olmadığını düşünen, Atatürk’ün 100. yıl doğum logosunu görünce rahatsız olmayacak çok “solcu” vardır.

Zaten 12 Eylül faşizminin gemleri azıya aldığı dönem 1981’de başlar. Yani Kenan Evren’in “Bunları asmayalım da besleyelim mi” dediği Bursa nutku sanıyorum 1981 kışındaydı. Atatürk’ün 100. doğum yılı yani.

12 Eylül, Kemalizmin o günkü şartlardaki biçimidir. Yani Kenan Evren kendisini birinci dereceden “Atatürkçü” ilan ederken kesinlikle tarihteki benzerleri gibi demagoji yapmıyordu. Çok komik olarak kendisine Atatürk havası vermesi ise benim her zaman takdir ettiğim yegâne davranışı olmuştur.”

İsterseniz yazıyı düzeltmeye başlayalım:

1. Cemil Ertem’in bahsettiği Bursa Nutku, Kenan Evren’in değil Mustafa Kemal Atatürk’ün.

2. Evet Kenan Evren “asmayalım da besleyelim” demiştir ama bunu Bursa’da değil Muş’ta söylemiştir.

3. Kenan Evren asmayalım da besleyelim mi lafını Atatürk’ün doğumunun 100. yılı olan 1981’de değil, 1984’te söylemiştir.

4. Atatürk’ün doğum gününü kesin olarak bilmiyoruz. 12 Eylül generalleri de bilmiyorlar. Cemil Bey’in 81 kışı ifadesi bu nedenle doğrulanmış değil.

5. Cemil Ertem’in söz ettiği logonun zorunlu olduğuna dair hiçbir bilgiye rastlayamıyoruz. Cemil Ertem’de zorunlu dediği logonun zorunlu olmadığını bir sonraki satırda kendisi itiraf ediyor: “Üniversitelerin bastığı bütün ders kitaplarının sol üst köşesine bu logonun konması zorunluydu. Belki de zorunlu olmamıştı…”

6. Cemil Ertem’in Kenan Evren’i her zaman neden takdir ettiğini anlayamadık. Kendisine Atatürk havası vermesi neden Cemil Bey’in hoşuna gitmiştir.

7. 12 Eylül Türkiye’de uzun bir süreçtir ve topluma büyük bir şiddet uygulamıştır. Ancak 1981’in bu şiddette özel bir yıl olduğu doğru değildir. Örneğin 50 idamdan yalnızca 6 tanesi 1981’de gerçekleşmiştir. Üstelik tamamı hazirandan ağustosa yaz aylarında gerçekleşmiş. Cemil Bey’in iddia ettiği gibi kış ayında değil.

Cemil Ertem’in bilgi yanlışları ve çelişkiler ile dolu yazısını Taraf Gazetesi’nin çalışkan editörlerinin fark edememesi oldukça ilginç.

Ancak Odatv.com bunu atlamadı.

Cemil Ertem’in yazısının dayandığı 12 Eylül-Kemalizm paralelliğine ilişkin dayandığı bütün olgular yukarıda ifade ettiğimiz gibi yanlış çıktı.

Taraf’ı bundan sonra daha dikkatli olmaya ve okuyucularını doğru bilgilendirmeye çağırıyoruz.

Kaynak: OdaTV

19 Ağustos 2008

Bay Fuller’in Marifetleri!

Türkiye'nin başına gelenleri Gazeteci Yılmaz Polat’ın "CIA'nın muteber adamı" kitabından öğrenmeyi sürdürelim. Graham Fuller nam muhteremi okuyorduk!.. Bu bey, USA'ya, CIA merkezine dönmüştü ve...

"Fuller, çalışmalarını Müslüman ülkeleri laik sisteme dönüştürerek değil, Türkiye'yi Ilımlı İslam'a çevirip model yapma üzerine yoğunlaştırdı!.."

Ne zaman?.. 1990'lı yılların başında raporunu sunduğunu okuyup bu zamanı tahmin edebiliriz...

Fuller'in "Türkiye'deki İslamcı Akımlar" raporu Türkiye'nin İslami düşünce ve eğilimleri konusunda daha esnek olabileceğini savunuyordu. Proje, AB temelleri üzerine inşa edilecekti; ama Türkiye'nin önünde üyelik için ciddi engeller vardı. Özellikle yaratılan bu sorunların özünde, kemikleşmiş Kemalizm'in yattığı iddia ediliyordu. Fuller, Atatürk İlkeleri arasında yer alan devletçiliğin, bugün, geniş anlamıyla, Türkiye'nin gelişmesinin önünde en büyük engel oluşturduğunu yazdı. TC Anayasası'nın ilk cümlesi olan "Türk Devleti ebedidir" sözünün, Orwell dilini anımsatan daha eski bir dönemi çağrıştırdığını savunuyor, şöyle diyordu: "Liberal olmayan bir düzen, Türkiye'nin demokratik değişimini engellemekte, İslamcılık ve Kürtler gibi iki ana sorunun çözümü de zorlaştırmaktadır. Birincisi din meselesidir. Türkiye laik bir devlet olarak ülkedeki tek ve aynı zamanda en büyük İslamcı partiyi yasaklamaya devam ediyordu. Türkiye laik sistemi sürdürmelidir; ancak bu sistem kilise ve devletin ayrıldığı gibi gerçek laiklik olmalı. Fransız tepeden inmeci anlayışında ve Türkiye'de de olduğu gibi, devletin, din üzerinde kesin bir kontrol uyguladığı bir sistem olmamalı. Türkiye'nin ikinci büyük bir krizi de Kürt sorunu. Homojen bir ulus kurma kaygısı içinde, Kemalist devlet, Türkler dışında hiçbir kimliği tanımamak üzerine inşa edilmiştir.

Fuller'e göre Kemalizm olarak adlandırılan devlet doktrini, sorunun çözmediği gibi, Türkiye'ye çok pahalıya mal oluyordu. Fuller, bir yandan da fikirlerini eyleme dönüştürmek için yakın çalışma arkadaşlarıyla hedef belirliyordu. Türkiye'deki İslamla ilgili fikirleri, Fuller'i, İslamcıların vazgeçilmez konuşmacıları arasına soktu. Sık sık İstanbul'a çağrılıyordu. Fuller de çağrıları yanıtsız bırakmadı; Saidi Nursi konferanslarında boy gösterdi. En gözde konuşmacılar arasına girmeyi başardı. CIA'cı aynı zamanda Amerika’daki Ilımlı İslamcı yanlarını kendi kafasına göre örgütlüyordu. Fuller'in çalışma arkadaşları arasında Türkiye'de doğup büyüyen Washington'a CIA bağlantılı Henry Barkey de vardı; İstanbul'dan Washington'a gelmiş ve Fuller'in asistanı oluvermişti. Barkey artık Fuller'in güvendiği, ona en yakın kişilerden biriydi.

Graham Fuller, Türkiye'nin sorununun Atatürkçülük'ten kaynaklandığı konusunda ısrarcıydı. Üç ayda bir yayınlanan National Interest'de "Atatürk ve Sonrası" başlıklı bir makale yazdı; Atatürk'ün düşüncelerinin yeniden yorumlanmasına ihtiyaç olduğunu savundu. Fuller'in görüşleri, Türkiye'de İkinci Cumhuriyetçi olduğunu söyleyen bir grup eski komünist, yeni dinci yazar aydın-akademisyen tarafından çabucak benimsenip desteklendi. Bu destek raslantısal değildi. Kapalı kapılar ardında Ilımlı İslam tezi, Kürtçülüğü de içine alarak ağını planlı biçimde örüyordu..."

Polat, Fuller'in bir başka "arkadaşını" daha bize şöyle tanıtıyor:

"Pentagon için hazırlanan 80 sayfalık raporun mimarlarından biri de Profesör Sabri Sayarı. Profesör Sayarı, İstanbul'da Boğaziçi Üniversitesi'nde, Washington'da Georgetown Üniversitesi'nde öğretim üyeliği; RAND'de araştırmacılık ve Washington'da Heath Lowry'den sonra Türk Araştırmaları Enstitüsü'nde başkanlık yaptı. Daha sonra Washington'dan ayrılıp İstanbul'a, Sabancı Üniversitesi’ne geldi...”

Bu kitabı okuyunuz, daha neler var neler!!

Behiç Kılıç

Kaynak: İlk-Kurşun

Yılmaz Polat’ın Kitabı

Gazeteci Yılmaz Polat, 28 yıldır Washington’da, Türk-ABD ilişkilerini izliyor... Polat bu süre içerisinde hem mesleğini, hem kendisini korumayı bildi; söz konusu ilişkiler nedeniyle ruhunu Pentagon’a kiralamadı... Bu yüzden köşeyi dönemedi, ceberutların muteber adamı olarak ülkesi aleyhine kurulan oyunlarda rol almadı, yurtsever bir onurlu kişi olmayı seçti...

Kitap yazıyor...

Yazdığı kitaplarda da, doğruları yansıtıyor... Son kitabı "CIA’nın Muteber Adamı" Ulus Dağı Yayınları tarafından basılıp piyasaya sürüldü. Mutlaka okumalısınız. Ben, lafı uzatmadan kitaptan bazı bölümleri sunacağım.

Polat, kitabında ABD derininin bir "Çalışma dosyasını" şöyle tanıtıyor...

"Siyahla karalanmış sayfalarda, ad verilmeden "16 No'lu ülke" olarak tanıtılan bir ülke vardı. "16 No'lu ülke", Türkiye idi..."

Şimdi bu "16 nolu ülke" ile ilgili olarak, 1992 yılında CIA'nın hazırladığı bir Kürt raporunda "En Muhtemel Senaryo" bölümünden satırlara bakalım...

"Türkiye'deki, Irak'taki ve daha az bir düzeyde de İran'daki Kürtler'in, merkezi hükümetlerden daha çok özerklik ve siyasal olarak tanınma isteklerini sürdürmelerini bekliyoruz. Ancak onlar her üç durumda, özellikle kendi ulusal davaları çerçevesinde hareket edeceklerdir. Zamanla ortak çıkarılan, genişledikçe ve birbirlerine bağımlılıkları artıkça, işbirliği yapmaları da daha önemli bir hale gelebilir. Ancak kısa dönemde bunun yapılmasını önemli gerginlikler ve rekabetler olduğunu görüyoruz. Bütün bunlara bakarak, Iraklı Kürtler daha güçlü bir durumda olacaktır. Çekiç Güç'ün varlığı sürdükçe, Bagdat'ta güçlü bir merkezi hükümet kurulsa bile, Kürtler kendi kurdukları yeni kurumları ve oldu bittiye getirdikleri otonomiyi korumayı başaracaklardır."

Rapor tarihi, doksanların başı ve gelinen noktaya dikkat ediniz...

Yılmaz Polat, kitabında, ABD gizli servisi adına Türkiye'de oyun kuran muhteremin adını da veriyor: Graham Fuller. Bakınız bu Bay Fuller kimmiş?..

"Yirmi yıl CIA Ortadoğu bölge sorumlusu oldu. 1964-67 arası Türkiye'deki CIA şefi oldu, ülkesine dönünce CIA'nın Ulusal İstihbarat Kurulu Başkan Yardımcılığı'na kadar yükseldi. Türkiye'ye ilgisi hiçbir zaman azalmadı. Ekmeğini Türkiye'deki Müslümanlıkla oynayarak kazandı. Başının üzeri keldi, yan taraftan uzattığı saçları ve uzun sakalıyla ajanlığını gizlemeye ve kendisine bir entelektüel görünümü vermeye çalıştı. Sakallı hali, Türkiye'deki aşırı dincilerin de hoşuna gitti; Kürt ve İslam uzmanı oldu. Türk-Kürt-İslam sentezini birleştirip Türkiye'nin jeopolitik yapısını irdeledi. CIA'dan emekli olduktan sonra da bağlantısını kesmedi. Merkezi Kaliforniya'da olan Rand Corporation adlı araştırma kurumunda bölge uzmanı olarak çalışmaya başladı ve kendisi iyice Türkiye'deki İslam'a verdi. Yazdığı raporlar, tarikatlar için umut ışığı, Türkiye'de şeriat rejimini görmek isteyenler için yol haritası oldu..."

Bundan sonraki satırlar sizlere "pek tanıdık" gelecektir!..

"Graham Fuller, 1920'lerde Türkiye'nin ayakta kalma mücadelesi sırasında Atatürk'ün tarihsel rolüne çok büyük saygı duyduğunu; ancak George Washington, Nehru, Lenin ve Gandi gibi liderlerin bile sonsuza kadar yaşayabilecek bir ürün vermediğini ve zaman içinde belleklerden silinebileceklerini söylüyordu. Fuller'e göre İncil ve Kur’an kalıcıydı. Liderler ölüyor; önce bedenleri, zaman içinde de düşünceleri yok oluyordu. Oysa Kur’an ve İncil yaşıyordu.

Geçmişteki radikal laiklik politikaları döneminde İslam'ın yaşamımızdan nasıl dışlanacağı adeta bir fikri sabit haline gelmişti. Bence bu, bugün daha az lazım olan bir tepki.

Fuller’in sözleri, soğuk savaş sonrası CIA'nın dikkatlerini Türkiye'ye çevireceğinin önemli işaretiydi. Belli ki yeni çalışmalar, İslam ve Kürtçülük ağırlıklı olacaktı.
Fuller'in iddiasına göre, Türkiye'nin sorunu Atatürkçülük'ten kaynaklanıyordu..."

Kitaba yarın devam edeceğim...

Behiç Kılıç

Kaynak: İlk-Kurşun

06 Temmuz 2008

Nur uzmanı görevde

Başbakanlık’a bağlı Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’na Nurculuk ve Saidi Nursi uzmanı Prof. Dr. Cezmi Eraslan getirildi. Eraslan, "Milli Mücadelede Bediüzzaman Said Nursi" başlıklı makalesinde, "19 Mayıs 1919’un, Kurtuluş Savaşı’nın ikinci aşaması olduğunu ve padişahın onayı ile başladığını" savunuyor. Eraslan, Nursi’nin risaleleri ile İstanbul hükümeti ve halifenin fetvalarına karşı Ankara’yı rahatlattığını, Atatürk’ün de onun mücadelesini destekleyerek kendisini Ankara’ya çağırdığını ileri sürüyor.

Saidi Nursi hayranı

Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nda açık bulunan Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’na Prof. Dr. Cezmi Eraslan’ın görevlendirilmesine ilişkin "görevlendirme kararı" Resmi Gazete’nin dünkü sayısında yayımlandı. Nur cemaatinin kurucusu Saidi Nursi hakkındaki araştırmalarıyla dikkat çeken Eraslan, doktorasını da "Abdülhamit’in İslam Birliği Politikası" üzerine yaptı. Eraslan, "Milli Mücadelede Bediüzzaman Saidi Nursi" başlıklı makalesinde çarpıcı görüşler ortaya koyuyor. Milli Mücadele döneminin sonuçlarının derinliği ve yaygınlığı bakımından Cumhuriyet tarihi için büyük önem taşıdığını belirten Eraslan, altı asırlık devletin artık kendi ayakları üzerinde durma problemiyle yüzleşmesinin, devletini, milletini seven insanları çıkar yollar aramaya sevk ettiğini ifade ediyor.

Mücadelenin aksiyon aşamasında yer alan insanlar arasında asker, din adamı ve serbest meslek sahibi insanların yoğunluğunun bu kesimlerin konuyla yakından ilgilendiklerini gösterdiğini dile getiren Eraslan, 19 Mayıs 1919’un Kurtuluş Savaşı’nın "ikinci aşaması" olduğunu ileri sürüyor. Eraslan, bu görüşünü şu ifadelerle ortaya koyuyor:

"Bilindiği üzere İstanbul hükümeti ile bu hükümetin kabulü ve tasvibe arzından sonra padişahın onayı ile başlayan 19 Mayıs 1919 tarihli ikinci aşamada, memleketin ilim ve fikir erbabı ikili bir tercihle karşılaşmışlardır."

Kaynak: Cumhuriyet

05 Temmuz 2008

Atatürk'ün Bursa Nutku

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” diyecek.

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir."

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

Mustafa Kemal Atatürk

02 Temmuz 2008

Türk Ordusundan rahatsızlıkta Batı-Siyasal İslam birlikteliği

Batı'nın, özellikle Avrupa'nın Türk Ordusu'na kini tarihin tanıdığı en amansız kinlerden biridir.

İngilizler İstanbul'u işgal ettiklerinde ilk istedikleri, Cuma selamlığındaki askerlerimizin oradan uzaklaştırılması olmuştur. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, 8/138)

Türkiye, benzeri bir rahatsızlığa, AKP iktidarı döneminde tanık oldu. Anımsayalım, bir AKP 'milletvekili'nin TBMM'deki 'Mareşal Atatürk' tablosuyla, TBMM'de güvenlik görevi yapan askerlerin yürüyüşleri sırasında çıkardıkları seslerden şikâyeti üzerine, 2000'li yıllarda tartışılmıştı.

Aynı AKP'nin kurmay isimleri Türk Ordusu'ndan rahatsızlıklarını değişik vesilelerle ve değişik tavırlar sergileyerek ortaya koymaktadırlar. Bir milletvekilinin,Türk Ordusu'na mensup birliklerin ve okulların Ankara dışına çıkarılmasını ve başkentin 'askerî bir kent' görünümünden kurtarılmasını istemesi ayrı bir örnektir.

Ayrı ve talihsiz bir örnek...

Ne ilginç! Atatürk'ten rahatsızlık konusunda, Haçlı Batı ile siyasal İslamcı odaklar tarihin her döneminde bir biçimde kader ve mücadele birliği yapmışlardır. Bugün de aynen böyle yapmaktalar.

Tam bu noktada, Falih Rıfkı Atay şu ibret verici tespiti vicdanlarımıza iletiyor:

"Kurtuluş Savaşı öncesindeki işgal sırasında, ordu kumandanlarını şu veya bu vasıta ile küçük düşürmek bir parola idi." ((Atatürk'ün Bütün Eserleri, 8/138)

Bugün de aynı değil mi?

İlker Başbuğ'un İsrail gezisi sırasında çekilen resimleri ve bunların dinci bir gazetede yayınlanması, Türk Ordusu'ndan rahatsızlığın tarafları arasındaki yardımlaşmanın yeni bir belgesidir. O fotoğrafları o dinci gazeteye kimler servis yaptı? Her halde turist rehberleri değil.

TÜRK ORDUSU NEDEN RAHATSIZ EDİYOR

Batı'nın Türk ordusuna kininin sebebi sadece Türk ordusunun caydırıcılığı, Haçlı tasallut ve emperyalizmi karşısındaki susturucu ve püskürtücü gücü değildir. Sebeplerin başında, Türk ordusunun, sadece ordu olarak kalmayıp Türk tarihinde aydınlık ve atılımın öncüsü oluşu gelmektedir.

Türkiye, bunca devrimi böylesine kansız ve kavgasız bir biçimde ve çok kısa bir zaman çerçevesinde nasıl başardı? Ordunun, sadece 'asker' olarak kalmayıp, aydınlanma ve ilerlemenin öncülüğünü de yapmış olması sayesinde...

Türkiye'nin işte böyle bir kaderi olagelmiştir. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, ama gerçek budur.

Türkiye, sanayi devrimini gerçekleştirmemiş, bunun için de, cumhuriyet ve demokrasiyi taşıyan temel iki sınıf olan burjuva ve proleteryayı oluşturamamış bir ülkedir. Buna rağmen hem cumhuriyeti hem de aydınlanmanın motor unsurları olan temel devrimleri akıl almaz bir maharetle hayata geçirebilmiştir. Nasıl? Ordu'nun aydınlanmadaki öncülüğü sayesinde...

Batı'da; demokrasi, özgürlük, insan hakları ve aydınlanmanın yaratıcı ülkelerinden biri olan Fransa'da, sanayi devrimi yaşanmış, burjuva ve proletarya doğmuş olmasına rağmen, cumhuriyetin yerleşmesi büyük badirelerden sonra gerçekleştirilebilmiştir. Serüvene bakın:

1792 cumhuriyetin kuruluşu, 1799 Napolyon'un İmparatorluğunu ilanı, 1814 yeniden krallığa dönüş, 1848 ikinci cumhuriyetin ilanı, 1852 yeniden imparatorluk tartışması ve nihayet 1871'de bugünkü anlamda cumhuriyetin kuruluşu.

Batı bunları biliyor. Batı, bizim birçok nimeti ve değeri, Atatürk'ün eşsiz dehası sayesinde bedavadan elde ettiğimizi de biliyor. Millet olarak bizi kıskanırken, birey olarak Atatürk'e tatmin bulmaz bir kinle diş biliyor. Batı için Atatürk, Orta Asya steplerinin metafizikten habersiz, aydınlık, akıl ve bilim nedir bilmez vahşilerini, tarihsel süreç anlayışlarının hiçbiriyle izah edilemeyecek bir maharetle, aydınlanmanın doruğuna taşıyan, cumhuriyet ve laiklikle donatan affedilemez bir düşmandır.

Atatürk öldü, bu iş bitti diyemezsiniz. Diyebilmenize engel bir güç ve gerçek var: Türk Ordusu.

Türk Ordusu, Atatürk demek, Atatürk'ün ölümsüzlüğünün göstergesi ve garantisi demektir.

Türk ordusu, tagallüp ve tahakküm unsuru değil, öncelikle aydınlanma ve demokrasi unsuru olarak yer almıştır bizim tarihimizde. Batı şöyle düşünmekte ve bunun gereğini yapmayı değişmez iman olarak taşımaktadır: Türk ordusu ya yok olmalı, yahut da ruhu pörsütülmelidir. Birincisini yapmak imkânsız denecek kadar zordur. İkincisine gelince, Türkiye'nin içinden elde edilecek hain ve gafillerle gerekli işbirliği kurulursa amaca ulaşmak mümkündür.

İşte bugün bu 'mümkün' gördükleri amaca ulaşmaya çalışıyorlar. Çünkü Haçlılar biliyorlar ki, İslam dünyasında, o arada Türkiye'de, Atatürk'ün Anıtkabri'ni yok etmeyi Kâbe'yi yok etme şartına bağlasalar, buna razı olacak alçakların sayısı epeycedir.

Batı, özellikle son birkaç yılda, İslam dünyasında yakaladığı bu tarihsel fırsatı heba etmemek için can havliyle çırpınıyor. Esasında nefret ettiği AKP'yi bağrına basıp var gücüyle desteklemesi AKP'de, az önce değindiğimiz hayatî emellerine uygun her şeyi bulmasındandır.

O halde, Türk ordusunu tâciz etmek ve etkisizleştirmek Avrupalı için iki maksada hizmet etmektedir:

1. Haçlı emel ve egemenliğine darbe vuran bir numaralı gücü zaafa uğratmak,

2. İslam dünyasının kaderini değiştirecek örneklere imza atan bir aydınlatma ve ilerletme gücünü etkisiz kılmak.

Büyük Atatürk, Türk ordusunun, işaret ettiğimiz bu özellikli durumuna çok erken bir zamanda dikkat çekmiştir. 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu'da yaptığı bir konuşmada bu gerçeğin altını emsalsiz bir vukufla şöyle çiziyor:

"Ordumuz, milletin ilerleme ve yükselme adımlarına öncü olmuştur. Milletimizin bütün inkılaplarında birinci adımı işgal etmiştir. Diğer milletlerde, ordu ile millet yekdiğeriyle daima karşı karşıyadır. Halbuki iş bizde tamamıyla tersinedir..." (Atatürk'ün Bütün Eserleri, 17/290)

İşte, Türk Ordusu dendiğinde Haçlı Batı'yı rahatsız eden temel sebep budur.

Bu temel sebebi bilmeden Türkiye'nin dış politikalarına, özellikle AB ile ilgili politikalarına yön vermeye kalkmak, uçuruma giden kayalıklarda gözleri bağlı olarak yol almaya benzer. Böyle bir yol alışın en dikkat çekici örneği ise AKP iktidarının uyguladığı dış politika, özellikle AB politikasıdır.

AKP'NİN DIŞ POLİTİKASI

Büyük üzüntü duyarak söylemeliyim ki, AKP'nin uyguladığı genelde Batı politikaları, özel olarak da AB politikaları Türkiye üzerindeki Haçlı emellerine tatmin fırsat ve imkânı yaratan, temelinden basiretsiz politikalardır. Eğer 'basiretsiz' tâbirine itiraz ediliyorsa, onun yerine kullanılacak kelime çok daha ağır ve sarsıcı olacaktır.

Bu politikaların üçüncü bir izahı yoktur.

Daha neyi bekleyecekler! Gün bu gündür.

İLK ADIM MGK

Türk Ordusu'nu etkisizleştirme operasyonu, MGK'ya tasallutla başladı.

Tabiî önce MGK, sonra da devamı... MGK bunların, âdeta korkulu rüyası idi. Varsa yoksa MGK. Bunların MGK ile ilgili söz ve tavırlarını okuyunca insan gayrı ihtiyarı şunu düşünüyor: Güneş tutulmaları, gök taşlarının düşmesi, ozonun delinmesi, doğal felaketlerin ortaya çıkması, 11 Eylül terör dehşeti vs. şu bizim MGK yüzünden olmasın!..

Gerçek şu ki, Hıristiyan Avrupa'nın bir tür 'üst kurmaylar Grubu' olan Avrupa Parlamentosu (AP) için MGK, asırlarca korkulu rüyalar yaşatmış bir gücün sembolü olarak ortadadır. Bu sembolden rahatsız olmamalarını beklemek, sadece saflık değil, ahmaklık olur... O MGK ve hatırlattığı güçler ayakta durdukça, bizi AB'ye üye yapacaklarını sanmak da öyle... Unutmayalım, AKP iktidarının oylarıyla MGK'nın kolu-kanadı kırılıp 'sivilleştirilme' işlemi TBMM'de tamamlandığı gün (30 Ağustos 2003) Avrupa âdeta bayram etmişti. Türkiye ve Türkleri tâciz eden demeçleriyle ünlü Günter Verhuegen, gülücükleri ve heyecan dolu demeçleriyle bu bayramın âdeta resmî duyurusunu yapmıştı.

MGK'nun işini bitirdiler; şimdi doğrudan doğruya orduya bindiriyorlar. Fırsatlar yaratarak, bahaneler üreterek, sağdan girerek, soldan girerek, şöyle veya böyle, belirli aralıklarla Türk Ordusu'na mutlaka ve muhakkak sataşıyor veya saldırıyorlar.

6 Ekim 2004 İlerleme Raporu'nu, 17 Aralık 2004 Zirve Kararları'nı, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi'ni ve nihayet, 8 Kasım 2005 Katılım Ortaklığı Belgesi'ni okuyun, bu söylediklerimi belgeleyecek çok şey bulacaksınız.

Suat İlhan, işin gerçeğini ta bel kemiğinden yakalamış. Şöyle yazıyor:

"Anlaşılıyor ki, Avrupa, bin yıldan daha uzun zamandan beri kahrını çektiği Türk Ordusu ile, AB mevzuatı içinde hesaplaşmaya niyetleniyor. Gerçekte hesaplaşmaya başladılar. AB'nin açık amaçlarından birinin, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni küçültmek, etki ve caydırıcılığını azaltmak olduğu anlaşılıyor." (Suat İlhan, Avrupa Birliğine Neden Hayır, s.27-28)

Türk milleti, ordusuna tasallut ve sataşmanın en kahırlı dönemini yaşıyor denebilir.

SÖZÜN ÖZÜ

Avrupa'nın Müslüman Türk'ü tarihe gömme düşünün gerçeğe dönüşmesinin talep belgesi olan Sevr, Mustafa Kemal tarafından engellendi. Gök gözlü kumandan, kollarına girip savaş meydanlarına çektiği milletiyle Sevr'i yırtıp bir paçavra gibi yazanların ve imzalayanların suratına attı.

Mustafa Kemal, Batılı-Haçlı kini doruk noktasına çıkaran bir iş yaptı. Onu asla affetmezler. Mustafa Kemal onların genlerini tâciz etti, tarihsel rüyalarını kararttı, ufuklarını, ocaklarını söndürdü.

Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik Batı düşmanlığını değerlendirirken bu arka planı unutmak gafletini gösterenlerin aklına şaşarım.

Şimdi, Türk yeniden 'Hasta Adam' haline getirildi. Düyunu Umûmiye, değişik adlar altında yeniden yaratıldı. Sevr'in şartlarını, çeşitli gerekçelerle 'sineye çekilir' bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu.

Batılı-Haçlı için gün tam bu gündür. Korkulu rüyanın tepelenmesi için uygun zamandır.

Mustafa Kemal'i olmayan bir Sevr kulvarındayız.

Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yasarnuriozturk/9330908.asp

12 Haziran 2008

I love Humeyni!

"Humeyni’yi seviyorum.

Atatürk’ü sevmiyorum.

Maraş’ta Fransız askerleri Nene Hatun’un başörtüsüne uzandı. Sütçü İmam ilk ateşi açtı, böylelikle Kurtuluş Savaşı başladı. O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanlar hep Müslüman... Atatürk olmasaydı, İngilizler olsaydı, haklarım daha geniş olacaktı."

*

Böyle dedi.

*

"Türbanlı böyle dedi"
demiyorum; çünkü bütün türbanlılar böyle düşünmediği gibi, böyle düşünen türbansızlar da var.

Demem şu...

*

Nene Hatun, Maraşlı değil.

Erzurumlu.

Savaştığı düşman, Fransız değil.

Rus.

Rus başörtüsüne saldırmadı.

Aziziye Tabyası’na saldırdı.

Milli mücadelenin mangal yürekli evladıdır ama, milli mücadelenin ilk kurşununu Sütçü İmam sıkmadı.

Hasan Tahsin sıktı.

Maraş’ta değil, İzmir’de.

Takvime bak.. Hasan Tahsin’in tetiğe basmasıyla, Sütçü İmam’ın tetiğe basması arasında 6 ay var...

Sütçü İmam, Fransız vurmadı.

Ermeni vurdu.

Maraş’ta düşmana ilk müdahaleyi yapan da, aslında Sütçü İmam değil.

Çakmakçı Sait.

Silahı yoktu.

Yumruğuyla saldırdı.

Şehit oldu.

Maraş’ı önce kim işgal etti?

Arkadaşın İngilteresi!

Kim sesini çıkarmadı?

Arkadaşın padişah efendisi!

Kim kurtardı?

Arkadaşa daha geniş haklar tanıyacak olan İngilizlerin gemisiyle kaçan padişah efendinin idam etmek için arattığı Atatürk!

*

O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanların hep Müslüman olmadığını da görürsünüz...

Bizzat Ordinaryüs Profesör Mazhar Osman’ın ağlayarak okuduğu "şehit listesi"ne göre, bu toprakları İngilizler işgal etmesin diye savaşan, can veren İstanbullu hekimler arasında, 140 Türk, 32 Ermeni, 25 Rum, 18 Yahudi var.

Ve, dikkatinizi çekerim, hepsine birden "şehit" demişler... Çünkü şehitlik kavramı, "o dönemin sosyolojik yapısı"na göre, dinle alakalı değil, yurtseverlikle alakalı.

*

Uzatmayayım.

Tehlike ne İran’dır, ne İngiltere...

Kara cehalettir.

Yılmaz Özdil - Hürriyet, 12 Haziran 2008

18 Mayıs 2008

Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım evliliğinin trajik hikáyesi

Mustafa Kemal’in hayatını doğduğu günden itibaren biliyoruz.

Peki, Atatürk doğmadan önce, babası ve annesi nasıl bir hayat yaşadı? Nasıl evlendiler? Kaç çocukları oldu ve neden öldüler? Ağabeyi Ahmed’in cesedinin başına gelenler neden yıllarca unutulamadı? Dedesi Kızıl Hafız Ahmed hangi olay nedeniyle Makedonya dağlarına kaçmak zorunda kaldı? İşte Mustafa Kemal Atatürk’ün yoksul ailesinin pek bilinmeyen dönemi...

Zübeyde Hanım, oğlu Ahmed’in mezarının açılıp, cesedinin aç çakal sürüsü tarafından parçalanıp yenildiğini görünce olduğu yere yığılıp kaldı...

Ahmed dedesinin adını taşıyordu...

Tarih 6 Mayıs 1876.

Yer Selanik.

Bir Bulgar kızı, seviştiği tahsildar Emin Efendi ile evlenebilmek için Müslümanlığı kabul etti. Bulgarlar bu durumu kabul edemedi. Tesettüre girmiş kızı, jandarmaların elinden zorla alıp, kendilerine karşı koymaya çalışan 10 kadar Türk’ü de döverek, Amerika Konsolosluğu’na götürdüler.

Olayı duyan Selanikli Müslümanlar, "kızın dini ve ırkı ne olursa olsun, mademki çarşaf giymiştir, bu kıyafette bir kadının çarşafını yırtılarak götürülmesi dine, millete, devlete hakarettir. Biz bunu hazmedemeyiz" diyerek Saatli Cami’de toplandılar.

Kızın ABD Konsolosluğu’nda olduğunu öğrenince yabancı görevlilere saldırdılar. Alman konsolosu M. Abot ile Fransız Konsolosu M. Mulin’in öldürülmesi olayı bir anda uluslararası siyasal krize dönüştürdü.

Başkent İstanbul, Avrupa’nın büyük devletleri savaş gemilerinin Selanik limanına gelip gözdağı vermesiyle, olayda adı geçen 53 Müslüman’ı ağır hapse, 6 kişiyi de idama mahkûm etti.

Olayda elebaşı olduğu iddia edilenlerden biri de kızıl sakallarından dolayı "Kızıl Hafız" diye bilinen Hafız Ahmed’di. Kızıl Hafız Ahmed, yedi yıl boyunca saklanacağı ve orada öleceği Makedonya dağlarına kaçmıştı.

Selanik Evkaf (Vakıflar) Dairesi’nde memur olan Ali Rıza Efendi, babası Kızıl Hafız Ahmed’i arayan jandarmalar tarafından birkaç kez karakola götürüldü.

Zübeyde Hanım kayınpederinin dağa kaçması ve kocasının sürekli gözaltına alınmasını hep korkuyla izledi. Daha çok gençti; yirmisinde yoktu...

Sarışın bir kız

Ali Rıza Efendi ile Zübeyde Hanım’ın ne zaman evlendikleri tam olarak bilinmiyor. Tahmini olarak 1870’lerin başı deniliyor.

Rivayet odur ki:

Ali Rıza Efendi bir gün rüyasında ak sakallı, nur yüzlü bir pir ve yanında sarışın bir kız gördü. Pir, kızı göstererek, "Bu senin kısmetindir" diye müjde verip ortadan kayboldu.

Ali Rıza Efendi rüyasının etkisiyle ablası Nimeti’nin kızı Hatice’ye gidip, "Bana evlenmek için sarışın bir kız bulun" dedi.

O devirde bütün Müslüman çevrelerinde adet olduğu gibi görücüler sokağa düştü.

Sonunda Sarıgüllü Hacı Sofulardan Feyzullah Ağa’nın kızı; kumrala çalan sarışın, beyaz tenli, orta boylu, mavi gözlü, dalgalı kıvırcık saçlı Zübeyde bulundu.

Annesi Ayşe Hanım kızının evlenmesine karşıydı ama ikna edildi. Zübeyde Hanım, Ali Rıza Efendi’nin ailesinin Yenikapı Mahallesi’ndeki evine gelin gitti.

Ali Rıza Efendi, "Gülzar-ı Cennetim Zübeydem" diye hitap ettiği karısını çok sevdi. Zübeyde Hanım Yenikapı’daki evde üç çocuk dünya getirdi:

Ahmed, Ömer ve Fatma.

Fatma daha yaşını dolduramadan öldü.

Asker baba

Babası Hafız Ahmed’in Makedonya dağlarına gitmesinin birkaç ay sonra, Ali Rıza Efendi, Osmanlı-Rusya savaşı nedeniyle Selanik’te kurulan Asakir-i Mülkiye’ye, yani yardımcı askerler birliğine katıldı.

35 yaşındaydı; okuryazar olduğu için geçici olarak üsteğmen rütbesi verildi. Askerliği yaklaşık iki yıl sürdü; Ayastefanos Anlaşması’ndan sonra askerliğe veda etti.

Askerlikten sonra Ali Rıza Efendi, Osmanlı-Yunanistan sınırındaki Olimpos Dağı’nın ormanlarla kaplı eteklerinde bulunan gümrük kontrol noktasına gümrük muhafaza memuru olarak tayin edildi.

Ege denizi kıyısında Paşaköprüsü denilen bu ıssız yer, Selanik’e 120 km uzaklıktaydı ama karayolu yoktu. Yaşamak için uygun bir yer değildi; ne kasaba ne köydü; sadece görevlilerin ailelerinin kaldığı derme çatma birkaç ev ve gümrük kontrol binasından ibaretti. Üstelik Olimpos Dağı Rum eşkıyalarla doluydu ve etrafı haraca kesmişlerdi.

Zübeyde Hanım iki çocuğuyla bu ıssız ve kasvetli yere gelmekten hiç hoşnut olmadı. İkinci çocuğu Ömer’i ilaçsızlık ve bakımsızlıktan burada kaybetti. Fatma’dan sonra Ömer’i de kaybeden Zübeyde Hanım’ı bir korku saldı; "Ya Ahmed’ime de bir şey olursa?"

Hep Selanik’e dönmek istedi.

Ali Rıza Efendi’nin görev yaptığı gümrüğün bütün işleri kereste ihracatı üzerineydi. Ali Rıza Efendi, görevi sırasında kereste tüccarıyla tanışıp arkadaş oldu. Bu arkadaşlık ona yeni bir iş kapısı açtı; memurluktan ayrılıp, kereste tüccarları Cafer Efendi ile ortaklık kurup ticarete atıldı. 3 lira maaş aldığı devlet memurluğundan sonra bu ticaret Ali Rıza Efendi’ye para kazandırmaya başladı. Yoksulluk günleri geride kalmıştı işte; bu nedenle Selanik’e dönmek isteyen eşinden hep sabır istedi.

Zübeyde Hanım dindar bir kadındı. Beş vakit namaz kılıyordu. Yaşam gücünü hep dualardan alıyordu. Ancak korktuğu oldu; son çocuğu Ahmed de öldü. Küçük çocuk sahil kenarındaki kumlukta açılan bir mezara defnedildi.

O gece çıkan fırtına denizde dev dalgalara neden oldu. Kıyıları döven dalgalar Ahmed’in minik cesedini yerinden çıkardı.

Dağlardan inen aç çakallar kefen içindeki ufacık bedeni paramparça etti.

Sabah haberi öğrenip olay yerine koşan Zübeyde Hanım bu acılı manzarayı görünce şoke olup oracıkta bayıldı.

Paşaköprüsü’nde yaşayan bir avuç insan Zübeyde Hanım’ı teselli etmek için ellerinden geleni yaptılar. Ancak...

Ahmed’in ölümü sonrası yaşananlar Zübeyde Hanım’ın ruhsal dünyasında derin yaralar açtı. Günler geçti; Zübeyde Hanım’ın gözünün önünden o korkunç manzara gitmedi bir türlü. Geceleri kabus gördü sürekli.

Üstelik hamileydi...

Ahmed’in ölümünden sonra Ali Rıza Efendi yine işinin başına döndü.

Eve pek az uğruyor; günlerini işi nedeniyle ormanda geçiriyordu. Bir an önce para biriktirip bu kasvetli yerden kendini ve karısını kurtarmak istiyordu. Bu nedenle haraç isteyen Rum eşkıyaların tehditlerine bile aldırmıyordu.

Kendi başına bir şey geleceğinden korkmuyordu ama eşi için kaygılanmaya başladı.

Eşini güvenlikli bir yerde rahat doğum yapması için Selanik’e götürdü.

Artık ellerine iyi para geçiyordu; Ali Rıza Efendi, Ahmed Subaşı Mahallesi’nde üç katlı, pembe boyalı bir ev kiraladı. Üftade isimli siyahi bir kadını da yardımcı tuttu. Ve tekrar işinin başına döndü.

Kardeşinin adı

Zübeyde Hanım daha otuzuna gelmemişti. Ruhsal dünyası evlat acısı yaşayan tüm anneler gibi altüst olmuştu. Yetmezmiş gibi, birkaç hafta sonra kocası Ali Rıza Efendi’yi Rum eşkıyalar kaçırdı.

Ali Rıza Efendi yüksek bir fidye karşılığı özgürlüğüne kavuşabildi. Kereste ticaretini bıraktı. Zaten Osmanlı jandarması da, "Rum eşkıyalar barınmasın" diye ormanı yakmıştı!

Tüm bu olaylar doğum tarihi yaklaşan Zübeyde Hanım’ın sinirlerini allak bullak etti.

İyi annelik yapamayacağından, yeni doğacak bebeğinin de öleceğinden korkuyordu. Elinden tespih, dudaklarından dua eksik olmadı o gergin günlerde. Bütün duaları doğacak bebeğinin sağlığı içindi.

Bebeğinin kendisi gibi sarışın ve mavi gözlü olmasını istiyordu. Soranlara kız çocuğu istediğini söylüyordu ama içten içe erkek evlat arzuluyordu.

Ve isteği oldu; tıpkı kendisi gibi sarışın, mavi gözlü bir oğlu oldu...

Ancak korkuları ve kapıldığı vehimler sonucu oğlunu emziremedi; sütü kesilmişti.

Yeni doğan bebeğin yüz hatları tıpkı babasıydı. Ali Rıza Efendi oğlunun kulağına eğilip adını fısıldadı: Mustafa.

Mustafa; Ali Rıza Efendi’nin daha minik bir bebek iken kaza sonucu beşikten düşüp ölen kardeşinin adıydı.

Evet, "ölüler evine" benzeyen bu ailenin yaşamında ruhsal travmalar hiç eksik olmadı. Mustafa Kemal’in çocukluğu da mutsuzluk içinde; ruhsal yaralanmalarla geçti.

Ama o, görkemli benliğiyle mutsuzlukların üstesinden tek başına gelmeyi başardı.

Çağdaş Türkiye’nin kurtuluşu/kuruluşu bu zaferin sonucudur işte.

Ve bu ancak karizmatik liderliğe özgü güçlü bir kişilik yapısıyla mümkündür.

Atatürk’ün doğumuna ilişkin belirsizlikler

Hangi tarihte doğdu?

Doğum tarihi, gün, ay ve yıl olarak tam bilinmemektedir. Osmanlı bürokratik yapısında bebeklerin doğum tarihleri sistematik olarak resmi kayıtlara geçirilmiyordu. Bu nedenle Mustafa Kemal’in doğumuyla ilgili olarak hiçbir resmi belge yoktu.

Müslüman aileler doğumları Kuran-ı Kerim ya da bir başka değerli kitapların arkasına not ediyorlardı. Atatürk’ün de doğumu evdeki iki Kuran-ı Kerim’den birinin arkasına yazılmış ancak bu kutsal kitap başkasına verildiği için kaybolmuştu.

Zübeyde Hanım, yaşamının son yıllarında verdiği bir röportajda oğlunu Selanik’te "dondurucu kırklar" olarak anılan ve kışın en soğuk kırk gününü ifade eden dönemde doğurduğunu söyledi.

Atatürk çıkardığı ilk resmi kimlik kartında doğum tarihi olarak Rumi takvime göre, 1296 yazılıydı. Bu 13 Mart 1880 ile 12 Mart 1881 arasına karşılık geliyordu.

Atatürk muhtemelen 1880 ya da 1881 kışında doğdu.

Doğum günü olarak "19 Mayıs 1881" tarihinin belirlenmesi nereden çıktı?

Bir gün Cumhurbaşkanlığı Özel Kalem Müdürü Hasan Rıza Soyak Atatürk’e bir evrak getirdi. Belge, İngiltere’nin Ankara Büyükelçiliği’nden geliyordu. Bir ansiklopedide yer alacak biyografisi için Cumhurbaşkanı Atatürk’ün tam doğum tarihinin bildirilmesi rica ediliyordu.

Atatürk düşündü fakat doğum gününü tam olarak bilmiyordu. Aklında mayıs ayı kalmıştı.

Özel Kalem Müdürü Soyak’a döndü, "Bu bir 19 Mayıs günü neden olmasın" dedi. Yani ulusal kurtuluş savaşının miladı olan tarih.

İlginçtir, Atatürk’ün doğum tarihinin yazıldığı resmi evrak İngiliz büyükelçiliğine 10 Kasım 1936 tarihinde gönderildi. Yani Atatürk’ün ölümünden tam iki yıl önce: "Reisi Cumhur Atatürk 19 Mayıs 1881 tarihinde doğmuştur."

Bu tarihten önce Atatürk’ün doğum tarihi konusunda bir kesinlik yoktu. Örneğin, Çankaya Köşkü yaverlik dairesi Atatürk’ün doğum tarihi hakkında sorulan bir soruyu 1880 olarak yanıtlamıştı. Halkevlerinin çalışmalarında da bu tarih kabul görmüştü.

Bazı kaynaklara göre ise doğum tarihi 13 Mart 1881 idi. Bu karışıklığı Atatürk ölümünden iki yıl önce kendisi düzeltti.

Pembe Ev’de mi doğdu?

Burada da çelişkili bilgiler var. Genel kabul gören görüşe göre bu evde doğdu. Ancak kız kardeşi Makbule’ye göre, ağabeyi Pembe Ev’de değil; babası Ali Rıza Efendi’nin ailesinin oturduğu Yenikapı’daki evde doğdu.

Bu biraz daha akla yakın geliyor. Zübeyde Hanım rahat doğum yapması ve bebeğin bakımı için geçici olarak Ali Rıza Efendi’nin ailesinin yanına taşınmış olabilir.

Ancak Atatürk annesinden dinlediklerine dayanarak kendisinin Pembe Ev’de doğduğu kanısına varmıştı.

Pembe Ev’in sahibi kim?

Pembe Ev’i kimin aldığı da muammaydı. Ali Rıza Efendi’nin aldığı şeklinde bilgiler olsa da bu pek doğru değildir.

Pembe Ev 1870 yılında Rodoslu bir müderris tarafından yaptırıldı. Sonra mülkiyeti iki kez el değiştirdikten sonra Ali Rıza Efendi’ye kiralandı.

Ali Rıza Efendi vefat edince Zübeyde Hanım geçim sıkıntısına düştü. Üç çocuğu; Mustafa, Makbule ve Naciye’yi alıp üvey dayısı Hüseyin Ağa’nın çalıştığı Katipzadeler’in çiftliğine taşındı. Burada beş ay kaldılar.

Zübeyde Hanım, Selanik Gümrükler Başmüdürü Ragıp Efendi’yle ikinci evliliğini yapınca tekrar Pembe Ev’e taşındılar. Herhalde Zübeyde Hanım bu evi çok sevmişti.

Selanik Belediyesi 1933 yılında aldığı kararla evi Atatürk’e hediye etti.

1953 yılında Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın emriyle Pembe Ev müze haline getirildi.

Sonuçta:

Osmanlı döneminde doğmuş her halk çocuğu gibi Atatürk’ün biyografisinde de belirsizlikler vardır. Bu bilinemezlikler, yaşamı boyunca bütün gücünü ve emeğini Türkiye için harcayan Atatürk’ü tanımamız için belirleyici/ tayin edici faktörler midir? Hayır.

Not:

Yeri geldi, bu notu eklemeliyim:

Bugünlerde bazı siyasetçiler Cumhuriyet ideolojisini eleştirmek için sürekli küfür gibi "seçkinci/elitist zümre" lafını kullanıyorlar. İsim vermeseler de sözleri hep Atatürk’ü hedef alıyor.

Oysa:

Atatürk’ün birlikte yola çıkıp sonra ayrıldığı ve Atatürk’e seçkinler yakıştırması yapanların pek sevdiği Rauf Orbay’lar, Kazım Karabekir’ler saltanatçı seçkinlerdi.

Atatürk halk çocuğuydu. Bu nedenle CHP’nin altı ok’undan biri halkçılıktı. Ne günlere kaldık:

Toprak reformuna karşı çıktığı için CHP’den kopan toprak ağası Adnan Menderes halk çocuğu oluyor; yoksul ailenin çocuğu Atatürk ise seçkinci öyle mi?

Kimin hangi sınıf için çalıştığı ortada iken, tarih bu kadar tersyüz edilebilir mi?

Soner Yalçın - Hürriyet, 18 Mayıs 2008

14 Eylül 2007

Atatürk'den din tacirlerine

Adî ve alçak hilelerle hükümdarlık yapan halifeler ve onlara dini âlet yapmaya tenezzül eden sahte ve imansız bilginler, tarihte daima rezil olmuşlar, rezil edilmişler ve daima cezalarını görmüşlerdir. Dini kendi tutkularına âlet yapan hükümdarlar ve onlara yol gösteren hoca isimli hainler, hep bu sonuca sürüklenmişlerdir. Böyle yapan halife ve din bilginlerinin arzularına kavuşamadıklarını, tarih bize sayısız örneklerle açıklamakta ve kanıtlamaktadır. Artık bu milletin ne öyle hükümdarlar, ne öyle bilginler görmeye katlanması olasılığı yoktur. Artık kimse, öyle hoca kılıklı sahte bilginlerin yalan dolanına önem verecek değildir.

En bilgisiz olanlar bile o gibi adamların niteliğini gerektiği gibi anlamaktadır. Fakat bu konuda tam bir güven sahibi olmaklığımız için bu uyanıklığı, bu dikkati, onlara karşı bu nefreti, gerçek kurtuluş anına kadar bütün kuvvetiyle, hatta artan bir kararlılıkla korumalı ve sürdürmeliyiz. Eğer onlara karşı, benim kişiliğimden bir şey anlamak isterseniz, derim ki, ben kendim onların düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim kişisel imanıma değil, yalnız benim amacıma değil, o adım benim milletimin yaşamıyla ilgili, o adım milletimin yaşamına karşı bir kötü niyet, o adım milletimin kalbine yöneltilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı fikirde arkadaşlarımın yapacağı şey, kesinlikle ve kesinlikle o adımı atanı tepelemektir.

Şüphe yok ki, millet birçok özveri, birçok kan pahasına, en sonunda elde ettiği vazgeçilmez ilkesine kimseyi saldırtmayacaktır. Bugünkü hükümetin, meclisin, yasaların, Anayasa'nın nitelik ve sebebi hep bundan ibarettir. Sizlere bunun da üstünde bir söz söyleyeyim. Sayalım ki, eğer bunu temin edecek yasalar olmasa, bunu temin edecek meclis olmasa, öyle olumsuz adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben kendi başıma yalnız kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm.

1923 (Atatürk'ün Söylem ve Demeçleri II, s. 146)

06 Eylül 2007

Atatürk Diktatör müydü?

1919 Versailles Barış Antlaşması yapılırken Alman heyetinde ünlü toplum bilimci Max Weber'de vardı. Ve demokrasiden ne anladığını o toplantıda şöyle anlatıyordu:

"...Demokraside halk, güvendiği bir önder seçer. Seçilen önder 'Şimdi sesinizi kesin ve bana itaat edin' der. Artık halk ve parti onun işine karışmazlar."

1930'lara gelindiğinde Avrupa'da demokratik sayılabilecek sadece yedi ülke vardı. Onların içinde yer alan Fransa da bir süreç içinde hızla faşizme kaymaktaydı.

Zaman demokrasilerin aleyhine, baskı rejimlerinin lehine gelişiyordu. Faşizm, Türk aydınlarını da etkilemekteydi.

CHP Genel Sekreteri Recep Peker, İtalya gezisinin hemen sonrasında, Atatürk'ün partisini de faşist modele göre yeniden yapılandırmak için bir tasarı hazırladı. Herkesin beğendiği bu tasarı onay için Mustafa Kemal'in önüne geldiğinde, Mustafa Kemal'in gösterdiği tepki ünlüdür:

"...İsmet Paşa bu saçmaları herhalde okumadan imzalamış olacak!"

* * *

Tarihsel olgular, ancak dönemlerinin koşulları içinde değerlendirildiğinde bir anlam taşırlar.

Belirli bir anda belirli bir toplumdaki yönetim biçimi de ancak iki türlü değerlendirilebilir. Ya aynı toplumda daha önce var olan yönetim biçimi ile karşılaştırarak ya da aynı dönemdeki başak toplumların yönetim biçimleriyle karşılaştırılarak.

Bu nedenle de 19 Mayıs tarihine rastlayan bugünkü yazıma, bir tarihçi dostumu konuk etmek istedim. Prof. Sina Akşin'in "Gündüz Ökçüne Armağan" kitabındaki "Atatürk Döneminde Demokrasi" incelemesi, Cumhuriyet okurlarının bilgisi dışında kalsaydı, doğrusu yazık olacaktı.

Atatürk yönetiminin, kendinden önceki Osmanlı yönetimine göre çok daha demokratik ve çok daha halkçı olduğu ortadadır. Ama Prof. Sina Akşin, o bilineni bir yana bırakıp Atatürk dönemini o dönemin Avrupası ile karşılaştırıyor. Ve şu sonuca varıyor:

"Bugün demokrasimiz, Atatürk döneminin attığı, İnönü döneminin pekiştirdiği sağlam temeller sayesinde Atatürk döneminden çok daha ileridedir. Atatürk dönemine göre bugün daha demokratız, ama Atatürk dönemi Avrupa ortalamasından daha ileriyken, 1945'ten beri o ortalamanın gerisindeyiz. Mutkak olarak ilerledik, ama Avrupa'ya göre geriledik."

* * *

Mustafa Kemal, halk tarafından seçilmeyi ve -Özal'dan Demirel'e ağızlar sulanarak düşü görülen- "başkanlık sistemi"ni niçin istemedi? TBMM Genel Kurulu, Cumhurbaşkanlığı süresinin 7 yıl olmasını, Cumhurbaşkanı'nın (yani Mustafa Kemal'in) Meclis'i dağıtma yetkisine sahip kılınmasını ve başkomutanlık yetkisi taşıması acaba nasıl reddetti?

Hitler döneminin Almanya ve Avusturyası'nı terk eden 142 bilim adamı, niçin Batı'nın gelişmiş ve varlıklı ülkeleri dururken Türkiye'ye gelmeyi tercih ettiler? Birçoğu dünya çapında olan bu solcu ya da Yahudi bilim adamlarını güç koşullar içindeki bir geri kalmış ülkede on yılı aşkın süre hizmet etmeye iten gerekçe acaba neydi?

Atatürk, resmi ya da özel hiçbir dış geziye çıkmadığı halde; dünyanın birçok tanınmış devlet adamını, yoksul ülkenin devlet başkanını ziyaret etmek için kuyruk yapmaya iten koşullar neler olabilirdi? İngiliz Kralı'ndan İsveç Veliahtı'na, Voroşilov'dan Fransız Başbakanı'na kadar, acaba bir diktatörü görebilmek için mi Türkiye'ye gelmişlerdi?

Sina Akşin'in de anımsattığı gibi 1920'lerde eski dünyada Avrupalı olmayan ve bağımsız kalabilmiş dört ülke bulunuyordu. Ama Türkiye dışında kalan Çin, Habeşistan ve İran zaman içinde istilaya uğradılar. Mussolini'nin bir demeci, bu ortamda Türkiye'de tedirginlik yaratmıştı. Bunun üzerine Mussolini, Türk Büyükelçisi'ne hemen şu mesajı verdi:

"Türkiye, bu kapsamın dışındadır. Zira bir Avrupa ülkesidir."

İtalyan diktatörünün bu düzeltmeyi yapmak gereğini duyduğu koşullarda, 60 yıl öncesinin Türkiyesi, acaba niçin bugünkünden daha Avrupalı sayılıyordu?

* * *

Sorular çok. Tarihsel gerçeklere saygısızlık ederek, Mustafa Kemal karşıtlığı yapanların verebilecekleri inandırıcı yanıt ise yok.

Üstelik Atatürk sıradan bir "liberal demokrasi" anlayışına da sahip değildi. "Katılımcı - sivil toplumcu" bir demokrasiye inandığının somut kanıtlarını vermişti.

A.Taner KIŞLALI - Cumhuriyet, 19 Mayıs 1993 (Atatürk'e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği)

Ne Demişlerdi, Ne Diyorlar?

Bir İngiliz dostum, ailesiyle birlikte birkaç yıl Türkiye'de kalmıştı. Sık sık yinelediği bir eleştiri vardı:
- Atatürk'ü biraz abartıyorsunuz!..

Yazgı bu ya... Türkiye'nin ardından Suudi Arabistan'da görevlendirildi. Ve Riyad'dan yolladığı ilk yılbaşı kartında şu satırlar yer alıyordu:

"Mutlaka buralara gelmelisin!.. Gelip görmlisin ki, Atatürk'ün Türkiye için yapmış olduklarının değerini bin kat daha iyi anlayabilesin..."

* * *

İngiltere'nin yüzyılımızdaki en büyük ismi Churchill, Atatürk'ün arkasından şöyle demişti:

"Savaşta Türkiye'yi kurtaran, savaştan sonra da Türk ulusunu yeniden dirilten Atatürk'ün ölümü, yalnız yurdu için değil, Avrupa için de en büyük kayıptır..."

Beşiktaş'ın Teknik Direktörü Tochack geçen yıl ufak çapta bir olay yaratmıştı. Türkiye'nin her yerinde Atatürk'e verilen önemi yadırgadığını belli eden bir tavır takınmıştı... Hafiften alaycı, küçümseyici bir tavır.

Yoğun da tepki almıştı.

Zaman geçti, Tochack Türkiye'yi ve Atatürk'ü tanımak fırsatını buldu. Şimdi ünlü İngiliz futbol adamının göğsünde, zaman zaman Atatürk rozeti parlıyor.

* * *

Hindisan'ın yüzyılımızdaki en büyük devlet adamı, hiç kuşku yok ki Canavarlal Nehru'ydu. Şu sözleri ettiğinde, yıl 1963'tü:

"- Kemal Atatürk veya bizim O'nu o zamanlar tanıdığımız ismiyle Kemal Paşa, gençlik günlerimde benim kahramanımdı... O'nun en büyük hayranları arasında olmaya devam ediyorum."

Ve kısa bir süre önce, Hindistan Cumhurbaşkanı Naman Narayanan, Demirel'in konuğu olarak Ankara'daydı... Atatürk'ten söz etmek O'na hâlâ heyecan veriyordu:

"- Özgürlük mücadelemiz sırasında Türk Kurtuluş Savaşı'ndan ve Mustafa Kemal Atatük'ün ilkelerinden çok etkilendik. Atatürk'ün milliyetçilik, laiklik ve demokrasi ilkeleri, ülkemin gelişmesinde çok etkili oldu..."

* * *

Atatürk, kendi deyimiyle "ezilen uluslar" ve gelişmekte olan ülkeler üzerinde nasıl bir etki yapmıştı?

Habib Burgiba (Tunus Devlet Başkanı - 1955):
"Vatanımın bağımsızlığı uluslararası bir gerçek olduğu gün, Allah'a şükürden sonra ilk hatırladığım isim, Gazi Mustafa Kemal Atatürk oldu. Ümit kapılarının kapandığı bunalım anlarında, O'nun destan olan yaşamını ve savaşımı bana esin kaynağı oldu."

Tahran Gazetesi (İran - 1939):
"İslam dünyasının büyük insan yetiştirme gücünü yitirdiğini öne sürenler, Atatürk'ü hatırlamalı ve utanmalıdırlar..."

Arriba Gazetesi (Portekiz - 1938):
"Atatürk, başı dumanlı doruklarda yüce bir dağ tepesidir. Siz O'na yaklaştıkça o yükselir ve aranızdaki mesafe sonsuza değin aynı kalır. Devirlerinde büyük gözüken, zamanla küçülen benzerlerinden farkı budur ve böyle kalcaktır."

Peter Llyd Gazetesi (Macaristan - 1938):
"Dünya, bu savaş ve barış kahramanı büyük adamın ölümü ile yoksul düşmüştür. Gücü, zorlukları yenme kararı ve yiğitliği ile, aman bilmeyen galiplerin uygulamaya kalkıştıkları pranga siyasetini ilk kıran Atatürk'tür."

Tchang Yang Yee Pan Gazetesi (Çin - 1958):
"Eğer tarih bir kalbe sahip olsaydı, Mustafa Kemal'i mutlaka kıskanırdı..."

Eyüp Han (Pakistan Devlet Başkanı - 1963):
"Kemal Atatürk yalnız bu yüzyılın en büyük liderlerinden biri değildir. Biz, Pakistan'da O'nu, bütün çağların en büyük adamlarından biri olarak görüyoruz..."

* * *

1953 yılında, bir grup genç, Türk öğrencilerini temsilen Mısır'a gitmişlerdi.

Kendilerini, zamanın Devlet Başkanı General Necip kabul etti. Grubun sözcüsü konumundaki Orhan Bilgin, bir ara şöyle diyecekti:

- Emperyalist güçleri yenen büyümüğüz Atatürk...

General Necip sözünü kesti:

O hepimizin büyüğüdür... Yalnız sizin değil!..

Ve daha geçen yıl, Fidel Castro, Şair Dursun Özen'e şunları söylüyordu:

- Ben en çok Atatürk'ten etkilendim... Koşullar, O'nu yeniden dünyanın gündemine oturttu...

* * *

ABD'nin unutulmaz Başkanı Franklin Roosevelt, Atatürk'ün ardından şöyle konuşmuştu:

"Beyaz Saray'daki görevim tamamlanınca ilk yapmak istediğim şey, zamanımızın bu en dikkate değer şahsiyetini ülkesinde ziyaret etmekti. Kader buna izin vermedi... Bu çapta insanlar dünyaya sık gelmezler."

Dün 10 Kasım'dı.

İşte 10 Kasım 1938'den günümüze uzanan hızlandırılmış bir film... Yoruma gerek var mı?!

Ahmet Taner KIŞLALI - Cumhuriyet, 11 Kasım 1998

01 Eylül 2007

Lider Kimdir?..

İngiliz gazeteci, Sina dağında karşılaştığı bir Bedevi'ye sorar: "Sence lider kimdir?.."

Bedevi; "Bir tanım yapmak yerine, bir öykü ile sorunuza cevap verebilir
miyim?
" der.

Gazeteci; "Elbette, anlat öykünü" diye yanıtlar.

Bedevi anlatır; "Benim gibi bir Bedevi, devesinin üstünde ve kızgın güneşin altında, Sina Çölü'nde yol almaktadır. Birden ufuk çizgisi kararır, gökyüzünde nadiren tek tük görülen kuşlar, bu kez toplu halde, karanlığın aksi istikametine doğru, telaşla kanat çırpmaktadır. Çölün mutlak sessizliği, daha da yoğunlaşır sanki. Deneyimli Bedevi; bu alametlerin, şiddetli bir kum fırtınasının habercisi olduğunu hemen anlar.

Devesini çökertir, üstünden iner. Heybeden aldığı sağlam bir kazığı, kızgın kumlara çakar ve devesini sıkıca bu kazığa bağlar. Sonra yine heybelerden, katlanmış parçalar halinde çıkardığı küçük çadırını alelacele kurup, içine girer ve kapı örtüsünü her iliğinden düğümler.

Son düğümü henüz atmıştır ki; fırtına bulundukları bölgeye ulaşır. Küçük çadır havalanacakmış gibi sallanmakta, rügarın oluşturduğu kum sağnağı, neredeyse delip geçecek bir hızda, çadır yüzeyine çarpmaktadır. Her kum tanesinin, boyları küçük fakat verdikleri acı büyük oklar gibi bedenine saplandığı deve, dile gelir:

'Efendi, canım çok acıyor. Hiç olmazsa başımı çadıra sokmama izin verir misin' der. Dışarıda olmanın ne kadar zor olduğunu iyi bilen Bedevi, zavallı devenin bu dileğini kabul eder ve 'Pekii, başını çadıra sokabilirsin' diyerek, kapıyı bağlayan düğümleri boşaltır.

Durmak bir yana, fırtına giderek daha da gemi azıya almaktadır. Deve, sahibine tekrar yalvarır; 'Efendi, derimin en ince olduğu yer boynumdur ve şu an çok acıyor. İzin ver, boynumu da çadıra sokayım.' Biraz ikirciklenmeyle, bu isteğe de 'Peki' der Bedevi.

Fırtına, sanki sonsuza dek sürecek gibidir. Deve bu kez, ilk ikisinden daha acıklı bir sesle yalvarır; 'Efendi, ne olur, hörgücümü de çadıra sokmama izin ver...' Bedevi bu son isteği de kerhen kabul eder. Ancak, hörgücün de içeri girmesiyle, küçücük çadırda, artık kımıldayacak yer kalmamıştır. Bu duruma, Bedevi'den önce, deve tepki gösterir; 'Efendi, bu çadır ikimize dar geliyor. Sen dışarı çıkıp, başının çaresine baksan...
'

'Lider kimdir?' demiştiniz; bu hikayeyi mesnet alarak cevap vereyim; Lider; devenin başını dahi, çadıra sokmasına izin vermeyen insandır..."

Atatürk'ten sonraki lider İsmet İnönü; Köy Enstitüleri'ni kapatarak, cumhuriyet devrimlerinin kırsala uzanan kollarını kopardı.

Sonraki lider Menderes, dini politik bir enstrüman olarak kullanma geleneğini başlattı. Dini; hurafelerden, siyasi spekülasyonlardan arınmış bir şekilde halka öğretecek aydın din adamları yetiştirmek üzere kurulan İmam Hatip liselerinin misyonunu ters çevirdi.

Sonraki lider Demirel; Menderes'ten de baskın çıktı. Tarikatlar üzerinden siyasi ikbal aramaktan çekinmedi.

Arada gelen ve çoğumuz tarafından, Cumhuriyet devrimlerinin, laisizmin ve demokrasinin seçkin temsilcisi olarak gördüğümüz bir başka lider, Fethullah Gülen ile muhabbetli olmaktan sonuç bekledi.

Sonraki lider Sayın Özal; zaten muhibban-ı tarikat olduğunu, gizlemeye gerek bile duymadı.

Sonraki lider Erbakan döneminde, tarikat şeyhleri, başbakanlık protokülünün liste başındaydılar.

Modern Türk Kadını imajını güçlü bir rüzgar gibi arkasına ve oy portföyüne alıp, Başbakan olan Çiller, nabzını tarikatlara tutturdu.

Ecevit, Bahçeli, Yılmaz'lı hükümet, tarikatların ve dipten gelen dalganın sırtını sıvazlamaya devam etti.

Sonuc olarak; Atatürk'ten sonra gelen bütün liderler; devenin çadıra girmesine izin verdiler. İzin vermenin ötesinde, teşvik ettiler.

Özetle;
Biz de Bedevi'nin öyküsünü mesnet alırsak; ortaya şu sonuçlar çıkıyor:

1. Türkiye; '10 Kasım 1938'den beri, varlık nedeni olan Cumhuriyeti, gerçek anlamda savunan bir liderden yoksun olarak, 69 yıl geçirmiştir.

2. Bu dönemde gelen istisnasız tüm liderler, kendi siyasi pazarlamalarını, Cumhuriyete ve Cumhuriyet Devrimlerine 'vurmak' üstüne kurulmuş stratejilerle yapmışlardır.

3. Yaklaşık üç kuşağa tekabül eden bu zaman zarfında, Türkiye'nin milli eğitim politikası 'teokratikleştirilmiştir' ve 'teokratikleştirilmekte'dir.

4. 29 Ekim 1923'te gerçekleştirilen 'devrim', bila fasıla tam 84 yıl süren bir 'karşı devrim' ile tasfiyenin son aşamasına gelmiştir.

Son söz: "Başını rica ile çadıra sokan deve, artık sahibini dışarı davet etmektedir..."

18 Temmuz 2007

Atatürk Bir Düş müydü?

Herkes Atatürk'ü övüyor, herkes "izindeyiz" diye yırtınıyor, herkes "o en büyük adam" diyor, herkes "Atam neredesin, neden bizi bıraktın" diye ağlıyor, herkes, herkes, herkes Atatürk yolunda safında, ülküsünde, ardında!...

İki Alman öğrencisi gelmiş yurdumuza. Dinlemişler, konuşmuşlar. Herkes Atatürk'ü göklere çıkarıyor, herkes onu babası gibi seviyor. Sonra bir bakmışlar ki herkes Atatürk'ün düşüncelerine, görüşlerine, ilkelerine, ülküsüne ters yolda gitmekte birbiri ile yarışıyor! En sağcısından, kendini en solcu bilene dek! Çıkamamışlar işin içinden. Sonra sormuşlar Türk arkadaşlarına "Neden ölümünden otuz yıl sonra bile O'nu bu kadar seviyorsunuz da O'nun söylediklerine böylesine kulak asmıyorsunuz?"

Batı kafası bunu sorar işte. Hem sormakla da kalmaz yanıtını da bekler. Biz de düşünürüz; ama işimize de gelmez, çıkarımızı bozar diye vazgeçeriz yanıt aramaktan. Yaşar gideriz gündelik hayatımızı. 10 Kasım oldu mu başlarız çığlıklar atmaya, göz yaşları dökmeye, söylevler çekmeye. Evet sıkılmadan yaparız bunu...

1950-1960ların partizan bir valisi, genç devrimcilerin başkaldırışları karşısında şöyle demişti: "Atatürkçüymüşler! Atatürk'ün Cumhuriyeti emanet ettiği kuşak bizleriz, onlar değil." Böyledir, hem Atatürk'ü kimseye kaptırmayacaklar, hem de Atatürk'ü tarih sayfalarından kazıyacaklar. Cumhuriyet yıldönümlerinde Arap harfli sloganlarla geçit törenleri yapılacak. Politikanın çirkin kişileri oy uğruna "Muhammed-i düzen" getireceklerini söyleyecek. Yobaz gazeteleri Atatürkçülüğü gavurluğun eşi sayacak. Kendini aşırı solcu sayan romancılar, bilim adamları sinsi sinsi Atatürk'ten kalan kemikleri kemirecek... Sonra ölüm günü geldi mi söylevler! Ne zamana dek, o günün akşamına dek! Sonra yok, Atatürkçülükleri o kadar işte. Eski yıllarda Atatürk için neler yazmışlar, neler demişler. İşte Bayar ortada "Atatürk seni sevmek ibadettir" özdeyişini o bulmamış mıydı? Söylüyorlar; ama inanmadan, benimsemeden, uygulamak istediğini duymadan...

Öyle günler oluyor ki, öyle olaylarla karşılaşıyoruz ki, kişi kendi kendine sormadan edemiyor: Bu ülkede Atatürk diye büyük bir adam gerçekten yaşadı mı?

Sanki toplumca bir düş görmüşüz, sonra uyanıvermişiz. Öyle güzel bir düşten sonra uyanmak, gerçek bir kabus. Atatürk bir düş müydü sahi? Çevreme bakıyorum, düş değil, bir zamanların gerçeği. Düş değilse de bir zamanların gerçeği ancak. Geçmiş, gitmiş, unutulmuş. Adı kalmış o kadar. Ne ilkeleri, ne inancı, ne de arkadaşları!

Bayramlar, söylevler, törenler, demeçler... Bunlar bir şey değil. Temel sorunlara inmeden, Atatürkçülüğü bir fikir ve inanç bütünü, bir öğreti, bir toplum düzeni olarak ele almadan ne dense yararsızdır. İçi boş kalıplardır bunlar. O kalıpları doldurmak, Atatürkçülüğün özünü korumak gerek. Atatürkçülüğü ödüncülerden, rötuşçulardan, inkarcılardan, Ulu hakancılardan, kendilerini sol sayıp en gerici düşünce ve davranışlardan kaçınmayanların elinden çekip almak gerek. Atatürkçülüğü düş olmaktan korumak gerek...

Oktay AKBAL
Atatürk Yaşadı mı? - Cumhuriyet Yayınları

Yunan gazetesinin iftiraları

Rıza Nur’un Atatürk hakkındaki iftiraları, dış basın ve Türk düşmanları tarafından da kullanılmıştı. İşte 1 Mart 1996 yılında, Yunan gazetesi Hronos’da yayımlanan yazının (http://img345.imageshack.us/img345/7796/18ph.jpg) Türkçe çevirisi:

Diktatör ve Türkiye'nin reformcusu Kemal Atatürk'ün babası belli değildi. Kemal'in kişisel ve yakın dostu Rıza Nur öyle diyordu. (Rıza Nur, İsmet İnönü'yle birlikte Türkiye adına 1923 Lozan Antlaşması'nı imzalamıştır.) Rıza Nur bu gerçeği ortaya çıkardıktan sonra Kemal tarafından sürgün edildi ve hakkında öldürülme emri verildi. Ancak Rıza Nur, Paris'e kaçıp kurtuldu ve anılarını yayımladı. Hemen ardından Londra'daki bir dergi tarafından bu anılar İngilizce olarak yayımlanmaya başladığında, bu dergiye yayımını durdurmazsa bombalanacağı tehditleri (büyük olasılıkla Türk şövenistler tarafından) gelmeye başladı.

Rıza Nur'un anıları içinde, Kemal'in askeri eğitim gördüğü okul kayıtları var olup burada babası bilinmiyor olarak yer almaktadır. Türkler konunun yok edilerek unutulması amacıyla bu nüfus kayıtlarını ortadan kaldırdılar. Kemal'in annesi olan Zübeyde, Selanik'teki gümrük memuru olan ve Türklerce Mustafa'nın resmi babası olarak gösterilen Ali Rıza'yla ilk evliliğini yaptığında küçük bir bebekti. Gerçek babasıyla ilgili iki yorum vardır:

(1) Genç Zübeyde'nin ilişki içerisinde olduğu Yenişehir (Larissa) mutassarıfı Abduş Ağa,

(2) Kimliği bilinmeyen Selanik'li bir Yahudi dönmesi.

(Öldüğünde camiye götürülmemişti.) Ali Rıza öldüğü zaman, Zübeyde, zengin bir aileye sahip bir Türk Paşasıyla evlendi. Bu arada Kemal reşit olduğu zaman Paşa'dan miras istediğinde "h.s...tir p.ç" yanıtını almıştır.

Kemal askeri okuldan mezun olduğunda Manastır'daki bir Yunan kızına âşık oldu. Doğal olarak bu genç kızın ailesi, kızlarının bir Türk, aynı zamanda bir askerle olan ilişkilerini benimsemedi. Araya Manastır metropoliti girerek durumu sultana şikayet etti ve Kemal, buyrukla Libya çöllerine sürüldü. Kemal'in Yunanlılara ve Ruhban sınıfına hıncı buradan kaynaklanmaktadır. Kemal'in 1923-1938 yılları arasındaki Türkiye diktatörü olarak yapmış olduğu çılgınlıklarla ilgili olarak, New York'ta 1973 yılında gazeteci Noel Barbier tarafından yayımlanmış olan "The Sultanss" adlı tarih kitabını okumanızı öneriyoruz. Kemal'in p.ç soyuyla ilgili Rıza Nur'un anılarını bulup okumamızın olanağı yoktur. Çünkü bu yayın Türkiye'de yasaklanmıştır.

Selanik'te Kemal'in evi olduğu öne sürülen eve gelince, Yunan Devleti'nce Türkiye denen kültürsüz, vahşi ve doyumsuz canavarın saldırganlığının bir parça önünün kesilmesi amacıyla iyi komşuluk göstergesi olarak, "Kemal'in (Anadolu'daki Helenizm'i yok eden ) doğduğu ev" denerek bir eski ev verildi. Bu armağan, komşularımız saldırgan ve obur seslerini yükseltmesinler, diye verildi. (Bununla Atina'daki hıyarlar, Şekspir'in Otello adlı eserinde "Lanetli Irk" olarak isimlendirildiği Asya canavarını durdurabileceklerini sandılar.) Doğal olarak o eski evin gerçekten Kemal'in evi olduğu ya da onunla herhangi bir ilişkisi olduğu yönünde herhangi bir gerçek kanıt yoktur.


Hronos Gazetesi, sık sık Türklere saldırıları ile bilinen, aşırı sağcı bir gazetedir. Görüldüğü gibi saldırıları da yalan ve iftiralar üzerine kurulu. Daha ilk kelime bile yazının gerisinin yalan ve iftiralarla dolu olduğunun ipucunu veriyor. Atatürk’ün diktatör olduğu safsatasını bir kenara bırakıp diğer iftiraları cevaplandıralım:

Önceki yazımızda da detaylı bir şekilde anlattığımız gibi, Rıza Nur, kitabını 1928 yılında yazmaya başlamış, 67 yılında ilk kez Türkiye’de yayımlanmıştır. Ancak Hronos’un verdiği bilgiler, Rıza Nur’un, bu bilgileri Atatürk’ün sağlığında açıkladığı ve bu nedenle Atatürk tarafından cezalandırıldığı doğrultusundadır. Doğru bilgileri, bir önceki yazımızda okuyabilirsiniz.

Diğer bir iftira da, askeri eğitim gördüğü okulların kayıtlarında babasının bilinmediği yazılmasıdır. Atatürk düşmanları, bu iftiralarını daha gerçekçi kılmak için düzmece bir belge de hazırlamış (http://cundullah.com/mkemal/delil.gif); ancak bazı önemli detayları gözden kaçırmışlardır. Belgede yazanlar şunlardır:

"SELANİK ASLİYE HUKUK MAHKEMESİ

İlâm karar numarası: Adet/451

Abduş'un ölümünden sonra Zübeyde Abduş'un karısı olduğunu ve oğlu da Abduş'un oğlu olduğu iddiası ile açmış olduğu miras davasında Abduş'un kardeşleri, mahkemeye vermiş oldukları iddianâmede Zübeyde'nin Abduş'un karısı olmadığını ve umumhâneden (genelevinden) odalık aldığını ve oğlu Mustafa iki yaşında kucağında olduğunu ve Abduş'un bilaveled öldüğünü iddiaları ile keyfiyetin umumhâneden sorulmasını talepleri üzerine umumhâneye yazılan tezkerin cevabında, "Zübeyde'nin oğlu ile beraber 19 Haziran 1297'de umumhânemize dühul edip, Yenişehir'li Abduş isminde bir kabadayı ile anlaşıp 11 Nisan 1298'de umumhânemizden hüruc etmiştir (çıkmıştır)!". Bu yazıya istinaden Zübeyde'nin davasının reddine karar verilmiştir.

22 Kanunî-Evvel 1298, 20 kuruşluk pul, Hakim Aza Aza, Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi, Mühür Mühür Mühür
"

Bu konuda yazı hazırlayan Taha Akyol, şu yanlışlıklara dikkat çekmiştir:

…EVVELA, Selanik Asliye Hukuk Mahkemesi böyle bir "ilam" (karar) vermiş olamaz.

Osmanlı'da miras, aile, nesep, nafaka gibi konularda Müslümanlar için Şer'iye mahkemeleri, Hıristiyanlar için kiliseler görevli idi.

Zübeyde Hanım bir miras davası açmış ve bu sebeple Mustafa Kemal'in babası mahkemece araştırılmış olsaydı, bu işe "Selanik Asliye Mahkemesi" değil, "Selanik Şer'iye Mahkemesi" bakacak ve "ilam" (karar) verecekti!


…Sözde 'belge'de bir de 20 kuruşluk pul vardır. O yıllarda buğdayın kilosu 0.66 kuruştu! (Vedat Eldem, Osmanlı İmparatorluğunun İktisadi Şartları, sf. 133)

Yazının tamamına http://www.milliyet.com.tr/1999/06/03/yazar/akyol.html adresinden ulaşabilirsiniz.

Bir diğer iddia da, Atatürk’ün babasının, kimliğinin bilinmeyen, Selanikli Yahudi bir dönmesi olduğudur. Bu iddia da şu soruyu aklımıza getiriyor: Kimliği bilinmeyen bir kişinin, Selanikli bir Yahudi dönmesi olduğu nasıl bilinebilir?

Bir sonraki paragrafta iddia edilen Atatürk’ün Yunanlılara olan nefreti ise tamamen uydurmadır. Tam tersine, Kurtuluş Savaşı sonrasında, Yunan Başbakanı Venizelos ile dostluk kurmuş ve bizzat Venizelos tarafından da Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterilmiştir. Ayrıca Atatürk, sık sık Türk olmaktan gurur duyduğunu dile getirse de, hiçbir zaman ırkçı bir tutum içinde bulunmamıştır. Bu nedenle de Yunanlılara düşman gözüyle baktığı iddiasının yalan olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Aynı paragrafta bulunan Yunan kızı ve Mustafa Kemal aşkı, gerçektir. Ancak sürgünle sonuçlanmamıştır. Hasan İzzettin Dinamo’nun Kutsal İsyan kitabının ikinci cildinde (S. 26-27), bu serüven şöyle anlatılmaktadır:

…Manastır askeri idadisinin yatılı öğrencisi Mustafa Kemal, tatilde Selanik’e döndüğünde on sekiz yaşının doyumsuz ve gürbüz heyecanlarına tatlı tatlı karşılık veren, ak tenli, güzel bir Rum kızına tutuldu… Yalnız, kendi mahallesinde oturan bu güzel kızla onu birbirinden ayıran aşılmaz gelenek uçurumları vardı. Ne var ki, Mustafa Kemal de genç kız da bunları ayırt edebilecek durumda değildi…

…Evet, bütün geleneklere, göreneklere ve bütün dünyaya meydan okuyarak, bu subay adayı Türk genciyle Rum kızı evlenecekti. Bir akşam, bir kuytuda, en ateşli antlarla kararlarını vermişlerdi. Mustafa Kemal, kızı manastıra kaçıracak, orada evleneceklerdi… Türk-Rum bütün mahalleliler bu serüveni biliyor ve sonucunu ilgiyle bekliyorlardı. Hele Zübeyde Hanımla Ragıp Bey* ve Mustafa Kemal’in dayısı Hüseyin Ağa, bu kaçış hikayesi üzerinde titizlikle duruyor ve tetikte bulunuyorlardı. Mustafa Kemal’in dayısı, genç kızın evine gidip kaçış işini açtı ve bunu engellemek birlikte tedbir almalarını istedi…


*Zübeyde Hanım’ın ikinci eşi.

Bu serüven, kızın, Mustafa Kemal ile birlikte kaçacakları trene gelmemesi ile son bulmuştur.

Görüldüğü gibi bu hikaye de tamamen çarpıtılmıştır.

Selanik’teki ev konusuna geçmeden önce, yukarıda bahsi geçen belge konusu ortaya çıktığında, basınımız tarafından yapılan yorumlardan da birkaç örnek vermek istiyorum:

- Kağıdın rengi bozulmamış, yazılar hasar görmemiş, 110 yıllık belgede bu olanaklı değildir.
- O dönemin kararlarında pul yoktur. Bu düzmece kağıtlarda pul var.
- Kararda, imzası bulunan yargıçların adlarının ve kıdemlerinin yazılı olması gerekir. Yok.
- Annesi genelevde çalışmış olan ve üstelik bu durumu mahkeme kararıyla belgelenmiş birisini, Osmanlı ordusunda askeri okullarla alıyorlar mıydı?
- Annesinin ikinci evliliğine bile, küçük yaşına rağmen, katlanamayan bir Mustafa Kemal, annesinin böyle bir durumu olsa onu reddetmez miydi? Böyle bir anneye ölümüne dek bakar mıydı?
- Böyle bir durum olsaydı, Mustafa Kemal'in muhalifleri, o yıllarda ve sonrasında, M. Kemal'i öldürme girişimleri yerine, bu durumu kullanmazlar mıydı?
- Böyle bir durum olsaydı, Padişah Vahdettin, M. Kemal'e kızıyla evlenmesini önerir miydi?
- Karşı taraftan "Bu durum o zamanlar bilinmiyordu." sesleri geliyor. Bu olanaklı mı? Selanik gibi herkesin birbirini tanıdığı, özellikle Türk'lerin birbirlerini yakından tanıdıkları bir kentte böyle bir durum gizli kalabilir mi? M. Kemal'in çocukluk arkadaşları var, okul arkadaşları var, sonrasında Selanik'te görev yapan asker arkadaşları var. Bunların içinde sonradan muhalifi olanlar var. Bunlar, böyle bir şey olsa duymazlar mıydı?

Bunlara ek olarak, Hürriyet Gazetesi, bu belgenin, Kara Ses olarak bilinen Cemalettin Kaplan ve yandaşları tarafından hazırlandığının anlaşıldığını iddia etmiştir(http://img266.imageshack.us/img266/5974/26kz.jpg).

Sadece bu soru ve yorumlar bile, bu belgenin asılsız olduğunu ispatlar niteliktedir.

Selanik’teki evin, Ali Rıza Efendi’ye ait olmadığı iddiası da yalandır. 1870 yılından önce Rodoslu Müderris Hacı Mehmet Vakfı tarafından inşa edilen evin ilk sahibi, İbrahim Zühdü’dür. Ev, daha sonra Selanik halkından Abdullah Ağa ve eşi Ümmü Gülsüm’e satılmıştır ve kayıtlara göre de 1878 yılında Atatürk’ün babası Ali Rıza Efendi tarafından kiralanmıştır.

Görüldüğü gibi Rıza Nur, sadece Türkiye’deki Atatürk düşmanlarına değil, Yunanistan’daki Atatürk düşmanlarına da kaynaklık etmiştir. Atatürk’ün adını karalama amacıyla iftiralar atan Nur, Türk milletinin ve Atatürk’ün, Yunanlılar tarafından aşağılanmasına da neden olmuştur.

Yazıya son verirken, iki resim ve bir belge sunarak, Ali Rıza Efendi’nin Atatürk’ün babası olmadığını iddia edenlere son bir cevap daha vermek istiyorum:

http://img137.imageshack.us/img137/2848/knyedefteri0wt.jpg

Bu belge, Atatürk’ün, Askeri Harp Okulu Künye Defteri sayfasındandır. Bu belgede şu ifadeler yer alıyor:

“Selanik'te Koca Kasım Paşa Mahallesi Gümrük Memurlarından müteveffa (vefat etmiş) Ali Rıza Efendi'nin mahdumu (oğlu) uzun boylu, beyaz benizli Mustafa Kemal Efendi Selanik 96”

Bu belgeyle birlikte, Rıza Nur’un anılarında söylediği, Mustafa Kemal’in öğrenim gördüğü askeri okul kayıtlarında “babası bilinmiyor” yazdığı yalanı da çürütülmüş oluyor.

http://img248.imageshack.us/img248/38/babas2qe.jpg
http://img137.imageshack.us/img137/2120/kendisi5sf.jpg

Bu iki resim ise, Atatürk ve Ali Rıza Efendi’nindir. Aralarındaki benzerliği sanırım hiç kimse inkar edemez.
Related Posts with Thumbnails