Güngören katliamını bizim gazete şöyle vurguladı:
“Çifte bombalı saldırıda biri henüz doğmamış bebek olarak 18 kişi yaşamını yitirdi. 7 yaralının durumu ağır. 115 yaralının çoğu taburcu edildi. 50’ye yakın kişinin tedavileri sürüyor.”
Çoluk çocuk, kadın, erkek, genç yaşlı...
Hepsi de canavarlığın kurbanı oldular...
*
Peki, bu akıl almaz cinayetin, havsalaya sığmaz katliamın sorumlusu kim?..
Kimisi El Kaide diyor..
Kimisi PKK..
Soru kesinlikle aydınlatılmalıdır...
Gerçi bu kadar iğrenç, bu kadar alçakça bir eylemi hiçbir örgüt üstlenemez...
Hangi örgüt -terörist de olsa- kalkıp “ben bebek katiliyim” diyebilir?..
Böyle bir şeyi söyleyebilen örgüt, kendi kendisini insanlığın ve dünya kamuoyunun gözünde mahkûm etmiş demektir...
*
Türkiye’de öteden beri particilik, siyaset, kulisçilik, üçkâğıtçılık iktidarın Emniyet güçlerine yaklaşımını belirlemiştir...
Yeni bir parti iktidara geldi mi, gözü polistedir...
Hemen eski kadrolar temizlenir...
Kilit noktalarına iktidarın adamları yerleştirilir...
Siyasetle uğraşmaktan güvenliğe zaman ayırmaya vakit kalmaz...
AKP iktidarı bu yolda şampiyon...
Fethullah Gülen de cabası...
Oysa polis, hele bu süreçte, devlet güvenliğinin can damarı...
*
Güngören katliamına bir göz atmak, Türkiye Cumhuriyeti’nin hangi tehdit ve tehlikelerle kuşatıldığını anlamak için yeterli...
Ama, Türkiye’de rejim çağdaş demokrasiden ve ülkenin varoluş kaygılarından çok uzaklara düştü...
Acaba Güngören katliamı gözümüzü açar mı?..
Sanmıyorum...
Devletin varoluşunu değil, kendi iktidarının önyargılarını önde tutan kafalar bugün Türkiye’nin başında...
Sorunlar da bu noktada çözümsüzlüğe kilitleniyor...
*
En yakın olasılık ne?..
Uzmanlar diyorlar ki:
Katliamın arkasında ya El Kaide var...
Ya da PKK...
Biri dinci...
Öteki bölücü...
Türkiye kuşatılmıştır...
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
30 Temmuz 2008
Gizli Görüşmelerden Kaynaklanan Olasılıklar
Terör vuruyor, her kafadan ayrı bir ses.
Hürriyet’in manşetindeki iddianame kaynaklı “Ergenekon dedikoduları” sayfalar dolusu yayımlanıyor. Dedikoduların aslı faslı nedir arayan yok.
Anayasa Mahkemesi kapatma davasını görüşmeye başlıyor. Haşim Kılı krallar gibi sessiz ve mağrur, mahkeme kapısı önünde sabahtan gecelere kadar bekleyen gazeteciler kalabalığını makam arabasıyla yararak evinin yolunu tutuyor.
RTE’nin pazar günü Başbakanlık Kupası için at yarışlarını izleyeceği açıklanıyor. Pat! Birden Ankara’ya dönüyor. Olayı sorulaştıran gazeteci aracığıyla, çok önemli “bir işi” olduğu için acele başkente döndüğünü söylüyor.
Apar topar neden Ankara’ya döndüğü dün gazetelerdeki manşetlerde yer alıyor.
Meğer Çankaya’daki AKP’li ile Başbakanlık’taki AKP’li, pazartesi gecesi “eniştenin” evinde buluşmuşlar, baş başa beş saat konuşmuşlar.
Gizemli ve günlerce içeriği ne olduğu araştırılacak yeni bir olay!
“Kardeşler” derin bir sohbete neden daldılar acaba? Resmi plakalı arabalarla gelmemeleri devlet araçlarını özel yaşamlarında kullanmamaya özen gösterdiklerine işaret mi?
RTE, seçim sırasında yasağa karşın devlet uçaklarını, kırmızı plakalı araçları kullanmadı mı? Öyleyse? Devlet araçlarını kullanmamaya özen gösteren gerekçeye “Hadi canım sende” demek gerekiyor.
***
Öyleyse? Baş başa gizli görüşmeye neden gerek gördü Çankaya’daki ile Bakanlıklardaki AKP’li?
Bu, sonuncu değil; RTE son günlerde gizli görüşmeler yapıyor. Geçen cuma günü de yanına hukuk defteri Çiçek Cemil’i alarak konvoydan ayrılarak “bir yerlere” gitmiş.
Nereye gitmiş, kiminle buluşmuş, meçhul! Örneğin Anayasa Mahkemesi “çevreleri” ile mi veya Askeri Şûra geliyor, kimileriyle terfiler, atamalar üzerinde mi çalıştı?
Ne ki bu gizli, gizemli buluşmalar akıllara çeşitli sorular gelmesine engel olmuyor.
Öyle günlerden geçiyoruz ki; RTE Ergenekon davasıyla rahatlamış, ama Anayasa Mahkemesi önünde dikenli fııda.
Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davasını görüşmeye başlamadan önce kamuoyundan gizlenen, ama medyanın ortaya çıkardığı gizli buluşmalara bir anlam vermek gerekmiyor mu?
Örneğin, AKP’ye yakınlığı bilinen kimi Yüksek Mahkeme üyeleri ile gizlice buluşmuş olması bir olasılık değil mi?
AKP’nin iki büyüğü Yüksek Mahkeme’nin kapatma kararı vermesi olasılığını yüksek görüp geleceklerini aralarında tartışıyor da olabilirler.
İki AKP’linin; enflasyon yükseliyor. Ne kadar yutturmaya çalışılsa da halk homurdanıyor. İş mideye dayandı mı din sömürüsü yetmiyor. Ne olacak Kıbrıs sorunu. Güneydoğu terörü vs.. gibi ülke sorunlarını tartıştıklarını, sorunlara çözüm olanakları aradıklarını sanmak gaflet ile yoğrulmak anlamına geliyor.
Ya da öğrendiler, anladılar ki; parti kapatılmayacak; o halde partisel açıdan önlerindeki iktidar yıllarını nasıl değerlendireceklerini konuşuyorlar.
***
Ana muhalefet lideri Baykal, 17 cana kıyan son terör olayını yerinde inceledikten sonra, “Milli lanet kampanyası başlatılmalı. Teröre karşı toplumun her kesiminden insanlar İspanya’daki gibi sessiz bir yürüyüşle tepki vermeli” diyor.
Aynı yerde konuşan RTE ise Baykal’ın önerisine soğuk bakıyor. “Bunu kendileriyle de oturur konuşuruz, değerlendiririz” diye karşılık veriyor.
Yani? Ulusal sorunların çözümünü başkalarıyla paylaşmak istemeyen siyaset anlayışıyla olası sonuç: Sıfır kere sıfır, elde var sıfır!
RTE, muhalefetle ulusal sorunları paylaşmak yerine, medyaya görevler veriyor.
Terör resimlerinin, TV’lerde kanlı sahnelerin yayımlanmamasını istiyor.
Oysa halkın yapması gereken “bir şeyler” yok mu? Teröristler herhalde İstanbul’a damdan düşmüyorlar. Bir yerlerde yatıyor, kalkıyor, hazırlanıyorlar.
Civardaki uyanık insanlar sokaklarında oturanlardan acaba hiç kuşkulanmadılar, kuşkulanmıyorlar mı? Teröristler kendilerini gizlemekte bu denli mahirler de terörü hemen her cenazede lanetleyen halkımız burnunun dibinde olup bitenlerin acaba farkına varmıyor mu?
Bir zamanlar teröristi ihbar eden “sayın muhbir vatandaşıma” ne oldu?
Cüneyt Arcayürek - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
Hürriyet’in manşetindeki iddianame kaynaklı “Ergenekon dedikoduları” sayfalar dolusu yayımlanıyor. Dedikoduların aslı faslı nedir arayan yok.
Anayasa Mahkemesi kapatma davasını görüşmeye başlıyor. Haşim Kılı krallar gibi sessiz ve mağrur, mahkeme kapısı önünde sabahtan gecelere kadar bekleyen gazeteciler kalabalığını makam arabasıyla yararak evinin yolunu tutuyor.
RTE’nin pazar günü Başbakanlık Kupası için at yarışlarını izleyeceği açıklanıyor. Pat! Birden Ankara’ya dönüyor. Olayı sorulaştıran gazeteci aracığıyla, çok önemli “bir işi” olduğu için acele başkente döndüğünü söylüyor.
Apar topar neden Ankara’ya döndüğü dün gazetelerdeki manşetlerde yer alıyor.
Meğer Çankaya’daki AKP’li ile Başbakanlık’taki AKP’li, pazartesi gecesi “eniştenin” evinde buluşmuşlar, baş başa beş saat konuşmuşlar.
Gizemli ve günlerce içeriği ne olduğu araştırılacak yeni bir olay!
“Kardeşler” derin bir sohbete neden daldılar acaba? Resmi plakalı arabalarla gelmemeleri devlet araçlarını özel yaşamlarında kullanmamaya özen gösterdiklerine işaret mi?
RTE, seçim sırasında yasağa karşın devlet uçaklarını, kırmızı plakalı araçları kullanmadı mı? Öyleyse? Devlet araçlarını kullanmamaya özen gösteren gerekçeye “Hadi canım sende” demek gerekiyor.
***
Öyleyse? Baş başa gizli görüşmeye neden gerek gördü Çankaya’daki ile Bakanlıklardaki AKP’li?
Bu, sonuncu değil; RTE son günlerde gizli görüşmeler yapıyor. Geçen cuma günü de yanına hukuk defteri Çiçek Cemil’i alarak konvoydan ayrılarak “bir yerlere” gitmiş.
Nereye gitmiş, kiminle buluşmuş, meçhul! Örneğin Anayasa Mahkemesi “çevreleri” ile mi veya Askeri Şûra geliyor, kimileriyle terfiler, atamalar üzerinde mi çalıştı?
Ne ki bu gizli, gizemli buluşmalar akıllara çeşitli sorular gelmesine engel olmuyor.
Öyle günlerden geçiyoruz ki; RTE Ergenekon davasıyla rahatlamış, ama Anayasa Mahkemesi önünde dikenli fııda.
Anayasa Mahkemesi’nin kapatma davasını görüşmeye başlamadan önce kamuoyundan gizlenen, ama medyanın ortaya çıkardığı gizli buluşmalara bir anlam vermek gerekmiyor mu?
Örneğin, AKP’ye yakınlığı bilinen kimi Yüksek Mahkeme üyeleri ile gizlice buluşmuş olması bir olasılık değil mi?
AKP’nin iki büyüğü Yüksek Mahkeme’nin kapatma kararı vermesi olasılığını yüksek görüp geleceklerini aralarında tartışıyor da olabilirler.
İki AKP’linin; enflasyon yükseliyor. Ne kadar yutturmaya çalışılsa da halk homurdanıyor. İş mideye dayandı mı din sömürüsü yetmiyor. Ne olacak Kıbrıs sorunu. Güneydoğu terörü vs.. gibi ülke sorunlarını tartıştıklarını, sorunlara çözüm olanakları aradıklarını sanmak gaflet ile yoğrulmak anlamına geliyor.
Ya da öğrendiler, anladılar ki; parti kapatılmayacak; o halde partisel açıdan önlerindeki iktidar yıllarını nasıl değerlendireceklerini konuşuyorlar.
***
Ana muhalefet lideri Baykal, 17 cana kıyan son terör olayını yerinde inceledikten sonra, “Milli lanet kampanyası başlatılmalı. Teröre karşı toplumun her kesiminden insanlar İspanya’daki gibi sessiz bir yürüyüşle tepki vermeli” diyor.
Aynı yerde konuşan RTE ise Baykal’ın önerisine soğuk bakıyor. “Bunu kendileriyle de oturur konuşuruz, değerlendiririz” diye karşılık veriyor.
Yani? Ulusal sorunların çözümünü başkalarıyla paylaşmak istemeyen siyaset anlayışıyla olası sonuç: Sıfır kere sıfır, elde var sıfır!
RTE, muhalefetle ulusal sorunları paylaşmak yerine, medyaya görevler veriyor.
Terör resimlerinin, TV’lerde kanlı sahnelerin yayımlanmamasını istiyor.
Oysa halkın yapması gereken “bir şeyler” yok mu? Teröristler herhalde İstanbul’a damdan düşmüyorlar. Bir yerlerde yatıyor, kalkıyor, hazırlanıyorlar.
Civardaki uyanık insanlar sokaklarında oturanlardan acaba hiç kuşkulanmadılar, kuşkulanmıyorlar mı? Teröristler kendilerini gizlemekte bu denli mahirler de terörü hemen her cenazede lanetleyen halkımız burnunun dibinde olup bitenlerin acaba farkına varmıyor mu?
Bir zamanlar teröristi ihbar eden “sayın muhbir vatandaşıma” ne oldu?
Cüneyt Arcayürek - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
Güngören
Güngören katliamı üzerine kaçınılmaz olarak “polis neredeydi” sorusunu yönelten Bülent Esinoğlu, bazı çarpıcı saptamalar yapıyor:
“Amerika’nın ve Avrupa’nın AKP iktidarını neden desteklediğini bilmeyenler ya olanları takip etmiyorlar, ya çok cahiller, ya da vurdumduymazdırlar. Batı’nın Türkiye’den 150 yıllık talebi, güneydoğuda bir Kürt devleti kurulmasıdır. Bu cümleye ‘hayır böyle bir şey yok, bu belli kesimlerin uydurmasıdır, paranoyasıdır’ diyenler haindir. Efendim falan Avrupa devleti terör örgütünün televizyonunu kapatmış, bakın Avrupalılar PKK’yi terör örgütü olarak ilan ediyorlarmış, bize anında istihbarat veriyorlarmış gibi laflar Türk halkını kandırmak ve kukla Kürt devletinin kuruluş hazırlıklarını tamamlaması için zaman kazanmak amaçlıdır.
PKK’nin elindeki silahların tamamı Amerikan menşelidir. Türk insanın yaşayarak öğrendiği bir gerçektir. Siyasi iktidarın başı ‘deliğe süpürülmemek’ için ABD’nin Ortadoğu’daki projesinde eşbaşkanlık görevini yürütmektedir. Yargıtay Başsavcısı’nın en önemli tespiti budur. Ülkemizin güneydoğusunda bir Kürt devleti kurmaya çalışan bir devletin bölge ile ilgili projesinde görevli olan bir kimsenin PKK sorunu ile uğraşması beklenebilir mi?
PKK sorunu tamamen Türk Silahlı Kuvvetlerimizin üzerine yıkılmıştır. Ordumuz, şehirlerde sivil iktidardan yeterince istihbarat alabiliyor mu?
Ergenekon iddianamesinde 1500 sayfaya yakın telefon dinlemesi yapan, karı koca arasındaki konuşmaları dinleyen İstanbul Emniyeti acaba Güngören katliamını neden önceden dinlememiştir? Ergenekon’da içi boş bombaları bile delil olarak toplayanlar Güngören’de nerede idiler? Gece yarısı rektörleri, siyasileri, bilim insanlarını toplamak için harcadıkları enerjiyi neden Güngören katilleri için harcamadılar?
Dertleri PKK değil, Ergenekon’dur. Ulusalcılığı terör kapsamına alanlar PKK ile savaşamazlar. PKK ile mücadele edenleri hapse, PKK’lileri Meclis’e taşıyanlar PKK ile savaşmazlar. Güngören, bu hükümetin büyük başarısızlığıdır. Başı, başka bir devletin projesinde görev alan bir hükümetten Güngören katliamını önlemesini zaten bekleyemezdiniz!”
Başsavcı Engin ve Bakan Şahin
İSTANBUL Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin; 27 Temmuz 2008 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan haberi okudunuz mu? Haberde yazıldığı şekilde Ergenekon soruşturması sırasında örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklanan Erol Ölmez’in, hapishaneden Adalet Bakanlığı’na gönderdiği mektuptan haberiniz var mı? Mektupta yazıldığı gibi Ergenekon soruşturması savcılarından Zekeriya Öz’ün, Erol Ölmez’e, soruşturmada adı geçen bazı şüpheliler aleyhine ifade vermesi durumunda hapishaneden tahliye sözü verdiği doğru mu? Yine Adalet Bakanlığı’na gönderilen mektupta yazdığı gibi Erol Ölmez’in, koğuş arkadaşı Ergenekon tutuklusu Kuddusi Okkır’ın sağlık durumunun ağırlaşması üzerine “ek ifade” vermek üzere Zekeriya Öz’ün huzuruna çıkarıldığında “ihbar et, tahliye ol” pazarlığının yapıldığı gerçek mi? Haberde yazılı söz konusu unsurlarla ilgili yukarıdaki soruları İslamcı iktidarın Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’e yöneltmek bir anlam ifade eder mi?
Deniz Som - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
“Amerika’nın ve Avrupa’nın AKP iktidarını neden desteklediğini bilmeyenler ya olanları takip etmiyorlar, ya çok cahiller, ya da vurdumduymazdırlar. Batı’nın Türkiye’den 150 yıllık talebi, güneydoğuda bir Kürt devleti kurulmasıdır. Bu cümleye ‘hayır böyle bir şey yok, bu belli kesimlerin uydurmasıdır, paranoyasıdır’ diyenler haindir. Efendim falan Avrupa devleti terör örgütünün televizyonunu kapatmış, bakın Avrupalılar PKK’yi terör örgütü olarak ilan ediyorlarmış, bize anında istihbarat veriyorlarmış gibi laflar Türk halkını kandırmak ve kukla Kürt devletinin kuruluş hazırlıklarını tamamlaması için zaman kazanmak amaçlıdır.
PKK’nin elindeki silahların tamamı Amerikan menşelidir. Türk insanın yaşayarak öğrendiği bir gerçektir. Siyasi iktidarın başı ‘deliğe süpürülmemek’ için ABD’nin Ortadoğu’daki projesinde eşbaşkanlık görevini yürütmektedir. Yargıtay Başsavcısı’nın en önemli tespiti budur. Ülkemizin güneydoğusunda bir Kürt devleti kurmaya çalışan bir devletin bölge ile ilgili projesinde görevli olan bir kimsenin PKK sorunu ile uğraşması beklenebilir mi?
PKK sorunu tamamen Türk Silahlı Kuvvetlerimizin üzerine yıkılmıştır. Ordumuz, şehirlerde sivil iktidardan yeterince istihbarat alabiliyor mu?
Ergenekon iddianamesinde 1500 sayfaya yakın telefon dinlemesi yapan, karı koca arasındaki konuşmaları dinleyen İstanbul Emniyeti acaba Güngören katliamını neden önceden dinlememiştir? Ergenekon’da içi boş bombaları bile delil olarak toplayanlar Güngören’de nerede idiler? Gece yarısı rektörleri, siyasileri, bilim insanlarını toplamak için harcadıkları enerjiyi neden Güngören katilleri için harcamadılar?
Dertleri PKK değil, Ergenekon’dur. Ulusalcılığı terör kapsamına alanlar PKK ile savaşamazlar. PKK ile mücadele edenleri hapse, PKK’lileri Meclis’e taşıyanlar PKK ile savaşmazlar. Güngören, bu hükümetin büyük başarısızlığıdır. Başı, başka bir devletin projesinde görev alan bir hükümetten Güngören katliamını önlemesini zaten bekleyemezdiniz!”
Başsavcı Engin ve Bakan Şahin
İSTANBUL Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin; 27 Temmuz 2008 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan haberi okudunuz mu? Haberde yazıldığı şekilde Ergenekon soruşturması sırasında örgüt üyesi olduğu gerekçesiyle tutuklanan Erol Ölmez’in, hapishaneden Adalet Bakanlığı’na gönderdiği mektuptan haberiniz var mı? Mektupta yazıldığı gibi Ergenekon soruşturması savcılarından Zekeriya Öz’ün, Erol Ölmez’e, soruşturmada adı geçen bazı şüpheliler aleyhine ifade vermesi durumunda hapishaneden tahliye sözü verdiği doğru mu? Yine Adalet Bakanlığı’na gönderilen mektupta yazdığı gibi Erol Ölmez’in, koğuş arkadaşı Ergenekon tutuklusu Kuddusi Okkır’ın sağlık durumunun ağırlaşması üzerine “ek ifade” vermek üzere Zekeriya Öz’ün huzuruna çıkarıldığında “ihbar et, tahliye ol” pazarlığının yapıldığı gerçek mi? Haberde yazılı söz konusu unsurlarla ilgili yukarıdaki soruları İslamcı iktidarın Adalet Bakanı Mehmet Ali Şahin’e yöneltmek bir anlam ifade eder mi?
Deniz Som - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
Kapatma: Dönüm Noktası
Churchill, İkinci Dünya Savaşı sürerken “Tarihte hiç bu kadar az insan bu kadar çok insanı kurtarmamıştı” diye bir söz söylemişti. İngiliz hava kuvvetlerinin pilotlarını kastediyordu. Avrupa’yı istila eden Almanlar bütün bombardıman uçaklarıyla Britanya Adaları’na çullanmakta, planladıkları çıkarma harekâtı öncesinde Londra başta olmak üzere büyük kentleri ve sanayi merkezlerini hallaç pamuğu gibi atmaktaydılar. İstila planları, küçük Spitfire avcı uçaklarıyla gece gündüz demeden Almanların bombardıman filolarını darmadağın eden bir avuç savaş pilotu sayesinde suya düşürüldü.
Şimdi, yirmi birinci yüzyıl Türkiyesi’nin on bir hukukçusu yetmiş beş milyonluk bir halkı, gericiliğin ve hukuk bilmezliğin pençesinden kurtarmak göreviyle karşı karşıyadırlar. Bu toplumun tarihinde çok az insan milyonların yazgısı üzerinde böylesine büyük bir sorumluluk yüklenmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin önündeki dava, sıradan bir olay dolayısıyla rastgele bir kişinin açtığı bir dava değil.
Olay, binbir özveriyle kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlık yolunu demokrasi görüntüsüne bürünerek karartma girişimidir. Sonucu, belki insanlık tarihi açısından ve mazlum milletler bakımından da önem taşıyan bir girişim.
Davayı açan, durup dururken başkalarına eziyet olsun diye aklına estiği için böylesine kritik bir işe kalkışmış değil. Cumhuriyetin hukuk yapısını kollamakla görevlendirilmiş, kendisine güvenilerek böyle bir yetkiyle donatılmış tek kişi o. İktidar mestliğiyle gözü kararmış siyasilerin ve ölçüyü iyice kaçırmış bir medyanın yakışıksız hücumlarını göğüsleyerek kendisinden bekleneni yapmayı göze alan deneyimli bir hukukçu.
Tarihsel gelişmeleri ve devlet sistemleri farklı ülkelerin insanları böyle bir davanın açılmasını yadırgayabilirler; bu dava demokrasiyi çoğunluğun dizginsiz iktidarı sayan yerli politikacılara da ters gelebilir. Ne var ki, Türk toplumunun istibdat-hürriyet, irtica-islahat, darbe-seçim zıtlıklarıyla dolu iki yüzyıla yakın bir ulusal tarih sonucunda bulabildiği şiddetsiz, kansız ve ölümsüz çözüm budur.
Kapatma kararı verilirse neler olacağına ilişkin bir yığın karanlık senaryo üretildi ve bunlar “mahkemeyi etkilemek” sayılmadı. Buna karşılık, kapatma kararı verilmezse neler olacağı kolay yazılmıyor; çünkü onları düşünmek bile ürkütücü: Daha da coşan bir iktidar sınırsızlığı, daha da azan gericilik dalgaları, kendilerine boyun eğenleri koruma baskılarının başarıya ulaşmasıyla daha da küstahlaşan dış çevrelerin Türkiye’yi büsbütün avuçları içine alışları, kısacası saymakla bitmeyecek olasılıklarla iç karartıcı bir geleceğin senaryoları.
Karar, bu açılardan tam bir dönüm noktası olacaktır: Daha kötüye ve karanlığa ya da daha iyiye ve aydınlığa doğru bir dönüm noktası.
Mümtaz Sosyal - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
Şimdi, yirmi birinci yüzyıl Türkiyesi’nin on bir hukukçusu yetmiş beş milyonluk bir halkı, gericiliğin ve hukuk bilmezliğin pençesinden kurtarmak göreviyle karşı karşıyadırlar. Bu toplumun tarihinde çok az insan milyonların yazgısı üzerinde böylesine büyük bir sorumluluk yüklenmiştir.
Anayasa Mahkemesi’nin önündeki dava, sıradan bir olay dolayısıyla rastgele bir kişinin açtığı bir dava değil.
Olay, binbir özveriyle kurulmuş Türkiye Cumhuriyeti’nin aydınlık yolunu demokrasi görüntüsüne bürünerek karartma girişimidir. Sonucu, belki insanlık tarihi açısından ve mazlum milletler bakımından da önem taşıyan bir girişim.
Davayı açan, durup dururken başkalarına eziyet olsun diye aklına estiği için böylesine kritik bir işe kalkışmış değil. Cumhuriyetin hukuk yapısını kollamakla görevlendirilmiş, kendisine güvenilerek böyle bir yetkiyle donatılmış tek kişi o. İktidar mestliğiyle gözü kararmış siyasilerin ve ölçüyü iyice kaçırmış bir medyanın yakışıksız hücumlarını göğüsleyerek kendisinden bekleneni yapmayı göze alan deneyimli bir hukukçu.
Tarihsel gelişmeleri ve devlet sistemleri farklı ülkelerin insanları böyle bir davanın açılmasını yadırgayabilirler; bu dava demokrasiyi çoğunluğun dizginsiz iktidarı sayan yerli politikacılara da ters gelebilir. Ne var ki, Türk toplumunun istibdat-hürriyet, irtica-islahat, darbe-seçim zıtlıklarıyla dolu iki yüzyıla yakın bir ulusal tarih sonucunda bulabildiği şiddetsiz, kansız ve ölümsüz çözüm budur.
Kapatma kararı verilirse neler olacağına ilişkin bir yığın karanlık senaryo üretildi ve bunlar “mahkemeyi etkilemek” sayılmadı. Buna karşılık, kapatma kararı verilmezse neler olacağı kolay yazılmıyor; çünkü onları düşünmek bile ürkütücü: Daha da coşan bir iktidar sınırsızlığı, daha da azan gericilik dalgaları, kendilerine boyun eğenleri koruma baskılarının başarıya ulaşmasıyla daha da küstahlaşan dış çevrelerin Türkiye’yi büsbütün avuçları içine alışları, kısacası saymakla bitmeyecek olasılıklarla iç karartıcı bir geleceğin senaryoları.
Karar, bu açılardan tam bir dönüm noktası olacaktır: Daha kötüye ve karanlığa ya da daha iyiye ve aydınlığa doğru bir dönüm noktası.
Mümtaz Sosyal - Cumhuriyet, 30 Temmuz 2008
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Mümtaz Soysal
Terör ve Siyasal Sorumluluk
Anayasa Mahkemesi’ndeki AKP davası, Ergenekon iddianamesi, Yüksek Askeri Şûra toplantısı ile dolu bir haftaya başlamak üzereyken pazar gecesi İstanbul Güngören’de meydana gelen patlama gündemi de dağıttı...
Önce ilgi çekme bombası, sonra asıl etkili bomba... 17 yurttaşın ölümüne 200’e yakın kişinin yaralanmasına neden olan terör saldırısının vahşice planlandığı anlaşılıyor.
Olayın değişik boyutlarını sütuna yatıralım...
Önce zamanlaması... Akla ister istemez girişte sıraladığımız gündem geliyor. Ancak şunu da vurgulamadan geçemeyeceğiz:
Böyle bir saldırı ne zaman yapılırsa yapılsın, mutlaka önemli bir konuya karşılık gelirdi. Türkiye öyle bir ülke haline geldi.
Bütün bunların yanında iç gelişmeler nedeniyle gündemin birinci sırasına çıkmayan bir başka haber daha vardı:
Kandil’e hava operasyonu...
Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak’ın kuzeyinde Kandil Dağı ve çevresindeki pek çok hedefi havadan vurduğunu açıkladı.
Güngören saldırısının operasyon günü yapılmış olması da zamana ilişkin senaryolara yeni halka ekliyor.
***
Yukarıdaki gündem konuları arasında özellikle son şık, saldırının PKK tarafından gerçekleştirilmiş olma olasılığını güçlendiriyor. DTP’liler bu yorumu hemen yapmamak gerektiğini söylediler, “Başka seçenekleri de dikkatte tutun“ dediler ama, görünen o ki güvenlik güçlerinin öngörüsü de bu yönde.
PKK, kısa bir süre önce Ağrı‘da 3 Alman dağcının kaçırılmasını da üstlenmiş, bu eylem örgüt içinde de değişik tartışmalara neden olmuştu. Terör örgütünün kimi unsurları, Almanya’yı karşılarına almanın ne kadar çıkarlarına olduğunu sorguluyordu. Daha sonra anlaşıldı ki, örgütün Kandil’deki unsurları başka, İmralı’ya bakanları başka düşünüyordu.
Son eylem de aynı dağınıklığın ürünü olabilir.
Böyle bir örgütün her türlü uluslararası gücün Türkiye’ye dönük provokatif eyleminin taşeronu olabileceğini öngörmek için terör uzmanı olmaya gerek yok. PKK, uzunca bir süredir kitleleri peşinden sürükleyecek hareketler yapamıyor. Irak’ın kuzeyinde aldığı darbelerle birlikte bu durumun örgütü yeniden radikal eylemlere sürüklemiş olma olasılığı yüksek...
***
Temmuz ayının başında ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na yönelik saldırı yaşandı, sonunda da Güngören’de araç trafiğine kapalı bir caddede katliam yapıldı.
Birincisinde El Kaide izi öne çıktı, ikincisinde PKK...
Bu durum, yeri geldikçe altını çizdiğimiz şu gerçeği bir kez daha öne çıkarıyor:
Türkiye, pek çok nedenle terörün hedefi!
Başbakan’ın, “Terörün kanlı yüzünü gazete sayfalarına, ekrana taşımayın. Taşırsanız terörün ekmeğine yağ sürersiniz“ sözü özünde doğru ama, bu doğru Türkiye’nin hedef olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.
Ne yapmalı?
Bizim de elimizde bir reçete yok. Ancak terör örgütünün dağda yenildikçe şehirde dehşet saçıp varlığını ispatlama telaşına girdiği tezinden yola çıkarsak terörle mücadelede en önemli unsurun şu olduğunu söyleyebiliriz:
Bütün güçlerin koordinasyonu!
Koordinasyon görevi temelde kime düşer?
Siyasi iradeye...
Siyasi iradenin yeni terör örgütleri icat etmek yerine mevcut tehlikelere karşı sorumlu davranması gerekiyor!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 29 Temmuz 2008
Önce ilgi çekme bombası, sonra asıl etkili bomba... 17 yurttaşın ölümüne 200’e yakın kişinin yaralanmasına neden olan terör saldırısının vahşice planlandığı anlaşılıyor.
Olayın değişik boyutlarını sütuna yatıralım...
Önce zamanlaması... Akla ister istemez girişte sıraladığımız gündem geliyor. Ancak şunu da vurgulamadan geçemeyeceğiz:
Böyle bir saldırı ne zaman yapılırsa yapılsın, mutlaka önemli bir konuya karşılık gelirdi. Türkiye öyle bir ülke haline geldi.
Bütün bunların yanında iç gelişmeler nedeniyle gündemin birinci sırasına çıkmayan bir başka haber daha vardı:
Kandil’e hava operasyonu...
Türk Silahlı Kuvvetleri, Irak’ın kuzeyinde Kandil Dağı ve çevresindeki pek çok hedefi havadan vurduğunu açıkladı.
Güngören saldırısının operasyon günü yapılmış olması da zamana ilişkin senaryolara yeni halka ekliyor.
***
Yukarıdaki gündem konuları arasında özellikle son şık, saldırının PKK tarafından gerçekleştirilmiş olma olasılığını güçlendiriyor. DTP’liler bu yorumu hemen yapmamak gerektiğini söylediler, “Başka seçenekleri de dikkatte tutun“ dediler ama, görünen o ki güvenlik güçlerinin öngörüsü de bu yönde.
PKK, kısa bir süre önce Ağrı‘da 3 Alman dağcının kaçırılmasını da üstlenmiş, bu eylem örgüt içinde de değişik tartışmalara neden olmuştu. Terör örgütünün kimi unsurları, Almanya’yı karşılarına almanın ne kadar çıkarlarına olduğunu sorguluyordu. Daha sonra anlaşıldı ki, örgütün Kandil’deki unsurları başka, İmralı’ya bakanları başka düşünüyordu.
Son eylem de aynı dağınıklığın ürünü olabilir.
Böyle bir örgütün her türlü uluslararası gücün Türkiye’ye dönük provokatif eyleminin taşeronu olabileceğini öngörmek için terör uzmanı olmaya gerek yok. PKK, uzunca bir süredir kitleleri peşinden sürükleyecek hareketler yapamıyor. Irak’ın kuzeyinde aldığı darbelerle birlikte bu durumun örgütü yeniden radikal eylemlere sürüklemiş olma olasılığı yüksek...
***
Temmuz ayının başında ABD’nin İstanbul Başkonsolosluğu’na yönelik saldırı yaşandı, sonunda da Güngören’de araç trafiğine kapalı bir caddede katliam yapıldı.
Birincisinde El Kaide izi öne çıktı, ikincisinde PKK...
Bu durum, yeri geldikçe altını çizdiğimiz şu gerçeği bir kez daha öne çıkarıyor:
Türkiye, pek çok nedenle terörün hedefi!
Başbakan’ın, “Terörün kanlı yüzünü gazete sayfalarına, ekrana taşımayın. Taşırsanız terörün ekmeğine yağ sürersiniz“ sözü özünde doğru ama, bu doğru Türkiye’nin hedef olduğu gerçeğini ortadan kaldırmıyor.
Ne yapmalı?
Bizim de elimizde bir reçete yok. Ancak terör örgütünün dağda yenildikçe şehirde dehşet saçıp varlığını ispatlama telaşına girdiği tezinden yola çıkarsak terörle mücadelede en önemli unsurun şu olduğunu söyleyebiliriz:
Bütün güçlerin koordinasyonu!
Koordinasyon görevi temelde kime düşer?
Siyasi iradeye...
Siyasi iradenin yeni terör örgütleri icat etmek yerine mevcut tehlikelere karşı sorumlu davranması gerekiyor!
Mustafa Balbay - Cumhuriyet, 29 Temmuz 2008
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Ergenekon,
Mustafa Balbay,
PKK
10 Temmuz 2008
Zahmet olacak ama ara sıra teröristlerin telefonlarını da dinleyin
"150’şer kişilik, 40 ekip kuruldu.
Eşzamanlı baskınlar yapıldı."
Ergenekon operasyonunu böyle duyurmuştu devletin haber ajansı...
"150’şer kişilik, 40 ekip."
*
Evinde pijama-terlik oturan emekli generalleri yakalamak için "6 bin polis"i seferber edersen, bırak vatandaşları, polisi korumak için bile polis kalmıyor maalesef.
*
Hangi gazetecinin telefonda kiminle konuştuğunu, kiminle hatıra fotoğrafı çektirdiğini biliyorsun, dinliyorsun, izliyorsun... Adam elinde pompalı tüfekle burnunun dibine gelmiş, haberin yok.
*
Eminim, polislerimizi şehit edenleri, "Mustafa Balbay’ın tetikçileri" ilan edecektir yalaka gazeteler...
Biz gene de hatırlatalım:
Neve Şalom, Beth Israel.
Sadece 5 gün sonra...
HSBC, İngiliz Konsolosluğu.
Ya, Cumhuriyet Gazetesi?
6 günde 3 defa bombalandı.
Atıp, kaçtılar.
Atıp, kaçtılar.
Atıp, kaçtılar.
Kaçanlardan biri, gitti...
Danıştay’ı bastı.
Sonra, Hrant.
Şimdi, bu.
*
Vali, hep aynı vali.
Polis şefi, hep aynı polis şefi.
*
Türkiye’yi ve dünyayı ayağa kaldıran korkunç olaylar yaşanıyor bu şehirde... Belli ki, ağır istihbarat zafiyeti var, konsantrasyon bozukluğu var. Ama bakıyorsun... Havaalanında esas duruşta bakan karşılamaktan, gazetecileri dinlemekten, emekli generalleri o cezaevinden bu cezaevine taşımaktan, Sinan Aygün’ün eurolarını saymaktan, milletin gözüne biber gazı sıkıp, hastaneye gaz bombası atmaktan, tribüne kurulup maç seyretmekten, teröristleri takip etmeye vakitleri yok arkadaşların.
Yılmaz Özdil - Hürriyet, 10 Temmuz 2008
Eşzamanlı baskınlar yapıldı."
Ergenekon operasyonunu böyle duyurmuştu devletin haber ajansı...
"150’şer kişilik, 40 ekip."
*
Evinde pijama-terlik oturan emekli generalleri yakalamak için "6 bin polis"i seferber edersen, bırak vatandaşları, polisi korumak için bile polis kalmıyor maalesef.
*
Hangi gazetecinin telefonda kiminle konuştuğunu, kiminle hatıra fotoğrafı çektirdiğini biliyorsun, dinliyorsun, izliyorsun... Adam elinde pompalı tüfekle burnunun dibine gelmiş, haberin yok.
*
Eminim, polislerimizi şehit edenleri, "Mustafa Balbay’ın tetikçileri" ilan edecektir yalaka gazeteler...
Biz gene de hatırlatalım:
Neve Şalom, Beth Israel.
Sadece 5 gün sonra...
HSBC, İngiliz Konsolosluğu.
Ya, Cumhuriyet Gazetesi?
6 günde 3 defa bombalandı.
Atıp, kaçtılar.
Atıp, kaçtılar.
Atıp, kaçtılar.
Kaçanlardan biri, gitti...
Danıştay’ı bastı.
Sonra, Hrant.
Şimdi, bu.
*
Vali, hep aynı vali.
Polis şefi, hep aynı polis şefi.
*
Türkiye’yi ve dünyayı ayağa kaldıran korkunç olaylar yaşanıyor bu şehirde... Belli ki, ağır istihbarat zafiyeti var, konsantrasyon bozukluğu var. Ama bakıyorsun... Havaalanında esas duruşta bakan karşılamaktan, gazetecileri dinlemekten, emekli generalleri o cezaevinden bu cezaevine taşımaktan, Sinan Aygün’ün eurolarını saymaktan, milletin gözüne biber gazı sıkıp, hastaneye gaz bombası atmaktan, tribüne kurulup maç seyretmekten, teröristleri takip etmeye vakitleri yok arkadaşların.
Yılmaz Özdil - Hürriyet, 10 Temmuz 2008
06 Temmuz 2008
Çeteci Medya
Bilgi kirliliği "çeteci medya"nın sayfalarında. İş dönüp dolaşıp 2004 yılına geldi...
ADD Genel Başkanı emekli orgeneral Şener Eruygur'un Fenerbahçe Orduevi'ndeki odasında "fişleme" dosyası çıktığı; Ergenekon'da emekli orgeneral Hurşit Tolon'un "büyük balık" olmadığı yazılıp çizilmeye başlandı...
Böyle durumlarda yazı yazmak gerçekten zor...
"Çeteci medya"ya birileri haber hazırlayıp servis yapıyor, manşetler bile aynı atılıyor...
Bu arada Ümraniye’de ele geçen el bombalarının iddianame hazırlanmadan yargı kararıyla "imha edildiği" ortaya çıkıyor...
Dün sabah NTV'de CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ı dinliyorum...
Baykal şöyle diyor:
"Ergenekon davası adli değil, siyasi davadır..."
Baykal'ın savı doğru değil mi?
Son gözaltıların yargı kararı 29 Haziran günü alınıyor ama 1 Temmuz Salı günü yapılıyor...
Aynı gün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın AKP'nin kapatılma davasında sözlü açıklaması var...
İlginç bir rastlantı...
Şu anda 50 kişi tutuklu...
İşadamı Kuddusi Okkır 13 ay önce tutuklandı. Okkır, cezaevinde akciğer kanseri hastalığına yakalandı. Tedavi edilmedi. Eşi Sabriye Okkır, eşini bir hastanede buldu.
Sabriye Hanım bakın ne diyor:
"Eşimi bir sedyeyle hastaneye getirip bırakmışlar. Çok zayıflamıştı ve bilinci kapalıydı.
Avukatlar aracılığıyla eşimin tutuksuz yargılanmasını istedik. Ancak 'delilleri karartır' gerekçesiyle bize 'hayır' yanıtı verdiler. Ölümle savaşan bir insan delil karartabilir mi?"
***
"Çeteci Medya" Ergenekon'la uğraşırken Hrant Dink, rahip Santoro cinayetini, Malatya katliamını unuttu...
Cumhuriyet'i bombalayan, kanlı Danıştay baskınını düzenleyen Alparslan Arslan'ı "Ergenekon"la ilişkilendirenler, yargı kararıyla bunun "fos" çıktığını gördüler. Üstelik Alparslan Arslan, Fethullah Gülen'den özür diledi.
Unutkan bir toplumuz...
Malatya katliamını yapanlar, Hrant Dink'i öldürenler hangi tarikat şeyhlerinin yurtlarında, evlerinde kalmışlardı?
Nedense bu cinayetlerin "tarikat ayağı" bir türlü ortaya çıkmadı...
Bugün çok zor bir dönemden geçiyoruz...
Kılıçlar çekilmiş!..
Bakın Ahmet Taner Kışlalı'yı, Danıştay üyelerini hedef gösteren malum köktendinci gazetenin yazdıklarına:
"Kaos için kurşun 7 Temmuz’da sıkılacaktı..."
Bu arada "dincilik"ten ötürü TSK’den atılan emekli binbaşıyı konuşturmuşlar:
"Üzerine vazife olmayan konularda durumdan vazife çıkarıp Kuran kursları, ilahi okuyan çocuklar, cami cemaatiyle uğraşarak ordunun imkânını israf edenler; Ergenekon konusunda neden görevlerini yapmıyorlar? Bunun hesabının sorulması lazım."
Hesap kime sorulacak?
Türk Silahlı Kuvvetleri'ne!..
Evet!..
Hedefinde Türk Silahlı Kuvvetleri bulunuyor köktendinci gazetenin...
***
"Çete Medyası"nın dünkü bombası harikaydı:
"Ergenekon’un Susurluk Çetesi bağlantısı..."
Tamam oldu!..
Çıkarılsın o bağlantı.
Cumhuriyet gazetesi Susurluk'un üzerine gitti; Aydın Engin'le Güneydoğu'daki Hizbullah'ı ortaya çıkardı...
Siz Mustafa Balbay'la katil sanık Osman Gürbüz'ü aynı kefeye koyup tartmaya kalkarsanız "Ergenekon"un "Susurluk" bağlantısını nasıl çözeceksiniz?
Susurluk dışarıda Balbay içeride...
Size kargalar bile güler!..
Gelelim şu, darbeci generaller olayına: Şener Eruygur ve Hurşit Tolon mu yapacaklardı o darbeyi:
Nerede kanıtlar?
Günlükleri Oramiral Özden Örnek mi yazmıştı haberlere göre, yalanlandı? "Sarıkız" ve "Ayışığı" kodlu darbe planı mı?
Bir gazete, iki derginin haberi mi kanıtlar...
Çıkarın elinizdeki kanıtları o zaman ortaya...
Elbet "Darbelere hayır" diyeceğiz...
Bir kez daha yineliyorum:
"Ne şeriat ne darbe; tam bağımsız, laik, demokratik Türkiye!"
Az kalsın unutuyordum. Tarikat şeyhi Fethullah'ın gazetesi dün ne yazdı biliyor musunuz?
3 Temmuz 1993'teki Sıvas katliamını "Ergenekon" gerçekleştirmiş; bu arada iki MİT elemanı da Madımak’ta yakılmış.
Vay anasını sayın seyirciler!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 5 Temmuz 2008
ADD Genel Başkanı emekli orgeneral Şener Eruygur'un Fenerbahçe Orduevi'ndeki odasında "fişleme" dosyası çıktığı; Ergenekon'da emekli orgeneral Hurşit Tolon'un "büyük balık" olmadığı yazılıp çizilmeye başlandı...
Böyle durumlarda yazı yazmak gerçekten zor...
"Çeteci medya"ya birileri haber hazırlayıp servis yapıyor, manşetler bile aynı atılıyor...
Bu arada Ümraniye’de ele geçen el bombalarının iddianame hazırlanmadan yargı kararıyla "imha edildiği" ortaya çıkıyor...
Dün sabah NTV'de CHP Genel Başkanı Deniz Baykal'ı dinliyorum...
Baykal şöyle diyor:
"Ergenekon davası adli değil, siyasi davadır..."
Baykal'ın savı doğru değil mi?
Son gözaltıların yargı kararı 29 Haziran günü alınıyor ama 1 Temmuz Salı günü yapılıyor...
Aynı gün Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya'nın AKP'nin kapatılma davasında sözlü açıklaması var...
İlginç bir rastlantı...
Şu anda 50 kişi tutuklu...
İşadamı Kuddusi Okkır 13 ay önce tutuklandı. Okkır, cezaevinde akciğer kanseri hastalığına yakalandı. Tedavi edilmedi. Eşi Sabriye Okkır, eşini bir hastanede buldu.
Sabriye Hanım bakın ne diyor:
"Eşimi bir sedyeyle hastaneye getirip bırakmışlar. Çok zayıflamıştı ve bilinci kapalıydı.
Avukatlar aracılığıyla eşimin tutuksuz yargılanmasını istedik. Ancak 'delilleri karartır' gerekçesiyle bize 'hayır' yanıtı verdiler. Ölümle savaşan bir insan delil karartabilir mi?"
***
"Çeteci Medya" Ergenekon'la uğraşırken Hrant Dink, rahip Santoro cinayetini, Malatya katliamını unuttu...
Cumhuriyet'i bombalayan, kanlı Danıştay baskınını düzenleyen Alparslan Arslan'ı "Ergenekon"la ilişkilendirenler, yargı kararıyla bunun "fos" çıktığını gördüler. Üstelik Alparslan Arslan, Fethullah Gülen'den özür diledi.
Unutkan bir toplumuz...
Malatya katliamını yapanlar, Hrant Dink'i öldürenler hangi tarikat şeyhlerinin yurtlarında, evlerinde kalmışlardı?
Nedense bu cinayetlerin "tarikat ayağı" bir türlü ortaya çıkmadı...
Bugün çok zor bir dönemden geçiyoruz...
Kılıçlar çekilmiş!..
Bakın Ahmet Taner Kışlalı'yı, Danıştay üyelerini hedef gösteren malum köktendinci gazetenin yazdıklarına:
"Kaos için kurşun 7 Temmuz’da sıkılacaktı..."
Bu arada "dincilik"ten ötürü TSK’den atılan emekli binbaşıyı konuşturmuşlar:
"Üzerine vazife olmayan konularda durumdan vazife çıkarıp Kuran kursları, ilahi okuyan çocuklar, cami cemaatiyle uğraşarak ordunun imkânını israf edenler; Ergenekon konusunda neden görevlerini yapmıyorlar? Bunun hesabının sorulması lazım."
Hesap kime sorulacak?
Türk Silahlı Kuvvetleri'ne!..
Evet!..
Hedefinde Türk Silahlı Kuvvetleri bulunuyor köktendinci gazetenin...
***
"Çete Medyası"nın dünkü bombası harikaydı:
"Ergenekon’un Susurluk Çetesi bağlantısı..."
Tamam oldu!..
Çıkarılsın o bağlantı.
Cumhuriyet gazetesi Susurluk'un üzerine gitti; Aydın Engin'le Güneydoğu'daki Hizbullah'ı ortaya çıkardı...
Siz Mustafa Balbay'la katil sanık Osman Gürbüz'ü aynı kefeye koyup tartmaya kalkarsanız "Ergenekon"un "Susurluk" bağlantısını nasıl çözeceksiniz?
Susurluk dışarıda Balbay içeride...
Size kargalar bile güler!..
Gelelim şu, darbeci generaller olayına: Şener Eruygur ve Hurşit Tolon mu yapacaklardı o darbeyi:
Nerede kanıtlar?
Günlükleri Oramiral Özden Örnek mi yazmıştı haberlere göre, yalanlandı? "Sarıkız" ve "Ayışığı" kodlu darbe planı mı?
Bir gazete, iki derginin haberi mi kanıtlar...
Çıkarın elinizdeki kanıtları o zaman ortaya...
Elbet "Darbelere hayır" diyeceğiz...
Bir kez daha yineliyorum:
"Ne şeriat ne darbe; tam bağımsız, laik, demokratik Türkiye!"
Az kalsın unutuyordum. Tarikat şeyhi Fethullah'ın gazetesi dün ne yazdı biliyor musunuz?
3 Temmuz 1993'teki Sıvas katliamını "Ergenekon" gerçekleştirmiş; bu arada iki MİT elemanı da Madımak’ta yakılmış.
Vay anasını sayın seyirciler!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 5 Temmuz 2008
İddianame ve korkularım
Bugün açıklanacağı söylenen ancak bana göre açıklanması bir kaç gün gecikecek olan Ergenekon İddianamesi’nin bazı bölümleri "Yandaş medyaya" ufaktan sızdırılmaya başlanmış.
İddianamenin bazı bölümlerini gören bir gazeteci kardeşim aynen şöyle dedi:
"Abi gördüğüm bölümler çok önemli iddialar içeriyor ve sağlam gibi duruyor. Tamamından ne çıkar bilemem. Çünkü bir kaç bin sayfa var. Ama bir kısmı çok inandırıcı."
Doğrusunu isterseniz bu konuda ne fikir, ne de bilgi sahibiyim.
Ancak tek bir korkum var.
Ergenekon’da adı geçenlerden bazıları ile ben ve pek çok meslektaşım yıllardır uğraşıyoruz.
Bunların devlet içine sızmış çeteciler olduğundan, devletin adını ve geçmiş pozisyonlarını kulanarak menfaat temin ettiklerinden, kirli ilişkilere bulaştıklarından fazla bir şüphemiz yok.
Korkum; sulandırılmış, siyasileştirilmiş bir soruşturma nedeniyle kim olduğu sizce de malum olan tiplerin bu olaydan sıyrılmaları.
Amiral Özden Örnek'in ilginç bağlantıları
Ergenekon soruşturması, hepimizin artık öğrendiği üzere Oramiral Özden Örnek’in Nokta dergisinde yayınlanan günlüklerindeki iddialar temel alınarak yürütülüyor.
Özellikle işin "Generaller"le ilgili kısmında Oramiral Özden Örnek’in günlüklerinin rolü büyük.
Soruşturma kapsamlı bir şekilde yürütülüp, ilgi alanı sürekli genişlerken, günlüklerin sahibi Özden Örnek’in şimdiye kadar, en azından bilinği kadarıyla savcılığa çağrılmamış ve günlüklerle ilgili fadesine başvurulmamış olması, aralarında benim de bulunduğum pek çok kişi tarafından "İlginç" bulundu.
Bu gibi olaylarda tesadüflere çok da inanmadığım için, küçük çaplı bir soruturma yaptım.
Ve Oramiral Özden Örnek’le ilgili çok ilginç bazı bulgulara ulaştım.
Biliyorsunuz, Oramiral Özden Örnek’in kamuoyunca tanınan bir oğlu var.
Yönetmen-yapımcı Tolga Örnek.
Tolga Örnek bir dönem çektiği film-belgesellerle halkın önüne çıkmıştı.
Tolga Örnek’in çektiği en bilinen iki film-belgesel 2003 yılında gösterime giren Hititler ve 2005 yılında gösterime giren Gelibolu’ydu.
Oramiral Özden Örnek’in oğlu Tolga’nın çektiği Hititler filminin sponsorları arasında İMKB, Çalık Holding, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, THY, İstikbal ve Nur İnşaat gibi kuruluşlar yer alıyordu.
Amiral’in oğlu Tolga Örnek’in diğer filmi Gelibolu’nun sponsorları arasında dikkat çekenler ise şöyleydi: Çalık Holding ve İstikbal.
Şimdi diyeceksiniz ki, "Ne var canım bunda. O filmlerin başka sponsorları da vardı."
Doğru.
Bu yüzden soruşturmamı biraz daha derinleştirdim.
Ve çok ilginç başka bir bulguya daha ulaştım.
Çalık Holding yani kamu bankalarının parasıyla Sabah ve ATV’yi alıp iktidarın emrine tahsis eden grup, 2004 yılının Mayıs ayında Çalgaz Doğalgaz Dağıtım Pazarlama Taşımacılık Sanayi ve Ticaret A.Ş. adında bir şirket kurmuştu.
Şirketin ortakları Çalık Enerji, Ahmet Çalık, yine Çalık’a ait Altındağ Yatırım, Aksel Goldenberg, Ruben Goldenberg ve Aşer Goldenberg yer alıyordu.
Büyük bölümü ve yönetimi Çalık Grubuna ait Çalgaz A.Ş., 20 Haziran 2005’te adını değiştirdi ve Naturelgaz Sanayi ve Ticaret A.Ş. ünvanını aldı.
Ve sıkı durun şirketin yönetim kurulu üyeliğine Çalık Enerji’yi temsilen Oramiral Özden Örnek’in diğer oğlu, Burak Örnek getirildi. İlginç bir buluşma değil mi?!
İlginçlik bu kadarla da sınırlı değil.
Aynı şirkette Başbakan’ın damadı Berat Albayrak 1. derece imza yetkisiyle danışmanlık yapıyor.
Nokta Dergisi'nin eline nasıl geçtiği hala anlaşılamayan “Darbe günlükleri”nin yazarı Oramiral Özden Örnek’in oğulları, iktidar tarafından medya sahibi yapılan ve bu dönemde rafineri lisansı almayı başaran Çalık Grubu’nun şirketleriyle son derece içli dışlı.
Doğrusunu isterseniz ilginç bir "Tesadüf"
Tabii başka tesadüfler de var ama bence bunlar kadar önemli değil.
Mesela Başbakan’ın oğlu, Tolga Örnek’in Kalendar Orduevi’nde yapılan düğününün davetlileri arasında (Bu bilgi o dönem basına da yansımıştı).
Değerli okurlar Türkiye’de çok garip şeyler oluyor.
Hem de çok garip.
Fatih Altaylı
Kaynak: HaberTürk
İddianamenin bazı bölümlerini gören bir gazeteci kardeşim aynen şöyle dedi:
"Abi gördüğüm bölümler çok önemli iddialar içeriyor ve sağlam gibi duruyor. Tamamından ne çıkar bilemem. Çünkü bir kaç bin sayfa var. Ama bir kısmı çok inandırıcı."
Doğrusunu isterseniz bu konuda ne fikir, ne de bilgi sahibiyim.
Ancak tek bir korkum var.
Ergenekon’da adı geçenlerden bazıları ile ben ve pek çok meslektaşım yıllardır uğraşıyoruz.
Bunların devlet içine sızmış çeteciler olduğundan, devletin adını ve geçmiş pozisyonlarını kulanarak menfaat temin ettiklerinden, kirli ilişkilere bulaştıklarından fazla bir şüphemiz yok.
Korkum; sulandırılmış, siyasileştirilmiş bir soruşturma nedeniyle kim olduğu sizce de malum olan tiplerin bu olaydan sıyrılmaları.
Amiral Özden Örnek'in ilginç bağlantıları
Ergenekon soruşturması, hepimizin artık öğrendiği üzere Oramiral Özden Örnek’in Nokta dergisinde yayınlanan günlüklerindeki iddialar temel alınarak yürütülüyor.
Özellikle işin "Generaller"le ilgili kısmında Oramiral Özden Örnek’in günlüklerinin rolü büyük.
Soruşturma kapsamlı bir şekilde yürütülüp, ilgi alanı sürekli genişlerken, günlüklerin sahibi Özden Örnek’in şimdiye kadar, en azından bilinği kadarıyla savcılığa çağrılmamış ve günlüklerle ilgili fadesine başvurulmamış olması, aralarında benim de bulunduğum pek çok kişi tarafından "İlginç" bulundu.
Bu gibi olaylarda tesadüflere çok da inanmadığım için, küçük çaplı bir soruturma yaptım.
Ve Oramiral Özden Örnek’le ilgili çok ilginç bazı bulgulara ulaştım.
Biliyorsunuz, Oramiral Özden Örnek’in kamuoyunca tanınan bir oğlu var.
Yönetmen-yapımcı Tolga Örnek.
Tolga Örnek bir dönem çektiği film-belgesellerle halkın önüne çıkmıştı.
Tolga Örnek’in çektiği en bilinen iki film-belgesel 2003 yılında gösterime giren Hititler ve 2005 yılında gösterime giren Gelibolu’ydu.
Oramiral Özden Örnek’in oğlu Tolga’nın çektiği Hititler filminin sponsorları arasında İMKB, Çalık Holding, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, THY, İstikbal ve Nur İnşaat gibi kuruluşlar yer alıyordu.
Amiral’in oğlu Tolga Örnek’in diğer filmi Gelibolu’nun sponsorları arasında dikkat çekenler ise şöyleydi: Çalık Holding ve İstikbal.
Şimdi diyeceksiniz ki, "Ne var canım bunda. O filmlerin başka sponsorları da vardı."
Doğru.
Bu yüzden soruşturmamı biraz daha derinleştirdim.
Ve çok ilginç başka bir bulguya daha ulaştım.
Çalık Holding yani kamu bankalarının parasıyla Sabah ve ATV’yi alıp iktidarın emrine tahsis eden grup, 2004 yılının Mayıs ayında Çalgaz Doğalgaz Dağıtım Pazarlama Taşımacılık Sanayi ve Ticaret A.Ş. adında bir şirket kurmuştu.
Şirketin ortakları Çalık Enerji, Ahmet Çalık, yine Çalık’a ait Altındağ Yatırım, Aksel Goldenberg, Ruben Goldenberg ve Aşer Goldenberg yer alıyordu.
Büyük bölümü ve yönetimi Çalık Grubuna ait Çalgaz A.Ş., 20 Haziran 2005’te adını değiştirdi ve Naturelgaz Sanayi ve Ticaret A.Ş. ünvanını aldı.
Ve sıkı durun şirketin yönetim kurulu üyeliğine Çalık Enerji’yi temsilen Oramiral Özden Örnek’in diğer oğlu, Burak Örnek getirildi. İlginç bir buluşma değil mi?!
İlginçlik bu kadarla da sınırlı değil.
Aynı şirkette Başbakan’ın damadı Berat Albayrak 1. derece imza yetkisiyle danışmanlık yapıyor.
Nokta Dergisi'nin eline nasıl geçtiği hala anlaşılamayan “Darbe günlükleri”nin yazarı Oramiral Özden Örnek’in oğulları, iktidar tarafından medya sahibi yapılan ve bu dönemde rafineri lisansı almayı başaran Çalık Grubu’nun şirketleriyle son derece içli dışlı.
Doğrusunu isterseniz ilginç bir "Tesadüf"
Tabii başka tesadüfler de var ama bence bunlar kadar önemli değil.
Mesela Başbakan’ın oğlu, Tolga Örnek’in Kalendar Orduevi’nde yapılan düğününün davetlileri arasında (Bu bilgi o dönem basına da yansımıştı).
Değerli okurlar Türkiye’de çok garip şeyler oluyor.
Hem de çok garip.
Fatih Altaylı
Kaynak: HaberTürk
Etiketler:
AKP,
Ergenekon,
Fatih Altaylı,
HaberTürk
Nur uzmanı görevde
Başbakanlık’a bağlı Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’na Nurculuk ve Saidi Nursi uzmanı Prof. Dr. Cezmi Eraslan getirildi. Eraslan, "Milli Mücadelede Bediüzzaman Said Nursi" başlıklı makalesinde, "19 Mayıs 1919’un, Kurtuluş Savaşı’nın ikinci aşaması olduğunu ve padişahın onayı ile başladığını" savunuyor. Eraslan, Nursi’nin risaleleri ile İstanbul hükümeti ve halifenin fetvalarına karşı Ankara’yı rahatlattığını, Atatürk’ün de onun mücadelesini destekleyerek kendisini Ankara’ya çağırdığını ileri sürüyor.
Saidi Nursi hayranı
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nda açık bulunan Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’na Prof. Dr. Cezmi Eraslan’ın görevlendirilmesine ilişkin "görevlendirme kararı" Resmi Gazete’nin dünkü sayısında yayımlandı. Nur cemaatinin kurucusu Saidi Nursi hakkındaki araştırmalarıyla dikkat çeken Eraslan, doktorasını da "Abdülhamit’in İslam Birliği Politikası" üzerine yaptı. Eraslan, "Milli Mücadelede Bediüzzaman Saidi Nursi" başlıklı makalesinde çarpıcı görüşler ortaya koyuyor. Milli Mücadele döneminin sonuçlarının derinliği ve yaygınlığı bakımından Cumhuriyet tarihi için büyük önem taşıdığını belirten Eraslan, altı asırlık devletin artık kendi ayakları üzerinde durma problemiyle yüzleşmesinin, devletini, milletini seven insanları çıkar yollar aramaya sevk ettiğini ifade ediyor.
Mücadelenin aksiyon aşamasında yer alan insanlar arasında asker, din adamı ve serbest meslek sahibi insanların yoğunluğunun bu kesimlerin konuyla yakından ilgilendiklerini gösterdiğini dile getiren Eraslan, 19 Mayıs 1919’un Kurtuluş Savaşı’nın "ikinci aşaması" olduğunu ileri sürüyor. Eraslan, bu görüşünü şu ifadelerle ortaya koyuyor:
"Bilindiği üzere İstanbul hükümeti ile bu hükümetin kabulü ve tasvibe arzından sonra padişahın onayı ile başlayan 19 Mayıs 1919 tarihli ikinci aşamada, memleketin ilim ve fikir erbabı ikili bir tercihle karşılaşmışlardır."
Kaynak: Cumhuriyet
Saidi Nursi hayranı
Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu’nda açık bulunan Atatürk Araştırma Merkezi Başkanlığı’na Prof. Dr. Cezmi Eraslan’ın görevlendirilmesine ilişkin "görevlendirme kararı" Resmi Gazete’nin dünkü sayısında yayımlandı. Nur cemaatinin kurucusu Saidi Nursi hakkındaki araştırmalarıyla dikkat çeken Eraslan, doktorasını da "Abdülhamit’in İslam Birliği Politikası" üzerine yaptı. Eraslan, "Milli Mücadelede Bediüzzaman Saidi Nursi" başlıklı makalesinde çarpıcı görüşler ortaya koyuyor. Milli Mücadele döneminin sonuçlarının derinliği ve yaygınlığı bakımından Cumhuriyet tarihi için büyük önem taşıdığını belirten Eraslan, altı asırlık devletin artık kendi ayakları üzerinde durma problemiyle yüzleşmesinin, devletini, milletini seven insanları çıkar yollar aramaya sevk ettiğini ifade ediyor.
Mücadelenin aksiyon aşamasında yer alan insanlar arasında asker, din adamı ve serbest meslek sahibi insanların yoğunluğunun bu kesimlerin konuyla yakından ilgilendiklerini gösterdiğini dile getiren Eraslan, 19 Mayıs 1919’un Kurtuluş Savaşı’nın "ikinci aşaması" olduğunu ileri sürüyor. Eraslan, bu görüşünü şu ifadelerle ortaya koyuyor:
"Bilindiği üzere İstanbul hükümeti ile bu hükümetin kabulü ve tasvibe arzından sonra padişahın onayı ile başlayan 19 Mayıs 1919 tarihli ikinci aşamada, memleketin ilim ve fikir erbabı ikili bir tercihle karşılaşmışlardır."
Kaynak: Cumhuriyet
Etiketler:
AKP,
Mustafa Kemal Atatürk,
Nur tarikatı,
Said Nursi
05 Temmuz 2008
Atatürk'ün Bursa Nutku
Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” diyecek.
Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir."
İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!
Mustafa Kemal Atatürk
Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiçbir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” diyecek.
Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir."
İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!
Mustafa Kemal Atatürk
Glock
ERGENEKON adı verilen ve yaklaşık bir yıldır polis marifetiyle sürdürülen operasyonun son halkasında yaşanan "büyük gözaltı"da ilginç bir olay yaşandı.
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün gözaltına alındıktan sonra Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı Nuri Gürgür, gazetecilere bir açıklama yaptı. Ankara Ticaret Odası’nda başkanın makam odasının arkasında bir banyo bulunduğunu... Banyodaki şofbenin tamiri için iki ay önce tamirci çağırdıklarını... Tamirci çalışırken şofbenin arkasından Glock marka bir tabanca düştüğünü... Tabancanın karakoldan polis çağrılarak bir tutanakla Emniyet'e teslim edildiğini... O günden bugüne silahla ilgili olarak kendilerine bir bilgi verilmediğini bildirdi ve şöyle dedi: "Eğer o gün şofben bozulmasaydı, o tabanca düşmeseydi, burada yapılacak bir aramada doğal olarak o tabancayı Sinan Aygün’ün bugün anlatması mümkün olmayacaktı." Holivut malı polisiye filmlerin klasik sahnelerindendir; iş peşindeki polis gözüne kestirdiği adamın cebine çaktırmadan bir tutam uyuşturucu koyar ve sonra üst araması yapıp "eliyle koymuş gibi" bulduğu uyuşturucu ile birlikte adamı gözaltına alır.
Sinan Aygün’ün Ankara Ticaret Odası'ndaki çalışma odasında yapılan aramada ruhsatsız bir tabanca bulunsaydı ne olurdu? O silahın örneğin son yıllardaki siyasi bir cinayette veya bir terör saldırısında kullanılan silahlardan biri olduğu "polisin balistik raporu" ile ortaya çıkartılsaydı! Düşünmesi bile insanı ürkütüyor!
Filmlere, Hitler’in Almanyası'nda uygulanan birçok senaryo da konu oldu. Korku imparatorluklarının nasıl kurulduğu çok iyi biliniyor. Dünyada görüldü ki demokrasi kendini koruyamadığı, zaafa düştüğü, basiretinin bağlandığı an akbabalar ve leş kargaları tepesinde kanat çırpmaya başlıyor!
Demokrasi ile yönetilen ülkelerde en küçük bir korkuya bile neden olabilecek tesadüfler çok önemlidir ve âdettir, korkuların giderilmesi için kamuoyu hemen en yetkili ağızlar tarafından bilgilendirilir! Biz ise Sinan Aygün'ün polise teslim ettiği silahın ancak iki ay sonra ve bir büyük gözaltı üzerine "Emniyet yetkilileri"nden edinilen bilgiye göre "temiz" çıktığı ile yetinmek durumundayız. Ne diyelim; bari bugünleri aramayalım!
Bingöllü öğrenciler Ankara’da!
MİLLİ Eğitim Bakanlığı, "doğu"daki öğrencileri "batı"ya getirip gezdiriyor ya; geçenlerde Bingöl’den 250 kadar öğrenci, bir grup öğretmenle Ankara'ya gelmiş. Öğretmenlerin bir kısmı, öğrencilerin çoğu türbanlı! Sonrasını bir görgü tanığından dinleyelim: "Adı gezi ama işin aslının parti propagandası olduğunu anlamakta zorluk çekmedik. AKP Bingöl Milletvekili Yusuf Coşkun'un başrolünü üstlendiği organizasyonda çocukları Meclis’e götürüp Köksal Toptan imzalı teşekkür belgesi ve AKP milletvekillerinin kartvizitleri dağıttılar. AKP'lilerin kartvizitlerini dağıtırken de 'Annenize babanıza selam söyleyin' demeyi ihmal etmediler. Daha sonra öğrencileri ilk Meclis'in müze olan binasını gezmeye götürdüler ama bina onarım nedeniyle kapalı olduğu için içeri giremediler. Etnografya Müzesi’ne gittiler ama müzenin Pazartesi günleri hafta tatilinde olduğunu bilmedikleri için yine kapıdan döndüler. Özetle Ankara'daki bir iki tarikat okulunun da desteğini alarak öğrencilere tam bir propaganda çalışması yaptılar."
Deniz Som - Cumhuriyet, 4 Temmuz 2008
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün gözaltına alındıktan sonra Ankara Ticaret Odası Meclis Başkanı Nuri Gürgür, gazetecilere bir açıklama yaptı. Ankara Ticaret Odası’nda başkanın makam odasının arkasında bir banyo bulunduğunu... Banyodaki şofbenin tamiri için iki ay önce tamirci çağırdıklarını... Tamirci çalışırken şofbenin arkasından Glock marka bir tabanca düştüğünü... Tabancanın karakoldan polis çağrılarak bir tutanakla Emniyet'e teslim edildiğini... O günden bugüne silahla ilgili olarak kendilerine bir bilgi verilmediğini bildirdi ve şöyle dedi: "Eğer o gün şofben bozulmasaydı, o tabanca düşmeseydi, burada yapılacak bir aramada doğal olarak o tabancayı Sinan Aygün’ün bugün anlatması mümkün olmayacaktı." Holivut malı polisiye filmlerin klasik sahnelerindendir; iş peşindeki polis gözüne kestirdiği adamın cebine çaktırmadan bir tutam uyuşturucu koyar ve sonra üst araması yapıp "eliyle koymuş gibi" bulduğu uyuşturucu ile birlikte adamı gözaltına alır.
Sinan Aygün’ün Ankara Ticaret Odası'ndaki çalışma odasında yapılan aramada ruhsatsız bir tabanca bulunsaydı ne olurdu? O silahın örneğin son yıllardaki siyasi bir cinayette veya bir terör saldırısında kullanılan silahlardan biri olduğu "polisin balistik raporu" ile ortaya çıkartılsaydı! Düşünmesi bile insanı ürkütüyor!
Filmlere, Hitler’in Almanyası'nda uygulanan birçok senaryo da konu oldu. Korku imparatorluklarının nasıl kurulduğu çok iyi biliniyor. Dünyada görüldü ki demokrasi kendini koruyamadığı, zaafa düştüğü, basiretinin bağlandığı an akbabalar ve leş kargaları tepesinde kanat çırpmaya başlıyor!
Demokrasi ile yönetilen ülkelerde en küçük bir korkuya bile neden olabilecek tesadüfler çok önemlidir ve âdettir, korkuların giderilmesi için kamuoyu hemen en yetkili ağızlar tarafından bilgilendirilir! Biz ise Sinan Aygün'ün polise teslim ettiği silahın ancak iki ay sonra ve bir büyük gözaltı üzerine "Emniyet yetkilileri"nden edinilen bilgiye göre "temiz" çıktığı ile yetinmek durumundayız. Ne diyelim; bari bugünleri aramayalım!
Bingöllü öğrenciler Ankara’da!
MİLLİ Eğitim Bakanlığı, "doğu"daki öğrencileri "batı"ya getirip gezdiriyor ya; geçenlerde Bingöl’den 250 kadar öğrenci, bir grup öğretmenle Ankara'ya gelmiş. Öğretmenlerin bir kısmı, öğrencilerin çoğu türbanlı! Sonrasını bir görgü tanığından dinleyelim: "Adı gezi ama işin aslının parti propagandası olduğunu anlamakta zorluk çekmedik. AKP Bingöl Milletvekili Yusuf Coşkun'un başrolünü üstlendiği organizasyonda çocukları Meclis’e götürüp Köksal Toptan imzalı teşekkür belgesi ve AKP milletvekillerinin kartvizitleri dağıttılar. AKP'lilerin kartvizitlerini dağıtırken de 'Annenize babanıza selam söyleyin' demeyi ihmal etmediler. Daha sonra öğrencileri ilk Meclis'in müze olan binasını gezmeye götürdüler ama bina onarım nedeniyle kapalı olduğu için içeri giremediler. Etnografya Müzesi’ne gittiler ama müzenin Pazartesi günleri hafta tatilinde olduğunu bilmedikleri için yine kapıdan döndüler. Özetle Ankara'daki bir iki tarikat okulunun da desteğini alarak öğrencilere tam bir propaganda çalışması yaptılar."
Deniz Som - Cumhuriyet, 4 Temmuz 2008
Etiketler:
AKP,
Cumhuriyet Gazetesi,
Deniz Som,
Ergenekon,
Sinan Aygün
04 Temmuz 2008
Bizim Silahımız Demokrasi ve Hukuk
Dinci basını, AKP medyasını, tarikat şeyhlerinin müritlerini, Soros’un Çocuklarını bilmem izliyor musunuz?
Hepsi bir ağızdan sesleniyorlar:
“Darbeciler hesap verecek!”
Türkiye kutuplaşma döneminden geçiyor, pek çok kişi aklını kaçırmış...
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tümünü “darbeci olarak” suçluyor din bezirgânları ve Soros’un Çocukları...
Ortada bir iddianame yok ama bilgi kirliliği gazetelerde çarşaf çarşaf...
Burada tek amaç var:
“Yargıyı etkilemek!”
“Ergenekon” adı ortaya atılıp gözaltılar başladığından beri şunu söylüyorum:
“Yargının vereceği karara saygı göstermek zorundayız. Yargının görevini yapması için, medya etkileyici yayın yapmamalıdır.”
Yine, bu köşede hep yazdım ve yazmayı sürdüreceğim:
“Ne şeriat ne de darbe!”
Çünkü demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak görüyorum...
Bugün dinci basın, AKP medyası ve Soros’un Çocuklarının, tüm silahlı kuvvetlerini “darbeci” olarak nitelemesi; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’u karalamaya yönelik yayın yapması, beni gerçekten düşündürüyor...
Bu tür yayınların amacı nedir, kimlerin işine yarar?
2004 yılından bu yana basına yansıyan darbe savları, günlükler, belgeler ortaya çıktı...
Peki, o dönemde bu ülkenin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan değil miydi?
Niçin adı geçen komutanlar emekli edilip, yargı önüne çıkarılmadı?
Askeri, siyasal yaşamın içine çekmek için yayın yapan medyaya, politikacılara ne demeli?
AKP’ye muhalif olanları “darbeci”, “faşist”, “çeteci” diye suçlayanlar, kirli bilgi dağıtanlar için ne yapılacak?
Bir “öç alma” duygusuyla kalem oynatanlar cezasız mı kalacak bu ülkede?
***
“Ergenekon” davasına ilişkin henüz ortada iddianame yok. İş uzadıkça uzadı ve bir yılı aştı. Bir yıldır cezaevinde olanlar var. Bunlardan birisi yazar Ergün Poyraz.
İnsanlarda bir tedirginlik gözlüyorum. Gazetecilerin telefonlarının dinlendiği söyleniyor. İşadamları “sıra bana mı gelecek?” diye düşünüyor.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun açıklamasını okudunuz.
Ne diyordu Hisarcıklıoğlu:
“Akşam yatağa yatarken, sabah nasıl bir Türkiye’yle uyanacağımız kuşkusunu yaşıyoruz...”
AKP hükümeti TÜSİAD’a bile aba altında sopa gösterdi, Kemal Derviş’in çağrılmasına karşı. AKP’ye karşı yeni bir parti arayışı nedeniyle işadamlarında “Ergenekon kapsamına girer miyim?” kuşkusu yaygın.
Demokrasi maskesiyle öç alma peşinde olanlara sormak gerekiyor:
“2004 yılında darbe duyumu alan AKP hükümeti neden o tarihte komutanları emekli etmedi?”
Yaşananlardan gerçekten üzüntü duyuyorum...
Mustafa Balbay’ın evi dört saat aranıyor. Polisler koluna girip götürüyor.
Tercüman’ın genel yayın yönetmeni Ufuk Büyükçelebi’nin bilekleri arkadan kelepçeleniyor...
Laik medyamız suspus!..
Dinci medya ve AKP yandaşı kalemler ise saldırıda...
Şimdi hedefte rektörler var!..
Bakın “malum dincilere” nasıl hedef gösteriyor rektörleri...
Peki cumhuriyet savcıları bu tür yayınlar ve bilgi kirliliği karşısında ne yapıyorlar?
***
Dincilerin, AKP yandaşlarının, tarikat şeyhlerinin, müritlerinin dokunulmazlığı var demokrasi adına...
Kendileri gibi düşünmeyenleri “darbeci”, “çeteci”, “faşist” diye suçlayan din bezirgânları, tarikat şeyhlerinin müritleri, Soros’un Çocukları meydanı boş bulduklarını sanıyorlar!..
Dün gazetelerine baktınız mı?
Sıvas Katliamını’nın on beşinci yılına ilişkin anma törenlerinden tek satır yoktu...
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, yurtsever solculara durmadan vuran “müritler” Tayyip Bey’e ise alkış tutarlar...
Bunların demokrasiyle, özgürlüklerle, insan haklarıyla uzaktan yakından ilişkisi yoktur...
Fethullahçı-Nakşi-Süleymancı şemsiyenin “Milli Görüş” zemininde yeşerdiler ve bugünlere geldiler...
Bizim en güçlü silahımız demokrasi ve hukuktur!..
Ya onların?..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 4 Temmuz 2008
Hepsi bir ağızdan sesleniyorlar:
“Darbeciler hesap verecek!”
Türkiye kutuplaşma döneminden geçiyor, pek çok kişi aklını kaçırmış...
Türk Silahlı Kuvvetleri’nin tümünü “darbeci olarak” suçluyor din bezirgânları ve Soros’un Çocukları...
Ortada bir iddianame yok ama bilgi kirliliği gazetelerde çarşaf çarşaf...
Burada tek amaç var:
“Yargıyı etkilemek!”
“Ergenekon” adı ortaya atılıp gözaltılar başladığından beri şunu söylüyorum:
“Yargının vereceği karara saygı göstermek zorundayız. Yargının görevini yapması için, medya etkileyici yayın yapmamalıdır.”
Yine, bu köşede hep yazdım ve yazmayı sürdüreceğim:
“Ne şeriat ne de darbe!”
Çünkü demokrasiyi bir yaşam biçimi olarak görüyorum...
Bugün dinci basın, AKP medyası ve Soros’un Çocuklarının, tüm silahlı kuvvetlerini “darbeci” olarak nitelemesi; Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral İlker Başbuğ’u karalamaya yönelik yayın yapması, beni gerçekten düşündürüyor...
Bu tür yayınların amacı nedir, kimlerin işine yarar?
2004 yılından bu yana basına yansıyan darbe savları, günlükler, belgeler ortaya çıktı...
Peki, o dönemde bu ülkenin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan değil miydi?
Niçin adı geçen komutanlar emekli edilip, yargı önüne çıkarılmadı?
Askeri, siyasal yaşamın içine çekmek için yayın yapan medyaya, politikacılara ne demeli?
AKP’ye muhalif olanları “darbeci”, “faşist”, “çeteci” diye suçlayanlar, kirli bilgi dağıtanlar için ne yapılacak?
Bir “öç alma” duygusuyla kalem oynatanlar cezasız mı kalacak bu ülkede?
***
“Ergenekon” davasına ilişkin henüz ortada iddianame yok. İş uzadıkça uzadı ve bir yılı aştı. Bir yıldır cezaevinde olanlar var. Bunlardan birisi yazar Ergün Poyraz.
İnsanlarda bir tedirginlik gözlüyorum. Gazetecilerin telefonlarının dinlendiği söyleniyor. İşadamları “sıra bana mı gelecek?” diye düşünüyor.
Türkiye Odalar ve Borsalar Birliği Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun açıklamasını okudunuz.
Ne diyordu Hisarcıklıoğlu:
“Akşam yatağa yatarken, sabah nasıl bir Türkiye’yle uyanacağımız kuşkusunu yaşıyoruz...”
AKP hükümeti TÜSİAD’a bile aba altında sopa gösterdi, Kemal Derviş’in çağrılmasına karşı. AKP’ye karşı yeni bir parti arayışı nedeniyle işadamlarında “Ergenekon kapsamına girer miyim?” kuşkusu yaygın.
Demokrasi maskesiyle öç alma peşinde olanlara sormak gerekiyor:
“2004 yılında darbe duyumu alan AKP hükümeti neden o tarihte komutanları emekli etmedi?”
Yaşananlardan gerçekten üzüntü duyuyorum...
Mustafa Balbay’ın evi dört saat aranıyor. Polisler koluna girip götürüyor.
Tercüman’ın genel yayın yönetmeni Ufuk Büyükçelebi’nin bilekleri arkadan kelepçeleniyor...
Laik medyamız suspus!..
Dinci medya ve AKP yandaşı kalemler ise saldırıda...
Şimdi hedefte rektörler var!..
Bakın “malum dincilere” nasıl hedef gösteriyor rektörleri...
Peki cumhuriyet savcıları bu tür yayınlar ve bilgi kirliliği karşısında ne yapıyorlar?
***
Dincilerin, AKP yandaşlarının, tarikat şeyhlerinin, müritlerinin dokunulmazlığı var demokrasi adına...
Kendileri gibi düşünmeyenleri “darbeci”, “çeteci”, “faşist” diye suçlayan din bezirgânları, tarikat şeyhlerinin müritleri, Soros’un Çocukları meydanı boş bulduklarını sanıyorlar!..
Dün gazetelerine baktınız mı?
Sıvas Katliamını’nın on beşinci yılına ilişkin anma törenlerinden tek satır yoktu...
Türk Silahlı Kuvvetleri’ne, yurtsever solculara durmadan vuran “müritler” Tayyip Bey’e ise alkış tutarlar...
Bunların demokrasiyle, özgürlüklerle, insan haklarıyla uzaktan yakından ilişkisi yoktur...
Fethullahçı-Nakşi-Süleymancı şemsiyenin “Milli Görüş” zemininde yeşerdiler ve bugünlere geldiler...
Bizim en güçlü silahımız demokrasi ve hukuktur!..
Ya onların?..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 4 Temmuz 2008
Rejim
EĞER sonradan kıvırtıp "İngiliz gazeteci yanlış anlamış, tercüme hatası yapılmış" demeyeceklerse "askeri darbe girişimi anılarını açığa çıkarma" uzmanı olarak sivrilen "Türkiyeli" bir gazeteci şöyle demiş: "İnsanlar Türkiye'nin krizde olduğunu söylüyor ve haklılar da. Ancak hangi devrim politik kriz olmadan gelmiş ki? Bugün yaşadığımız yeni bir rejimin doğum sancılarıdır."
İngiliz The Independent gazetesi dün böyle yazmış. Kamuoyunun ne olduğunu bilmeden dehşetle izlediği ve bir yıldır sürdürülen "Ergenekon Soruşturması"nın son "büyük gözaltı" operasyonunun özeti işte bu:
Türkiye’de yeni bir rejim kuruluyor!
Türkiye'de özel olarak yayımlanan bazı gazetelerin "başyazar"ları da aynı görüşü dillendiriyor: "Artık yeni bir Türkiye'ye hazırlanın. Tarihimizde ilk kez rastladığımız bu operasyon, tarihimizin bir döneminin de sona erdiğinin işareti."
ABD tarafından Türkiye'ye iliştirilmiş gazeteciler, akademisyenler, siyasiler, sermayedarlar adını daha önce "İkinci Cumhuriyet" olarak kurdukları "yeni rejim"in "tam demokrasi" olacağını müjdeliyorlar!
Avrupa tarafından sırtları sıvazlanan mandacılar, işbirlikçiler zil takıp oynayarak yeni bir rejimle kucaklaşmaya hazırlanıyor.
Fakat şu işe bakın ki çoğu dönek solcu olan "liboş" takımı Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkmak için dincilerle kol kola yürüyor ve hiç utanmadan, sıkılmadan her türlü antidemokratik, faşist yöntemlere alkış tutuyor!
Bunlar, bu iliştirilmiş kişiler; İran'da şah rejimine karşı komünistlerle mollaların işbirliğinin sonuçlarını göremeyecek kadar aptal olabilir mi?
ABD'nin maddi-manevi her türlü desteğine mazhar olduklarına göre aptal olmadıkları kesin. O halde? Yeni bir rejimin doğum sancıları nedeniyle ıkınırken gözlerini kapattıkları için gerçekleri göremiyor olabilirler!
Son bir not: Independent gazetesi iki emekli orgeneralin meşhur yazar Orhan Pamuk'a suikast düzenlemek isteyen çeteyle bağlantısı nedeniyle gözaltına alındığını yazıyor. Fransızların ünlü haber ajansı AFP de İlhan Selçuk gözaltına alındığında aynı iddiayı gündeme getirmişti. Rejimin değiştirilmesinde "Orhan Pamuk" kod olarak mı kullanılıyor ne!
Delikanlı RTE’nin güneşli afişleri
ESKİ bir reklamcı olarak meraka kapıldığını söylüyor Hüseyin Güven ve İstanbul’un sokaklarında gezerken kapıldığı merakı şöyle anlatıyor: “AKP’nin kapatılma davasına örtülü bir yanıt olarak RTE’nin delikanlı edasıyla çekilmiş fotoğraflarının yer aldığı ‘karanlık ve güneşin doğuşuna tanık olmak’ konulu propaganda kampanyası var ya... Her köşe başında, üst geçitte, yaya geçidinde, köprüde, reklam panolarında bez afiş olarak, baskılı olarak, serigraf olarak binlercesi yer alıyor. Başka kentlerde var mı bilmiyorum ama İstanbul bunlarla dolu. Merakım bunların bedelinin kim tarafından, nereye ve hangi kaynaktan ve hangi pazarlıklarla ödendiği. Çünkü bildiğim kadarıyla bunların baskısı falan bir yana yayınlanması büyük bütçeler gerektiriyor. Acaba AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve ilgili kuruluşlara bunların parası ödeniyor mu? Açıkhava reklamında uygulanan ‘rüsum’ bedelleri ne kadardır ve ödeniyor mu? Ticari bir işletme aynı alanları kullansa vereceği para ile ‘karanlık-güneş’ kampanyasının arasındaki fark nedir? Ne bileyim, merak ettim işte.”
Deniz Som - Cumhuriyet, 3 Temmuz 2008
İngiliz The Independent gazetesi dün böyle yazmış. Kamuoyunun ne olduğunu bilmeden dehşetle izlediği ve bir yıldır sürdürülen "Ergenekon Soruşturması"nın son "büyük gözaltı" operasyonunun özeti işte bu:
Türkiye’de yeni bir rejim kuruluyor!
Türkiye'de özel olarak yayımlanan bazı gazetelerin "başyazar"ları da aynı görüşü dillendiriyor: "Artık yeni bir Türkiye'ye hazırlanın. Tarihimizde ilk kez rastladığımız bu operasyon, tarihimizin bir döneminin de sona erdiğinin işareti."
ABD tarafından Türkiye'ye iliştirilmiş gazeteciler, akademisyenler, siyasiler, sermayedarlar adını daha önce "İkinci Cumhuriyet" olarak kurdukları "yeni rejim"in "tam demokrasi" olacağını müjdeliyorlar!
Avrupa tarafından sırtları sıvazlanan mandacılar, işbirlikçiler zil takıp oynayarak yeni bir rejimle kucaklaşmaya hazırlanıyor.
Fakat şu işe bakın ki çoğu dönek solcu olan "liboş" takımı Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkmak için dincilerle kol kola yürüyor ve hiç utanmadan, sıkılmadan her türlü antidemokratik, faşist yöntemlere alkış tutuyor!
Bunlar, bu iliştirilmiş kişiler; İran'da şah rejimine karşı komünistlerle mollaların işbirliğinin sonuçlarını göremeyecek kadar aptal olabilir mi?
ABD'nin maddi-manevi her türlü desteğine mazhar olduklarına göre aptal olmadıkları kesin. O halde? Yeni bir rejimin doğum sancıları nedeniyle ıkınırken gözlerini kapattıkları için gerçekleri göremiyor olabilirler!
Son bir not: Independent gazetesi iki emekli orgeneralin meşhur yazar Orhan Pamuk'a suikast düzenlemek isteyen çeteyle bağlantısı nedeniyle gözaltına alındığını yazıyor. Fransızların ünlü haber ajansı AFP de İlhan Selçuk gözaltına alındığında aynı iddiayı gündeme getirmişti. Rejimin değiştirilmesinde "Orhan Pamuk" kod olarak mı kullanılıyor ne!
Delikanlı RTE’nin güneşli afişleri
ESKİ bir reklamcı olarak meraka kapıldığını söylüyor Hüseyin Güven ve İstanbul’un sokaklarında gezerken kapıldığı merakı şöyle anlatıyor: “AKP’nin kapatılma davasına örtülü bir yanıt olarak RTE’nin delikanlı edasıyla çekilmiş fotoğraflarının yer aldığı ‘karanlık ve güneşin doğuşuna tanık olmak’ konulu propaganda kampanyası var ya... Her köşe başında, üst geçitte, yaya geçidinde, köprüde, reklam panolarında bez afiş olarak, baskılı olarak, serigraf olarak binlercesi yer alıyor. Başka kentlerde var mı bilmiyorum ama İstanbul bunlarla dolu. Merakım bunların bedelinin kim tarafından, nereye ve hangi kaynaktan ve hangi pazarlıklarla ödendiği. Çünkü bildiğim kadarıyla bunların baskısı falan bir yana yayınlanması büyük bütçeler gerektiriyor. Acaba AKP’li İstanbul Büyükşehir Belediyesi ve ilgili kuruluşlara bunların parası ödeniyor mu? Açıkhava reklamında uygulanan ‘rüsum’ bedelleri ne kadardır ve ödeniyor mu? Ticari bir işletme aynı alanları kullansa vereceği para ile ‘karanlık-güneş’ kampanyasının arasındaki fark nedir? Ne bileyim, merak ettim işte.”
Deniz Som - Cumhuriyet, 3 Temmuz 2008
Emekli Albay Sarızeybek'ten ilginç iddia
HABERTÜRK Televizyonu'nda Parantez programına katılan Emekli Albay Erdal Sarızeybek, Didem Aslan'ın sorularını yanıtladı
İsrail ile Suriye görüşmeleri devam ediyor, daha yeni Amerika çağırdı bunları Amerika'ya, amaç ne? Olası bir İran harekatında Suriye'nin kontrolünde olan Hizbullah terör örgütünün İsrail'e karşı eyleme geçmesini engellemek. Bunu başarıyorlar, şu an anlaşma yolunda gidiyorlar. İkinci kim var? TSK var. Çünkü Türkiye, İran'la yüzyıllardır savaş yapmamış. Tarihsel bağlarımız var, kültürel bağlarımız var, dostluk bağlarımız var ve bu yüzyıllardır bozulmamış. İran'a Amerika veya İsrail bir askeri harekat yaptığı zaman Amerika, Türkiye'nin desteğini almadan bu harekatı yapamayacağını biliyor.
TSK'nın İran'a bakışı nasıl?
Şu anda PKK'ya karşı müşterek harekat yapılıyor. İran, PKK'lıları vuruyor, yakaladığını asıyor. İran geç de olsa PKK'nın kendisine tehdit olduğunu gördü artık. Amerika veya İsrail, Türkiye'nin desteğini almadan İran'a harekat yapamaz, aynı Irak harekatı gibi. Türkiye'nin desteğini almasaydı yani bu hükümetin Irak'a bu kadar kolay harekat yapamazdı. Bize Irak'tan gelen tehdit var, biz buna reaksiyon göstermek istiyoruz Türk milleti ve Türk ordusu olarak. Diğer İran ile tarihten gelen dostluğumuz var, 20 milyondan fazla Türkmenler var. Böyle bir harekat hepsini etkileyecek. Elbette ki Türkiye, Amerika'nın harekatını desteklemeyecek. Büyük ortadopu projesinin içerisinde düzenlenecek bir harekat, Türkiye elbette ki ulusal çıkarını koruyacaktır. Bu soruşturma ile bunun ne ilgisi var? 6000 polisle 2 orgeneralimizi gözaltına aldılar. Bu soruşturmaya polisin veya içişlerinin Ergenekon adını vermesi hukuki değil. Adalet bakanlığı teamülleri ve CMUK göre bu tür soruşturmalar yıl ve sayı ile ifade edilir. Kod adı vermek diye bir uygulama Türkiye'de yok. Türkiye'nin bu büyük destanını bu soruşturmaya isim yaparak, terörle, şiddetle Türk tarihini yanyana getirdiler. Bu Türk'ün varlığını küçültmedir, aynı Amerika'nın Süleymaniye'de askerimizin başına çuval geçirmesi gibi. İkinicisi, İçişlerine bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü ulusalcılığı tehdit olarak yazdı. Yarın ulusalcılık tehdit, emniyetin raporu delilmiş gibi gösterilecek. Bu da yanlış. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün kendi başına tehdit algılamasını yapma yetkisi yok. Bu yetki Milli Güvenlik Kurulu'nundur. MGK'nın tehdit değerlendirmesinde birinci öncelik PKK ile bölücülük, ikinci öncelik de irticadır.
Sizin görev yaptığınız dönemde Sarıkız ve Ayışığı isimli darbe planlarından haberiniz oldu mu?
Ne bana bir bilgi verildi, ne de böyle birşey duydum. Bir yıldan beri süren soruşturmada kamuoyundan da gelen baskı ile soruşturmayı tamamladık dediler. Dün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı açıkladı 2500 sayfalık iddianame var. Soruşturmayı tamamladıktan sonra generalleri gözaltına almanın anlamı, biz birinci soruşturmayı tamamladık, şimdi yeni gözaltılarla ikincisini yürütüyoruz. Bunun da anlamı, bunlar soruşturmayı muvazzaf generallere götürecek, sermayenin kendilerine karşı çıkan isimlere götürecek, medyanın kendilerine karşı çıkan isimlerine götürecek, güya Ergenekon soruşturması sürdürülüyor denilecek. İddianame hazırlanmışsa soruşturma bitmiş demektir. Mahkeme de dava açılır ve sanıklar yargılanır. Siz tam soruşturmayı tamamlayıp, davayı açıyorsunuz sonra yeni gözaltılar yapıyorsunuz. Bu demektir ki; siz soruşturmanın ucunu açık bırakıp devam ettireceksiniz. Bunun altında çuval geçirme vardır, Türk milletinin ordusuna duyduğu yüksek duyguları ayaklar altına almak vardır. Bunun en güzel örneğide 2 orgeneralin 6000 polis görevlendirilerek gözaltına alınmasıdır. Ergenekon terör örgütü ise PKK terör örgütü değil midir? Hükümet sözcüsü geçen gün açıkladı, "Avrupa'da 100 terörist cirit atıyor" dedi. Sizin göreviniz ne? PKK 10.000'den fazla canımızı almadı mı? 30 seneden beri başımıza bela değil mi? Bunları yakalatmak sizlerin görevi değil mi? Geçenlerde Mehmet Ali Birand, Osman Öcalan denilen teröristin düğün resimlerini yayınladı. Osman Öcalan PKK'nın 2 numaralı ismidir. Benim Şemdinli'de 74 askerimin katilidir. Siz nasıl ulusal medyasınız ki; askerlerimizin katillerini peşmerge damadı diye TVde gösteriyorsunuz. Ergenekon hadisesi, Amerika ve İsrail'in BOP çerçevesinde İran'a yapacakları harekata karşı TSK'nın direncini kırmak ve ordunun millet nezdindeki onurunu, gururunu ayaklar altına almak, toplumu etkisiz kılarak Amerikanın İran'a müdahalesini sağlamaktır. Bu kadar basittir.
Bundan sonraki aşama muvazzaf generallere, işadamlarına, medya mensuplarına ulaşacak dediniz. Deliliniz var mı bu konuyla ilgili olarak?
Osman Pamukoğlu Paşamın bir açıklaması var. İran'a harekat yapacağı zaman dönemin cumhurbaşkanı harekat yapma ilişkilerimiz bozulur. Orada terörist olduğundan emin misin diyor. Kendisi de horoz dünyanın her yerinde horozdur, horozu duvara resim olarak koyup da altına horoz diye yazmaya gerek yoktur diyor. Soruşturma bitmiş, dava cuma günü açılıyor. Orgeneralleriniz gözaltına alınıyor. Bunların alınacak ifadeleri var. Bu demektir ki; bu ifadelerden sonra başka kişilere gidilecek. Bunu nasıl yapacaklar? Şu ana kadar hep emekliler gözaltına alındı. Yarın küçük rütbeli bir muvazzaf subayı gözaltına almaya kalkacaklar. Yüzbaşı, binbaşı, albay... Halkın, silahlı kuvvetlerin tepki göstermesini engellemek için ufak rütbeliyi çekmek isteyecekler muvazzaf olarak. Ardından bu rütbeyi büyütmeye çalışacaklar. Bunlar ta Şemdinli olaylarını da içine dahil edip, olayı Yaşar Paşa, Kara Kuvvetleri komutanımıza götürmeye çalışıyorlar. Onlara götürmelerinin amacı pasif duruma, savunmaya geçirmek, Amerika'nın olası bir İran harekatında karşı çıkılmasını engellemek. amaçları bu. Bu soruşturmalar daha önceden Ferhat Sarıkaya adında bir savcı tarafından yapıldı. Biz bu filmi daha önce gördük. Yüzlerce sayfalık iddianame hazırladılar, olayı genelkurmay başkanımıza kadar götürdüler. Sonrada, askeri savcılık olaya el koydu, savcı görevden alındı, askeri savcılık soruşturmayı devraldı, gereği yapıldı. Olayın kapsamı oraya çekiliyor. Dolayısıyla, askeri savcılığın olaya elkoyması lazım. Savcı tarafsızlığını yitirmiş. Bizi, bir emekli albayı, kitap yazdık diye çağırıp, olayı oraya kadar götürmeye çalışıyorsa, ben daha ne söyleyeyim. Askeri savcılık olaya koymalıdır, arada çelişki olursa, Yargıtay Üst Savcılığı'na götürülmeli ve soruşturma makamı belirlenmelidir. Böylece, devlet üst düzey yöneticilerinin gözaltına alınması gibi, pasifize etmek, millet nezdinde itibarını sarsmak gibi davranışlara son vermek gerekir. Gün bugündür, kim ne konuşacaksa, konuşsun. Ben bir emekli albayım ve çıkıp konuşuyorum. Benden önce bu ülkede sivil toplum örgütleri var, üniversiteler var. Bir tek Metal-İş Başkanı Mustafa Özbek konuşuyor. Nerede diğer sendikalar, diğer sivil toplum örgütleri, nerede ulusal medya? Herkes tavrını ortaya koyacak, herkes konuşacak. Memleketimiz zor durumdadır, çocuklarımızın geleceği zor durumdadır, ülkemizin geleceği zor durumdadır, herkes tavrını koysun, başta da ulusal medya...
Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=83757&cat=110&dt=2008/07/03
İsrail ile Suriye görüşmeleri devam ediyor, daha yeni Amerika çağırdı bunları Amerika'ya, amaç ne? Olası bir İran harekatında Suriye'nin kontrolünde olan Hizbullah terör örgütünün İsrail'e karşı eyleme geçmesini engellemek. Bunu başarıyorlar, şu an anlaşma yolunda gidiyorlar. İkinci kim var? TSK var. Çünkü Türkiye, İran'la yüzyıllardır savaş yapmamış. Tarihsel bağlarımız var, kültürel bağlarımız var, dostluk bağlarımız var ve bu yüzyıllardır bozulmamış. İran'a Amerika veya İsrail bir askeri harekat yaptığı zaman Amerika, Türkiye'nin desteğini almadan bu harekatı yapamayacağını biliyor.
TSK'nın İran'a bakışı nasıl?
Şu anda PKK'ya karşı müşterek harekat yapılıyor. İran, PKK'lıları vuruyor, yakaladığını asıyor. İran geç de olsa PKK'nın kendisine tehdit olduğunu gördü artık. Amerika veya İsrail, Türkiye'nin desteğini almadan İran'a harekat yapamaz, aynı Irak harekatı gibi. Türkiye'nin desteğini almasaydı yani bu hükümetin Irak'a bu kadar kolay harekat yapamazdı. Bize Irak'tan gelen tehdit var, biz buna reaksiyon göstermek istiyoruz Türk milleti ve Türk ordusu olarak. Diğer İran ile tarihten gelen dostluğumuz var, 20 milyondan fazla Türkmenler var. Böyle bir harekat hepsini etkileyecek. Elbette ki Türkiye, Amerika'nın harekatını desteklemeyecek. Büyük ortadopu projesinin içerisinde düzenlenecek bir harekat, Türkiye elbette ki ulusal çıkarını koruyacaktır. Bu soruşturma ile bunun ne ilgisi var? 6000 polisle 2 orgeneralimizi gözaltına aldılar. Bu soruşturmaya polisin veya içişlerinin Ergenekon adını vermesi hukuki değil. Adalet bakanlığı teamülleri ve CMUK göre bu tür soruşturmalar yıl ve sayı ile ifade edilir. Kod adı vermek diye bir uygulama Türkiye'de yok. Türkiye'nin bu büyük destanını bu soruşturmaya isim yaparak, terörle, şiddetle Türk tarihini yanyana getirdiler. Bu Türk'ün varlığını küçültmedir, aynı Amerika'nın Süleymaniye'de askerimizin başına çuval geçirmesi gibi. İkinicisi, İçişlerine bağlı Emniyet Genel Müdürlüğü ulusalcılığı tehdit olarak yazdı. Yarın ulusalcılık tehdit, emniyetin raporu delilmiş gibi gösterilecek. Bu da yanlış. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün kendi başına tehdit algılamasını yapma yetkisi yok. Bu yetki Milli Güvenlik Kurulu'nundur. MGK'nın tehdit değerlendirmesinde birinci öncelik PKK ile bölücülük, ikinci öncelik de irticadır.
Sizin görev yaptığınız dönemde Sarıkız ve Ayışığı isimli darbe planlarından haberiniz oldu mu?
Ne bana bir bilgi verildi, ne de böyle birşey duydum. Bir yıldan beri süren soruşturmada kamuoyundan da gelen baskı ile soruşturmayı tamamladık dediler. Dün İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı açıkladı 2500 sayfalık iddianame var. Soruşturmayı tamamladıktan sonra generalleri gözaltına almanın anlamı, biz birinci soruşturmayı tamamladık, şimdi yeni gözaltılarla ikincisini yürütüyoruz. Bunun da anlamı, bunlar soruşturmayı muvazzaf generallere götürecek, sermayenin kendilerine karşı çıkan isimlere götürecek, medyanın kendilerine karşı çıkan isimlerine götürecek, güya Ergenekon soruşturması sürdürülüyor denilecek. İddianame hazırlanmışsa soruşturma bitmiş demektir. Mahkeme de dava açılır ve sanıklar yargılanır. Siz tam soruşturmayı tamamlayıp, davayı açıyorsunuz sonra yeni gözaltılar yapıyorsunuz. Bu demektir ki; siz soruşturmanın ucunu açık bırakıp devam ettireceksiniz. Bunun altında çuval geçirme vardır, Türk milletinin ordusuna duyduğu yüksek duyguları ayaklar altına almak vardır. Bunun en güzel örneğide 2 orgeneralin 6000 polis görevlendirilerek gözaltına alınmasıdır. Ergenekon terör örgütü ise PKK terör örgütü değil midir? Hükümet sözcüsü geçen gün açıkladı, "Avrupa'da 100 terörist cirit atıyor" dedi. Sizin göreviniz ne? PKK 10.000'den fazla canımızı almadı mı? 30 seneden beri başımıza bela değil mi? Bunları yakalatmak sizlerin görevi değil mi? Geçenlerde Mehmet Ali Birand, Osman Öcalan denilen teröristin düğün resimlerini yayınladı. Osman Öcalan PKK'nın 2 numaralı ismidir. Benim Şemdinli'de 74 askerimin katilidir. Siz nasıl ulusal medyasınız ki; askerlerimizin katillerini peşmerge damadı diye TVde gösteriyorsunuz. Ergenekon hadisesi, Amerika ve İsrail'in BOP çerçevesinde İran'a yapacakları harekata karşı TSK'nın direncini kırmak ve ordunun millet nezdindeki onurunu, gururunu ayaklar altına almak, toplumu etkisiz kılarak Amerikanın İran'a müdahalesini sağlamaktır. Bu kadar basittir.
Bundan sonraki aşama muvazzaf generallere, işadamlarına, medya mensuplarına ulaşacak dediniz. Deliliniz var mı bu konuyla ilgili olarak?
Osman Pamukoğlu Paşamın bir açıklaması var. İran'a harekat yapacağı zaman dönemin cumhurbaşkanı harekat yapma ilişkilerimiz bozulur. Orada terörist olduğundan emin misin diyor. Kendisi de horoz dünyanın her yerinde horozdur, horozu duvara resim olarak koyup da altına horoz diye yazmaya gerek yoktur diyor. Soruşturma bitmiş, dava cuma günü açılıyor. Orgeneralleriniz gözaltına alınıyor. Bunların alınacak ifadeleri var. Bu demektir ki; bu ifadelerden sonra başka kişilere gidilecek. Bunu nasıl yapacaklar? Şu ana kadar hep emekliler gözaltına alındı. Yarın küçük rütbeli bir muvazzaf subayı gözaltına almaya kalkacaklar. Yüzbaşı, binbaşı, albay... Halkın, silahlı kuvvetlerin tepki göstermesini engellemek için ufak rütbeliyi çekmek isteyecekler muvazzaf olarak. Ardından bu rütbeyi büyütmeye çalışacaklar. Bunlar ta Şemdinli olaylarını da içine dahil edip, olayı Yaşar Paşa, Kara Kuvvetleri komutanımıza götürmeye çalışıyorlar. Onlara götürmelerinin amacı pasif duruma, savunmaya geçirmek, Amerika'nın olası bir İran harekatında karşı çıkılmasını engellemek. amaçları bu. Bu soruşturmalar daha önceden Ferhat Sarıkaya adında bir savcı tarafından yapıldı. Biz bu filmi daha önce gördük. Yüzlerce sayfalık iddianame hazırladılar, olayı genelkurmay başkanımıza kadar götürdüler. Sonrada, askeri savcılık olaya el koydu, savcı görevden alındı, askeri savcılık soruşturmayı devraldı, gereği yapıldı. Olayın kapsamı oraya çekiliyor. Dolayısıyla, askeri savcılığın olaya elkoyması lazım. Savcı tarafsızlığını yitirmiş. Bizi, bir emekli albayı, kitap yazdık diye çağırıp, olayı oraya kadar götürmeye çalışıyorsa, ben daha ne söyleyeyim. Askeri savcılık olaya koymalıdır, arada çelişki olursa, Yargıtay Üst Savcılığı'na götürülmeli ve soruşturma makamı belirlenmelidir. Böylece, devlet üst düzey yöneticilerinin gözaltına alınması gibi, pasifize etmek, millet nezdinde itibarını sarsmak gibi davranışlara son vermek gerekir. Gün bugündür, kim ne konuşacaksa, konuşsun. Ben bir emekli albayım ve çıkıp konuşuyorum. Benden önce bu ülkede sivil toplum örgütleri var, üniversiteler var. Bir tek Metal-İş Başkanı Mustafa Özbek konuşuyor. Nerede diğer sendikalar, diğer sivil toplum örgütleri, nerede ulusal medya? Herkes tavrını ortaya koyacak, herkes konuşacak. Memleketimiz zor durumdadır, çocuklarımızın geleceği zor durumdadır, ülkemizin geleceği zor durumdadır, herkes tavrını koysun, başta da ulusal medya...
Kaynak: http://www.haberturk.com/haber.asp?id=83757&cat=110&dt=2008/07/03
02 Temmuz 2008
Türk Ordusundan rahatsızlıkta Batı-Siyasal İslam birlikteliği
Batı'nın, özellikle Avrupa'nın Türk Ordusu'na kini tarihin tanıdığı en amansız kinlerden biridir.
İngilizler İstanbul'u işgal ettiklerinde ilk istedikleri, Cuma selamlığındaki askerlerimizin oradan uzaklaştırılması olmuştur. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, 8/138)
Türkiye, benzeri bir rahatsızlığa, AKP iktidarı döneminde tanık oldu. Anımsayalım, bir AKP 'milletvekili'nin TBMM'deki 'Mareşal Atatürk' tablosuyla, TBMM'de güvenlik görevi yapan askerlerin yürüyüşleri sırasında çıkardıkları seslerden şikâyeti üzerine, 2000'li yıllarda tartışılmıştı.
Aynı AKP'nin kurmay isimleri Türk Ordusu'ndan rahatsızlıklarını değişik vesilelerle ve değişik tavırlar sergileyerek ortaya koymaktadırlar. Bir milletvekilinin,Türk Ordusu'na mensup birliklerin ve okulların Ankara dışına çıkarılmasını ve başkentin 'askerî bir kent' görünümünden kurtarılmasını istemesi ayrı bir örnektir.
Ayrı ve talihsiz bir örnek...
Ne ilginç! Atatürk'ten rahatsızlık konusunda, Haçlı Batı ile siyasal İslamcı odaklar tarihin her döneminde bir biçimde kader ve mücadele birliği yapmışlardır. Bugün de aynen böyle yapmaktalar.
Tam bu noktada, Falih Rıfkı Atay şu ibret verici tespiti vicdanlarımıza iletiyor:
"Kurtuluş Savaşı öncesindeki işgal sırasında, ordu kumandanlarını şu veya bu vasıta ile küçük düşürmek bir parola idi." ((Atatürk'ün Bütün Eserleri, 8/138)
Bugün de aynı değil mi?
İlker Başbuğ'un İsrail gezisi sırasında çekilen resimleri ve bunların dinci bir gazetede yayınlanması, Türk Ordusu'ndan rahatsızlığın tarafları arasındaki yardımlaşmanın yeni bir belgesidir. O fotoğrafları o dinci gazeteye kimler servis yaptı? Her halde turist rehberleri değil.
TÜRK ORDUSU NEDEN RAHATSIZ EDİYOR
Batı'nın Türk ordusuna kininin sebebi sadece Türk ordusunun caydırıcılığı, Haçlı tasallut ve emperyalizmi karşısındaki susturucu ve püskürtücü gücü değildir. Sebeplerin başında, Türk ordusunun, sadece ordu olarak kalmayıp Türk tarihinde aydınlık ve atılımın öncüsü oluşu gelmektedir.
Türkiye, bunca devrimi böylesine kansız ve kavgasız bir biçimde ve çok kısa bir zaman çerçevesinde nasıl başardı? Ordunun, sadece 'asker' olarak kalmayıp, aydınlanma ve ilerlemenin öncülüğünü de yapmış olması sayesinde...
Türkiye'nin işte böyle bir kaderi olagelmiştir. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, ama gerçek budur.
Türkiye, sanayi devrimini gerçekleştirmemiş, bunun için de, cumhuriyet ve demokrasiyi taşıyan temel iki sınıf olan burjuva ve proleteryayı oluşturamamış bir ülkedir. Buna rağmen hem cumhuriyeti hem de aydınlanmanın motor unsurları olan temel devrimleri akıl almaz bir maharetle hayata geçirebilmiştir. Nasıl? Ordu'nun aydınlanmadaki öncülüğü sayesinde...
Batı'da; demokrasi, özgürlük, insan hakları ve aydınlanmanın yaratıcı ülkelerinden biri olan Fransa'da, sanayi devrimi yaşanmış, burjuva ve proletarya doğmuş olmasına rağmen, cumhuriyetin yerleşmesi büyük badirelerden sonra gerçekleştirilebilmiştir. Serüvene bakın:
1792 cumhuriyetin kuruluşu, 1799 Napolyon'un İmparatorluğunu ilanı, 1814 yeniden krallığa dönüş, 1848 ikinci cumhuriyetin ilanı, 1852 yeniden imparatorluk tartışması ve nihayet 1871'de bugünkü anlamda cumhuriyetin kuruluşu.
Batı bunları biliyor. Batı, bizim birçok nimeti ve değeri, Atatürk'ün eşsiz dehası sayesinde bedavadan elde ettiğimizi de biliyor. Millet olarak bizi kıskanırken, birey olarak Atatürk'e tatmin bulmaz bir kinle diş biliyor. Batı için Atatürk, Orta Asya steplerinin metafizikten habersiz, aydınlık, akıl ve bilim nedir bilmez vahşilerini, tarihsel süreç anlayışlarının hiçbiriyle izah edilemeyecek bir maharetle, aydınlanmanın doruğuna taşıyan, cumhuriyet ve laiklikle donatan affedilemez bir düşmandır.
Atatürk öldü, bu iş bitti diyemezsiniz. Diyebilmenize engel bir güç ve gerçek var: Türk Ordusu.
Türk Ordusu, Atatürk demek, Atatürk'ün ölümsüzlüğünün göstergesi ve garantisi demektir.
Türk ordusu, tagallüp ve tahakküm unsuru değil, öncelikle aydınlanma ve demokrasi unsuru olarak yer almıştır bizim tarihimizde. Batı şöyle düşünmekte ve bunun gereğini yapmayı değişmez iman olarak taşımaktadır: Türk ordusu ya yok olmalı, yahut da ruhu pörsütülmelidir. Birincisini yapmak imkânsız denecek kadar zordur. İkincisine gelince, Türkiye'nin içinden elde edilecek hain ve gafillerle gerekli işbirliği kurulursa amaca ulaşmak mümkündür.
İşte bugün bu 'mümkün' gördükleri amaca ulaşmaya çalışıyorlar. Çünkü Haçlılar biliyorlar ki, İslam dünyasında, o arada Türkiye'de, Atatürk'ün Anıtkabri'ni yok etmeyi Kâbe'yi yok etme şartına bağlasalar, buna razı olacak alçakların sayısı epeycedir.
Batı, özellikle son birkaç yılda, İslam dünyasında yakaladığı bu tarihsel fırsatı heba etmemek için can havliyle çırpınıyor. Esasında nefret ettiği AKP'yi bağrına basıp var gücüyle desteklemesi AKP'de, az önce değindiğimiz hayatî emellerine uygun her şeyi bulmasındandır.
O halde, Türk ordusunu tâciz etmek ve etkisizleştirmek Avrupalı için iki maksada hizmet etmektedir:
1. Haçlı emel ve egemenliğine darbe vuran bir numaralı gücü zaafa uğratmak,
2. İslam dünyasının kaderini değiştirecek örneklere imza atan bir aydınlatma ve ilerletme gücünü etkisiz kılmak.
Büyük Atatürk, Türk ordusunun, işaret ettiğimiz bu özellikli durumuna çok erken bir zamanda dikkat çekmiştir. 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu'da yaptığı bir konuşmada bu gerçeğin altını emsalsiz bir vukufla şöyle çiziyor:
"Ordumuz, milletin ilerleme ve yükselme adımlarına öncü olmuştur. Milletimizin bütün inkılaplarında birinci adımı işgal etmiştir. Diğer milletlerde, ordu ile millet yekdiğeriyle daima karşı karşıyadır. Halbuki iş bizde tamamıyla tersinedir..." (Atatürk'ün Bütün Eserleri, 17/290)
İşte, Türk Ordusu dendiğinde Haçlı Batı'yı rahatsız eden temel sebep budur.
Bu temel sebebi bilmeden Türkiye'nin dış politikalarına, özellikle AB ile ilgili politikalarına yön vermeye kalkmak, uçuruma giden kayalıklarda gözleri bağlı olarak yol almaya benzer. Böyle bir yol alışın en dikkat çekici örneği ise AKP iktidarının uyguladığı dış politika, özellikle AB politikasıdır.
AKP'NİN DIŞ POLİTİKASI
Büyük üzüntü duyarak söylemeliyim ki, AKP'nin uyguladığı genelde Batı politikaları, özel olarak da AB politikaları Türkiye üzerindeki Haçlı emellerine tatmin fırsat ve imkânı yaratan, temelinden basiretsiz politikalardır. Eğer 'basiretsiz' tâbirine itiraz ediliyorsa, onun yerine kullanılacak kelime çok daha ağır ve sarsıcı olacaktır.
Bu politikaların üçüncü bir izahı yoktur.
Daha neyi bekleyecekler! Gün bu gündür.
İLK ADIM MGK
Türk Ordusu'nu etkisizleştirme operasyonu, MGK'ya tasallutla başladı.
Tabiî önce MGK, sonra da devamı... MGK bunların, âdeta korkulu rüyası idi. Varsa yoksa MGK. Bunların MGK ile ilgili söz ve tavırlarını okuyunca insan gayrı ihtiyarı şunu düşünüyor: Güneş tutulmaları, gök taşlarının düşmesi, ozonun delinmesi, doğal felaketlerin ortaya çıkması, 11 Eylül terör dehşeti vs. şu bizim MGK yüzünden olmasın!..
Gerçek şu ki, Hıristiyan Avrupa'nın bir tür 'üst kurmaylar Grubu' olan Avrupa Parlamentosu (AP) için MGK, asırlarca korkulu rüyalar yaşatmış bir gücün sembolü olarak ortadadır. Bu sembolden rahatsız olmamalarını beklemek, sadece saflık değil, ahmaklık olur... O MGK ve hatırlattığı güçler ayakta durdukça, bizi AB'ye üye yapacaklarını sanmak da öyle... Unutmayalım, AKP iktidarının oylarıyla MGK'nın kolu-kanadı kırılıp 'sivilleştirilme' işlemi TBMM'de tamamlandığı gün (30 Ağustos 2003) Avrupa âdeta bayram etmişti. Türkiye ve Türkleri tâciz eden demeçleriyle ünlü Günter Verhuegen, gülücükleri ve heyecan dolu demeçleriyle bu bayramın âdeta resmî duyurusunu yapmıştı.
MGK'nun işini bitirdiler; şimdi doğrudan doğruya orduya bindiriyorlar. Fırsatlar yaratarak, bahaneler üreterek, sağdan girerek, soldan girerek, şöyle veya böyle, belirli aralıklarla Türk Ordusu'na mutlaka ve muhakkak sataşıyor veya saldırıyorlar.
6 Ekim 2004 İlerleme Raporu'nu, 17 Aralık 2004 Zirve Kararları'nı, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi'ni ve nihayet, 8 Kasım 2005 Katılım Ortaklığı Belgesi'ni okuyun, bu söylediklerimi belgeleyecek çok şey bulacaksınız.
Suat İlhan, işin gerçeğini ta bel kemiğinden yakalamış. Şöyle yazıyor:
"Anlaşılıyor ki, Avrupa, bin yıldan daha uzun zamandan beri kahrını çektiği Türk Ordusu ile, AB mevzuatı içinde hesaplaşmaya niyetleniyor. Gerçekte hesaplaşmaya başladılar. AB'nin açık amaçlarından birinin, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni küçültmek, etki ve caydırıcılığını azaltmak olduğu anlaşılıyor." (Suat İlhan, Avrupa Birliğine Neden Hayır, s.27-28)
Türk milleti, ordusuna tasallut ve sataşmanın en kahırlı dönemini yaşıyor denebilir.
SÖZÜN ÖZÜ
Avrupa'nın Müslüman Türk'ü tarihe gömme düşünün gerçeğe dönüşmesinin talep belgesi olan Sevr, Mustafa Kemal tarafından engellendi. Gök gözlü kumandan, kollarına girip savaş meydanlarına çektiği milletiyle Sevr'i yırtıp bir paçavra gibi yazanların ve imzalayanların suratına attı.
Mustafa Kemal, Batılı-Haçlı kini doruk noktasına çıkaran bir iş yaptı. Onu asla affetmezler. Mustafa Kemal onların genlerini tâciz etti, tarihsel rüyalarını kararttı, ufuklarını, ocaklarını söndürdü.
Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik Batı düşmanlığını değerlendirirken bu arka planı unutmak gafletini gösterenlerin aklına şaşarım.
Şimdi, Türk yeniden 'Hasta Adam' haline getirildi. Düyunu Umûmiye, değişik adlar altında yeniden yaratıldı. Sevr'in şartlarını, çeşitli gerekçelerle 'sineye çekilir' bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu.
Batılı-Haçlı için gün tam bu gündür. Korkulu rüyanın tepelenmesi için uygun zamandır.
Mustafa Kemal'i olmayan bir Sevr kulvarındayız.
Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yasarnuriozturk/9330908.asp
İngilizler İstanbul'u işgal ettiklerinde ilk istedikleri, Cuma selamlığındaki askerlerimizin oradan uzaklaştırılması olmuştur. (Atatürk'ün Bütün Eserleri, 8/138)
Türkiye, benzeri bir rahatsızlığa, AKP iktidarı döneminde tanık oldu. Anımsayalım, bir AKP 'milletvekili'nin TBMM'deki 'Mareşal Atatürk' tablosuyla, TBMM'de güvenlik görevi yapan askerlerin yürüyüşleri sırasında çıkardıkları seslerden şikâyeti üzerine, 2000'li yıllarda tartışılmıştı.
Aynı AKP'nin kurmay isimleri Türk Ordusu'ndan rahatsızlıklarını değişik vesilelerle ve değişik tavırlar sergileyerek ortaya koymaktadırlar. Bir milletvekilinin,Türk Ordusu'na mensup birliklerin ve okulların Ankara dışına çıkarılmasını ve başkentin 'askerî bir kent' görünümünden kurtarılmasını istemesi ayrı bir örnektir.
Ayrı ve talihsiz bir örnek...
Ne ilginç! Atatürk'ten rahatsızlık konusunda, Haçlı Batı ile siyasal İslamcı odaklar tarihin her döneminde bir biçimde kader ve mücadele birliği yapmışlardır. Bugün de aynen böyle yapmaktalar.
Tam bu noktada, Falih Rıfkı Atay şu ibret verici tespiti vicdanlarımıza iletiyor:
"Kurtuluş Savaşı öncesindeki işgal sırasında, ordu kumandanlarını şu veya bu vasıta ile küçük düşürmek bir parola idi." ((Atatürk'ün Bütün Eserleri, 8/138)
Bugün de aynı değil mi?
İlker Başbuğ'un İsrail gezisi sırasında çekilen resimleri ve bunların dinci bir gazetede yayınlanması, Türk Ordusu'ndan rahatsızlığın tarafları arasındaki yardımlaşmanın yeni bir belgesidir. O fotoğrafları o dinci gazeteye kimler servis yaptı? Her halde turist rehberleri değil.
TÜRK ORDUSU NEDEN RAHATSIZ EDİYOR
Batı'nın Türk ordusuna kininin sebebi sadece Türk ordusunun caydırıcılığı, Haçlı tasallut ve emperyalizmi karşısındaki susturucu ve püskürtücü gücü değildir. Sebeplerin başında, Türk ordusunun, sadece ordu olarak kalmayıp Türk tarihinde aydınlık ve atılımın öncüsü oluşu gelmektedir.
Türkiye, bunca devrimi böylesine kansız ve kavgasız bir biçimde ve çok kısa bir zaman çerçevesinde nasıl başardı? Ordunun, sadece 'asker' olarak kalmayıp, aydınlanma ve ilerlemenin öncülüğünü de yapmış olması sayesinde...
Türkiye'nin işte böyle bir kaderi olagelmiştir. Beğenirsiniz veya beğenmezsiniz, ama gerçek budur.
Türkiye, sanayi devrimini gerçekleştirmemiş, bunun için de, cumhuriyet ve demokrasiyi taşıyan temel iki sınıf olan burjuva ve proleteryayı oluşturamamış bir ülkedir. Buna rağmen hem cumhuriyeti hem de aydınlanmanın motor unsurları olan temel devrimleri akıl almaz bir maharetle hayata geçirebilmiştir. Nasıl? Ordu'nun aydınlanmadaki öncülüğü sayesinde...
Batı'da; demokrasi, özgürlük, insan hakları ve aydınlanmanın yaratıcı ülkelerinden biri olan Fransa'da, sanayi devrimi yaşanmış, burjuva ve proletarya doğmuş olmasına rağmen, cumhuriyetin yerleşmesi büyük badirelerden sonra gerçekleştirilebilmiştir. Serüvene bakın:
1792 cumhuriyetin kuruluşu, 1799 Napolyon'un İmparatorluğunu ilanı, 1814 yeniden krallığa dönüş, 1848 ikinci cumhuriyetin ilanı, 1852 yeniden imparatorluk tartışması ve nihayet 1871'de bugünkü anlamda cumhuriyetin kuruluşu.
Batı bunları biliyor. Batı, bizim birçok nimeti ve değeri, Atatürk'ün eşsiz dehası sayesinde bedavadan elde ettiğimizi de biliyor. Millet olarak bizi kıskanırken, birey olarak Atatürk'e tatmin bulmaz bir kinle diş biliyor. Batı için Atatürk, Orta Asya steplerinin metafizikten habersiz, aydınlık, akıl ve bilim nedir bilmez vahşilerini, tarihsel süreç anlayışlarının hiçbiriyle izah edilemeyecek bir maharetle, aydınlanmanın doruğuna taşıyan, cumhuriyet ve laiklikle donatan affedilemez bir düşmandır.
Atatürk öldü, bu iş bitti diyemezsiniz. Diyebilmenize engel bir güç ve gerçek var: Türk Ordusu.
Türk Ordusu, Atatürk demek, Atatürk'ün ölümsüzlüğünün göstergesi ve garantisi demektir.
Türk ordusu, tagallüp ve tahakküm unsuru değil, öncelikle aydınlanma ve demokrasi unsuru olarak yer almıştır bizim tarihimizde. Batı şöyle düşünmekte ve bunun gereğini yapmayı değişmez iman olarak taşımaktadır: Türk ordusu ya yok olmalı, yahut da ruhu pörsütülmelidir. Birincisini yapmak imkânsız denecek kadar zordur. İkincisine gelince, Türkiye'nin içinden elde edilecek hain ve gafillerle gerekli işbirliği kurulursa amaca ulaşmak mümkündür.
İşte bugün bu 'mümkün' gördükleri amaca ulaşmaya çalışıyorlar. Çünkü Haçlılar biliyorlar ki, İslam dünyasında, o arada Türkiye'de, Atatürk'ün Anıtkabri'ni yok etmeyi Kâbe'yi yok etme şartına bağlasalar, buna razı olacak alçakların sayısı epeycedir.
Batı, özellikle son birkaç yılda, İslam dünyasında yakaladığı bu tarihsel fırsatı heba etmemek için can havliyle çırpınıyor. Esasında nefret ettiği AKP'yi bağrına basıp var gücüyle desteklemesi AKP'de, az önce değindiğimiz hayatî emellerine uygun her şeyi bulmasındandır.
O halde, Türk ordusunu tâciz etmek ve etkisizleştirmek Avrupalı için iki maksada hizmet etmektedir:
1. Haçlı emel ve egemenliğine darbe vuran bir numaralı gücü zaafa uğratmak,
2. İslam dünyasının kaderini değiştirecek örneklere imza atan bir aydınlatma ve ilerletme gücünü etkisiz kılmak.
Büyük Atatürk, Türk ordusunun, işaret ettiğimiz bu özellikli durumuna çok erken bir zamanda dikkat çekmiştir. 30 Ağustos 1925 günü Kastamonu'da yaptığı bir konuşmada bu gerçeğin altını emsalsiz bir vukufla şöyle çiziyor:
"Ordumuz, milletin ilerleme ve yükselme adımlarına öncü olmuştur. Milletimizin bütün inkılaplarında birinci adımı işgal etmiştir. Diğer milletlerde, ordu ile millet yekdiğeriyle daima karşı karşıyadır. Halbuki iş bizde tamamıyla tersinedir..." (Atatürk'ün Bütün Eserleri, 17/290)
İşte, Türk Ordusu dendiğinde Haçlı Batı'yı rahatsız eden temel sebep budur.
Bu temel sebebi bilmeden Türkiye'nin dış politikalarına, özellikle AB ile ilgili politikalarına yön vermeye kalkmak, uçuruma giden kayalıklarda gözleri bağlı olarak yol almaya benzer. Böyle bir yol alışın en dikkat çekici örneği ise AKP iktidarının uyguladığı dış politika, özellikle AB politikasıdır.
AKP'NİN DIŞ POLİTİKASI
Büyük üzüntü duyarak söylemeliyim ki, AKP'nin uyguladığı genelde Batı politikaları, özel olarak da AB politikaları Türkiye üzerindeki Haçlı emellerine tatmin fırsat ve imkânı yaratan, temelinden basiretsiz politikalardır. Eğer 'basiretsiz' tâbirine itiraz ediliyorsa, onun yerine kullanılacak kelime çok daha ağır ve sarsıcı olacaktır.
Bu politikaların üçüncü bir izahı yoktur.
Daha neyi bekleyecekler! Gün bu gündür.
İLK ADIM MGK
Türk Ordusu'nu etkisizleştirme operasyonu, MGK'ya tasallutla başladı.
Tabiî önce MGK, sonra da devamı... MGK bunların, âdeta korkulu rüyası idi. Varsa yoksa MGK. Bunların MGK ile ilgili söz ve tavırlarını okuyunca insan gayrı ihtiyarı şunu düşünüyor: Güneş tutulmaları, gök taşlarının düşmesi, ozonun delinmesi, doğal felaketlerin ortaya çıkması, 11 Eylül terör dehşeti vs. şu bizim MGK yüzünden olmasın!..
Gerçek şu ki, Hıristiyan Avrupa'nın bir tür 'üst kurmaylar Grubu' olan Avrupa Parlamentosu (AP) için MGK, asırlarca korkulu rüyalar yaşatmış bir gücün sembolü olarak ortadadır. Bu sembolden rahatsız olmamalarını beklemek, sadece saflık değil, ahmaklık olur... O MGK ve hatırlattığı güçler ayakta durdukça, bizi AB'ye üye yapacaklarını sanmak da öyle... Unutmayalım, AKP iktidarının oylarıyla MGK'nın kolu-kanadı kırılıp 'sivilleştirilme' işlemi TBMM'de tamamlandığı gün (30 Ağustos 2003) Avrupa âdeta bayram etmişti. Türkiye ve Türkleri tâciz eden demeçleriyle ünlü Günter Verhuegen, gülücükleri ve heyecan dolu demeçleriyle bu bayramın âdeta resmî duyurusunu yapmıştı.
MGK'nun işini bitirdiler; şimdi doğrudan doğruya orduya bindiriyorlar. Fırsatlar yaratarak, bahaneler üreterek, sağdan girerek, soldan girerek, şöyle veya böyle, belirli aralıklarla Türk Ordusu'na mutlaka ve muhakkak sataşıyor veya saldırıyorlar.
6 Ekim 2004 İlerleme Raporu'nu, 17 Aralık 2004 Zirve Kararları'nı, 3 Ekim 2005 Müzakere Çerçeve Belgesi'ni ve nihayet, 8 Kasım 2005 Katılım Ortaklığı Belgesi'ni okuyun, bu söylediklerimi belgeleyecek çok şey bulacaksınız.
Suat İlhan, işin gerçeğini ta bel kemiğinden yakalamış. Şöyle yazıyor:
"Anlaşılıyor ki, Avrupa, bin yıldan daha uzun zamandan beri kahrını çektiği Türk Ordusu ile, AB mevzuatı içinde hesaplaşmaya niyetleniyor. Gerçekte hesaplaşmaya başladılar. AB'nin açık amaçlarından birinin, Türk Silahlı Kuvvetleri'ni küçültmek, etki ve caydırıcılığını azaltmak olduğu anlaşılıyor." (Suat İlhan, Avrupa Birliğine Neden Hayır, s.27-28)
Türk milleti, ordusuna tasallut ve sataşmanın en kahırlı dönemini yaşıyor denebilir.
SÖZÜN ÖZÜ
Avrupa'nın Müslüman Türk'ü tarihe gömme düşünün gerçeğe dönüşmesinin talep belgesi olan Sevr, Mustafa Kemal tarafından engellendi. Gök gözlü kumandan, kollarına girip savaş meydanlarına çektiği milletiyle Sevr'i yırtıp bir paçavra gibi yazanların ve imzalayanların suratına attı.
Mustafa Kemal, Batılı-Haçlı kini doruk noktasına çıkaran bir iş yaptı. Onu asla affetmezler. Mustafa Kemal onların genlerini tâciz etti, tarihsel rüyalarını kararttı, ufuklarını, ocaklarını söndürdü.
Mustafa Kemal Atatürk'e yönelik Batı düşmanlığını değerlendirirken bu arka planı unutmak gafletini gösterenlerin aklına şaşarım.
Şimdi, Türk yeniden 'Hasta Adam' haline getirildi. Düyunu Umûmiye, değişik adlar altında yeniden yaratıldı. Sevr'in şartlarını, çeşitli gerekçelerle 'sineye çekilir' bulan yeni Damat Ferit ekipleri ihdas edilip gereken yerlere oturtuldu.
Batılı-Haçlı için gün tam bu gündür. Korkulu rüyanın tepelenmesi için uygun zamandır.
Mustafa Kemal'i olmayan bir Sevr kulvarındayız.
Kaynak: http://www.hurriyet.com.tr/yasarnuriozturk/9330908.asp
Büyük Gözaltı
Sabaha karşı İlhan Selçuk’u alıp götürmüşlerdi, dün de Mustafa Balbay’ı...
Polisin “Ergenekon” diye adlandırdığı gözaltılar bir yıl önce başlamıştı...
İlhan Ağabey, 21 Mart 2008 tarihinde gözaltına alındı, Mustafa Balbay ise 1 Temmuz 2008’de...
Haberi sabah saat 08.30’da öğrendim...
Bu arada televizyonlar canlı yayına başlamışlardı...
Mustafa Balbay, Tercüman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ufuk Büyükçelebi, emekli Orgeneral Hurşit Tolon, ADD Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün de “Ergenekon” kapsamında gözaltına alınanlar arasındaydı...
Evden gazeteye gelinceye dek televizyonların canlı yayınına katıldım...
Televizyonların canlı yayın araçları ve gazeteciler gazetenin önünde bekliyorlardı...
Odama çıktım... Televizyonu açtım...
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün açıklaması televizyon ekranına yansıdı:
“Atatürk ve Cumhuriyeti sevmekten suçlanıyorum!”
Mustafa Balbay’a gelince...
Mustafa yılların gazetecisi ve köşe yazarı...
Ben Mustafa Balbay’ı öğrencilik yıllarından beri tanırım. Uzun yıllar İzmir’de, İstanbul’da birlikte çalıştık.
Bir hafta önce Ankara’daydım...
Ankara Temsilciliğimizin yeni binasını açtık, akşam yemek yedik...
Benim Mustafa’yı uzun uzun anlatmama gerek yok. Yazıları ortada, kitapları ortada...
Ne düşünüyorsa onu yazıyor...
Hedefte Cumhuriyet Gazetesi var...
Cüneyt Arcayürek ve ben televizyonlarda söyledik, bir kez daha yineleyeyim:
“Cumhuriyet Gazetesi çalışanlarının veremeyeceği bir hesap yoktur. Başımız dik. Laik demokratik Cumhuriyete sahip çıkacağız. Demokrasi ve özgürlük karşıtı güçlerle, köktendincilerle, devlet içinde örgütlü çetelerle mücadeleyi sürdüreceğiz. Yerimiz yurdumuz belli. Ama ortalıkta dolaşanlar bir gün mutlaka yargı önünde hesap vereceklerdir.”
***
Bugün Sıvas kıyımının on beşinci yıldönümü...
15 yıl önce bugün Sıvas Madımak Oteli’nde onlarca aydınımız, yazarımız, edebiyatçımız, ozanımız, çocuklarımız yobazlar tarafından yakıldı...
İlginçtir, Ankara’da, İstanbul’da, Trabzon’da “Ergenekon operasyonu”nun dördüncü halkası gerçekleştirildi...
Ve dün sabah saat 10.00’da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi üyelerine AKP’nin kapatılmasına ilişkin bir saati aşkın sözlü açıklama yaparken Mustafa Balbay’ın eviyle Cumhuriyet Ankara Bürosu’nun binası polislerce aranıyordu...
Acaba bunların tümü bir rastlantı mıydı?
Ben bugün Sıvas kıyımını yazacaktım. O yazımı erteledim...
Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Ortada bir hesaplaşma var.
Yaşadıklarımız 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin sonrası gibi...
Bir yıldırma, bir hesaplaşma, bir baskı döneminden geçiyoruz.
AKP’ye muhalefet eden gazeteciler, yazarlar, emekli askerler, bilim insanları susturulmak isteniyor.
Bir yandan CHP’ye, emekten, demokrasiden, özgürlüklerden yana olanlara saldırılıyor, öte yandan “Ergenekon” adı verilen örgüte üye olma savıyla aydınlar, yazarlar, bilim insanları, emekli generaller gözaltına alınıyor...
Polis Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’nu basıyor yargı kararıyla...
Olacak iş değil!..
Nerede hukuk devleti!..
Bunun adına düpedüz hukuk tanımazlık denir...
21 Mart’ta Mustafa Kemal Atatürk’ün Aydınlanma felsefesini en iyi biçimde özümsemiş İlhan Selçuk’u gözaltına alınca duvara toslamışlardı...
Şimdi Aydınlanma Devrimi’nin bayrağını taşıyan Mustafa Balbay’ı, Cumhuriyet mitinglerinin önde gelen adlarını gözaltına alarak deniyorlar...
***
Aymazlara, hukuk tanımazlara sesleniyorum:
“İlhan Selçuk ve arkadaşları Aydınlanma Devrimi’nin bayrağını taşımayı sürdüreceklerdir. Tarikat şeyhlerine, müritlerine, din bezirgânlarına önemle duyurulur...”
Laik demokratik Cumhuriyetten yana tavır almak; demokrasiyi; insan haklarını, özgürlükleri savunmak; gericiliğe, ırk, din, dil, renk ve mezhep ayrımcılığına, bölücülüğe, teröre karşı çıkmak; çetelerle, din bezirgânlarıyla mücadele etmek ve Atatürk’ü sevmek suçsa ben de o suçu işliyorum!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 2 Temmuz 2008
Polisin “Ergenekon” diye adlandırdığı gözaltılar bir yıl önce başlamıştı...
İlhan Ağabey, 21 Mart 2008 tarihinde gözaltına alındı, Mustafa Balbay ise 1 Temmuz 2008’de...
Haberi sabah saat 08.30’da öğrendim...
Bu arada televizyonlar canlı yayına başlamışlardı...
Mustafa Balbay, Tercüman Gazetesi Genel Yayın Müdürü Ufuk Büyükçelebi, emekli Orgeneral Hurşit Tolon, ADD Başkanı emekli Orgeneral Şener Eruygur, Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün de “Ergenekon” kapsamında gözaltına alınanlar arasındaydı...
Evden gazeteye gelinceye dek televizyonların canlı yayınına katıldım...
Televizyonların canlı yayın araçları ve gazeteciler gazetenin önünde bekliyorlardı...
Odama çıktım... Televizyonu açtım...
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün’ün açıklaması televizyon ekranına yansıdı:
“Atatürk ve Cumhuriyeti sevmekten suçlanıyorum!”
Mustafa Balbay’a gelince...
Mustafa yılların gazetecisi ve köşe yazarı...
Ben Mustafa Balbay’ı öğrencilik yıllarından beri tanırım. Uzun yıllar İzmir’de, İstanbul’da birlikte çalıştık.
Bir hafta önce Ankara’daydım...
Ankara Temsilciliğimizin yeni binasını açtık, akşam yemek yedik...
Benim Mustafa’yı uzun uzun anlatmama gerek yok. Yazıları ortada, kitapları ortada...
Ne düşünüyorsa onu yazıyor...
Hedefte Cumhuriyet Gazetesi var...
Cüneyt Arcayürek ve ben televizyonlarda söyledik, bir kez daha yineleyeyim:
“Cumhuriyet Gazetesi çalışanlarının veremeyeceği bir hesap yoktur. Başımız dik. Laik demokratik Cumhuriyete sahip çıkacağız. Demokrasi ve özgürlük karşıtı güçlerle, köktendincilerle, devlet içinde örgütlü çetelerle mücadeleyi sürdüreceğiz. Yerimiz yurdumuz belli. Ama ortalıkta dolaşanlar bir gün mutlaka yargı önünde hesap vereceklerdir.”
***
Bugün Sıvas kıyımının on beşinci yıldönümü...
15 yıl önce bugün Sıvas Madımak Oteli’nde onlarca aydınımız, yazarımız, edebiyatçımız, ozanımız, çocuklarımız yobazlar tarafından yakıldı...
İlginçtir, Ankara’da, İstanbul’da, Trabzon’da “Ergenekon operasyonu”nun dördüncü halkası gerçekleştirildi...
Ve dün sabah saat 10.00’da Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Anayasa Mahkemesi üyelerine AKP’nin kapatılmasına ilişkin bir saati aşkın sözlü açıklama yaparken Mustafa Balbay’ın eviyle Cumhuriyet Ankara Bürosu’nun binası polislerce aranıyordu...
Acaba bunların tümü bir rastlantı mıydı?
Ben bugün Sıvas kıyımını yazacaktım. O yazımı erteledim...
Türkiye zor bir dönemden geçiyor. Ortada bir hesaplaşma var.
Yaşadıklarımız 12 Mart ve 12 Eylül askeri darbelerinin sonrası gibi...
Bir yıldırma, bir hesaplaşma, bir baskı döneminden geçiyoruz.
AKP’ye muhalefet eden gazeteciler, yazarlar, emekli askerler, bilim insanları susturulmak isteniyor.
Bir yandan CHP’ye, emekten, demokrasiden, özgürlüklerden yana olanlara saldırılıyor, öte yandan “Ergenekon” adı verilen örgüte üye olma savıyla aydınlar, yazarlar, bilim insanları, emekli generaller gözaltına alınıyor...
Polis Cumhuriyet’in Ankara Bürosu’nu basıyor yargı kararıyla...
Olacak iş değil!..
Nerede hukuk devleti!..
Bunun adına düpedüz hukuk tanımazlık denir...
21 Mart’ta Mustafa Kemal Atatürk’ün Aydınlanma felsefesini en iyi biçimde özümsemiş İlhan Selçuk’u gözaltına alınca duvara toslamışlardı...
Şimdi Aydınlanma Devrimi’nin bayrağını taşıyan Mustafa Balbay’ı, Cumhuriyet mitinglerinin önde gelen adlarını gözaltına alarak deniyorlar...
***
Aymazlara, hukuk tanımazlara sesleniyorum:
“İlhan Selçuk ve arkadaşları Aydınlanma Devrimi’nin bayrağını taşımayı sürdüreceklerdir. Tarikat şeyhlerine, müritlerine, din bezirgânlarına önemle duyurulur...”
Laik demokratik Cumhuriyetten yana tavır almak; demokrasiyi; insan haklarını, özgürlükleri savunmak; gericiliğe, ırk, din, dil, renk ve mezhep ayrımcılığına, bölücülüğe, teröre karşı çıkmak; çetelerle, din bezirgânlarıyla mücadele etmek ve Atatürk’ü sevmek suçsa ben de o suçu işliyorum!..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 2 Temmuz 2008
İki Davanın Farkı
Koskoca E. Orgeneral..
Ordu Komutanlığı yapmış..
Kuvvet Komutanıymış..
Saygın mı saygın..
Yeri yurdu belli..
Devlet kavramını ömrü boyunca duyumsamış...
*
Ne oluyor?..
Çağırsan, davete hemen icabet edecek, savcılığa gelip ne sorsan yanıt verecek, düzgün, disiplinli bir yurttaşı gözaltına almak neden?..
Amaç ne?..
Ya Mustafa Balbay...
Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi...
Her gün işinin başında..
Evinde ve görevinde..
Çağırsan şıppadak gelecek, her tür soruya yanıt verecek, savcının işini kolaylaştıracak Balbay’ı sabahın köründe polisle gözaltına almak neden?..
*
Adalet perisi:
- Vallahi, diyor, ben de bu işi anlayamadım, bu işin içinde bir iş var, ama, olayı çözemedim...
*
Ergenekon dosyası işin başından beri ne olduğu belirsizlikle dallı budaklı, esrarlı...
İddianame bir yıldır ortada yok...
Ama, içerde tutuklular var...
Laf çok...
Dedikodu gırla..
Söylenenlere bakılırsa, bir yanda AKP’yi kapatma davası varmış..
Bir yanda da Ergenekon davası...
Ama, kapatma davasının eni, boyu, dosyası, içeriği, usulü, erkânı, hukuku, yasası, iddianamesi var...
Ergenekon davası ise bir meçhul...
Tutukluları var..
İddianame yok..
Ergenekon neyin nesi, kimin fesi kimse bilmiyor; aradan bir yıl geçmesine karşın tutuklulara yeni gözaltılar ekleniyor...
*
Ülkeye kocaman bir soru işareti egemen...
Herkeste kaygı, korku..
Endişe..
Kuşku..
Soruyorlar:
- Ne olacak?..
- Türkiye nereye gidiyor?..
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 2 Temmuz 2008
Ordu Komutanlığı yapmış..
Kuvvet Komutanıymış..
Saygın mı saygın..
Yeri yurdu belli..
Devlet kavramını ömrü boyunca duyumsamış...
*
Ne oluyor?..
Çağırsan, davete hemen icabet edecek, savcılığa gelip ne sorsan yanıt verecek, düzgün, disiplinli bir yurttaşı gözaltına almak neden?..
Amaç ne?..
Ya Mustafa Balbay...
Cumhuriyet’in Ankara Temsilcisi...
Her gün işinin başında..
Evinde ve görevinde..
Çağırsan şıppadak gelecek, her tür soruya yanıt verecek, savcının işini kolaylaştıracak Balbay’ı sabahın köründe polisle gözaltına almak neden?..
*
Adalet perisi:
- Vallahi, diyor, ben de bu işi anlayamadım, bu işin içinde bir iş var, ama, olayı çözemedim...
*
Ergenekon dosyası işin başından beri ne olduğu belirsizlikle dallı budaklı, esrarlı...
İddianame bir yıldır ortada yok...
Ama, içerde tutuklular var...
Laf çok...
Dedikodu gırla..
Söylenenlere bakılırsa, bir yanda AKP’yi kapatma davası varmış..
Bir yanda da Ergenekon davası...
Ama, kapatma davasının eni, boyu, dosyası, içeriği, usulü, erkânı, hukuku, yasası, iddianamesi var...
Ergenekon davası ise bir meçhul...
Tutukluları var..
İddianame yok..
Ergenekon neyin nesi, kimin fesi kimse bilmiyor; aradan bir yıl geçmesine karşın tutuklulara yeni gözaltılar ekleniyor...
*
Ülkeye kocaman bir soru işareti egemen...
Herkeste kaygı, korku..
Endişe..
Kuşku..
Soruyorlar:
- Ne olacak?..
- Türkiye nereye gidiyor?..
İlhan Selçuk - Cumhuriyet, 2 Temmuz 2008
Rumi Forum Kimin?
Yazı masamın başına oturup düşünmeye başladım:
“Nereden başlayayım acaba?”
Çünkü konular birbirine karıştı... Kafam allak bullak oldu...
Hava da sıcak...
Türk edebiyatının önde gelen adlarından Latife Tekin’in Karabük’te başına gelenler, AKP’li Belediye Başkanı Hüseyin Erer’in celallenmesi neyin habercisi sizce?
Dinci faşizmin!..
Latife Tekin, hükümetin enerji politikalarını eleştirince AKP’li başkan durumdan vazife çıkarıp haykırıyor:
“Sen buraya benim paramla geldin, siyaset yapamazsın!..”
Latife Tekin bir anda kendini Sıvas’ta Madımak Oteli’nde sanıyor...
AKP’li başkan izleyicilere gözdağı veriyor bu arada:
“Alkışlamayın onu, boynunuzu kırarım!..”
AKP’li belediye, il, ilçe başkanlarının Anadolu’da terör estirdiklerini, polisleri, öğretmenleri, doktorları, hemşireleri, memurları “bizden değil” diyerek valilere, kaymakamlara baskı yaptırıp sürdüklerini biliyorum.
Türkiye dinci-tarikatçı bir yapıya bürünüyor... Fethullahçı-Nakşi örgütlenme sürüyor...
Fethullah Gülen olayı bir kanıt olarak karşımızda. Fethullah’ın CIA’yla ilişkisi apaçık ortada.
Fethullah Gülen’in Washington’da nasıl örgütlendiği, nasıl etkinlik kazandığı, hazırlatılan raporlarla kesinlik kazanıyor.
Rand Corporation adlı Amerikan düşünce kuruluşunun hazırladığı rapor, “Türkiye’de Siyasal İslamın Yükselişi” başlığını taşıyordu.
Bu raporun tanıtımı ise Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu “Rumi Forum” adlı kuruluşta yapılmıştı.
***
Fethullah Gülen’in ısmarladığı bu rapor, AKP’ye o denli yumuşak bakıyor ki, insan ister istemez şu yorumda bulunuyor:
“Bu AKP, Türkiye’de demokrasi ve özgürlüklerin simgesi...”
Rapor Pentagon’u yanıltmak istiyordu.
Raporu hazırlayan Stephen Larrabe’yle, “Rand Corporation” uzmanlarından Angel Rabasa ilginç bir açıklama yapmışlardı:
“Raporu yazma düşüncesi Fethullah Gülen’in Rumi Forum’undan geldi. Türkiye’ye gittiğimizde böyle bir rapor hazırlamamız istendi.”
Peki, raporun hazırlanmasını isteyenler kimler!
Medyada, hükümette etkin olan Fethullahçılar...
Böyle raporlar parayla yazılır...
25 milyar dolara egemen olan Fethullah Gülen için para hiç önemli değildir...
Bu işin arkasında ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman da var. Edelman Pentagon’da siyasi işlerden sorumlu müsteşar konumunda.
Fethullahçılar pazarlama işinde bir numara...
Rapora bakarsanız Türkiye’de sinsice İslamileştirme olmuyormuş. Türkiye’nin üçte biri laik, üçte ikisi dindarmış. Sorun laik-dindar çatışmasından kaynaklanıyormuş.
Gördünüz mü oyunu?
Laiklik dindarlığın önünde bir engel midir Türkiye’de?
Okuldan fazla cami var. Ramazanda Türk Silahlı Kuvvetleri’nde sahura kalkar asker. Her kışlada cami, mescit bulunur.
***
Raporda ayrıca, dindarların demokrat, özgürlükçü; laiklerin baskıcı, faşist oldukları vurgulanıyor.
Türkiye’deki dinci partiler ve tarikatlar laikliği “dinsizlik” olarak gösterirler hep. Fethullahçıların Amerikalılara hazırlattığı bu raporda da aynı ifadeler dikkat çekiyor.
İşte Fethullahçıların gerçek yüzü...
Bakın nereden, nereye geldim...
Hâlâ yazı masamın başındayım ve “Nereden başlamalıyım acaba” diye düşünüyorum...
Siyasal İslamın simge adı Fethullah Gülen, Türk edebiyatının simge adı Latife Tekin...
Latife Tekin Karabük’te linç edilebilirdi... Fethullah Gülen’in müritleri ve dinciler başına bir iş açabilirdi...
Türkiye’nin geldiği noktaya bakın..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 1 Temmuz 2008
“Nereden başlayayım acaba?”
Çünkü konular birbirine karıştı... Kafam allak bullak oldu...
Hava da sıcak...
Türk edebiyatının önde gelen adlarından Latife Tekin’in Karabük’te başına gelenler, AKP’li Belediye Başkanı Hüseyin Erer’in celallenmesi neyin habercisi sizce?
Dinci faşizmin!..
Latife Tekin, hükümetin enerji politikalarını eleştirince AKP’li başkan durumdan vazife çıkarıp haykırıyor:
“Sen buraya benim paramla geldin, siyaset yapamazsın!..”
Latife Tekin bir anda kendini Sıvas’ta Madımak Oteli’nde sanıyor...
AKP’li başkan izleyicilere gözdağı veriyor bu arada:
“Alkışlamayın onu, boynunuzu kırarım!..”
AKP’li belediye, il, ilçe başkanlarının Anadolu’da terör estirdiklerini, polisleri, öğretmenleri, doktorları, hemşireleri, memurları “bizden değil” diyerek valilere, kaymakamlara baskı yaptırıp sürdüklerini biliyorum.
Türkiye dinci-tarikatçı bir yapıya bürünüyor... Fethullahçı-Nakşi örgütlenme sürüyor...
Fethullah Gülen olayı bir kanıt olarak karşımızda. Fethullah’ın CIA’yla ilişkisi apaçık ortada.
Fethullah Gülen’in Washington’da nasıl örgütlendiği, nasıl etkinlik kazandığı, hazırlatılan raporlarla kesinlik kazanıyor.
Rand Corporation adlı Amerikan düşünce kuruluşunun hazırladığı rapor, “Türkiye’de Siyasal İslamın Yükselişi” başlığını taşıyordu.
Bu raporun tanıtımı ise Fethullah Gülen’in onursal başkanı olduğu “Rumi Forum” adlı kuruluşta yapılmıştı.
***
Fethullah Gülen’in ısmarladığı bu rapor, AKP’ye o denli yumuşak bakıyor ki, insan ister istemez şu yorumda bulunuyor:
“Bu AKP, Türkiye’de demokrasi ve özgürlüklerin simgesi...”
Rapor Pentagon’u yanıltmak istiyordu.
Raporu hazırlayan Stephen Larrabe’yle, “Rand Corporation” uzmanlarından Angel Rabasa ilginç bir açıklama yapmışlardı:
“Raporu yazma düşüncesi Fethullah Gülen’in Rumi Forum’undan geldi. Türkiye’ye gittiğimizde böyle bir rapor hazırlamamız istendi.”
Peki, raporun hazırlanmasını isteyenler kimler!
Medyada, hükümette etkin olan Fethullahçılar...
Böyle raporlar parayla yazılır...
25 milyar dolara egemen olan Fethullah Gülen için para hiç önemli değildir...
Bu işin arkasında ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Eric Edelman da var. Edelman Pentagon’da siyasi işlerden sorumlu müsteşar konumunda.
Fethullahçılar pazarlama işinde bir numara...
Rapora bakarsanız Türkiye’de sinsice İslamileştirme olmuyormuş. Türkiye’nin üçte biri laik, üçte ikisi dindarmış. Sorun laik-dindar çatışmasından kaynaklanıyormuş.
Gördünüz mü oyunu?
Laiklik dindarlığın önünde bir engel midir Türkiye’de?
Okuldan fazla cami var. Ramazanda Türk Silahlı Kuvvetleri’nde sahura kalkar asker. Her kışlada cami, mescit bulunur.
***
Raporda ayrıca, dindarların demokrat, özgürlükçü; laiklerin baskıcı, faşist oldukları vurgulanıyor.
Türkiye’deki dinci partiler ve tarikatlar laikliği “dinsizlik” olarak gösterirler hep. Fethullahçıların Amerikalılara hazırlattığı bu raporda da aynı ifadeler dikkat çekiyor.
İşte Fethullahçıların gerçek yüzü...
Bakın nereden, nereye geldim...
Hâlâ yazı masamın başındayım ve “Nereden başlamalıyım acaba” diye düşünüyorum...
Siyasal İslamın simge adı Fethullah Gülen, Türk edebiyatının simge adı Latife Tekin...
Latife Tekin Karabük’te linç edilebilirdi... Fethullah Gülen’in müritleri ve dinciler başına bir iş açabilirdi...
Türkiye’nin geldiği noktaya bakın..
Hikmet Çetinkaya - Cumhuriyet, 1 Temmuz 2008
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


